Toplumsal Gelişmeler Karşısında Kadın Sanatçılarımız





Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı (1962) adlı yapıtında mütareke yıllarını anarken,
emperyalizmin silah gücü karşısında varlığını korumak durumunda olan Türk insanını şöyle anlatır:

Halk arasında konuşup herkesi dinlerken kadınların memleket meselesinde erkeklerden daha hassas olduklarına inandım.
Hepsi birden tehlikeyi anlamıştılar”  (1. bas. s.11)

Burada söz konusu olan kadın, XIX. yüzyılın son çeyreğinde doğmuş, II. Abdülhamid döneminde yetişmiş, “hürriyetten sonra” dünyayı algılama olanağı bulmuş, çağdaşlaşma sürecinin ilk evrelerinde, el yordamıyla, kişiliğini aramaya başlayan kuşağın bireyidir. Orta tabakanın okumuş kadını Darülmuallimat (Kız Öğretmen Okulu) Darülbedayi ve Darülelhan’da (Tiyatro ve Müzik Okulu) eğitim görme, tiyatro sanatını öğrenme, müzik yeteneğini geliştirme olanağına kavuştuktan sonra gerçeklik kazanmıştır. Evinde, toplumsal hareketlerde, sanatta. Daha önce varlığı görmezlikten gelinen kadın, hiç değilse kentsoylunun dünya görüşünde bir olgudur artık. Bunun sonucu olarak da dönemin toplumsal yaşamında kadın vardır. Dönemin renkli dergisi Şehbal’de kadın vardır. Ve en önemlisi, varlığı ile toplumsal işlevi arasında doğru seçim yapma bilincini kazanan kadın vardır. Cumhuriyet döneminin hemen ilk yıllarında karşımıza çıkan “öğretmen kadın” kişiliği çağdaşlaşma sürecine girmiş bir toplumun bunalımdan bunalıma sürüklenirken bile yarattığı dönüşümün ürünüdür.

Sonra? Sonra, bildiğimiz gibi, karşıtı ile birlikte gelişmeye başlar. Mehmet Akif gibi batıyı da görmüş, son çözümlemede kapitalizm ve emperyalizm olgusunu algılamış bir kafanın kız-erkek öğrencinin birlikte eğitim görmesi karşısındaki tepkisini sadece çağdaş bir duyarlık sorunu olarak düşünebilir miyiz? Çağdaşlaşmayla birlikte tarihin sahnesine çıkan öğretilerdir, öğretilere bağlı kuralların karşıtlığıdır gerçekte. Ulusçu akım “Hanım” sözcüğünün ifade ettiği eski Türk geleneğine tutunmaya çalışır, kadının önemli yerini vurgulamaya çabalarken İslamcı akım, Osmanlı-İslam geleneğini sürdürmek istemektedir.

Nedir ki, asıl doğruyu yaşamın gerçekleri beraberinde getirdiği için, özellikle ana kentlerde değişen ekonomik koşullar tabana en yakın kesimin kadını ile birlikte üretime doğrudan katılan emekçi kadın tipini de yaratmakta geç kalmamıştır. Asıl dönüşüm budur. Denebilir ki, kentsoylusu, bürokratı, teknokratı, öğretmeniyle orta tabaka aydını ve öteden beri varolan kırsal kesim emekçisinin yanı sıra endüstri emekçisi kadının oluşması aşamasında sanatçı kadın gerçeği de bir ayrıcalık olmaktan çıkmaya başlamıştır. Darülmuallimat’tan Eğitim Enstitüsü’ne, Üniversite’ye; Darülbedayi’den Devlet Konservatuarı’na giden yol hem kısadır, hem uzun. Bu kısa ve uzun yol aşılmış, çağdaşlaşmanın bu sürecinde sanatçı kadın tüm sanat dallarında yalnız ülke gerçeğinde değil, dünya ölçüsünde kendini ve başarılarını kabul ettirmiştir.

Toplumsal Gelişmeler Karşısında Kadın Sanatçılarımız” başlığıyla sunduğumuz bu bölümde konuşma olanağı bulabildiğim sanatçılarımıza temelde üç soru yönelttim. Ve,
  • sanatçı kişiliklerinin,
  • geçiş dönemlerine özgü bunalımlar içinde yaşanan sıkıntıların,
  • hazırlanmakta olan yeni Anayasa üzerine beklentilerinin belirmesine çalıştım.

Gösterilen ilgiden dolayı Türk sanatı adına onur duyduğumu belirtmek isterim.


1946’dan sonra Fransa ve İsviçre’de yaşadığınız; resim, yontu ve seramik çalıştığınız biliniyor. Bu başlangıç evresindeki kaygılarınızı ve sanat anlayışınızı belirtir misiniz?

Seramiğe hastayken, İsviçre’de sanatoryumda başladım. Rahatsızlığımın psikosomatik nedenlere dayandığını biliyordum. Kendimi bir uğraşa verebilirsem içinde bulunduğum boşluktan kurtulacağımı umuyordum. İyileşme devresine girince Paris’e döndüm. Özel bir atölyede çalışmaya başladım. Kısa süre resim ve yontu ile birlikte seramik çalıştım. Sonra seramik birinci uğraşım oldu. 1951’de ilk sergimi açtım.

Başlangıçta nereden başlayacağımı pek bilemiyordum. Avrupa’da da seramik var ama, ben bizim seramiğimizi bulmak istedim. Ondan başlamak istedim. Gördüm ki XVII. yüzyıllardan sonra çini terk edilmiş bir sanattı. Ve bunun üzerine işlemelerden, el işlerinden aldığım motifleri kendim stilize ederek kullanmak istedim. Eski yazılardan esinlendim. Ve bütün bunlarla uğraşırken her düzeyde çalıştım. Bunun temel nedeni şu: Bizim Anadolu topraklarında en ilerlemiş sanat çinicilikti. Çiniciliği kendi görüşüme göre, eski motiflerin tekrarı olarak değil de çağımın mimari görüşüne göre özümsemeye çalışmak gerekti. Bu anlayışa uygun uygulamalarım Paris’te yaptığım sergide yadırganmamasına karşın, 1951’de Maya Galerisindeki ilk Türkiye sergim, “seramik denilen formdur, Niye form yok da duvar düzlüğü var?” biçiminde sorulara yol açtı. Benim o zamanki düşüncem, seramiğin eskiden olduğu gibi gene mimariye girmesi ve Selçuk’ta olduğu gibi bir mimari eleman olmasıydı. Bu ise günümüzün mimarisine uygun bir çaba istiyordu.

Sanat anlayışınızı belirleyen bu kaygıları yapıtlarınızda gerçekleştireceğinize inanıyor muydunuz o yıllarda?

Düşüncelerimin doğruluğuna inanıyordum ama onları realize etme başarısını göstereceğimi pek ummuyordum. Ben zaten bir sanat eserinin müzede ya da evde kapalı belli bir zümrenin malı olmasına karşı olanlarla beraberdim. Sanat eseri yaşamalı. İnsanlar otobüse, metroya binerken yaşamlarına girmeli. Bu nedenle duvar çinisi üzerinde durdum.

Ülke içinde ve dışında hangi ödülleri aldınız? Hangi Uluslararası sergilere katıldınız?

1955’te Cannes Uluslararası Seramik Sergisinde gümüş madalya,
1962 Prag Uluslararası Seramik Sergisinde altın madalya,
1967’de İstanbul Uluslararası Seramik Sergisinde gümüş madalya,
1968 Fransa Vallauris Bienalinde Onur diploması kazandım.

Birçok kez A.B.D.’de, İsviçre, Fransa, Çekoslovakya’da sergilere katıldım.

1951’de İstanbul’a geldiğim zaman Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir Seramik Bölümü vardı. Sadi Diren öğrenci olarak bu bölümü bitirdi. Ondan sonra -ki bu 1960’ları bulur- seramikçiler çoğalmaya başladı. Özel atölyeler kuruldu. Bu aşamada bir sürü endüstriyel seramik anlayışı çıktı. Ve özel seramikçiler çıktı. Diyebilirim ki şimdi dünya çapında iyi seramikçilerimiz var. Onlar da kendi özelliklerini koruyarak çalışıyorlar.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Çağdaş kadın olmanın belirgin niteliği kadının erkeğin hayat hakkına sahip olmasıdır. Ki bu hak 1924 Anayasasında verilmiştir. Genelde erkeğin çağdaş olmadığı bir toplumda kadının çağdaş olma yolları erkek tarafından kısıtlanıyor. Tabii bu, uygar saydığımız bir erkeğin dış görünüşünde hissedilmiyor ama bilinçaltında tutucu bir birikim var. Bu da yüzyıllarca kadını ikinci bir yaratık olarak görme alışkanlığı. Pederşahi bir toplumun etkisi de birdenbire yok olmuyor.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Bu, başka toplumsal etkilere bağlı bir olay. Kadının erkekle aynı haklara sahip olmama durumu, örneğin yalnız yaşamasının güçlüğü söz konusu yabancılaşmanın başlıca nedenleri arasındadır. Hâlâ evlenme, yani nikah zorunluğu geçerlidir. Bu zorunluğa boyun eğmeyen kadınlar azınlıktadır. Bence birlikte yaşamanın hukuksal bağlarla kısıtlanması özellikle kadının özgürlüğünü de kısıtlayan bir olaydır. Niye mecbur olunsun? Hep bunlar, yukarda da belirttiğim gibi, pederşahi aile sistemine dayalı bir toplumun süregelen etkilerine bağlıdır.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırladığı bugünlerde bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

1961 Anayasasında bilim, düşünce, sanat ve yaratma özgürlükleri güvence altına alınmıştı. Bu ilkelerin yeni Anayasada da yer alması doğal bir haktır.


Bedri Rahmi ile hangi yıl, nerede tanıştınız?

1928’de Paris’te, Lothe’un atölyesinde tanıştım. O Cemal Tollu’yu aramaya gelmişti. Kendisini tanımıyordum. Daha önce adını da duymamıştım. Daha sonra gelişinde benim bir resmimi çok beğendiğini söyledi. Bir de Cemal Tollu’nun odasında karşılaştık. Burada Ali Çelebi’nin Maskeli Balo’su vardı. Bu resim üzerine tartıştığımızı hatırlıyorum. Daha sonra da arkadaşlığımız ilerledi. Bedri, Lyon’dan gelmişti. Bir süre sonra Paris’e yerleşerek bizim atölyede çalışmaya başladı.

Ne zaman evlendiniz?

Paris’ten sonra bir süre Romanya’da babaevinde kaldım. 36’da İstanbul’a geldim ve evlendik.

İlk serginizi açtığınız yıllar sanatınızın belirleyici özellikleri nelerdi?

İlk sergimi Bükreş’te, 1934’te açtım. Bu sergi Paris’te yaptığım çalışmalardan oluşuyordu. O dönem Cezanne’ı ve Matisse’ı çok seviyordum. Onların yapıtları bana heyecan veriyordu. Ama onların yanı sıra reprodüksiyon satan dükkânlarda Bonnard’ı, Van Gogh ve öteki ustaları arıyorduk. Güzel olan her şeyin peşindeydik. O devrede daha çok natürmort yapmaya çalışıyordum. Bu anlayışla yaptığım birçok resim savaş içinde evimizin bombalanmasında gitti. Gene 34’te Bedri’nin de ilk sergisini Bükreş’te açtım. Bu sergi büyük ilgi gördü ve onun hızlanmasına yardımcı oldu.

Daha sonraki aşamalarda?

1936’dan sonra Bedir ile birlikte Türkiye’yi dolaşmaya başladık. Devlet, Edirne’ye göndermişti. Burda peyzaj çalışmalarına başladım.
İki buçuk ay kenti ve yöresini adım adım gezdik. Defterler dolusu malzeme topladık. Otuza yakın resmim o devrenin ürünüdür.

Türkiye’de yaşadığınız ilk yıllarda çıkan belli başlı dergilerde de sizin çalışmalarınızdan örneklerle karşılaşıyoruz. Bu döneme ilişkin anılarınızı anlatır mısınız?

Bedri ile birlikte 1937’de “D Grubu”na girmiştim. Bu grup zaman zaman Akademi’de, zaman zaman Fransız Konsolosluğu’nda, Halkevleri’nde sergiler açıyordu. Büyük bir faaliyet içindeydik. Ben Akademi dışındaydım. Cemal Tollu, Zeki Kocamemi, Cevat Dereli, Bedri ve benim birlikte çalıştığımız bir atölye vardı. Durmadan resim yapıyorduk. Ne var ki 39’da ana olunca birkaç yıl eve kapandım ve portre, natürmort yaptım. Daha sonra 45’lerde devlet beni Bursa’ya gönderdi. İki ay kaldım. Burada hem tabiat, hem eski eserler zenginliği vardı. Camiler, medreseler, eski hanlar... Hemen hemen hepsinin resmini yaptım. Bir süre tabiata çıkamadığım için büyük bir birikim içindeydim. Yazık ki bu çok sevdiğim dönemden pek az resim kalmıştır bende.

1945’ten sonra, 1950’lere doğru yavaş yavaş konsrüktif konulara girdim.
50 ve 51’de Paris’te kaldığım yıllarda bu eğilim ağır bastı.
56’larda mozaik çalışmaları başladı. Bu çalışmalarda yeniden mahalli renklere döndüm.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Her şeyden önce, mademki evleniyor, iyi bir eş olması lâzım. Son yıllarda arkadaşlık kurulamayan evliliklerde kadınlar da erkekler de çok kötümser oluyorlar. eğer yük çalışan kadının sırtına binmişse kaldığı ağırlığın altında kişiliğini yitirme tehlikesine uğruyor. Bunun nedeni erkeğin çağdaşlaşmamasıdır. Ender olarak anlayışlı erkekler de var. Onlar eşlerinin, diyelim ki sanat yapmasına, hoşgörüyle bakıyor, ilerlemesine yardımcı oluyor.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi altındadır. Buna inanıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları neler olabilir?

Bence cinsel özgürlük mutluluğun anahtarı değildir. Kadının cinsel anlamda mutluluğu anlaşmasına, bir erkek tarafından anlaşılmasına bağlıdır. Cinsel özgürlüğün yanlış anlaşılması kadının kişiliğini bozar. Boşanmaların çoğalmasında, bu dönemin gençlerinin cinsel anlaşma sağlayamamasında evlilik dışı etkilerin rolü vardır.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Sanatın özgürlük içinde yaratılacağına inanıyorum. Bunun göz önünde tutulmasını isterim.


Kaç kitabınız var?

Çeviri kitaplarım onu aşıyor. Mitoloji Sözlüğü ile birlikte kendi çalışmalarımın sayısı altıdır.

Hangi yapıtınızla ödül aldınız?

A. Kadir’le birlikte çevirdiğim Homeros’un İlyada’sı Türk Dil Kurumu Çeviri ve Habib Edip Törehan Bilimsel Araştırma ödülleri aldı.

Klasiklerden çeviriler yapmaya başladığınız yıllarda eğilimlerinize yön veren belli başlı etkenleri anlatır mısınız?

Benim hayata hazırlığım klasik filoloji, özellikle eski Yunanca eğitimine yöneliktir. Bu mesleği bilinçle ve severek seçtim. Yapmak istediklerim bu alandaydı. Çevirilerle, araştırmalarla üniversite içinde bir kültür hizmeti yapabileceğimi umuyordum. Doçentliğe kadar da yükselmiştim. Ne var ki yaşamın çalkantıları beni önce gazeteciliğe, sonra da başka alanlara sürükledi. Ve bu hay huy içindeyken Sabahattin Eyüboğlu beni çeviriye, Halikarnas Balıkçısı da yazmaya yöneltti.

1945’lerde başlayan öğretim üyeliği daha sonra çevirmenlik ve yazarlık evrelerinde, yakın düşün arkadaşlarınızın bağlı olduğu, “çağdaş hümanizma” diyebileceğimiz bir akım karşısında tavrınız ne oldu?

Önceleri, bu arkadaşlıklar çevresinde bir akımın içinde olduğumun bilincine tam varmadan yaşadığım düşün ve sanat ortamında kendimi suda balık gibi rahat hissediyordum. Daha sonra, 1952’lerde Yeni Ufuklar dergisi çevresinde toplandık. Dönem kendi ileri ve geri güçlerini karşı karşıya getirecek derin çelişkilere sahipti.  Biz de bu dergide çağdaş hümanizmaya bağlı görüşlerimizin savunmasını yapmaya çalıştık.

Bu kararlılık dergi dışındaki çalışmalarınıza nasıl yansıyor?

Ben de Ataç gibi, Yunan-Latin klasiklerinin öğrenilerek özümsenmesinin bizim toplumumuz için iki yönlü yarar sağlayacağına inanıyordum. Birincisi, klasik dillerin eğitici gücünün yaratacağı dil ve kültür bilinci. İkincisi, Tanzimat’tan sonra yapamadığımız şey: Batı düşüncesine birinci elden yaklaşmak ve üstünde yaşadığımız toprakların kültür mirasına sahip çıkmak için çağdaş bir yöntem elde etmek. Ben kendi payıma bu gereksinmeyle işe Homeros’tan başladım.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Bence çağdaş bir erkekten beklenen niteliklerin hepsine sahip olmaktır.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Yabancılaşmaya gelene kadar, genelde ülkemiz kadınının cinsel yetkinliğe ve bilince vardığından kuşkuluyum. Bu yargı özellikle kırsal kesim için geçerliyken bugün kırsal kesim bütün töreleriyle kente yerleşmiş olarak aynı bilinçsizliği sürdürmektedir. Öte yandan, okumuş kesim bazı hak ve özgürlükleri hiçbir çaba göstermeden tepeden inme aldığından ve bunları elde etmek için doğal gelişimi yaşamadığından acayip bir sıçrama içinde görülüyor.  Burada da özgürlük kullanmada yer yer dengesizlik, yer yer aşırılık ortaya çıkıyor. Ayrıca sağlıksız bir ekonomik yapı üzerine kurulan tüketim toplumunun kadınlarımız üzerindeki tahrikleri felâket derecededir. Daha bir ay önce batı dünyasının üç büyük kentindeydim, Paris gibi bir moda başkentinde bile, yılbaşı öncesi alış-veriş hızı içinde bulunmalarına karşın, modanın etkisi bizdeki aşırı düzeyde değildi.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Umarım ki, 1961 Anayasasının düşün, sanat yaratma özgürlüğünü güvence altına aldığı kabul edilen 20. ve 21. maddeleri korunur. Hatta bilim, eğitim, kültür alanında, özellikle kadının toplumsal hak ve ödevlerinde gelişme sağlayacak yeni bazı ilkeler getirilir. Çağdaş uygarlık düzeyine doğru  hızlı yol almamız, aradaki açığı kapayabilmemiz ancak bu gelişimin önünü açmakla mümkündür.


İlk öykülerinizi yayımladığınız dönemin edebiyat hareketlerini, şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, bir inceleme konusu. Benden bir inceleme beklemediğinize göre, kendi açımdan ve kısa yoldan yanıtlamaya çalışayım. 1950 benim ilk öykü kitabım Bozbulanık’ın yayınlandığı yıl. Şimdi düşünüyorum da, ben edebiyat dünyasına girdiğimde, taban kurulmuştu. Bir imparatorluk yıkılmış, milli bir savaş verilmiş ve yeni bir küçük cumhuriyet! Toplumun, yaşadığı bu büyük eyleme göre, başlangıçta, elbette büyük bir çalkantı, geçiş, kuruluş bocalamaları yaşanır. Çok önceleri başlayan yenilik hareketleri, gelişmeler, acemiliğini, yozlaşma ihtimallerini ve başarılarını içinde taşıyarak sürüyordu. Önceleri çökmekte olan imparatorluğu kurtarmak için başlayan bu hareketler, çok çeşitli yollardan geçerek, şimdi, Cumhuriyet Türkiyesi’nin yeni insanını, her yönüyle, her ayrıntısıyla yeniden gözden geçirerek, yeniden kurarak, yeniden biçimlendirip yaratarak ortaya çıkarmak zorundaydı. Bütün bunları ancak bir düzen yoluyla gerçekleştirmek  mümkün olacağına göre, bu düzen, yeni Cumhuriyet Türkiyesi’nde Atatürk devrimlerine göre oluklanıyordu. Böylece, Bunalımlı bir toplumdu. Arayışlar içindeydi. Bu toplumu yansıtan edebiyat da, bu etkileri taşıyordu.

Benim edebiyat dünyasına girdiğim yıllarda, o çalkantı, hangi tarihten alırsak alalım, yarım yüzyılı çoktan geçmiş, toplumun her dalda ustaları yetişmişti. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ömer Seyfettin, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat, Halit Ziya, Memduh Şevket, Ataç, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu vb. Onları büyük bir ilgiyle yakından izler, çok şey öğrenirdik. Her konuda, her bakımdan. Ben ustaya saygıyı iyi öğrenmiş biri olarak bunu her zaman açık yürekle söylerim. Anadolu’dan gelmiş, lisede doğru dürüst bir şey öğrenmemiş bir çocuk olarak, Edebiyat Fakültesi değil, bu ortam üniversite oldu bana. Edebiyat dünyası kurulmuştu. Kendini arıyor, gelişiyordu. Hâlâ da öyle.

Yaratma olayı içinde kendinizi özgür olarak duydunuz mu?

Sorunun yanıtını içinde taşıyan bir örnek vereyim: Benim Alagün Çocukları adlı bir küçük çocuk romanım var. O romanda, ilkokullu, iki küçük çocuk vardır. İkinci, üçüncü, dördüncü kitaplarda, onların ortaokul, lise  üniversite dönemlerini yazacaktım. Bu dört beş kitap, 12 Mart döneminde ilkokulda olan çocukların çevrelerinde olup bitenlere bakışları ve daha sonraki dönemleri yaşayarak büyüyüşleri üzerine düzenlenmişti. İlk kitap ortaya çıktı. Dört beş yıl oldu. Üçüncü baskı yaptı. Ama ben, ötekileri yazamıyorum. Birinci kitap da bu yüzden güdük kaldı. Yazamıyorum, çünkü, yayınlanmaz diye düşünüyorum.

Kimi eleştirmenler, sizin aydın bir kadın duyarlığı ile, erkek egemenliğine dayalı bir toplum düzeni içinde ezilmiş, bilinçli bilinçsiz kadın kişileri ustaca işlediğiniz görüşünde birleştiler. Yakup Kadri, Halide Edip kuşağından size kadar değişik kalemlerin öykü ve romanlarında, değişik dönemlerin kadın kişilerine rastlıyoruz. Sizin kadın gerçeğine bakışınızın sizden öncekilerden ayrılan yönleri nedir?

Ben her fırsatta söylediğim -ve pek hoşlandığım- gibi, kendimi hep, karayolları şebekesinin başıboş, özgür, serseri çocuğu sayarım. Hep, yapılmakta olan yollarda, şantiyelerde rastgele büyüdüm. Ne öğrendiysem, önce babamın bizimle beraber dolaşan kitap sandığındaki kitaplar, Goriot Baba’lar, Madame Bovary’ler, Dostoyevski, Çehov, Pardayanlar falan. Daha sonra, yukarda sözünü ettiğim ortamı buldum. Ve bizim zamanımızın eksistansiyalist yazarları... Ama yorum, okuyup anlama, özümleme, değerlendirme çok sonra gelişti. Karmakarışık bir birikim. Pek çok şeyi 1960’lardan sonra okuyup öğrendik. Kitap bolluğundan şaşkına bile döndük. Yabancı dil okullarında, büyük kentlerde, başka ülkelerde eğitim görmüş, iyi eğitilmiş şanslı çocuklar değildik. Onun için, örneğin o yıllarda, daha sonra arkadaş olduğumuz Çetin Altan’la Attilâ İlhan’a çok gıpta ederdim, ne çok şey biliyorlar diye. Bu yüzden benim ilk öykülerim sezgi yoluyla getirmiştir ne getirdiyse. Dile olan sevgim, ince duyarlığım. Bu böyle. Gerçek. Ne var, açıkça söyleyebilirim, sanki doğuştandı. Çocukluğumun Doğu Anadolu, Orta Anadolu doğasından gelen zengin birikimini, değişik yaşamını, çevremi, hep el yordamıyla ve yetenek denen şeyin kuvvetli bir sezgiyle desteklenmesi yoluyla koymuşum öykülere. Şimdi -bazı bazı okuyorum da- bakıyorum, içinde yaşadığım topluma bakıp düşünen, bozuk düzeni sezen, tepesi atmış genç kızlar, çaresiz, acılı kadınlar var o öykülerde. Tek farkları, bozukluğun düzende olduğunu sezmiş olmaları. -Benim önümde kitaplar da yoktu bu konuda, örnekler de. Sonradan gelenlerin böyle bir şansı oldu.- Onun dışında, daha öncekilere göre hem daha sonra hem modern biçemli öykülerin içinde yaşamış olmalarından başka ayrılıkları yok. Daha önce de Türk hikâyesinde, romanında gelişmiş, düşünen, sağlam kadınlar vardır. Ama, hepsinin ortak özelliği, bozukluğun nedenlerine, temel gerçeklere inecek, düşünecek bri eğitim görmemiş olmaları, toplumsal kişiliklerinin gelişmemiş olması.

Dumanaltı’ndaki kadınlar ise, Bozbulanık’taki genç kızların yaşlılıkları. Eğitim konusunda gelişen pek birşey yoksa da, değişen şöyle bir şey var: Önce toplumun çalkantısı arttı. Gelgiti çoğaldı. Çok partili düzene geçilmişti. Yavaş yavaş gelişen olaylar büyüyordu. Karışıyordu. Bozbulanık, kadınlarının orta yaşa doğru yol aldıkları on beş, yirmi yıl içinde bu karışıklıklar artacaktı. Sonra televizyon olayı çıktı. Olayları izlemeye başladılar. Hani neredeyse baskı yoluyla. Ekran baskısı. Yorumları dinlediler. Ara vermeden alışkanlıkla ajans dinler oldular. En azından, “Neler oluyor?” diye merak ettiler. Sormaya başladılar. Radyonun, ne olursa olsun, program yapımcıları genç kuşaklara geçti. Hiç olmazsa, bir program yapmaları gerektiği zaman, ellerinde kaynak olarak pek çok kitap vardı. Kitaplar çoğalmıştı. Sonra tiyatrolar çoğaldı. Özel tiyatrolar, çağdaş oyunlar sergilemeye başladı. Onları seyrettiler bizim kadınlar. Evlerden meydanlara çıktılar, büyük kalabalıklara karıştılar. Olanı biteni anlamaya çalıştılar. Bir önemli nokta daha, çocuklar büyüdü. Bozbulanık’taki genç kızların çocukları büyüyüp ortaya çıktı. Her evde genç kızlar, genç erkekler vardı. Okuyor, öğrenmeye çalışıyor, düşünüyor, tartışıyorlardı. Bu eylem, onlardan annelerine, babalarına, ailelerine de geçiyordu. Onlar da çocuklarıyla beraber öğreniyorlardı, pek çok şeyi. Onların sıkıntısın da, acısını da yaşayarak. Çocuklar birbirine düşünce, onlar da “Senin çocuğun şöyle, benimki böyle...” diye birbirlerine girdiler ağızdan dolma bilgileriyle. Sağlıksız elbette. Genç kızken sezdikleri bozuk düzenin ne olduğunu, şimdi anlıyorlardı biraz biraz. Şimdi kendilerini buluyorlardı. Bu ister, “Nesrin öğretmen” gibi, öğrencilerinin soruları karşısında sıvanıp “Ben şu işi temelinden bir öğrenmeliyim ki...” diye, onca yılın öğretmenliğini bir yana koyup en baştan okuyup öğrenmeye çalışanı olsun, ister “Boncuk hanım” gibi tamamen halktan, eğitim görmemiş bir kadın olsun. İkisinin de durumu aynı. Kültür, bilgi biriktirmek değildir. Bir yaşam biçimidir. İkisinin de durumunun aynı oluşu burada. Birisi, bilgisini yeniden düzene koymak için okuyup öğrenerek öbürü, yaşamdan edindiklerini el yordamı  ve sezgiyle düzenleyerek içinde yaşadıkları toplumla bütünleşmekte, yaşamlarına bir anlam biçmekte birleştiler.

Sizce çağdaş kadının belirleyici özellikleri nedir?

Çağdaş kadın, yaşadığı çağın anlamının, insanın kurtuluşunda -kendisinin de- yani insanın insanı sömürmesine son verilmesinde bulunduğunu bilen kadındır. Kendisinin erkeğe eşit olduğunu öne sürerken bunu bir -pek kaba bir adı vardır bunun Türkçede- yarışma durumundan kurtarıp, yaşama erkekle beraber, bir denge ögesi olarak katılır. Çağdaş kadın, dünyanın değiştirilmesi gerekir diye düşündüğü düzenine, erkeğin yanı sıra, ona destek olarak katılır. Erkekle eşdeğer bir kişi olduğunu düşündüğünden, onun gibi çalışarak, düşünerek, yaratarak, yaşama eşit durumda katılarak yaşaması gerektiğini bilir. Bunu gerçekleştirir. Çok ciddi oldu. Şöyle küçük bir şakayla yumuşatalım: “Ayol nerde bu çağdaş kadınlar!

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi altındadır. Buna inanıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Hepsi, birbirine bağlı zaten. Yabancılaşma, özü gereği, insani ögelerin yozlaşmasını içermiyor mu? Mademki “insanı insan yapan, hayvandan ayıran toplumsal oluşudur,” diyoruz; “insan toplumsal ilişkilerin tümüdür”. diyoruz, toplumsal ilişkilerin hızla yozlaşmakta olduğu toplumlarda her şey, her araçtan faydalanılarak -reklam piyasası ortada- satılacak, para kazanılacak, kâr edilecek bir mal, bir meta durumuna getirildiğine göre, elbet kadın da kendini bu karışıklığın içinde buluyor. O da bir meta oluyor demiyorum. O da ayrıca bir konu. Yozlaşma elbet cinsel yaşamında da etkiliyor onu. İnsanı, gene, hayvandan ayıran,  biyolojik aynılığına karşın, cinsel isteklerini us gücüyle yönlendirmesi; temel gereksinimi olan üremesini gerçekleştirmek, kendine ruh ve beden sağlığı getirecek, belli bir doyum sağlayacak olan karşı türle birleşmesini bilinçle kurması oluyor. Yaşamı gene çeşitli toplumsal durumlar, koşullarla sınırlı. Ama, cinsellik rasgele kullanıldığında -özgür seks, sapmalar- duygusal yaşam, her zaman zedelenmeye zorunlu. Buna karşı koymak gerek. Neden? Mutluluğa giden yolu bulabilmek için. Ya da her bakımdan sağlıklı bir yaşam için diyelim. Bu yol hep, insanın yapısı gereği, bir düzenden geçiyor. Düzeni de ancak gelişmiş insan kurabiliyor. Kendinde, seksinde, yaşamında gelişmiş, olgunlaşmış insan. Kurduğu düzeni örgütleyebiliyor, sürdürebiliyor. Şaşalayan, yozlaşan, sapan -bazı özel durumlar bir yana- insan gelişmemiş, bir anlam, sağlıklı bir yaşam anlamı kuramamış insan oluyor. Bu gelişmiş insanı hazırlayacak olan düzenden geçer karşı koyma yolları. Çok geniş bir soru. İnsan, toplum, toplum yapıları, ilişkiler, ideolojiler, insanın kurtuluşu vb. Hepsi içiçe...

Danışma Meclisi’nin yeni Anayasayı hazırladığı günümüzde beklentileriniz?

İnsana soluk aldıran, çağdaş bir insan onurunu yaşatan 1961 Anayasasının 20. ve 21. maddeleri. Ne var ki, bu, hep biliyoruz, başka yasalarla çeliştiği için iş uygulamaya gelince hep sözde kalıyor. Sanatçı, hukuku ve yasaları bir hukukçu gibi bilemediğine göre, daha işin başında bunalıyor. Neyi nasıl yazarsa -yaşarsa- yasalara ters düşmeyeceğini hesaplamak zorunda kalıyor. Bu durumda sıkıntısını tarife ne hacet. Onun için, Danışma Meclisi’nde hazırlanacak yeni Anayasa için hukukçular bu maddelere gölge düşüren, neredeyse işlemez duruma getiren yasaları yeniden, ayrıntılarıyla gözden geçirmeli diye düşünüyorum.



İlk sahneye çıktığınız yıllarda Türk tiyatrosu sizce hangi ayırıcı özelliğe sahipti?

Bunu o zamanki kafamla hiç değerlendirmedim. Sanıyorum Devlet Konservatuarından mezun olduğum 1948’lerde nerde olduğumuzu biçimlendiremezdim. O an ben yepyeni bir dünyaya girmenin coşkusu içindeydim. O dünya çok güzel, çok doyurucu, ışıklı ve çekici idi bence. Ama şimdi geriye bakıp düşündüğüm zaman o dönemin gelecek için çok daha parıltılı, çok daha iyimserlik verici, umutlarla dolu olduğu kanısındayım. Çünkü tiyatro sanatı bence çok yönlü, kollektif bir sanat. Kendi bünyesi içindeki değişik çabalar dışında -ki bunları söz, müzik, resim, felsefe, kostüm, dekor diye anlatabiliriz- birleştiği zaman bir bütün çıkıyor ortaya. Ama bu bütün de dış güçlerin, etkenlerin katkısıyle tamlık kazanıyor.

Şöyle anlatmaya çalışacağım: Benim ilk sahneye çıktığım devrede devlet büyüklerinin tiyatroya katkısı çok önemliydi. Bir defa ortaya koyduklarımızı görmeye gelerek değerlendiriyorlardı. Onların tiyatroya gelmesinin seyirci üzerindeki dolaylı ama büyük etkisini düşünebilirsiniz. Sonra basının katkısı büyüktü. Bir oyun sahneye konduğu ilk iki gün içinde mutlaka değerlendirme yazılarıyla karşılanırdı. Resimler yayımlanırdı. Yani tiyatro dışındaki etkili güçler tiyatroyu destekleme çabası içindeydiler. Ve bütün bu çabaların birleşmesi tiyatromuzun parlak dönemi dediğimiz 1959-72 yıllarını hazırladı. Daha sonra bence bir çözülme karşısında kaldık.

Devlet Tiyatrosundan ayrılarak bağımsız çalışma gereksinimi duymanızda hangi etkenler rol oynadı?

Muhsin beyin hoş olmayan biçimde Devlet Tiyatrolarındaki görevinden uzaklaştırılması beni çok rahatsız etmişti. Sonra o garip Vatan Cephesi olayları döndü tiyatronun içinde. Bu da beni tedirgin etti. Ve Muhsin beyle birlikte çalışma isteği doğdu. Yoksa yönetime daha sonra gelen Cüneyt bey de benim hocamdı. Ama bir yenilik gereksinimi, daha değişik bir hava alma, parlak bir ışık görme umudu... Bu istekleri yerine getirmek için beni itekledi. Ve ayrıldım.

Çehov’dan Osborne’a, Necati Cumalı’ya kadar birçok önemli yapıtta unutulmaz kişilikler yarattınız. Sizi en fazla etkileyen birkaç yapıtın adını verir misiniz? Oyun yazarı olsaydınız getireceğiniz kişiler hangi toplumsal katmanın insanı olurdu? Nasıl bir kadın karakteri yaratmak isterdiniz?

Ah şöyle bir kadın yazılsa da oynasam kaygısı duymadım ben. Çünkü her oynadığım kadında kendimi tanıdım, kendimi keşfettim, kendimden olan birşeyleri dışa yansıtma fırsatı buldum. Ve nasıl bir kadın karakteri olursa olsun, eğer iyi değerlendirilmişse, insansa, onun özellikleri bende zaten var olan, ama belki gizli kalmış özelliklerin dışarı çıkmasını sağlayacaktır. Hiçbir kadın karakterini bana uzak, benim dışımda, bana yabancı göremiyorum. Eğer dediğim gibi usta bir kalemden çıkmışsa... Onun için, “şu rolümü severim, en çok bu rolümden etkilendim,” diyemeyeceğim. Yalnız daha çok keyifle hatırladıklarım belki yukarda söylediğim birliği sağlayabildiğimiz çalışmalarda olmuştur.

Hangi ödülleri aldınız? Meslek yaşamınızda kazandığınız öteki başarılar nelerdir?

Üç defa en iyi oyuncu ödülünü aldım.
1962 ve 1965’de “Yılın Kadını” seçildim.
Üç filmim yarışmaya girdi; bu filmlerden dolayı üç defa Altın Portakal aldım.
Kanada, A.B.D., İngiltere, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’da oynadım.
1981’de “Devlet Sanatçısı” seçildim.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Birincisi ve en zoru, sanıyorum, her an çalışıyor olmak.
Oturan bir kadını, bekleyen bir kadını, sıkılan bir kadını, merak etmeyen bir kadını çağdaş bulamıyorum.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşmayla karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Kadının kişiliğini koruması için ekonomik bağımsızlığını kurtarması gerek. Tabii bu sadece kadına bağlı bir iş değil; toplumsal hazırlık gerektiriyor. Kadının hem ekonomik bağımsızlığını kurtarması, hem eğitim ve kültür olanaklarını elde ederek kişiliğini bulması... O zaman yaşamın öteki yönleriyle uyum sağlayabildiği gibi cinsel yaşamı da kendiliğinden düzene girer. Ben şuna inanmışımdır: İnsanlar isterse aşk bitmez.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde bir sanatçı olarak beklentileriniz nelerdir?

1961 Anayasasındaki sanatı, sanatçıyı ve yaratmayı güvence altına alan maddeler bırakılmamalıdır. Sanatın korunması yeni nesillere sanat fikrini, sanat zevkini aşılamakla mümkündür. Sanatı insanlar korur. Yetiştireceklerimiz öyle nitelikler kazanmış olmalılar ki bu görevi yerine getirebilsinler.. İngiltere’de beş yaşında çocuklar basitleştirilmiş Shakespeare öğrenmeye başlar. İlkokuldan başlayarak çocuğa şiir, resim, müzik zevki, bilgisi verilmelidir. Elbette ki çok objektif olarak. Çünkü ilerde sanatı sevmeye, desteklemeye ve birbirlerini sevmeye yardımcı olacak tek yol budur. Asıl güvencenin de yeni nesillere her yönüyle sanatı sevdirmekle sağlanacağına inanıyorum.


İlk şiirlerinizi yayımladığınız 50’li yıllarda sizi etkileyen duyarlıklar hangi toplumsal nedenlerden kaynaklanıyordu?

1952, benim Üniversiteye başlama yılımdır. Özel yaşamımda daha çok kendime dönük birtakım duygular, düşünceler ve sorunlarım var. En temel sorun geçim sorunu, buna bağlı olarak da Fakültenin ikinci sınıfında devlet dairesinde bir işe girerek okuma zorunluluğudur.


Bir yandan da çocukluk yıllarından itibaren şiire eğilimim var. Her gelişkin kişinin şiir yazdığını sanır, adeta gelişkinliğin ölçütü sayardım. Çünkü aile çevresindeki yetişkinler edebiyata, okumaya ve kendi ölçülerinde yazmaya meraklı kişilerdir. Bu nedenle ben de yazmaya ve yazdıklarımı yayımlamaya erken başladım. Hani sorunlarım vardı demiştim ya, bunlardan biri de şiirde, ozanlıkta kendimi geliştirme... İşte ikinci sorunum buydu. Üçüncü sorunumsa, sonu evlilikle biten bir özel ilişki. Bu sorunlar ister istemez kişisel bunalımlar yaratıyordu. Öte yandan, 52’lerdeki ülke koşullarının yarattığı bir bunalım vardı. Aslında bunalım yalnız o günlere özgü değildi, öncesi de vardı, sonrası da oldu. O günlerin özelliği II. Dünya Savaşının ağırlığı ülkenin üzerinden kalkmadan yanlış ve hızlı bir kapitalistleşmeye açılmaktı. Ve sonuçta bu sahte bir ekonomik genişlemeye yol açtı. Ben kendi adıma bu bungunluğu duydum. Sanırım şiirlerime de yansıdı. Ne var ki dönem yasaklar dönemi olduğu için genç bir aydın adayı okuyarak kendini yeterince geliştirme olanağı bulamıyordu. Sonuç, diyebilirim ki, şiirin dışında çözülmesi gereken bunalımlar şiirin özü oldu. O günlerde batıyla eski gelenekler arasında bocalayan biçim araştırmaları karşısındaydık.

1960’lardan sonra sizin de içinde bulunduğunuz 1950 kuşağının dünyayı, toplumu, ülke koşullarını yeni açılardan değerlendirme olanağı bulduğu genellikle kabul edilir. Bu dönem sanatımızda ne gibi yenileşmelere yol açtı, ne gibi etkileri oldu?

Bizim kuşağımız, ayrık tutulacak çevreler dışında, ister istemez son uslu kuşaktır. Bizden sonra genç kuşaklar artık kendilerine ait olanı istemeye başladılar. Biz sanatçı kesim kendi uslu kuşağımızın etkisinden kopup  sonra gelen kuşakla birleştik. Sanatçının yaşı yoktur sözü burada da doğrulandı. 60’ların bu ülkeye getirdiği en değerli şey kitaptır. Yayındır. Kitap bizim yetiştiğimiz zamanın tedirginliklerini aşmaya yardımcı oldu. Aydın olmak yabancı dil bilen üç beş kişinin tekelinden çıkıp daha geniş katmanların elde edeceği bir olanak durumuna geldi.

Benim sanatımın etkilendiği bir temel, bu dönüşümdür. İkincisi ve bence daha önemlisi ise Anadoluda yaşamaktır. On beş yıla yakın, 59’la 72 arasında Doğu Karadeniz ve İç Anadolu’da yaşamak, halkla aynı çileyi, sıkıntıyı birlikte karşılamak demekti. Bu da doğal olarak şiirimin iyice toplumcu bir öze, yörüngeye yerleşmesi yolunu getirdi. Anadolu’da yaşamanın şiirimin yapısına etkisi büyüktür. Şiirimizin geleneğinden kaynaklanma düşüncesi iyice netleşti, şiirim de yolunu buldu.

Kadın duyarlığının sanatınızı belirleyen etkenler arasında yeri var mıdır?

Duyarlığın cinsi yoktur. Duyarlı ya da az duyarlı kişiler vardır.
Sanatçı olarak hele erkek yada kadın ozanlar arasında bir duyarlık farkı olduğunu sanmıyorum.
Ne var ki kadının farklı yaşamından gelen değişik bir duyarlık görünümü vardır. Bu da yanlış değerlendirilmiştir.

Hangi ödülleri aldınız?

1955’te Varlık Şiiri Ödülünü,
1965’te Türk Dil Kurumu Şiir Ödülünü,
1972’de TRT,
1976’da Yeditepe Şiir Ödülünü aldım.

Ülke dışında ayrı bir kitabım yayımlanmadı.
Ama özellikle İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Bulgarca, Arapça ve Felemenkçeye çevrilerek bu ülkelerin dergi ve antolojilerinde yer aldı.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Çağdaş kadın olmanın belirgin niteliği, bence kendini çağdaş erkekten farklı görmemek ve bu konuma yerleşmektir.
Eğer ülkenin koşullarından gelen farklılıklar varsa bunları silmeye çabalamaktır.
Yani çağdaş kadın olmanın niteliği çağdaş kadın olmayı silerek çağdaş insan olmaya yönelmektir.

Günümüzde kadın başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi altındadır. Buna inanıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Bu soru yaşım dolayısıyla bana biraz uzak. Ancak gözlem yoluyla ilgilendiğim bir sorun. Şöyle söyleyebilirim. Cinselliğin her zaman yanında taşınması gereken bir eşya, bir çanta olmadığı kanısındayım. Hele hele yaşamın önemli alanlarını belirleyici nitelikte sayılması bence bir yapay yönlendirmedir. Cins bir gerçektir. Erkek ve kadın vardır. Bunun öznel yaşamımızda yeri elbette çok önemlidir. Ama cinselliği getirip de yaşamın tümünün temeli yapmaya (etki ya da tepki biçiminde) kalkan kişilere ben, “laf kıtlığında asmalar buduyorsunuz...” derim. “Burjuvazinin getirdiği kültürel yozlaşmayı ısıtıp cinsellik biçiminde ortaya koyuyorsunuz...” derim. Başka ne diyeyim.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Kanun-u Esasi’den bu yana durmadan anayasa değiştirmiş ülkemizin insanı bu anayasadan ne bekliyorsa ben de onu bekliyorum. Demem o ki, o yıllardan bugüne boyuna çağdaşlaşmanın sancılarını çeken bir toplumda yaşıyoruz. Bazan bir adım geri gidiyoruz. Ama genellikle iki adım ileri gidiyoruz. Ve tarihimizden şunu biliyoruz ki, ekonomik koşullarımızın etkisinden kendimizi bugüne dek kurtaramamışız.

Anayasalar yazılı kâğıtlar olarak bir yanda kalıp dururken hayat sürüyor. Önemli olan, bence, anayasa yapmak ya da değiştirmek değil, işlerliğe kavuşmaktır. Ben değiştirilmek istenen anayasamızı savunanlardan biriyim. Birtakım eksiklikleri, kusurları bulunabilir. Ama en önemli eksiği halkçı özü belirgin olan maddelerinin uygulanmamış olmasıdır. Bütün dileğim yeni yapılacak anayasada yine halk yararına olan özün korunması ve geldiğimiz noktadan geriye gidilmemesidir. Toplumun gelişmeye açık olan hızını kesmemesi, bu arada yine bu amacı gerçekleştirmeye yönelik sanatça yaratı özgürlüğünün de kısıtlanmayarak güvence alınması bir başka dileğimdir.


”Füruzan” adıyla ilk öykülerinizi yayımladığınız 60’lı yıllarda öykücülüğümüz hangi özelliklere sahipti? Siz hangi kaygıları taşıyarak özgün olmayı başardınız?

Tek kaygım bana bırakılmış insanları anlatmaktı. Her yazarın insanları ve bir dünyası vardır. Türkiye’nin İstanbul doğumlu yazarlarından biriyim. İstanbul, bilirsiniz ki koca bir ülkedir. İstanbullularla İstanbul’a göçmüşlerin öyküleri tükenir gibi değildir. Üstelik kentin girişinde nüfus bildirim sayıları öylesine bir çelişki içindeyken. Gerçi bunun kent planlama politikasına dair bir bildiri olduğu bilinmez değil. İşte gündüzleri nerdeyse on milyona yaklaşan nüfusu ile bu kentin küçük bir yüzdesini anlatabilmekti kaygım, yazarlığa girerken.

”Dönem romanı” sözünden ne anlıyorsunuz? 12 Mart dönemine özgü sorunları değişik genç insan tiplerini işlediniz. 47’liler adlı romanınızı şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dönem romanı” sözünden hiçbir şey anlamıyorum. Bundan ötürü 12 Mart romanları tasnifini de anlayamadım. Ama şu doğrudur: 1970’lerde siyasal tavır sanatın kendisi olarak görülmek istendi. Bunun ötesinde 1960’ların öğrenci hareketi içinde bulunanlara duyulan sempati ve ilgi bu tipleri konu edinen romanların, öykülerin yazılmasına da okunmasına da neden oldu. Eleştirmenler de bu yapıtlarda, özellikle romanda siyasal akıl yürütmelerde öyle pek de başarılı yapılmamış olan şeyi, çözümleri arar oldular. Romanların yazın değerinden çok, özellikle buydu onların hep dikkatini çeken. Nerdeyse doğal bir yaklaşım denebilir buna benim kanımca. Siyasal yazıların yaşananları kavramada yetkin bulunmayışından ötürü edebiyata eğilmede nerdeyse tek ölçü bu oldu. Sonuçta da roman içinde bu siyasal değerlendirmeler, tartışmalar sürdü gitti. Ve romanlarda olmayan şeyler “buldular”, hem de bulmak istediler.

Yapıtlarınız hangi ödülleri kazandı? Hangi yabancı dillere çevrildi?

Sait Faik Öykü Ödülü, Türk Dil Kurumu Roman Ödülü.
Bunları alan kitaplarım: Parasız Yatılı, öykü, 47’liler, roman.

Sovyetler Birliği’nde , Mısır’da, İran’da, Norveç’te, Macaristan’da, Danimarka’da, Hollanda’da, vb. yayımlanan öykülerim var.
Fakat ağırlık olarak Alman dilinde çeviriler önde.

İlk kez Avusturya’da çıkan kitabım Europa Verlag yayını Frau ohne Schleier oldu.
Bu kitabım daha sonra Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde, 1978’de Aufbau Verlag’da, 1981’de Batı Alman yayınevlerinden D.T.V.’de yayımlandı.

1977’de Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde “Türkiye çocukları” üzerine bir çalışmam oldu. Türkülerini, tekerlemelerini ve masallarını bu çocuklara yer veren yazarlardan derlediğim, açıklayıcı kısa bir girişle sunulan bir çocuk kitabım ve 1982’nin sonlarına doğru yayımlanacağını umduğum bir Türk öyküler antolojisi çalışmam var. Çocuk kitabı “Kinder  Buchverleg”tan, antoloji ise “Wolk und Welt” yayınevinden. En genel yaklaşımla yabancı dilde kitaplarım ve çalışmalarım bunlar.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Açıkçası şu çağdaş sözcüğünün Türkçeye girişi, çoğunluk “modern”in yerine kullanılmasıyla oldu. Buna da kimi zaman bozuluyorum. Üstelik “çağdaş” kadından kent kesimi yaşarları gösterildi. “Modern” kadını onların sıfatında anlayıvermenin kolaylığına da bu bayanlar, kendilerini “modernleştirmeye” pek eskiden talimli olduklarından; beni, hele kadınla birlikte “çağdaş” sözcüğü anıldığında irkiltir olmuştur. Bilindiği gibi bizim kadınımızın en kaba çizgileriyle ayrımı şöyle yapılır: Köylü ve kentli kadın. Eh, işe böyle bakınca da sözcüğün üstüne gitmek iyi olur diyorum. “Modern kadın” görüntüleriyle birtakım sosyete dergilerinde ve kuaförlerin bu yılın saç modellerini sunan kafa resimlerinde karşılaşıyorum. Çağdaş toplum, modernleşme kavramları vb... Tercüme edilmiş ya da edilmemiş hali ile Türkçenin içinde boy gösteren bu tür bir sürü kavramdan ben öteden beri hoşlanmamışımdır. Şu kadın vardır, bu kadın vardır; yoksulu, zengini vardır; üstünü düzeltip çağdaş görüneni vardır. Şimdi ise sorunuza yanıt vermeye çalışacağım. İşin özünde çağdaşlık, akla ilk vuruşuyla, şu olmalı değil mi: İnsan olarak kadın toplumumuzda nasıl vardır? Çağdaşa yükleyebileceğimiz anlam da bu olmalı: Çağdaş insan. Yoksa çağdaş diye pek karışık hallerle ortaya çıkan durumların tek yanıtı ancak en güçlü biçimde bu olabilir. Bu yaklaşımı kendimce açıklamam gerekebilir. Bana sorarsanız çağdaş kadın olmanın yolu kendisi ve toplumu için kararlar verebilmekten geçer. Özel hayatında erkeği hedef almaktan çok ait olduğu toplumda etkinliğini özgürleştirme yolunda yürütebilen, değerleri tartışmayı ve anlamayı yeğlemiş bir kişilik gelişmesidir çağdaşlık. Kolaycılıktan çok, zorluk diye sunulanların onun elinden neler alıp götürdüğünü seçebilmiş bir akıl ve duygu dünyasını yeğlemiş kadındır çağdaş olan. Özgürleşmek, sanırım, çağdaş kavramının tek canlı içeriği olabilir.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Evet, bu konu -hele Avrupa’da- pek şiddetli tartışılmakta. Yanıtım gözlemlerin ve okumaların getirdikleri olabilir.

Yabancılaşma kavramından yola çıkmak en doğrusu. İnsanoğlunun cinselliğine yabancılaşması (hele bu kadın kısmı için söz konusu ise durum daha karmaşıktır) nerdeyse bir leit-motiv’i andıran şu özdeyişle açıklanabilir diyorum: “Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz,” demişler ya büyüklerimiz, doğrudur da. Kadın kişiler de kendilerini ve dünyayı araştırsınlar; kendilerine öğretilen, sunulan ve mutsuzluğun kaynakları diye gösterilenleri korkmadan tartışsınlar derim. O zaman bir bütün olarak yabancılaşmanın boy attığı toplumsal ilişkileri de anlayacaklardır. Karşı koymak, ancak bilincin gücünden boy atarsa olanaklıdır. Yoksa, nasıl ve neye karşı koysun ki.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Yeni Anayasadan, demin tanımını yaptığımız çağdaş insanın (kadın diye girmiştik konuya) nasıl olmasını düşünürsek, yeni Anayasa için de böyle bir insan oluşturacak niteliklerle bezeli olsun demekten öteye gidilebilir mi? Bu konuda daha çarpıcı yanıtlar bulamıyorum. Belki yasaların hayatın güçlü akışı karşısında eskimesi sonucu olarak, bu konularda ustaca akıl yürütemeyişimdir yeterli yanıtı bulamayışım.


Konservatuara girmenizde özel bir etken var mıydı?

Ortaokul ilk sınıfta okurken babam Sabahattin Ali’nin ölüm haberi geldi. Ertesi yıl annem, maddi olanaksızlıklar nedeniyle beni parasız yatılı olarak okutmak istedi. Sınavlara hazırlanırken annem besteci Necil Kâzım Akses’le karşılaşmış. Necil Kâzım, daha önce babamın sağlığında Macar piyanist Roji Sabo’dan ders aldığımı bildiğinden, Konservatuar sınavlarına girmemi öğütlemiş.

Sabahattin Ali sağken yetişmeniz konusunda ne gibi tasarıları vardı? Anımsayabiliyor musunuz?

Babamın kendimi bildim bileli beni sanata yönelttiği kesin. Konservatuardaki derslerine, opera ve tiyatro provalarına beni de götürürdü. İlkokuldayken Radyo Çocuk Kulübüne seçilmiştim. O yaşımdaki girişimlerde babamın bana verdiği önemi ve yönlendirme isteklerini bugün daha somut anımsıyorum. Piyanoya başlatırken de babamın aslında klasik bir eğitim görerek kültürümü geliştirmemi ve bu çerçeve içinde müzik yapmamı düşündüğünü sanıyorum.

Hangi eğitim aşamalarından geçtiniz?

1958’de Ankara Devlet Konservatuarı Piyano Yüksek Bölümünü bitirdim. Bir yıl sonra Fullbright bursu kazandım.
Üç yıl New York ve Boston’da piyano, piyano pedagojisi, opera ve şan eşlik dallarında uzmanlık eğitimi gördüm.

Dönüşünüzde hangi doğrultudaki çalışmalar ağır bastı?

1962’lerde, döner dönmez, müzik içinde birkaç dalda yenilikler aradım. Yorumcu olarak XX. yüzyıl bestecilerinin piyano eserlerini, hocam Bülent Arel’in de teşvikiyle konserlerde ve radyoda çaldım. Amerikalı Greta Gilmertin ile bir “Dört El” piyano beraberliği kurduk. 66’lara kadar dört el için yazılmış eserlerin hemen hemen tümünü Ankara ve İstanbul’da dinleyiciye sunduk. Bu arada “Yeni Dünyadan Halk Şarkıları” adlı radyo programı ile Türkiye’de o zamana kadar yeterince bilinmeyen, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan  halkın öz müziğini kendi insanımıza tanıtmaya çalıştım. Bundan amacım, bizim kendimize dönük, dünyaya göz ve kulak kapayan tavrımızı biraz değiştirmeye çalışmaktı. Belli bir oranda da olsa bu amaca ulaştım sanıyorum. Daha sonra da “Deneysel Müzik” adlı programla XX. yüzyılın en son yeniliklerini tanıtma amacına yöneldim. “Günümüzde Caz” adlı programda da cazla ciddi müzik (!) bestecilerinin birleştikleri yeri saptamaya çalışmıştım.


Sizce çağdaş kadının en belirgin nitelikleri nedir?

Öyle sanıyorum ki, Türkiye’de kadın hem batılı anlamda çağdaş kazanımlara sahip, hem de pek bunun bilincinde değil. Şöyle söyleyeyim: En azından benim yetiştiğim yıllarda kadın-erkek eşitliği diye bir sorun olacağının bilincinde değildim. Çünkü okulda kendimi kafa açısından eşit görüyordum. Ne var ki toplum yaşamında erkeğin üstünlüğü de ayrı bir gerçek olarak görünüyordu. Bu ikilemi henüz kendi yaşamımda çözebildiğimi sanmıyorum.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Bence, özellikle son yıllarda, Türkiye’de genç kadın kuşağı bilinen ya da bilinmeyen ellerle manipüle edilmekte. Güzellik yarışmaları, artist yarışmaları, fotomodellik, mankenlik gibi mesleklere verilen abartılmış önem, film yıldızı olma sevdaları Türk kadınını bugüne kadar kendisi kazanmadan elde ettiği hakların bir anlamda birer birer elinden alınmasına yönelik tehlikeleri beraberinde getiriyor.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Benim bugüne kadar 61 Anayasasının düşünme ve yaratma özgürlüğünü güvence altına alan maddelerinden hiçbir şikâyetim yoktu.
Bu maddelerin getirdiği ilkeleri doğal bir hak olarak görüyordum. Yeni Anayasamızda da yer almalarını diliyorum.


Pek çok ülkede resitaller vererek, operalarda baş rolleri oynayarak başarı kazandınız, ülkemizi onurlandırdınız. Dünya ölçüsündeki bu başarılarınızdan söz eder misiniz?

  • Hollanda, İspanya, İtalya, Finlandiya, Çekoslovakya, Belçika, Sovyetler Birliği, Bulgaristan, İsviçre, Macaristan, Romanya, Almanya, Yugoslavya, Etiyopya ve Yunanistan’da opera, resital ve televizyon programları yaptım.
  • Londra B.B.C. Televizyonunda Yehudi Menuhin-Margot Fonteyn, Rudolf Nureyev’le birlikte Gala Performance’a katıldım.
  • La Scala Operasından Ronata Tebaldi, Tito Gobbi ve Maria Del Monaco gibi sanatçılarla birlikte Amerika’da Verdi Festivali’nde oynadım. Paris’te National Opera’da oynadım.
  • Ayrıca Basf Şirketi ile opera aryalarından oluşan orkestra eşliğinde bir uzunçalar yaptım.
  • Hollanda televizyonunda Orkestra ve Koro eşliğinde Ave maria’yı söyledim. Avro Televizyonu daha sonra bu programı plak olarak da yayımladı.
  • Güney Afrika’da La Scala sanatçıları ile la Traviata operasını oynadım.
  • Çekoslovakya’da düzenlenen uluslararası “Prag’da Bahar” Fesitvaline üç kez davet edildim.

Ve 1981’de Devlet Sanatçısı seçildiniz...

Evet.

Opera sanatı, Atatürk döneminde Konservatuarın açılması ve devlet tiyatro, opera, bale kurumlarının örgütlenmesiyle yaşama geçmiştir. Sanırım siz bu gelenek içinde dördüncü kuşağı temsil ediyorsunuz. Operanın gelişme süreci üzerinde görüşlerinizi açıklar mısınız?

Ben konservatuara, Piano Bölümüne Ulvi Cemal’in öğrencisi olarak girdim. Yedinci yılda bir mafsal romatizması geçirmem nedeniyle bu daldaki çalışmalarımı bırakmak zorunda kaldım. İstanbul’da evlendim. Ama sesimin gücüne inanıyordum. 1952’lerde Muhsin Ertuğrul’un teşvikiyle Viyanalı profesör madam Paula Zavaros’la şan çalışmalarına başladım. Çok kısa bir süre sonra Ankara’ya geldim. Ve Ankara Devlet Operasının doğrudan solist kadrosuna sınavla kabul edildim. On beş gün sonra Aydın Gün, Donizetti’nin Lucia di Lammermor operasında Lucia rolünü verdi. O yıllarda (1954) opera sanatı sanıyorum ki ülkemizde en parlak  dönemini yaşıyordu.

Daha önce kurum oluşmuştu. Kendine özgü koşulları içinde sanatçıları da vardı, temsilleri de. Onlar büyük sabır göstererek, savaş vererek 50’li yılları bizlere hazırladılar. Bugün, ne yazık ki, bir duraklama dönemi içindeyiz diyebilirim. Bu durumun bence ilk nedeni, bizim için yapılan ve yıllarca beklediğimiz binamıza tam sahip olamamamızdır. Sonra yönetimin gözünde sanatçı “memuriyet kategorisi” içinde değerlendirilmektedir. Düşünebilir misiniz, dünya çapında bir virtuozla, bırakınız orkestra elemanlarını, kurumun herhangi bir elemanı aynı koşullarda tutuluyor. Bu da sanatımızı yapma gücünün istediği düzeyden uzak kalmasına neden oluyor. Kısacası, kendimizi sahipsiz kalmış hissediyoruz.

Ayrıca basın ve televizyonun (radyo bir ölçüde sorumluluğunu duyuyor) bizim dünya ölçüsündeki başarılarımızı bile tanıtmada ne kadar az cömert davrandığını bilirsiniz.

Bir opera sanatçısı olarak yapıta ilk hazırlık günlerinden perdenin açılışına kadar süren evre içindeki Suna Korad gerçeğine ışık tutacak bilgiler verir misiniz?

Opera’nın içinde mitoloji, tarih, tiyatro da girdiğinden, aldığımız rolü bütün bu yönlerden etüd etmemiz gerekiyor. Diyelim ki Juliette’i aldınız. Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ini inceleme gereğini duyuyorsunuz. O dönemi tarihsel özelliklerini öğrenme gereğini duyuyorsunuz. Sonra da Juliet’i Gonod’nun müziği ile uyumlu biçimde yaratmak söz konusu. Siz bütün bunlardan tek başınıza sorumlusunuz. Ve ilk provadan itibaren -bir yöneticinin varlığına karşın- ulaşmak zorunda olduğunuz sonuç sizin kaygılarınız, çalışmanız, gücünüz, birikiminiz ve hesaplaşmanıza bağlıdır.

Şunu da belirtmek istiyorum: Bu hazırlanma devresinde zaman zaman orkestra şefiyle, yönetmenle de yorum açısından değişik görüşler ortaya çıkabilir. Evinizdeki sorumluluklarınız, yaşam gereği karşı karşıya olduğunuz zorunluluklar devam etmektedir. Bunların ses denilen organik yapıya ne denli etkisi olacağını düşünebilirsiniz.

Ayrıca yapıtın temsili olgusu başka etkileri de içinde taşıyor.
Perdenin açılması aşamasına gelinceye kadar bir çeşit kendi kendinizle çekişmekten, kavga etmekten o derece yorgun düşüyorsunuz ki...
Işık, dekor, kostüm, orkestra şefi... Ve bu gerçekler içinde siz. Ve de ulaşmak zorunda olduğunuz sonuç...

Bu gerilim, bereket versin, perde açılınca sizi bekleyen insanlarla birleşince geçiveriyor.
Bakıyorsunuz ki ışık da var, kostüm de var, müzik de var. En önemlisi siz de varsınız.


Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Ben kadının çağdaşlaşmasından erkekle eşit olma, hele erkekleşme olgusunu anlamıyorum. Bu belki benim sanatımın özelliğinden geliyor. Çünkü opera kadını ve erkeği öylesine ayırmış ki... Hiçbir erkek ve kadın birbirinin yerine geçemez operada. Başka mesleklerde bu ayrım vardır. Ve çok kez de, yetenekleri daha üstün olmasına karşın, kadın ezilmektedir. Çağdaş kadın bu etkiler karşısında ezilmemeli, kişiliğini korumalıdır.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Cinsel yabancılaşma inkâr edilemez bir olgudur. Bunun çeşitli nedenleri var. En tehlikelisi kadının ekonomik bağımlılık, analık duyguları, yalnız kalma korkusu ile boyun eğmesidir. O zaman ya özgürlüğü yanlış anlayarak kaçak doyum yolları arıyor, ya da evliliği bir yük gibi sırtında taşıyor.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Ulusal sahnemizin, ulusal müziğimizin temsilcileri var. Değerlerini ve işlevlerini reddetmiyoruz. Ama bir de tüm dünyanın, uygarlığın kabul ettiği bir evrensel müzik var. Ben isterdim ki, Anayasada, yaratma özgürlüğünün güvence alınmasının yanı sıra, özel hükümlerle, dünyanın kabul ettiği sanat da -uygar ülkelerde olduğu gibi- devletin ilgisinden, destek ve koruyuculuğundan uzak kalmayacak duruma getirilsin.


İlk sanat çalışmalarınıza başladığınız 40’lı yılların sonundaki çok sesli müzik hareketini bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atatürk’ün müzik devrimi kâğıt üzerinde yasalaşmamış olmasına karşın, O’nun eylemleriyle bellidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında o günkü Türkiye’de Konservatuarın ve operanın kuruluşunu öngörmüştür Atatürk. Sonra saraydan Müzika-i Hümayûn’u getirip Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası adıyla halka açık konserler verdirmiştir. Bu arada eski saray bandosunu da Ankara’ya getirerek Riyaseticumhur Armoni Mızıkası adıyla yeniden örgütlenmesini öngörmüştür. Ama gene saraya bağlı olduğunu bildiğimiz “Fasıl Heyeti”ni resmileştirmemiştir.

Gene Atatürk döneminde bilim ve öteki sanat dallarında olduğu gibi müzik dalında da yetişmekte olan değerler (Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kâzım Akses, Ferit Alnar) batı ülkelerine eğitime gönderilmiştir. Bu değerler dönüşlerinde Türkiye’deki çok sesli müzik hayatının kurucuları olmuşlardır. Bence İdil’in ve devlet yasasıyla batıda yetişme olanağı bulmamız bu gelişmelerin sonucudur. Bu olay bile sanırım o dönem yöneticilerinin çok sesli müziğin geleceğine yönelik inançlarını gösterecek niteliktedir.

Ülkede ve dünyada genç yeteneklerin eğitim olanaklarını bulmuş olması kuşkusuz çok sesli müziğin Türkiye’de de oluşumu yollarını açmıştır. Sizler daha sonra, kişiliğinizi bulduğunuz yıllarda yetişmeniz ve dünya ölçüsündeki başarılarınıza verilen değere lâyık olduğunuzu göstermiş durumdasınız. Daha sonraki yıllarda izlenen genel sanat politikası bu gelişmeye ne ölçüde etkili olmuştur?

Üzülerek belirtmek gerekir ki 50’li yıllardan sonra genel anlamda belirli bir sanat politikası izlenmemiştir. Bu başıboşluk bizim sanat dalımızda bir duraklamaya neden olmuştur. Tek eğitim kurumu olan Konservatuar korunmakla birlikte artan ihtiyaçları tamamen parasal olanaksızlıklardan karşılanamaz duruma gelmiştir. Bu nedenle orkestralar geliştirici çalışma olanaklarından yoksun kalmıştır. Sonuçta onlarca değerli sanatçı, zorunlu olarak yurt dışına göç etmiştir. Bu durum doğal olarak kurumların ve çok sesli müziğin erozyonu tehlikesini içinde taşımaktadır. Öte yandan kişi olarak tarihsel gerçekliğini kesin kabul ettiğim -tıpkı Arapça bilmediğim halde eski yazıya dayalı hattat yaratılarını beğeniyle seyrettiğim gibi- klasik Türk müziği kendini koruyamamaktadır. Bu durum, başka doğrultularda, aynı adı taşısa bile, deformasyona, beğeni yoksunluğuna neden oldu. Ne yazık ki bu yozlaşmadan Radyo ve Televizyon da  kendini koruyamamaktadır. Bu noktadan itibaren bizim sanatımız da dolaylı olarak etkilenmektedir.

Ana kentlerin dışındaki halkla yakın ilişkiler sağlayan konser gezileri 60’lı yıllarda sık sık tekrarlanıyor, karşılıklı yarar sağlanıyordu. Bugün bu olanak da kesilmiş durumdadır. Eğer konser gezilerinin durdurulması mantığı televizyon olanağına bağlı görülmüşse o zaman da televizyonun çok sesli müziğe daha açık olması gerekirdi. Yetersiz olanaklarla verilen konserlerin ana kentlerde, özellikle gençler arasında ilgiyle karşılanması bizim geleceğe yönelik umutlarımızı ayakta tutuyor ve bunca zorluk karşısında eğilmezlik direnci veriyor.

Çeşitli zorluklar dediniz. Somutlar mısınız?

Tabii, Örneğin sanatçının yaşamasını sağlayacak olan maaş durumu... Hem, temelde anlayış bakımından şaşırtıcıdır.
Çünkü sanatçı “memur gibi” görünmektedir. Hem de bugünkü koşullar içinde çok yetersizdir.

Sayılarla örnek verebilir misiniz?

Elbette... En kolayı, kendimden örnek verebilirim.
24 yıllık devlet memuru, 11 yıllık devlet sanatçısı olarak bugün aldığım maaş 26 bin 223 liradır.

Okurlarımız pek çok ülkede konserler vererek başarı kazandığınızı, ülkemizi onurlandırdığınızı bilirler. En önemli saydığınız konserleri belirtir misiniz? Ülkemizde ve dış ülkelerde hangi ödülleri aldınız?

1949’da 12 yaşındayken Paris’e gidip Paris Devlet Konservatuarının Yüksek Bölümüne sınavla kabul edilişim, bu konservatuarın 9 yıllık eğitimini 3 yılda tamamlamış olmam ve bu kurumu bitiren ilk Türk olmam, doğrusu bugün de bana onur vermektedir. Ayrıca katıldığım çeşitli uluslararası yarışmalarda vatanımın simgesi olan bayrağımızın sahnede bulunmasının benim varlığıma bağlı olduğunu duymak tarifsiz bir coşku ve inanç duygusu yaratmıştır bende.

İlk ödülüm 1954 yılında Geneva Yarışması’nda birinciliktir. Sonra 1955’te Viotti Yarışması’nda birincilik, 1956’da Münih Yarışmasında ikincilik, Paris M. Long. J. Thibaud Yarışmasında Paris Şehri ödülleri aldım. Yirmi yıldır başta İngiltere, Amerika, Sovyetler Birliği, Fransa, Almanya, İtalya, Güney Amerika olmak üzere dünyanın hemen bütün ülkelerinde senfoni orkestralariyle birlikte konserler ve resitaller verdim.

Bu konuda şunu belirtmek istiyorum: Menuhin ve Fornier gibi yetiştiğim yıllarda çağımızın en büyükleri saydığım, ilah katında gördüğüm sanatçılarla birlikte çalma olanağı bulmayı bunca yıldır yaratmaya çalıştığım birikimin çilesine karşı en büyük ödül sayıyorum.

Bir yorumcu olarak dinleyici karşısına çıkarken ruhsal durumunuzun bilinmesine yardımcı olacak açıklamalar yapar mısınız?

Bilinçli olarak verdiğim konserlerin başlangıcını on sekiz yaş sayarsak -öncekiler çocukluk dönemine girer- yaklaşık 24-25 yıldır ülke içinde ve dışında konserler veriyorum. Her defasında o kısa bekleme süreleri içinde yeni bir sınav, yeni bir heyecan, yükselen nabız, kasılmaya hazır adaleler ve bu arada sahneye doğru atılan ilk adım... Ve bilincin uyanıklığını koruyarak yapıtın dinleyiciye intikalini sağlamak... Aynı zamanda bestecinin yarattığı duyarlığın etkisini dinleyicilere iletmek . Bu düşünce ve çalışma birliği içinde yer yer  bir sonraki müzikal cümleye hazırlıklı olmak. Sanırım pek genel çizgileriyle konserlerdeki ruhsal durumum böyle anlatılabilir.


Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Çağdaş kadın ve erkek ayrımı yapmayacağım. Yani gönlüm yapmak istemiyor. Ama yazık ki henüz bu ayrım tüm dünyada kalkmamıştır. Gene de sorunuza karşılık olarak çağdaş kadın, çağının her konusu ile ilgilenen, her düşünceye açık olan kişidir, diyebilirim...

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Bütün aklımla kadın haklarını savunmama karşın son yıllarda değişik etkilerle kadınların özelliklerini (kadınlıklarını) yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını düşünüyorum. Acaba dünyada da değişmeler söz konusu olduğuna göre -içinde bunalımları da taşısa- bu dönemden geçmek zorunda mıyız? Üzüntüm, her türlü dönüşüme (isterseniz özgürlüğe) karşın, genç kadının içindeki, Fransızca terimden çevirmeye çalışarak ifade ediyorum, içindeki mavi çiçeği koruyamaması olasılığıdır.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Sanatçı ve Türk vatandaşı olarak 51 Anayasasının düşünmeye ve yaratmaya yönelik ilkelerinin yeni Anayasada da yer almasını bekliyorum. Çünkü sanatçının, sanatçı olarak ayırmak istemiyorum, kişinin düşünme, yaratma, düşündüğünü konuşma, yazma özgürlüğünden uzak yaşayabileceğine inanmıyorum. Bu insanın yaşama hakkının elinden alınması demektir bence. Bizler Atatürk’ün uygarlık anlayışı içinde geliştik. Kişiliğimizi bulduk. Onun uygarlık yolunda yürümemiz bu özgürlüklere sahip olmakla mümkündür. Onun sanata ve yaratıcılığa verdiği büyük önem, birçok özdeyişinde somutlanmıştır.


Kaç kitabınız var? Hangi ödülleri kazandınız? Öyküleriniz hangi dillere çevrildi?

Beş öykü kitabım (İpek ve Bakır, Ödeşmeler, Dizboyu Papatyalar, Yürekte Bukağı ve Yaz Düşleri, Düş Kışları),
iki güncem (Gündökümü 75 ve Sesler, Yüzler, Sokaklar), otuz kadar çevirim var.

Öykülerim Rusça ve Lehçeye, Yugoslavcaya, Almancaya çevrildi bildiğim kadarıyla.

Turgut Uyar ile birlikte çevirdiğimiz  Evrenin Yapısı adlı yapıtla 1975 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülünü,
Yürekte Bukağı ile 1980 Sait Faik Hikâye Armağanını kazandım.

Öyküde tipleştirme zorunluluğuna inanıyor musunuz? Kişilerinizin karakterlerinin belirmesinde, yaşadıkları döneme bağlı sorunlar ne ölçüde etkili olabiliyor?

Tipleştirme”, yaşayan bireyin zengin, karmaşık iç dünyasını, onu öbür bireylerden ayıran özellikleri görmezlikten gelip öykü kişisini bir slogan ileticisi, bir sav bildiricisi düzeyine indiriyorsa, yani bir altyazıyla özetlenebilir hale getiriyorsa (bu, “sömürülen işçi”, “hain patron”, “düşen mahalle dilberi” gibi gerçekten geçerli bir lejand bile olsa) tipleştirmeye karşıyım. Şöyle diyeyim: Toplumdan geçen birey’den çok bireyden geçen toplum ilgilendiriyor beni. O zaman da Don Kişot gibi anakronik bir kahraman, Oblomov gibi çağ-içi bir “tip” kadar içinden çıktığı toplumun geçmişini ve anını yansıtmada, ileriye dönük ipuçları getirmede etkili olabiliyor.

Sizce öykü romana mı yakın, şiire mi?

Öykü kendi kurallarına bağlılığı oranında başarılı olabilen, yani sıkı denetim isteyen bir yazın dalı.
Romanın geniş boyutluluğuyla şiirin yoğunluğunu, imgelerle yoğurabilme özelliklerini birleştiriyor. Oyun’a yaklaştığı noktalar da var.

Başladığınız 60’lı yıllarda severek okuduğunuz Türk öykücüleri kimlerdi, hangi özellikleriyle?

Halit Ziya, Reşat Nuri, Sabahattin Ali, Sait Faik, Nezihe Meriç, Onat Kutlar, Vüsat Bener... Yabancıları da sayarsak çok uzun bir liste olacak. Çehov ile Mansfield’i unutmamak gerek ama. Yalnızca “severek okumak” önemli değildi benim için. Sevmeden ama ilgiyle okuduğum birçok yazar var bugün de. Baştan beri öyküde kendi ölçülerime göre nelerin yapılması gerektiği kadar nelerin yapılmaması gerektiğini de öğrenmeye çalıştım.

Çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir sizce?

Yalnızca “kadın” değil, çağdaş “kişi” olmanın özelliklerini kabaca şöyle sıralayabilirim: Genelgeçer değerlerden kuşkulanmayı iş edinen, ama bu arada inanmaktan ürkmeyen, durmadan dünyadan bir şeyler bekleme yerine dünyaya bir şeyler katmayı amaçlayan, kişiliğini yiğitçe ortaya koymaktan, özeleştiriden kaçınmayan kişi... Biraz “Fil Adam”ı andırıyor galiba.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Soruyu pek anlayamadım galiba... Kişinin en büyük özgürlüğü “hayır” diyebilme, baskıya diretebilme olsa gerektir. Çağdaş dünyanın baş döndürücü hızı, elverişsiz yaşama koşulları bu gerekli “hayır”ları ertelememize, sivrilikleri budamamıza yol açıyor çoğunluk. Her türlü ilişkinin (ana-çocuk, sevgililik, babalık, evlilik, dostluk, iş arkadaşlığı) sürekli beslenmesi gerekir, bir süre sonra eski rengini, ışığını yitirir ilişki. Ne yazık ki düzenin koşulları bu kadarcık bir duygu zenginliği gösterebilmemizi bile güçleştirmektedir. Kadına bu çok boyutlu ilişkiler zincirini ayakta tutmada daha büyük görevler düşüyor, daha doğrusu düştüğüne inanılıyor; erkekler ilişkileri güzelleştirmede kendi paylarına neler düştüğünü pek irdelemiyorlar (elbette bütün kadınlarla bütün erkeklerden söz etmiyorum). O zaman da kadının cinsel yaşamında bir yabancılaşmadan çok bir “hadım edilmişlik”, kısırlık duygusu başlıyor. İneği sağan, çocuğu emziren, evi yürüten, tarlaya giden, işe koşturan ya da yazı yazan kadın, kendisinden bir de tarihsel cinsel rolüyle kadın’ı oynaması istendiğinde, konuya yaralı bir cinsellikle yaklaşıyor. Acaba bunu mu sorma istemiştiniz? Karşı koymanın yolları daha geniş kapsamlı “hayır”lardan geçiyor sanırım.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Danışma Meclisi’nde derlenmiş kişiler ayrı ayrı özellikler gösteriyorlar. En ilginç konuşmalar yapanları gazetelerde merakla izliyorum. Ufuk Güldemir’in nefis yazısı “Ceylanpınar Nereye Bağlı?”yı herkese öneririm. Bir yurttaş olarak tek beklentim, hızlı çalışmaları, bir sanatçı olarak beklentim bir gölge ve ihsan sorununda düğümleniyor.


Balerin olarak dansa başladığınız yıllarda Türkiye’de bale sanatı ne gibi özellikler gösteriyordu? Bugün hangi aşamadayız?

Benim okula girdiğim yıllarda Türkiye’de bale, operanın içinde kısa örneklerle gösteriliyordu. Opera baleleri oynanıyordu. Ben mezun olmadan bir yıl önce 1960’da Türk Balesi Coppelia ile ilk kez profesyonel olarak sahnesini açtı. Ve sonraki yıllarda bütün klasik repertuarları oynayarak bugüne geldik. Bugün Ankara Balesi, Avrupa’daki bale topluluklarıyla boy ölçüşecek duruma gelmiştir. Çok genç bir topluluk olmasına rağmen, dünya bale camiasında sözü edilen bir topluluk oluşturduk. Aşama yapmak için çok çalışmak gerek. Çok çalışmak için balenin ihtiyacı olan her şeye sahip olmak gerek. 1960’da topluluk 30 kişiydi, bugün 100 kişiyi aştık. O zaman da haftada bir temsil veriyorduk; bugün de haftada bir temsil veriyoruz. Böylece, bir dansçıya ancak ayda bir defa oynama imkânı doğuyor. Oysa aşama yapabilmek için bir balerinanın ayağına rahat, güzel bale pabucu ile zemini baleye elverişli sahnesinde en az haftada iki defa dans etmesi gerekmektedir. Bu imkânlardan yoksun olduğumuz müddetçe aşama yapmak söz konusu olamaz.

Yirmi yıla ulaşan sanat yaşamınızda ülke içinde ve dışında baş dansçı olarak bir çok yapıtta görev aldınız. Bu yapıtlar arasında sanat yaşamınıza yeni renkler, yeni sıçramalar kattığını hissettiklerinizi seçebilir misiniz? Hangi özellikleriyle?

Değişik sahnelerde, değişik kadroyla dans etmek moral bakımından, iyi ya da kötü kritikler alma bakımından beni çok mutlu ediyor, çünkü Türkiye’de maalesef -bir ara Metin And’ın yazdıkları dışında- bale kritiği henüz yoktur.

Pek çok ülkede Türk balesini temsil ederek bize onur kazandırdığınız biliniyor. Özellikle hangi ülkelerde, hangi yapıtlarla?

Geçen yıl Varna’da düzenlenen Bale Yarışmasına jüri üyesi olarak katıldım. Aynı yıl Moskova’da da aynı görevi yaptım. Bu durum ilk kez sahneyi dışardan bu kadar uzun seyretme imkânı verdi. Ve dünyanın en ünlü bale profesörleri arasında çok şey öğrendim.

Son göreviniz olan Devlet Balesi direktörlüğünde gerçekleştirmek istediğiniz tasarılar nelerdir?

İdarecilik görevinde arkadaşlarımla birlikte çalışıyoruz. Evinç Sunal baş repeditördür. Hüsnü Sunal müdürümüzdür. Bu arkadaşlarımızla birçok tasarılarımız vardır. Ancak, önce imkânların verilmesi gerekir. Çok şey istemiyoruz; gerekeni istiyoruz. Şuna inanıyorum ki, memleketimizin ekonomik ve kültürel şartlarının belli bir düzeye gelmesi halinde biz de tasarılarımızı gerçekleştirme imkânı bulabileceğiz.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Ekonomik nedenlerle erkeklerle aynı şartlar içinde çalışan biz kadınların anneliği ve ev kadınlığı da aynı ağırlıkta sürüp gitmektedir. Annelik dışında geriye kalan bütün bana düşen görevleri bir yardımcı yüklenebilseydi ben mesleğimde daha çok çalışabilirdim. Yıllarca hep bunu istedim. Olmadı, bu nedenle bir havada zıpladığım zaman, bir de yerleri sildiğim zaman yaptığım işlerin farkını acı acı duyuyorum.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Cinsel yaşam bence tamamen ruhsal bir olaydır. Eşlerin eşlere göstereceği anlayış çerçevesi içinde halledilmeyecek bir konu değildir.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Yeni Anayasamıza sorunlarımıza çözüm yolları getirecek ilkeler konmasını bekliyorum.


Hangi yıl sahneye çıktınız?

1964’te İstanbul Şehir Tiyatrolarında Reşat Nuri Güntekin’in Hülleci oyununda çıktım. O yıldan bu yana Şehir Tiyatrolarında çalışıyorum.
Daha önce üç dört yıl sinema oyunculuğu da yaptım. Bir ara iki televizyon filminde görev aldım.

Bu yirmi yıla varan sanat yaşamınız içinde görev aldığınız hangi oyunlara ayrı önem veriyorsunuz? Hangi özellikleriyle?

Bahar Noktası. Çünkü bu oyun yalnız benim değil, bir kuşağın tüm sanatçılarının tiyatro olgusuna bakışına yeni boyutlar getirdi. Seyirciyle bütünleşerek karşılığını da aldığı bir oyun oldu. Bunda oyunun Türkçesinin ve sahneye konuşunun payı büyüktür. Yerinden yönetim yıllarında oynadığımız Nâzım Hikmet’in Yolcu adlı oyunu da büyük tat alarak oynadığım yapıtlardan biridir.

Tiyatrocunun sanatında kendini özgür olarak duymasından ne anlıyorsunuz?

Özgürlük duygusu, önce, seyirciye sunulacağı ana kadar sansürden geçmemiş bir oyunda duyulur. Sonrasında da oyuncunun toplu yaratım tadına varabilmesi için yönetmen, öteki oyuncular, hatta yazar ve dekorcu ile birlikte çalışılması gerekir. Özgürlüğün maddi koşulları da var kuşkusuz. Örneğin, büyük sermaye kuruluşlarının dışında yaşamını sürdürmeye çalışan, belli dünya görüşünü benimsemiş tiyatroların karşılaştıkları ekonomik ve hukuksal engeller...

Mesleğinizle ilgili hangi örgütlerde görev aldınız?

Tüm Tiyatro Sanatçıları Birliği’nin (Tisan) yönetim kurulu üyeliği ve son dönem genel sekreterliğini yaptım.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Toplumumuzun çağdaşlaşma süreci içinde bugün, daha sonraki evrelerde yarın, bize düşen ve düşecek olan hızlandırıcı görevleri gönüllü üstlenmek, zor koşulları yaşayan insanı daha aydınlık  günlere götürmeye yardımcı olmaya çalışmak. Bizim mesleğimiz buna yatkın da üstelik. Biz yalnız eğlendirmiyoruz, akılcı tatlara yönelik bir uğraşın sahibiyiz. Oysa tiyatromuza ülkemizde var olmayan, geleneklerimize ve çağa aykırı, pullu payetli, rötuşlu, yaldızlı, gerçek olmayan bir kadın tipi musallat edilmeye çalışılıyor.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Cinsel ahlâk, diğer ahlak değerlerinden soyutlanamaz. Son yıllarda bütün ahlâk değerleri değişti. Bu, tabii, ekonomik yaşamdaki değişmelere bağlı. Kara paranın egemenliği artalı beri herkes yerleşik değerlerini bile pazarlık konusu yapabiliyor. Bu toplumsal bunalım bir değer sayılması gereken cinsel ilişkileri de derinden etkiledi. Böyle olunca, yeni yetişenlerin bu çarpık ahlak olgusunun yarattığı olumsuzluğu cinsel özgürlük sanması tehlikesi artıyor.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Sanatımızın 1961 Anayasasının 20. ve 21. maddelerinin verdiği olağan güvence altında geliştiği genel kanıdır. Bu maddelerin korunması, Barolar Birliği Başkanı tiyatro eleştirmeni Attilâ Sav’ın deyişiyle, “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”nde ve Avrupa İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi’nde yer alan bu özgürlükler devletimizin uluslararası bağlantıları ile yükümlenilmiştir... Sav’ın görüşlerine katılıyorum. Ancak, belli evrelerde sanat ve sanatçılarımızın bu maddelerin sağladığı güvenceye aykırı işlemlerle karşı karşıya kaldığı bir gerçektir. Yeni Anayasa sanat özgürlüğüne engel olmayacak tam hukuksal güvenceleri getirmelidir.


Şiirlerinizin yayımlanmaya başladığı evrede sizden önceki kuşakların kadın edebiyatçılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şiirlerimin yayımlanmaya başladığı dönemde, benden önceki kuşaktan sözü edilen kadın edebiyatçılar Nezihe Meriç, Gülten Akın, Türkân İldeniz’di. Onların cinsiyetleriyle değil, getirdikleri bakış açısı, ustalıklarıyla edebiyat kişiliklerini kurdukları bugün de inandığım bir olgu. Bir kadın edebiyatçı, feodal değer yargılarıyla tüketim toplumuna kayan bir gelişimin uzay sorunlarıyla kaynaşan bir dünyadaki yerini, sancılarını değişik bir açıdan verebildiği sürece etkin olabilir. Bu yargı Türkiye’de yaşayan kadın-erkek bütün yazarlar için de aynıdır. Kadın, toplumdaki yerinin bakış açısını yansıtacaktır ek olarak. Bu bakış açısı, cinsel değil, bir bakıma sınıfsaldır.

Toplumcu gerçekçi akım karşısındaki tavrınız nedir?

Toplumcu gerçekçilik bence duruk, tamamlanmış bir sanat akımı değildir. Eleştirel tavrını kendini yenilemede ve sanatın olanaklarını kullanmada da sürdürmesi gereklidir. Aragon’un deyişiyle, “...daima kendini aşması, formüllerden, reçetelerden cayması gereklidir.” Toplumcu gerçekçi sanat akımının da, toplumcu dünya görüşünü de saptırmaktır bence.

Şiirleriniz hangi dillere çevrildi?

Almanca, Sırpça, Yunanca, Bulgarca ve Rusça’ya kimi şiirlerim çevrildi.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Çağdaş bir kadın olmanın belirgin niteliklerinin çağdaş bir insan olmanın belirgin niteliklerinden ayrı olduğuna inanmıyorum.
Emeğe saygılı, eşitlikçi ve barışçı bir dünya için çalışmak, üretmek bu niteliklerden biridir bence.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Tüketim toplumu insanı bütün değerlere yabancılaştırdığı gibi sevgi ve birliktelik gibi kutsal kavramları, cinsel yaşam gibi doğal duyguları bir poster durumuna indirgeyerek bir reklam, bir tüketim aracı olarak kullanmakta. Bu durum toplumumuz gibi feodal değerlerin baskısını duyan toplumlarda daha büyük yabancılaşmalara ve dengesizliklere yol açmakta. Kadını bir “mal” duruma tutsak etmekte. Karşı koyma, aydınların değer yargıları ve “insan hakları” için birlikte bir savaşım vermesiyle olabilir. Çünkü söz konusu yabancılaşma tehdidi yalnızca kadınları değil “insanları” hedef almaktadır.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini yineleyen bir anayasa, fikir, yazı ve söz özgürlüğü, sanatçıya ve sanat eserine -Atatürk’ün de sözleriyle belirttiği- saygı, yeni anayasamızdan beklediklerim.


İlk yazılarınızı hangi yıllarda yayımlamaya başladınız?

Çocuk yaşlarının şiirlerinden sonra ilk kez 1963’te Cumhuriyet Gazetesi’nde tiyatro yazıları yayımlamaya başladım. Yüksek okulda öğrenciyken İki Başlı Adamın Tek Eli adlı oyunum İstanbul Gençlik Festivali’nde oynadı. 1965’te Fransa’dayken yazdığım Kuru Kuru Kurbanın Olam oyunu Amour L’dos adı ile Fransızcaya çevrildi. Uluslar Tiyatrosu’nun Gençlik Bölümü’nde sahnelendi ve seçilen beş oyun arasında yer aldı.

Türkiye’ye hangi yıl döndünüz ve hangi tür çalışmalar ağır basmaya başladı?

Paris’te Sorbon’un Tiyatro Bölümünde doktora verdikten sonra 69’da döndüm.
Devlet Tiyatrosu’nda dramaturg olarak çalışırken 1973-74’de Dost dergisinde ilk öykülerimi yayımlamaya başladım. Bu öykülere kitaplarımda yer vermedim.
Sonra da romanlar geldi.

Öykü, roman çalışmalarınızın oluşma evrelerinde bir oto-sansür gereği duydunuz mu? Neden?

Duyduğumu söyleyebilirim. Ama her çalışma evresinde bu durumu yenme savaşı da verdim. Nedenini şöyle anlatabilirim sanıyorum: Yazarken kendi iç benliğinizi gözler önüne serme durumundasınız. Zaten sanatçı kişi bence, şu ya da bu yönde ruhsal uyumsuzluğu olan kişidir. Belki kendi acılarıyla mutluluklarını sunmaktadır. Bu da kolay bir şey değil. Sonuçta yazar bir tür kendini tutma eğilimi duyar. İşte buna yenilmemeye çalıştım. Ancak toplumsal açıdan da oto-sansür yapmadan oluşturduğum son romanımı şimdilik yayımlamamayı düşünüyorum.

Öykü ve romanlarınızda tipleştirmeye çalıştığınız kişilerin hangi özellikleri ağır basmaktadır?

Kişilerimin yaşadıkları dönemin toplumsal koşullarını -bu öyküye ve romana çok yoğun olarak yansımasa bile- önemle araştırır, kişilerimin o koşulların etkisiyle biçimlenebileceğini düşünürüm. İkinci olarak da aile çevresinde ve çocukluktaki ruhsal gelişimin romandaki yaşına kadar süren evre içindeki durumunu göz önünde tutarım.

Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Türkiye’de mi?

Evet, Türkiye’de...

Yaşadığı toplum içinde yaratıcı görevi olabilen -bundan mutlaka sanatçıyı anlamıyorum- kadın... Ki bu kadın tipine Türkiye’nin koşulları içinde rastlamak zor.
Çünkü kadının ikinci sınıf varlık sayıldığı bir toplum bizimki. Ve evinin içinde bile yaratıcılığı elinden alınıyor.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Asılacak Kadın adlı romanımda Türkiye’deki kadının cinsel durumunu belki de aşırı bir örnekle sergilediğimi sanıyorum. Ama aşırı olması belli bir simgesel değer taşımasından dolayıydı. Demin ikinci sınıf varlık dedim. Bunu, cinsellik söz konusu olduğunda, “eşya”ya indirgeyebiliriz. Bu genelde kendisinin dışında ve katkısı olmadan bir kullanılma durumu yaratıyor.

Kadının bu anlamda kişiliğini bulması sizce ne gibi kazanımlara bağlıdır?

Genelde toplum içinde yaratıcı işlevi olan kadın, cinsel alanda kendi kişiliğine, hatta insanlığına kavuşabilecektir.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Yeni Anayasamızda neler olmasını istediğimi açıklayacağım: 1961 Anayasasının getirdiği özgürlüklerden daha geniş -yani sınırı özgürlük olan- bir anlayış... Çağdaş uygar toplumların sanatçıları ne kadar özgürse ben de onlar kadar özgür olmak istiyorum. Düşünceye ve yaratmaya sınır konmasına karşıyım. Çünkü düşünce ve yaratma insanın ölüme karşı geliştirdiği yaşam aracıdır.


TRT’de çalışmanız hangi yıllara rastlıyor?

1965’ten 1973’e kadar metin yazarı, prodüktör olarak çalıştım.

Bu evre daha sonraki çalışmalar açısından size faydalı oldu mu?

Bir okulmuşcasına yararlandım diyebilirim. Çeşitli röportajlara çıkma olanağını buluyordum. Bu benim için insanları tanımak, Hayatla iç içe olmak demekti. Gerçekleştirdiğim programlar arasında iç ve dış güç olayları (Ankara’nın Taşına Bak adlı 61 Anayasasına ilişkin bir dizi, Durmuş Tezer’in Almanya öyküsü) ve gençlik programları var.

Oyun çalışmalarına TRT’deki görevinizden ayrıldıktan sonra mı başladınız?

Başlangıçta birlikte yürütüyordum. Yararlı olmadı. Zaman açısından sınırlıydım çünkü.
İlk oyunum sahnelenince bu dalda daha yoğunlaşma isteği ağır bastı ve TRT’den ayrıldım.

Kaç oyun yazdınız?

Sahnelenen, beş oyun. Çeşitli nedenlerle sahneye çıkamayan beş oyunum daha var.

Oyunlarınıza hangi ödüller verildi? Yabancı dillere çevrilen, ülke dışında sahnelenen oyunlarınız var mı?

İkili Oyun’a 1978’de Avni Dilligil Tiyatro Ödülü verildi. 1980’de Polonya’da Lehçe basıldı.
El Kapısı adlı oyunum Almanya’da Kreusberg Türk Halk Sahnesi’nde oynandı.

Sizin yetiştiğiniz dönem, toplumsal olayların ülkemizde derin dönüşümler kazandığı yıllara rastlıyor. Bir yazar olarak bu dönüşümlerin yaratılarınızda ne gibi yönlendirici etkileri oldu?

Önce, bir yazar olarak, seçime zorladı beni. Ya birtakım bireycilikleri kışkırtacaktım, insanları güçsüz kılan yalnızlıklara övgü düzecektim, (Bu durumda kurulu düzenle hiçbir ihtilafım olmazdı.) Ya da var olan gerçekliği saptırmayan, onu tanıyıp tanıtan, değiştirmeye çalışan bir tavır... Ben bunu seçtim. Bu seçim bana -TRT’deki deneylerimle- sınıfsal konumdaki insan üstüne düşünmeyi öğretti.


Sizce çağdaş kadın olmanın nitelikleri nedir?

Bu soru karşısında hemen dikenleşip bir başka bağnazlığa sapmak istemiyorum ama, yanıtım önce hedef saptırmadan çağdaş insan olmanın özelliklerine dikkat çekmektir. Çağdaş insan olmanın yolu ise çağının sorumluluğunu yüreğinde ve beyninde duymaktan geçer.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Genel olarak yabancılaşmayı (yabancılaşan insan da olabilir, toplum da olabilir) kendini başkasının değer yargılarıyla, başkasının gözüyle görmesi biçiminde anlıyorsak ana avrat düz gidilen bir toplumda kadın olarak böylesi bir duruma karşı koymak epey güç. Olay, her şeyden önce ekonomik ve toplumsal bir tabandan kaynaklanıyor. Ve bağımlılığın bir simgesi oluyor bu aşamada. Her şeyin paraya dönüştürüldüğü bir düzende cinsel yabancılaşma kasıtlı olarak yalnız cinsel özgürlük sorunuymuşcasına saptırılıp ticari amaçlarla kullanılmakta. (Bir önceki soruda dikenleşme deyimine bu nedenle başvurdum. Sonuçta bu mantık en mutlu insanların hippi’ler olduğu yanlışına bile götürür bizi. Oysa hepsinin gözlerinde uyuşturulmuş bir acı var. “Savaşma seviş” derken bile. Her şeyden önce ekonomik ve toplumsal özgürlük gündemde olmalı. Güvensizliğin, yarın korkusunun aşılamadığı bir toplumda kadınla erkeğin salt sevgide birleşmeleri çok güç.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Anayasa her şeyden önce devletle halk arasında imzalanan bir senet. Bu senette çıkarların bağdaştırılması söz konusudur.  Beklentilerimi bir yazardan çok bu senedin bir tarafı, bir vatandaş olarak sıralamak istiyorum: Bilimsel ve sanatsal yaratıya ve düşünce özgürlüğüne yönelik sınır konmaması. Yasaların bu özgürlüklere engel olma durumu varsa arındırılması. Bağdaşık olduğumuz batı ülkelerinde olduğu gibi her öğretiye açık siyasal parti ve kuruluşlara olanak tanınması. İdam cezalarını kaldıracak yaptırım gücü konulması (bu konuda analığımın ve doğurganlığımın altını çizebilirim), Anayasa Mahkemelerinin bağımsızlığının korunması... gibi ilkelerin Anayasada yer almasını istiyorum. Bunlar İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, Avrupa İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesinin vazgeçilmez saydığı ilkelerdir.


Yetiştiğiniz dönemde etkisi altında kaldığınız sanatçılar ya da teorisyenler oldu mu? Kimler, hangi özellikleriyle?

Sinemaya başlamam, bir rastlantı sonucu oldu. Uzun yıllar yaptığı işi severek, ama bilincine varmaksızın yaptım. Yalnız oyunculuk dönemi için demiyorum, yönetmenliğe başlamam da rastlantı. Yılanı Öldürseler dışarda tutulacak olursa, yönetmenliğini yaptığım diğer filmler de yalnız sezgilerimle yaklaştığım, duygularımla çözmeye çalıştığım filmler. Sinemayı çok seviyordum ama, dediğim gibi, belli bir bilinçle değil, sezgilerimle bazı şeyleri yakalamaya çalışıyordum. Onun için de bir etkilenme söz konusu olamazdı. Şimdilerdeyse, kendime özgü bir tarz, bir tad yakalamaya çalışıyorum, kuramcıları öğrenmeye, ustaları çözmeye çalışıyorum. Ama gene bir etkilenmenin söz konusu olabileceğini sanmıyorum. Olsa olsa artık etkilenmemeye çaba gösteririm.

Hangi gereksinmeler sizi film yönetmenliğine götürdü?

Demin de söylediğim gibi yönetmenliğe başlamam rastlantı ile oldu. Ancak sonradan üzerine düşünmeye başladıkça bir gereksinmeye dönüştü, diyebilirim. Sinema en büyük tutkum, starlık ise ölümsüz değil. Bittiği gün büyük bir yıkım olabilirdi benim için. Yönetmenlik bir bakıma kurtarıcı, ama çok güç bir iş. Bunu, yani yaşam boyu yönetmenlik yapabilmeyi başarabilmek ne mutluluk... Devamlı öğrenmek zorunda olan bir öğrenci gibisiniz. Aynı şey oyunculuk için de geçerli tabii, ama starlığın “ömür boyu” olması zor, hatta olanaksız.

Sinemada toplumcu-gerçekçi akım karşısında tavrınız nedir?

Sanırım oynadığım filmlerin iyileri arasında toplumcu gerçekçi filmler çoğunlukta. Yönetmenliğini yaptığım Dönüş ve Azap Türk sinemasında toplumcu gerçekçi filmler arasında sözü edilebilecek filmler... Bu tür filmler içerik yönünden olduğu kadar o içerikle uyumlu bir biçimle birleştiğinde en güzel örneklerini veriyor. Ancak kaba gerçekçilikten kaçınmak, biçimde de belli bir estetik kaygıyı taşımak gerek.

Oyuncu ve yönetmen olarak yurtta ve dünyada hangi ödülleri aldınız?

Yurt içinde aldığım ödüller şunlar:
Antalya Festivalinde 1964’te Acı Hayat’la, 1968’de Vesikalı Yarim’le, “En İyi Oyuncu” ödülleri.
Adana’da, 1973’te Mahpus ile “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü.
1978’de Al Yazmalım’la Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü.

Yurt dışındakiler ise şunlar:
1973’te Dönüş’le Moskova Film Festivalinde özel ödül,
1974’te aynı filmle Kıbrıs Gazeteciler Cemiyeti’nin “En İyi Oyuncu” ödülü,
1977’de Brüksel Kadın Yönetmenler Festivalinde özel mansiyon,
1978’de Taşkent Festivalinde Al Yazmalım’la Tiyatrolar Birliği’nin “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü.


Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin özellikleri nelerdir?

Çağının, ülkesinin, dünyanın sorunlarına doğru bakmaya çalışan, baktığı doğrultuda yaşamaya çalışan kadın, çağdaş kadındır.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Evet kadınlar, daha doğrusu insanlar her alanda bir yabancılaşma yaşıyorlar. Doğal olarak bu cinsel yaşama da yansıyor. Yaşadığımız her şeyin birbirini etkilediğini biliyoruz. Nedenleri ise çeşitli. Başta sosyal çalkantı, Toplumsal dengesizlik vb. Karşı koyma yolları da çeşitli. Formüle edilecek bir çare düşünemiyorum. Bireylerin çabası da gerek sanırım.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Sanatçı, üretmek ister. Bu da ancak özgür bir ortamda gerçekleşir.
İsteğim, Anayasanın özgürlükleri genişletici olmasıdır.


Sanat yaşamınız üzerine okurlarımızı aydınlatıcı bilgiler verir misiniz?

Dokuz yıllık bale eğitiminden sonra Devlet Konservatuarını bitirdim. 1964 yılında Devlet Balesinde çalışmaya başladım.
Kuğu Gölü, Romeo ve Juliet, Don Kişot, Bahçesaray Çeşmesi, Çeşmebaşı, Telli Turna, Hürrem Sultan vb. yapıtlarda görev aldım.

Bu yapıtlarda başdansçı olarak, baleyle birlikte canlandırma durumunda olduğunuz karakterleri yaşarken  karşı karşıya kaldığınız kaygı ve sevinçler nelerdi?

Önce şunu belirtmek istiyorum: Canlandırdığım karakterler genellikle bizim toplumumuzun yabancı olmadığı kişiliklerdir. Örneğin Hürrem Sultan’ı oynuyorum. Hürrem Sultan’ı abartmadan, onun kişiliğine en uygun biçimde ve ancak danslarla halka yansıtmak sorumluluğu ile başbaşayım. Düşüneceğim iki şey var: Biri az önce belirttiğim gibi kişiyi kendi gerçeğine en uygun biçimde yansıtmak... Öteki,  bale yaptığımın bilincini ve duyarlığını korumak. Sanırım bizim sanatımızda en belirgin kaygı budur. Sahnede temsil ettiğiniz kişiyi  danslarla canlandırma başarısı ise sevinci oluşturur elbet. O da, bildiğiniz gibi, halktan gelecek olumlu tepkilerle kendini gösterir.

Türkiye dışında hangi ülkelerde, hangi kurumlarda  çalıştınız? Hangi temsillerde hangi rolleri oynadınız? Bu tür sanatsal ilişkiler üzerinde görüşleriniz nedir?

İki kez Londra Kraliyet Bale Okulunun çağrılısı olarak İngiltere’ye gittim. Orada çalışma olanağı buldum. Benzer çağrılarla Prag ve Bruno’da da çalıştım.
Geçen yıl ekim ayı içinde Honkong’ta Çeşmebaşı,  Telli Turna ve Hürrem Sultan baleleriyle Asya Festivali’ne katıldık.
Kasım ayında Sovyetler Birliği’ne çağrılı olarak gittim ve Odesa, Kşinev, Frunze’de Giselle ve Kuğu Gölü’nde baş balerin olarak dört temsil verdim.

İzlenimim şudur: Bu tür ilişkiler yalnız komşu ülkeler arasında sürdürülmemeli, dünyanın tüm ülkelerini de kapsamı almalıdır.
Çünkü halklar arasında  insansal yakınlaşmalar ancak sanat yoluyle zenginleşebilir. Ve ancak barışı koruma düşüncesinin yollarını açar.


Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin nitelikleri nedir?

Bence soruna çağdaş kadın olarak değil de çağdaş insan olarak bakmak gerekir. Çünkü çağdaş insanın nitelikleri çağdaş kadın ve erkeğin nitelikleri olacaktır.
Bu nitelikleri ise çağına ve dünyaya açık olmaktır, diyebilirim.

Günümüzde kadın, başka alanlarda olduğu gibi, cinsel yaşam yönünden de bir yabancılaşma tehdidi ile karşı karşıyadır. Bu görüşe katılıyor musunuz? Nedenleri nedir? Karşı koyma yolları ne olabilir?

Sorunun özü, kadının ekonomik özgürlüğüne dayanır. Bir yerde sosyal yapının etkileri rol oynar. Kadının cinsel yabancılaşması tehlikesini kıracak olan, önce kişiliğini korumasıdır. Bu soruların çözümüne çalışırken kendi gücüne inanması, yurt ve dünya sorunlarına bakışı, yorumlama çabası ile elde ettiği sonuçlara uygun olarak hareket etmesi mümkündür. Başka bir ifadeyle önce kendi yaşamını, sonra tüm yaşamı tüm boyutlariyle kavramak ve bunun gereği olan sosyal hareketliliği sağlamak...

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

1961 Anayasasının sanatla ve yaratma özgürlüğü ile ilgili 20. ve 21. maddelerinin yeni Anayasa’da yer almasını diliyorum.
Bir sanatçı olarak buna aykırı bir şeyi düşünmenin olanaksız olduğuna inanıyorum.


Tiyatroya yönelmenizde köklü bir tiyatrocu aileden gelmiş olmanızın etken olduğu söylenebilir mi?

Aile geleneği, benim çok küçük yaşta tiyatrocu olmama etken olmuştur kuşkusuz. Ancak köklü bir tiyatrocu aileden gelmeme karşın, on iki yaşında ilk kez çocuk tiyatrosunda sahneye çıktığında  aile geleneğinden elde edilmiş kazanımlarım olduğu söylenemez. Muhsin Ertuğrul ve Ferih Egemen yönetimindeki çalışmalarım ilk profesyonel formasyonumdur. Aile tiyatrosuna katılmam bundan üç yıl sonraya rastlar. Daha sonra Konservatuar ve yeniden Şehir Tiyatrosu. Ancak sanatımın gelişmesindeki en önemli etken çağdaş bir sanatçı, çağdaş bir insan olma kaygısı olabilir.

Türk Tiyatrosunun 1960’lı yıllarda bir dinamizme kavuştuğu kabul edilmektedir. Siz bu yargıya katılır mısınız? Katılırsanız, bunun nedenleri nelerdir?

27 Mayıs Anayasasının getirdiği düşünce ve anlatım özgürlüğünün tiyatro sanatına yansıması sonucu tiyatromuz, özellikle oyun yazarlarının öncülük ettiği bir dinamizme kavuştu. O dönemde seçip oynamış olduğumuz oyunlar bugün artık Türk tiyatrosunun klasikleri arasında sayılabilir.

Örneğin Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı, Zilli Zarife,
Güngör Dilmen’in Kurban, Canlı Maymun Lokantası, Midas’ın Kulakları,
Yaşar Kemal’in Teneke,
Nâzım Hikmet’in Ferhat ile Şirin,
Refik Erduran’ın Kelepçe adlı oyunları...

Bu oyunlar altmışlardan sonra tiyatromuzun ne gibi bir dönüşüme kavuştuğunu anlatmaya yeter sanırım.

Bugüne kadar oynadığınız roller arasında en çok hangilerini seviyorsunuz?

Bir ayırım yapamıyorum. Meğer severek oynadığım, unutamadığım, anımsadıkça mutluluk duyduğum pek çok oyun oynamışım.


Sizce çağdaş kadın olmanın belirgin özellikleri nedir?

Bana göre çağdaş kadın, özgürlüğünü kullanabilen kadındır. Çağdaş kadın annedir, dadı değil. Çağdaş kadın eştir, hizmetçi değil. Çağdaş kadın, anne ve eş olabilmek için ekonomik özgürlüğünü elde etmesi gerektiğini bilen kadındır. Çağdaş kadın üreten, düşünen, ileten, direnen kadındır. Kısacası, çağdaş kadın kaderci olmayan kadındır.

Yeni Anayasamızın Danışma Meclisi’nde hazırlandığı bugünlerde, bir sanatçı olarak beklentileriniz nedir?

Çağdaş bir düşünce ve anlatım özgürlüğü güvencesi.



Şükran Kurdakul | sanat olayı - Sayı 14 - Şubat 1982