“Şimdi 3 milyon dolar’dayız. Artıran yok mu?
Öyleyse satıyorum. Satıyorum. Sat...”
Ahşap tokmağın büroda çıkardığı tok sesin ardından, açık artırmayı yöneten adam, sözünü tamamlıyor:
“İkinci sıradaki, gri elbiseli beyefendiye satılmıştır.”
Londra’nın iki dev açık artırma merkezinden biri olan Christie’s’de (öteki Sotheby’s) geçiyor bu olay. Önceden duyurulan her büyük boyutlu satış gününde olduğu gibi, o gün de, satışlar büyük rakamlarda dolaşıyor, ancak bir tabloya biçilen fiyat, ilk kez 3 dakika 45 saniye gibi kısa bir zaman diliminde, bizim paramızla 10 milyar sınırını aşıveriyordu. Kuşkusuz, bu büyük bir servet.
Ardından sorular geliyor:
Bir kenarı 54, öteki 69 santimetre olan bu tabloya 12.5 milyar lirayı kim ödeyebiliyordu?
Sanat yapıtları niye bu denli yüksek fiyatlardan işlem görüyordu?
Fiyatlar nereye kadar yükselecekti?
Kim satıyor, kim alıyordu?
YENİ BİR ALICI KİTLESİ
1985 yılının Nisan ayında Andrea Mantegna’nın tablosuna biçilen fiyat özel bir durum değildi. Geçtiğimiz 10 Aralık’ta Rembrandt’ın “Bir Genç Kız Portresi” adlı tablosu Londra’daki Sotheby’s Galerisi’nde 9 milyar TL. dolaylarında işlem gördü. Rembrandt, uzun yıllar, New York Metropolitan Müzesi’ndeki “Homeros’un Büstünü Seyreden Aristo” adlı tablosuyla dünyanın en pahalı sanatçısı unvanını taşımıştı. Sotheby’s’deki bu satış Rembrandt için yeni bir rekordu. Bu olaydan bir hafta kadar öncesinde, yine Sotheby’s’de, George Braque’in “Okuyan Kadın” tablosu 8.5 milyar TL.’dan satılmıştı. Bu fiyat da, 20. yüzyıl tabloları arasında bir rekor sayılabilir.
İster eski sanat, ister yeni sanat olsun, genel bir olgu vardı:
Resim (ya da genelde sanat) piyasası hiç bu denli hareketli günler yaşamamıştı.
Bunun nedenini, öncelikle, yeni alıcı kitlesinde aramak gerekiyor, sanat çevrelerine göre.
Geçtiğimiz yıllara değin, sanat alıcıları az ya da çok varlıklı, ama ne alacağını çok iyi bilen amatörlerden oluşuyordu. Müzelerin, büyük galerilerdeki sergilerin hemen tümünü gezen bu sanat âşıkları için, bir açık artırmaya gittiklerinde, satış kataloğunu gözden geçirmenin bile bir anlamı yoktu. Çünkü onlar için, Manet imzalı iki tablodan hangisinin bir başyapıt düzeyinde olduğunu ayırt etmek hiç güç değildi.
Şimdi, bu alıcı kitlesi yerini yeni bir alıcı grubuna bırakmış görünüyordu. Bir sanat yapıtını, sanat değerlerinden çok toplumsal değerleriyle irdeleyen bu alıcı grubu, yapıt satın alırken de, yapıttan çok çevresinde koparılan gürültüye itibar ediyor: Basında çıkan bir yazı, yapıtın başından geçmiş sansasyonel bir olay, çok talibinin olması gibi... Bu alıcı kitlesine seslenmenin yolları da değişik, doğal olarak: Basın ilanları, lüks kataloglar, bir koleksiyoncunun güvencesi, yapıtın birçok sanat albümünde yer aldığını gösteren kupürler, vb... Bunlar, yapıtın taşıdığı önemi yeni alıcıya kanıtlamak için gerekli; bunu kanıtladıktan sonra milyarlardan söz etmeye başlanabilir artık.
Sözünü ettiğimiz senaryonun tıkır tıkır işlediğine örnek bir olay 1985 yılının Kasım ayında yaşandı:
Söz konusu satış, iki empresyonist tabloyu içeriyordu. New York’ta toplanan yeni alıcıları tavlayacak tüm öğeler hazırlanmıştı.
Uluslararası basında yer alan yazılar, yeni düzenlenmiş iki empresyonist sergi, ilanlar, vb.
Sonuçta Monet’nin “Güneşte Değirmenler, Sabah Olgusu” adlı tablosu 2 milyar TL.’ye satıldı.
Aynı gün, bir başka Monet, “Değirmen, Siste Güneş” ilkini birkaç yüz milyon lira geride bırakan fiyatıyla alıcı buldu.
Bir gün sonra, Sotheby’s’de Monet günüydü:
1891 tarihli “Üç Kavak, Sonbahar Olgusu” 1.5 milyar TL.’ye, 1907 tarihli “Nymphéas” ise 1.8 milyar TL.’ye satıldı.
Monet’nin rekorları bir gün daha sürdü. Ertesi gün, Christie’s’de bir başka tablosuna 2.3 milyar TL. ödendi.
Beş Monet’ye, beş rekor fiyat. Hem de 3 gün içinde.
SANAT ALICISININ SAYISI BAŞYAPITTAN DAHA ÇOK
Sanat yapıtını bir toplumsal reklam aracı olarak gören bu yeni koleksiyoncuların yanı sıra, koleksiyonlarına yeni bir Monet katmayı düşleyen özel müze sahipleri de vardı. Bunlardan bazıları için, paranın hiç önemi yoktu. Maksat alışveriş olsun. Örneğin, Kaliforniya’daki Jean-Paul Getty Müzesi gibi. 1953 yılında kurulan bu müze, Getty’nin ölümünden sonra bugünkü paramızla 2 trilyon lira varan bir sermayeyle yapıt toplamaya girişmişti. Düşlemesi bile güç bir boyut: Çünkü hiçbir müze, en büyüğü, en zengini olarak tanımlananı bile işe, bu sermayenin onda birini bulmayan rakamlarla başlamıştı.
Bu yeni müzenin duvarlarında, yine de birçok başyapıt yoktu: Ne birinci kalitede bir Dürer, ne çok iyi bir Rembrandt, ne de çok bilinen bir Velasquez. Eğer bunlardan biri ya da bir başka başyapıt, dünya pazarına sunulduğunda, bunun sahibi, fiyatı ne olursa olsun, Getty Müzesi olacaktır, kuşkusuz. Çünkü genel durum şöyle: Dünyada gerek koleksiyoncu, gerek müze olarak resim alıcılarının sayısı, bugün satışı yapılan ya da el değiştirmesi olası başyapıt sayısının çok üzerinde.
Bu doludizgin enflasyonun son örneği, üç ay kadar önce, New York’ta Gaines koleksiyonunun satışı sırasında yaşandı. Programda, aralarında Leonardo da Vinci, Veronèse, Rembrandt, Canaletto, Watteau, Degas gibi sanatçıların yapıtlarının bulunduğu 46 tablo vardı. John Gaines, at yetiştiricisi ve gıda üreticisi olarak ünlü biriydi, ama yedi-sekiz yıllık, çiçeği burnunda bir koleksiyoncuydu. Sonunda, bu işin ticaretinin daha iyi olduğuna inanmış olacak ki, koleksiyonunu satmaya karar verdi. Bu alışverişi örneklemekte yarar var: Veronèse’in “Judith ve Holopherne” için bir çalışmasını 1978’de 80 milyon TL.’ye almıştı, şimdi 375 milyona sattı (Dolar olarak 5 katına yakın bir fiyat). Jacques Callot imzalı “Floransa Görüntüsü” adlı tabloyu 1984’te 180 milyon liraya almıştı, şimdi 350 milyon lira fiyat biçildi. Alıcıları da ilginçti, Veronese için Armand Hammer, ama Leonardo da Vinci için, pek tabii ki, Paul Getty Müzesi.
Böylece ortaya bir gerçek çıkıyor: Dünyada sanat yapıtı toplayabilmek için, önce dolar milyoneri olmak gerekiyor.
SON SATIŞLARDAN ÖRNEKLER
Şu anda dünyanın en pahalı tablosu, yukarıda da belirttiğimiz gibi 54x69 cm. boyutlarındaki Andrea Mantegna’nin “Büyücülerin İbadeti” adlı tablosu. Tablo, 1985 yılının Nisan ayında Northampton Markisi tarafından Paul Getty Müzesi’ne satıldı. İtalyan Rönesans’ının en önemli sanatçılarından biri olan Andrea Mantegna, Padoue’dan Venedik’e değin, Kuzey İtalya sanatını etkilemişti.
Dünya sanat pazarında önemli boyutlara varan öteki yapıtlardan da bazı örnekler verelim:
- Edouard Manet’nin “Mosnier Sokağı” adlı tablosu geçtiğimiz 1 Aralık’ta 9.6 milyar TL.’ye satıldı. Yapıtın ilk sahibi Roger de Portalis, 1879’da bu tabloya 1000 Frank ödemişti, sadece. Manet, Van Gogh ile birlikte empresyonistlerin en pahalısı olma unvanını koruyor.
- Géricault’un “Zenci Büstü” adlı tablosu, 15 Kasım 1985’te, Paul Getty Müzesi tarafından 2 milyar TL.’ye satın alındı.
- Bir başka portreye, Chardin’in “Otoportre”sine Orléans Müzesi’nin ödediği para ise, yaklaşık 850 milyon TL.
- Daha çok resim amatörlerini ve eski alıcı kitlesini baştan çıkaracak nitelikleri taşıyan Matisse’in 1936 tarihli “Mavi Bluz” adlı tablosu 1.6 milyar TL.’ye alıcı buldu.
- John Constable’in peyzajları da sanat pazarının aranan ürünleri arasında yer alıyor. Son olarak, “Flatford Lock Görüntüsü” adlı tabloya ödenen 3 milyar TL., Constable için yeni bir rekor sayılıyor.
Tabii, daha ucuza da yapıtlar bulmak olası, dünya resim piyasasında. Bir Bernardo Daddi tablosu, Eugène Boudin’in “Peyzajda Sürü”, Ağabey Lagrenée’nin “Erkek Portresi” adlı yapıtları, modasını şu sıralarda yitirmiş görünen 17. ve 18. yüzyıl heykelcikleri 10 milyon TL. dolaylarında satıldı, geçtiğimiz günlerde. Bu arada, değerini yitiren tablolara da rastlandı. Örneğin geçtiğimiz yüzyılın sonunda 1 milyon franka satın alınmış olan bir Bouguereau’ya, uzun bir bekleyiş sonrasında, on yıl önce alıcı bulunabildi. Ancak “Deniz Kıyısında Genç Köylü Kadın” adlı tablonun yeni fiyatı sadece 870 bin franktı.
Ucuza yapıt kapatanların da, düşleri çok boyutlu.
En büyük düşleri de, doğal olarak, geleceğin başyapıtlarından birine sahip olmak.
Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 165 - 1 Nisan 1987






