beyoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Vatandaş Türkçe Konuş”


Bin dokuz yüz otuz beşlerde Beyoğlu Türkiye’nin en Batılı yeridir henüz. Kozmopolit Pera, onuncu yılını aşmış Cumhuriyet’in, Avrupa’yı anımsatan mağazaları, gazinoları, tiyatroları ve sinemalarıyla en renkli mahallesidir. Beyoğlu’na çıkmak, orada alışveriş yapmak, bir yere girip yemek yemek, bir tiyatroya ya da sinemaya gitmek bir olaydır, hele biz yaştaki bacaksızlar için. On beş yaşını bitirmemiş, ne çocuk, ne delikanlı birine “bacaksız” diyenler de olurdu o yıllarda. işte biz bacaksız çağlarımızda çıktık Beyoğlu’na.Biz diyorum, çünkü Beyoğlu’na en az iki arkadaş çıkardık. Tek başımıza pek harcımız değildi. Çokluk üç beş kişilik gruplar oluşturup giderdik. Hanımların eldivenli, şapkalı; beylerin mutlaka kravatlı, tıraşlı, ütülü elbiseli, ayakkabıları boyalı, elbette şapkalı (başı açıklık ayıptı; herkes sosyal durumuna göre bir şey giyerdi başına) olmaları gerekliydi. Bizler de boyumuza bosumuza, olanaklarımıza göre en temiz giysilerimizi giyer, başımızda okul kasketlerimiz, öyle dolaşırdık.

En çok Taksim stadındaki (yıkılan eski Taksim kışlasının içindeki stadı - İnönü gezisi) ilginç futbol maçlarını bir sürü reklamla şişirilen profesyonel serbest güreş karşılaşmalarını (örneğin, Dinarlı Mehmet’le, Tekirdağlı Hüseyin’in, Yunan Cimlondos’la bizden birinin kapışması) ya da atletizm yarışmalarını izlemeye giderken geçerdik Beyoğlu’ndan. Kadıköy’lü olduğumuz için İstanbul’a gelme günlerin olanakları ve koşulları içinde güçtü ve zorunlu olmadıkça pek düşünülmezdi. Okulumuz da köyde olduğuna göre, ne işim vardı İstanbul’larda? Fakat gene de spor sevgisi ve izleme merakı Taksim stadına ya da Beşiktaş’taki Şeref Stadına koştururdu bizleri. Önemli maçlar Kadıköy’de, Fenerbahçe stadında (Şimdi büyütülen stad) olduğu günler, İstanbul’dan gelenlerin halini izleyip kendi halimize şükür derdik. Öyle ya, Beşiktaş’lardan, Şişli’lerden, Fatih’lerden kalkıp Kadıköy’e gelmeyi düşünün; hele yağmurda çamurda, karda... Tramvaydan in vapura bin, vapurdan in tramvaya bin, (zamanında, tenhasına rastlarsan, yoksa hep itile kakıla binip ineceksin, ya da tabana kuvvet yürüyeceksin.)

Onuncu yıl marşındaki Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan dizesini söyleyip, okuldan çıktıktan sonra, Kadıköy’e yeni döşenmiş (1933) tramvaylara biniyorduk. Kadıköy iskelesinden Bostancı’ya, Moda’ya, Üsküdar’a olduğu gibi, Üsküdar’dan da Bağlarbaşı’na dek tramvaylar vızır vızır işler dururdu. Ne yazık ki salt yaşadıkları günü değerlendirip, geleceğe boş verenlerin parlak kararları kaldırıverdi İstanbul’un tüm tramvaylarını. Tramvayların ucuzluğunu unutup, otobüslerin her yönden pahalılığının altına girip bugünlere geldik.

Tiyatro kulislerini, alkış seslerini, turne serüvenlerini anlatacağım; ama gelip geçtiğimiz yolları, belleğimizde kaldığınca, bugün anımsamakta güçlük çektiğim kimi yaşam yapraklarını da atlamak istemiyorum. Şişli-Harbiye-Fatih, Bebek-Eminönü, Sirkeci-Yedikule-Karagümrük tramvaylarını, o tramvaylarda başlayıp süren aşkları, romanlara öykülere konu olmuş serüvenlerini nasıl unuturum?

Otomobillerin tek tük göründüğü caddelerde halkı renkleri, yeşil kırmızı tramvaylar taşırdı üç kuruşa, beş kuruşa, İstanbul’un, yanlış anımsamıyorsam, en geniş meydanı Beyazıt meydanıydı. Karaköy, Taksim meydanları çepeçevre dükkânlarla örülüydü ama gene de kendilerince meydandılar işte.

Tüneli iki hat üzerinde gider gelirdi. Bıyıklarımızın yeni yeni terlemeye başladığı günlerde Tünele yüz vermez, Yüksekkaldırım’dan koşarak çıkardık yukarı. Yüksekkaldırım da bir eğlence yeriydi. Galata genelevleri, Anadolu’dan yeni gelmiş ya da parası az çapkınların seks ilişkilerini karşılayan mutluluk yuvalarıydı. Karaköy’de Cenyo, Tokatlı birahaneleri, Domuz sokağındaki küçük meyhaneler görgülü Beylerin akşam söyleşilerinde dolar taşardı. Tünel’den başlayan İstiklâl caddesi, Asmalı mescit ve Tepebaşı, çeşitli lokantalarla çalgılı gazinolarla doluydu. Çardaş, Fişer, Rejans, Novotni, Hristaki, Bohem, Garden Bar, Londra Bar, Nisuaz, Degüstasyon, Tokatlıya, Balık Pazarı ve Çiçek Pasajı meyhaneleri şimdi aklıma gelenler. Pastanelerde, akşam saatlerinde akşamcı olmayanların, paralı yazar çizerlerin, ya da alafranga hanımların beylerin çay içtikleri yerlerdi. Markiz, Löbon, Pariziyen (Bu Pariziyen, sonraki Hatay pastahanesi, şimdiki Silviyo mağazasıdır), Moskova (Sonra Ankara), Baylan pastaneleri...

Beyoğlu sinemalarının, gazinolarının, pastanelerinin isimleri genellikle yabancı isimlerdi. Cumhuriyet’in onuncu yılından sonra yavaş yavaş başlayan “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası etkisini gösterip, bu yabancı isimleri Türkçeye dönüştürdü...

Örneğin Glorya sineması Saray,
Ekler sineması Sümer,
Taksimdeki Majik sineması taksim,
Etual sineması da Yıldız oldu.

Beyoğlu caddesinde, şimdiki Dünya sinemasının bulunduğu yerde adını Paris’in ünlü Moulin Rougekabaresinden alan bir Mulen Ruj adını kullandılar. (Bugün de biri Beyoğlu’nda öbürü Nişantaşı Abdi İpekçi caddesinde iki ruj’lu gazino var.) Eski Mulen Ruj gazinosu, o yıllarda ünlü hânendelerin, muganniyelerin, sâzendelerin çalıp söyledikleri, yemek yenen, nefis rakılar başta pahalı içkilerin içildiği, oldukça şık, bakımlı bir gazinoydu. Yol halısı ile örtülü uzun bir koridordan geçilir, vestiyere uğranır, saça başa çeki düzen verilir, sonra da smokinli bir garsonun peşinde salona girilirdi. Keten örtülü masalar, kadife kaplı locaları, en iyisinden servis takımlarıyla gerçekten birinci kalitede bir yerdi. Çok iyi anımsıyorum, on yaşlarımdayken bir kez beni de götürmüşlerdi Mulen Ruj’a. O gece rakı kokusundan sarhoş olmuştum, yani güzelim anason kokusundan.

Zozo Dalmas ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’ndan gelen Şaziye Moral, Hüseyin Kemal Gürmen, Yaşar Özsoy ve sonradan şehir tiyatrosu’na girecek olan Mehmet Karaca (Acem Mehmet derlerdi. Acem kökenli olduğu için) ile güçlü bir kadro oluşturan Halk Opereti, Zozo’nun memleketine, diğerlerinin de Şehir Tiyatrosuna dönmesiyle, ne de olsa eski gücünü yitirmişti. Fakat birçok kumpanyanın kurulmasına katkıları olmuş Sururi kardeşlerin çabası, bu kez de “İstanbul Rövüsü” adlı bir topluluğun doğmasına öncülük ediyordu. Başta Celâl Surûri, Lûtfullah Surûri, Ali Surûri kardeşler olmak üzere, kadrosuna Toto Karaca ile Vedat Karaokçu’yu da katan (unuttuklarım varsa bağışlasınlar) yeni İstanbul Rövüsü”, şarkılı, baleli vodviller sergilemeye başlıyor bu eski Mulen Ruj salonunda. Bin dokuz yüz kırk ve kırk üç yıllarında “İstanbul Rövüsü”nün oyunlarına çok gittim. Rövünün oyunlarını, Surûri’lerin oyuncu olmayan en büyükleri Yusuf Surûri Bey ile ünlü yazar Mahmut Yesari Bey hazırlarlarmış, öyle duymuştum. Mahmut Yesari Bey’i çocukluğumdan tanırım. Annemin babasının üçüncü eşinin akrabası olurdu annesi. Ailece görüşülürdü. Mahmut Bey pek ortalıkta görünmezdi ya, o yılların erkekleri gibi. Bağımsızlığını korumaya çalışan bir mizacı vardı sanıyorum. Alaycı kişiliği içinde, içine kapanık yaşantısını yazarak, içerek sürdürdü. Bu benim gözlemim, belki de yanılıyorum.


Bir gün Mahmut Beyin oğlu Afif’le uğramıştık Mulen Ruj’a.

Üst katta, sahneyi gören bir yerde Yunancadan bir oyun hazırlıyordu. Bir Rum vatandaş, elindeki Yunanca metni okuyarak Türkçe’ye çeviriyor, Mahmut Bey de nasıl yazılması, söylenmesi gerekiyorsa, tiyatroya uygun bir dille diyalogları düzenleyerek oyunculara gönderiyordu. Oyunu yöneten gelip, parça parça yeni metni alıyor ve provada bekleyen sanatçı arkadaşlarına götürüyordu. Bir iki saat kadar oturup hem Mahmut Beyi, hem de zaman zaman oyunun provasını izlemiştik Afif’le... Mahmut Yesari sahnedeki provadan daha ilginç gelmişti bana. Gözlükleri gözünde, saçları alnına düşmüş, bir cigara dudaklarında, işini küçümsemeyen, ama büyütmeyen de bir tavır içinde, arada bize bakıp göz atarak çevirmen Rum’u dinliyor, sonra da yazıyor, yazıyordu... Çağının çok okunan bir yazarıydı. Öyküleri, romanları dergilerde, gazetelerde yayımlandıkça ilgiyle okunur ve dilden dile dolaşır, günün olayı olur, konuşulurdu da. Bir gün de Taksim’deki evinde rakı sofrasında bulunmuştum; bana rakı ikram etmişti, oğluna bira. Babalarının yanında rakı içmek pek yakışık almazdı, bira da alkollü içki sayılmazdı..

1942 yazı içinde, Tepebaşı Bahçesinde (yazlık gazino) sahneye konan, Ekrem ve Cemal Reşit Rey kardeşlerin müzikli oyunu Alabanda rövüsü (Ses opereti’nin başlangıcı sayılabilir...) Başta Safiye Ayla ve Muammer Karaca’nın da rol aldığı bu müzikal oyunda ünlü sanatçı Hâzım Körmükçü de önemli rollerden birini üstlenecekti ama, Hâzım Körmükçü hastalanıyor ve yerine Şişli Halkevi amatör oyuncularından, hiç ismi duyulmamış Tevhit Bilge getiriliyordu. Safiye ilk kez böyle bir gösteride başarıya ulaşırken, Muammer Karaca ile ünsüz oyuncu Tevhit Bilge de göklere çıkarılıyordu. İşte, Tevhit Bilge Alabanda’dan başlayarak 1960’lara değin bu ününü sürdürecektir.



Mücap Ofluoğlu | sanat olayı - Sayı: 12 - Aralık 1981

Beyoğlu Sinemaları


Oturup düşünüyorum, kafamda sayıyorum eski (çocukluğumun, gençliğimin) ve yeni (bugünün) Beyoğlu sinemalarını. Bugüne kadar tüm hayatımı Beyoğlu’nda geçirdim diyebilirim. Önemli bir kısmını da Beyoğlu sinemalarında. Eski bir seyirci sayılırım; ilk filmimi dört yaşımda iken seyrettim çünkü, 1933 yılında.

İşte eskileri sayıyorum, Tünel’den başlayıp Taksim’e doğru çıkıyorum.

Santral,
Elhamra,
Anfi,
Şık,
Sümer,
Melek,
Ar,
Lüks,
Saray,
Alkazar,
Mulen Ruj,
Taksim.

Toplam 12.

Bir de “yenileri”:

Elhamra,
Ses,
Rüya,
Yeni Melek,
Emek,
Sine Pop,
Lüks,
Saray,
Fitaş,
Dünya,
Lâle,
Taksim.

Toplam 12.
Değişen hiçbir şey yok sayılarda.

Yok mu?... Var, var, eskiler arasında Yıldız’ı unutmuşum çünkü. Demek ki bir sinema eksildi sadece Beyoğlu’nda, önemli bir fark değil bu. Farklılıkları, değişimleri başka yerde aramalı, belki sinemaların programlarında, belki havalarında, belki de “sinemaya gitme” olayında. Kırk yıl önce bir olaydı, bugün olağan bir eğlence. Yıllar geçince değer ölçüleri de değişiyor, beğeniler de; anılar hem bulanıklaşıyor hem de gerçeküstücü renklere bürünüyor. Kaçınılmaz bundan, zamanın, geçen ve geri dönmeyen zamanın oyunları bunlar.

Sinemalarımıza dönelim biz ve dilerseniz Tünel Alanı’ndan başlayıp sol kolu izleyerek Taksim’e doğru ağır ağır çıkalım. Karşılaşacağımız ilk sinema, SSCB Elçiliği’nin karşısındaki Suriye Pasajı’nda bulunan “Santral”, 1911’de açılmış, sonradan Necip Erses Stüdyosu olmuş. Salaş bir sinema idi, çocukluğumda, “duhuliye” beş kuruştu. İlginç filmler gösterirdi, ilkel bir sinema-kulübü gibi. Örneğin, Douglas Fairbanks’ın sessiz “Üç Silahşörler”i ya da Fritz Lang’ın ünlü “M - Mörder”i gibi. “M”in, sinemanın kapısındaki afişi bugün bile aklımda. Küçücük bir kızı saran bir gölge. Peter Lorre’un dehşet verici gölgesi.

Eski “Elhamra” bugün bile yerinde duruyor, 1922 yılında açılmıştı İpekçiler tarafından, lüks bir sinemaydı. Sonradan Cemil Filmer işletti onu, tiyatro oldu, bir süre kapalı kaldı, yeniden açıldı, kapandı vb. İyi hatta çok iyi bildiğim sinema bu. Projeksiyon makinesinde bobin sarmışım, kapısında bilet kesmişim, gişesinde para saymışım. Babam uzun yıllar müdürlüğünü yaptı çünkü. Tarihi günler yaşamıştı Elhamra, ilk Fransız sesli filmi “Les Trois Masques” (Üç Maske) gösterilince camlar, çerçeveler gitmişti. Galaların yapıldığı bir sinema idi, smokinli, kürklü.

Sinemayı işte Elhamra sinemasında keşfettim, sessizi sesliyi, siyah-beyaz ve (ilk) renklisi ile -“The Dancing Pirate”ın (Dans Eden Korsan) dökülen, birbirine karışan renkleri, “Becky Sharp”ın parlak kırmızıları-, ilk filmimi o salonda seyrettim, bu mevsim yeni çevrimi gösterilecek olan “The Island of Lost Souls” (Doktor Moreau’nun Adası); Charles Laughton, Richard Arlen ve Bela Lugosi ile. Sonra Şarlo’nun, Valentino’nun, İvan Mosjoukine’in filmleri, Fred Niblo’nun yönettiği Ramon Novarro’nun oynadığı ilk “Ben-Hur”. İlginçtir bu “Ben-Hur” filmi yıllar yılı gösterildi Beyoğlu’nda, sessiz olmasına rağmen. Beyoğlu, azınlıkların, levantenlerin, tatlısu frenklerinin merkezi olduğu o dönemde (1930’lardan söz ediyorum) Paskalya haftasında vizyona girerdi; ya Elhamra’da, ya Lüks’te ya da Alkazar’da. Acayip yıllardı doğrusu, filmler ya Fransızca gösterilir ya da altlarına Fransızca alt yazılar dizilirdi.

İlanlar ise çoğunlukla;

  • “İstanbul”, “Beyoğlu”, “Le Journal d’Orient”, “La République” gibi Fransızca,
  • “Apoyevmatini” gibi Rumca,
  • “Jamanak” gibi Ermenice gazetelere verilirdi.

Nerden nereye...

Elhamra sinemasındaki filmler diyordum, evet ve bunların arasında bilmem kaç kez izlediğim;

  • Greta Garbo’nun “Camille” (Kamelyalı Kadın),
  • Marlene Dietrich’in “Shangai Express”,
  • Charles Boyer’nin “The Garden of Allah” (Allah’ın Bahçesi) vb.

Galatasaray’ı aşmadan önce Tepebaşı’na uğrayıp, “Anfi” (Şehir Tiyatrosu’nun eski komedi bölümü) sinemasını analım. Sinema seyirciliğine başladığım yıllarda, 1896’dan beri zaman zaman sinema olarak da kullanılan bu salon özellikle yaz aylarında, ikinci, üçüncü bilmem kaçıncı vizyon filmler gösteriyordu.

  • Harry Bauer’un oynadığı “Taras Bulba”dan,
  • Roy Corrigan’ın “Western” filmlerine kadar.

Galatasaray’ı aştık, sol koldan ilerliyoruz ve işte “Ses Sinema Tiyatrosu”.
Ses, savaş yıllarında ve yaz aylarında bir süre Fransız filmlerine ayrılmıştı (bunlara Vichy dönemi filmleri de diyebiliriz).

  • H.G. Clouzot’nun “L’Assassin Habite au 21” (Katil 21 No’da Oturuyor),
  • Marcel L’Herbier’nin “La Nuit Fantastique” (Fantastik Gece),
  • Jacques Becker’in “Fallabalas” başlıcaları sayılabilir anımsadıklarım arasında.

“Ses” sinema olarak pek başarılı olamadı ve tutunabilmesi için son yılların seks salgınını beklemesi gerekti.

“Ses”in biraz ötesinde “Sümer” sinemasına rastlıyoruz. Daha sonra “Küçük Emek” ve “Rüya” adlarını alan bu sinema benim kuşaktakiler için Amerikan Universal şirketinin filmleri ile ün yapmış olan bir salondu.

  • Maria Montez, Yvonne De Carlo, John Hall ve Sabu’nun 1001 Gece türündeki renk renk filmleri,
  • Abbott-Costello ikilisinin güldürüleri,
  • Robert Siodmak’in gerilimli yapıtları gibi.

Avantür - salon filmleri, “Sümer”i izleyen “İpek”te de gösterilirdi.
Ne ki, bunlar M.G.M., 20th Century Fox, Columbia gibi “görkemli” şirketlerin yapımlarıydı.
Ve bunlara ek olarak İpek Film’in yerli filmleri, Muhsin Ertuğrul’un bazen çok tutulan vodvilleri.

Saydığım Amerikan şirketlerinin filmleri bir çeşit yapışık kardeş olan “İpek” ve “Melek” (şimdiki Emek) sinemaları arasında bölüşülürdü. Her iki sinema İpekçi kardeşlerindi. Filmleri getiren de İpekçilerin şirketi Fitaş’tı (benzer bir durum, Fitaş’ın çökmesine kadar, “Dünya” ve “Fitaş sinemaları”nda uygulandı). “İpek” avantür - salon, “Melek” ise müzikli, güldürü, duygusal filmlerde uzmanlaşmışlardı böylece. 1920’lerde “Melek”, “Opera” diye bilinirdi, “Melek” adını 1929’da aldı.

“Melek” sinemasının karşısındaki “Ar” (sonradan “Yeni Ar” bugün “Sine Pop”) 1940’ların ikinci yarısında Amerikan Warner Bros ve Paramount şirketlerinin filmlerini gösterirdi çoğunlukla. “Lâle” ile birlikte 1960’larda ise İtalyanların Masist ve Herkül adlı dizilerinin başlıca temsilcisi oldu, bir ara programsızlıktan bocaladı ve sonunda “Sine Pop” olarak kurtuluşu seks filmlerinde buldu.

Yeşilçam sokağından çıkıp yeniden İstiklâl Caddesi’ndeyiz ve karşımızda 1909 yılında “Eclair” adı ile açılan, sonradan “Şark” ve en sonunda da “Lüks” adını alan sinema. “Lüks” savaş yıllarında ilkin Alman sonra Fransız filmleri ile “nezih” bir seyirciyi çekmesini bilmişti.

  • Marika Roek’un oynadığı müzikli güldürüler,
  • Zarah Leander’in ağır dramları,
  • Agfacolor’un ilk denemeleri (Altın Şehir) o dönemin “Lüks” sinemasını tanımalayabilecek çeşitlerden bazıları.

Sinemanın bir özelliği de salon boyunca, her iki tarafta, uzayan aynalardı.
İsteyen, filmi perdeden değil de aynalardan da seyredebilirdi, gözlerini yormak şartıyla.

“Lüks”ün yanında işte “Saray” sineması ya da 1930’ların “Gloria”sı.
Sürekli olarak “kaliteli” bir seyirciye, “kaliteli” Avrupa filmlerini sunan bir salon.

“Saray”ın sahnesi aynı zamanda İstanbul’a gelmiş birçok ünlü yıldızın merkeziydi de:

  • Josephine Baker,
  • tangolar ustası Eduardo Bianco,
  • Maurice Chevalier,
  • Charles Trenet,
  • Zarah Leander gibi oyuncular, sayısız yorumcular ve tiyatro topluluklarının.

Kuşağımın sinemaseverleri için savaş öncesi yıllarının “Saray” sineması özellikle Fransız “şiirsel-gerçekçi” filmlerinin gösterildiği yerdi.

  • Jean Renoir,
  • Marcel Carné,
  • Jean Duvivier gibi yönetmenlerin yapıtları,

  • Jean Gabin,
  • Michele Morgan,
  • Eric von Stroheim,
  • Charles Vanel,
  • Louis Jouvet,
  • Viviane Romance gibi oyuncuların unutulmaz oyunları bunlar arasındadır.

“Saray”, 1940’larda İngiliz sinemasına bağlı kaderini ve gene sinemaseverlere ilginç filmler sunmayı bildi. Bugün “Fitaş” ve “Dünya” sinemalarının bulunduğu yerde eksiden küçük bir sinema salonu vardı: “Mulen Ruj”. Çoğunlukla “avantür” filmleri oynardı, en büyük özelliği de hasır koltuklarıydı.

Taksim Alanı'na vardık ve 1914 yılında “Majik” adlı altından açılan “Taksim” (sonra “Yeni Taksim”) sinemasına. Yıllar yılı yabancı filmler oynadıktan, kaliteli olanlardan kalitesiz olanlara kaydıktan sonra “Taksim” gerçek kurtuluşunu yerli yapımlarda buldu. Beyoğlu’nun öbür sinemaları yerli filmlere kapılarını sıkıca kapadıkları bir dönemde “Taksim” bir hamle ile ilk kez sürekli olarak Türk sinemasını Beyoğlu’na yerleştirdi. Çocukluk yıllarımda “Taksim” ile ilgili en etkileyici anım, itiraf edeyim, ‘31 kısım tekmili birden’ “Flash Gordon” ya da “Baytekin”in gösterisi ile ilgili.

Taksim’den geri dönüp, bu kez sağ koldan, Galatasaray’a doğru inerken, karşılaştığımız ilk sinema “Lâle” oluyor. İlk açıldığında bir hafta boyunca ücretsiz gösteriler yapmıştı, mevsim içinde sunacağı filmlerden parçalar ve canlı resimlerle.

Benim kuşaktakiler için ağırlığı olan bir sinemaydı, özellikle “Warner”in yapımlarıyla:

  • Bette Davis’i,
  • Eroll Flynn’i,
  • Bogart ve John Garfield’i,
  • John Huston’u hep “Lâle”nin perdesinde tanıdık.

“Lâle”nin biraz ötesinde bugün sadece anısı kalan küçük bir sinema duruyor (bugün Etibank’ın bulunduğu köşede):

Rekorları ile ünlü “Yıldız”.
“Yıldız”da 1940’ların İngiliz filmleri haftalarca, aylarca oynardı.

  • Stewart Granger,
  • Margaret Lockwood,
  • Phyllis Calvert,
  • Patirica Roc gibi “genç” oyuncuların parladığı melodramlardı bunlar:

  • “Madonna of The Seven Moon” (İki Ruhlu Kadın),
  • “Caravan” (Karavan) gibi.

İngiliz “Gainsborough” yapımları bir yana, “Yıldız”, R.K.O. şirketinin seçkin yapıtlarını da sunardı:

  • Jean Renoir’in “The Land is Mine” (Bu Yurt Benimdir),
  • Robert Siodmak’ın TV’de de izlediğimiz “Spiral Staircase” (Merdivendeki Kadın),
  • Orson Welles’in “The Stranger” (Yabancı) vb. gibi.

Gide gide geldik başka bir “ünlü” sinemaya, sinema duygusunu birçok kişiye tanıtan “Alkazar”a. 1920 yılında İpekçi Kardeşler tarafından “Elektra” adı ile açıldığında lüks bir sinemaydı zevkle döşenmiş rokoko stilinde dekoru ile. Kuşağımın “Alkazar”ı ise bambaşka bir şeydi, salt “avantür” oynayan  -üstelik ikişer ikişer-  bir sinema.

Aslan kovboylar;

  • Ray Rogers,
  • Gene Autry,
  • Charles Starret,
  • Ken Maynard

sonra da o unutulmaz “25 kısım - 31 kısım tekmili birden” dizi filmleri:

  • Uçan Adamlar,
  • Maskeli Beşler,
  • Maskeli Süvariler

ve dehşet verici korku filmleri, türün tüm klasik yapıtları:

  • Frankeştayn (Boris Karloff ile),
  • Kurt Adam (Lon Chaney Jr.),
  • Vampirler, Mumyalar ve ilk bilimkurgu filmleri.

Yolculuğumuzun sonuna vardık. “Yeni Melek” ve “Atlas” gibi oldukça yeni sinemaları bir yana bırakıp “Atlas”ın biraz ötesinde, bugün Akbank’ın bulunduğu yerde yükselen “Şık” sinemasının anısını tazeleyelim. Tarihi bir salondu “Şık”, Türkiye’ye sinemayı getiren Sigmund Weimberg tarafından açılmıştı. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce ve “pahalı” bir sinemaydı 25 kuruşluk giriş ücretiyle. “Şık” sinemasının son yıllarına rastladım, kırık dökük bir sinema olmuştu artık. İki hatta üç film birden oynardı.

Ne ki, ilginç programları da oluyordu:

  • Julien Duvivier’nin “Pepe le Moko” (Cezayir Batakhaneleri),
  • Barrymore üçlüsünün (Ethel, John, Lionel) “Rasputin”i,
  • İtalyanların üstün yapımı “La Corona di Ferro”su (Demir Taç) gibi.

Anılarda her şey değişik görülüyor, olağandır. Sinemalar değişti, filmler, oyuncular, türler ve beğeniler ve seyirciler de öyle.
Evrim deriz buna ya da değişim; ne ki...
Anılar tatlı şeydir, özellikle sinema anıları.



Giovanni Scognamillo | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 306 - 15 Ocak 1979