çiçeklerin dili (lisan-ül ezhar) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çiçeklerin dili (lisan-ül ezhar) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çiçeklerin Dili



Geçmiş zamanlarda, büyük kentlerimizde,
açıktan açığa buluşamayan ve konuşamayan sevgililer birbirlerine gönderdikleri çiçeklerle duygularını ve düşüncelerini anlatırlarmış.

Sevgiliye gönderilen her çiçek, ayrı bir mesaj taşırmış.
Sevgililer umutlarını, sevinçlerini, duygularını birbirlerine gönderdikleri çiçeklerin diliyle söylerlermiş.

Yüz yıl kadar önce, (Rebi-ül-âhır 1303’de, (1887)), İstanbul’un Koska semtinde kaleme alınmışLisan-ül Ezhar” (Çiçeklerin Dili) adlı yazıda özetle şöyle deniyor:

Dünyada beyan edilen şey lisandan ibaret. Lisan ise nutuk ve kitabet ve işaret zannolunup Lisan-ül Ezhar unutulmasın.

Lisan-ül Ezhar, her millet nezdinde lisandan add ü şumar ve bunun esası Türklerden alındığı ikrar olunuyor.
Esası bizden alınmış olmasına nazaran da, anlaşılacağı veçhile bizde dahi bu lisan mevcuttur.

İşte bu lisan bizde olduğu gibi Avrupa’da dahi nisvanda ve fakat (bizdekinin aksi) meydandadır.

Avrupa’da bu suretle ifade-i meram ve hali ilân için birbirini seven kadın erkek arasında teati olunan çiçek demetlerine ‘Selâm’ ismi verildiği gibi, bizde de öteden beri tertib edilen ‘Muhabbetnameler’e keza ‘Selam’ ve ‘Mana’ namları veriliyor. Ve bunun bu suretle Türklerden alındığı anlaşılıyor.

Mademki bu lisan mevcuddur, niçin nâ-bud olsun.

Bizden alınma şeyleri birtakım tagayyurata uğradıktan sonra tekrar tercümeden ise, mevcud olup da bizde kadın nezdinde maruf olan lisanı ihya, yüzden çehreden ibaret zannolunan kadınlık âleminin şanını îlâ demek olduğundan iktiza edenlere müracaat ve ol babda aldığım mâlumatı neşre mücaseret eyledim.

...Ve gerçi Lisan-ül Ezhar yalnız çiçeklere mahsus olmak lâzım gelirse de mürur-u zamân ile değişerek şu aralık kabil-i irsal olunan nebâtât ve cemâdât ve sairenin de çiçekler zümresine idhal edildiğini ityan ve hall edilen ufak bir selâm âtiye ders etmeyi tensib eylediğimi ilaveten dermeyan eylerim.”

İmzasız yayımlanmış “Lisan-ül ezhar"daki bilgilerden şunu anlıyoruz:

Daha önceleri çiçeklerin dili çok daha zengin ve yaygınmış. Başka ülkeler insanları, “Çiçeklerin Dili”ni bizden almışlar.
Ama zamanla bu dil, bizde unutulmaya ve karışmaya yüz tutmuş (Rebi-ül-âhır 1303’de).

Lisan-ül Ezhar”dan bu yana yüz yıl geçmesine rağmen, 1981’deki araştırmalarımızda, hâlâ şunu görüyoruz:

Büyük kentlerde eski yaygınlığını kaybetmiş olsa bile, Anadolu halkı arasında çiçekler bugün de konuşmaktadır.

  • Örneğin Ege’nin bazı dağ köylerinde kadın ve erkekler başlarına çiçek takarak sözlü, nişanlı, bir yıllık evli, üç yıllık evli, yedi yıllık evli olduklarını bildirmektedirler.

  • Tire dağ köylerinde nişanlı genç kız, düğünde ve bayramda, bir deste çiçek bağlayıp nişanlısına verir. Nişanlısı da, çiçek demetini, beline doladığı yün şal kuşağın sol yanına sokar. Çiçeği gören herkes delikanlının nişanlı olduğunu anlar. Evlenince de, erkek, başına çiçek takar.

  • Bazı köylerde aşık kız, dokuz çangallı taze nergis çiçeğinin üzerine teller ve pullar işler, onu donatır. Böylece donanmış nergisi, sevdiği delikanlıya gizlice verir. Delikanlı da eğer kızı seviyorsa, nergisi göğsüne takar. Sevmiyorsa takmaz; ama bunu kimseye de duyurmaz, yalnız kız bilir.

  • Milâs’ın Beşparmak dağlarındaki köylerde kimi konuklara yola çıkarlarken bir deste çiçek verirler; “tekrar bekliyoruz” anlamına...

İşte çiçeklerin diliyle ilgili, hâlâ yaşayan böylesi daha pek çok görenek vardır Anadolu’da.
Çünkü “Çiçeklerin Dili", Anadolu toplumunun çok eski geleneklerine dayanmaktadır.

Şimdi, yüz yıl önce kaleme alınmış “Lisan-ül Ezhar” başlıklı yazıdan bazı örnekleri izleyelim:

"Selâm. Dışı kağıda sarılmış ve yarısına kadar suyla dolmuş çiçeklik içinde mevzu bir demet sümbül.

Manası:  Şişe beyaz suyu az
Sümbüller eder niyaz
Küskünlüğün ne ise
Üstündeki kâğıda yaz.

Sevgiliye yollanan 1 adet karanfil: Olalım seninle bir”.
5 adet karanfil: olalım sana eş”.
7 adet karanfil: Aşkın beni yedianlamınadır.

Seven delikanlı karanfil yollayamamışsa, kendi başına taktiği karanfillerin sayısına göre, aynı mesajlan iletir.
Başa, göğüse, kuşağa takılan ya da ele alınan çiçekler de konuşurlar.
Ayrı ayrı mesajlar iletirler sevgiliye.

Nergis: Yüreğimi deldiniz
oturalım dizbediz
söyleşelim yüzbeyüz

Fulya:    Kurduğum hülya
Rakipler ölsün, bize kalsın dünya
Kurma efendim hülya
Ettiğim hülya, gördüğüm rüya
Sensiz dar olmuş başıma dünya
Dün gece gördüğüm rüya,
bugün başıma döndü dünya

Zambak: Ben öpeyim sen bak
Dön de sen halime bak

Leylâk: Ne gezersin aylak aylak

Yasemin:  Kulun olsun yar senin
Meclislerde methin gezer
Kimdir üstadın senin
Sabredelim efendim,
sen benimsin ben senin
Ne kadar ederisen yemin,
ben olamam senden emin

Sümbül: Sevmez isen de yüzüme gül

Şakayık: Efendime lâyık

Menekşe: Nadim ol ettiğin işe

Şebboy: İkimiz bir boy

Zeren çiçeği: Canın kimi isterse onunla eğlen

Fesleyen: Ben coştum sen de coş

Tarçın çiçeği: Budur sözün gerçeği

Lâle:  Kodun beni bu hale
Gönül böyle giderse
meskenin tımarhane
Aşkınla girdim bu hâle

Itırşahi: Sensin gönlümün padişahı

Karanfil: Kadrimi bil.

Eskiden (köyler dışındaki büyük kentlerde ve kasabalarda) kızlar, kadınlar evde, kafes arkasında, iç avlularda, bahçelerde otururlarmış. Kız çocukları küçük yaşta en ince el sanatlarını öğrenirlermiş. Çiçek yetiştirmek, kızların günlük uğraşlarındanmış. Çiçeklerden aldıkları ilhamla birçok el işlemesi yaparlarmış. İşte böylesi bir çiçek kültürü ortamında yaşayan kadınlar çiçeğe dil vererek aşklarını büyük bir incelikle duyururlarmış erkeklerine. Seven erkekler de çiçeğin diliyle karşılık verirlermiş kadınlarına.

Anadolu toplumunun giyiminde kuşamında, topunda tüfeğinde, kılıcında kalkanında, el işlerinde, hamam taşında, sabununda, havlusunda, çeşmesinde, çinisinde, mezar taşında, camisinde, ciciminde, kiliminde, halısında, peşkirinde, çadırında çiçek hep var olduğu gibi dilinde, şiirinde de hep var olmuştur.

Mevlâna’sı, evliyaları, erenleri, halk ozanları, Divan edebiyatı şairleri, Karacaoğlan’ı, âşıkları hep çiçeklerin dilini kullanmışlardır.
Çağımızın âşıklarından Veysel, çiçeklerin diliyle neler söylememiş ki...


Oysa, bütün bu kanıtlara karşın, toplumumuzun hiçbir zaman çiçek ve ağaç sevmediğini söyleyenlerimiz, böyle bir önyargıya varanlarımız vardır. Anadolu’yu gezenlerimizden “Her yer kupkuru, ayın yüzeyi gibi ne ağaç var, ne çiçek. Halk çiçeği, ağacı sevmiyor,” diyenlerimiz vardır. Evet, bugün Anadolu’da, o kadar değilse bile ormanlar gerçekten ve büyük çapta yok olmuştur. Bazı yörelerimizde çiçekler unutulmaya yüz tutmuştur. Ama şunu da anımsayalım: Geçmişdeki savaşlar Anadolu’yu yakmış, yıkmış. Ocaklar söndürmüş. Gidenler gelmemiş. Kadınlar eşsiz, erkeksiz kalmış. Umutsuzluklar ve yoksulluklar içinde, daha nice güzellikler de erimiş gitmiş istemeye istemeye.

Oysa yüz, yüz elli yıl öncelerine kadar, tüm Anadolu ormanlarla kaplıymış.
Ormanlarda geyikler, ceylanlar dolaşırmış. Ormanlardan elde edilen ürünlerle ahşap evler ve eşyalar işlenmiş dantel gibi.

Sümbüller, nergisler, karanfiller, güller, lâleler, menekşeler tarlalar dolusu ekiliymiş.
Her yerde, çiçekler açınca halk (çoluk, çocuk, kadın, erkek) çiçek bayramları düzenlermiş.

Büyük kentlerde de çiçek ve bahar bayramları (büyük bahçelerde, mesire yerlerinde, dere boylarında) kutlanırmış.
Her ev, her konak çeşitli çiçekler yetiştirirmiş.


Demek ki, bugünkü eksikliklerine karşın, geçmişimizde büyük ve yaygın bir çiçek kültürü oluşmuş. Yaşantımızın her alanında...
Bu kültürü kanıtlayacak sanat eserleri hâlâ bize bakıyor, ilgimizi bekliyor.
Ve çiçeklerin dili, zamanaşımına karşı hâlâ direniyor.
Çiçekler, eskisi kadar yaygın olmasa bile, hâlâ konuşuyor bizimle.

Çiçeklerin dilini ama bu kez günümüzün deyimleriyle,
çağın koşullarına uygun şekilde ve sevgi için, güzellik için, barış için herkese yeniden tanıtabilsek, tüm dünya insanlarına yayabilsek...



Sabiha Tansuğ - sanat olayı - Sayı: 6 - Haziran 1981
___________________________________________________________________________________




Erkal Yavi'nin bir kitap kapağı - Ekim 1984