Vatan Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vatan Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türk Basınında Vatan Olayı



Türkiye’nin cumhuriyet kuşağı gazetelerinden birisi de Vatan’dır.

Vatan’ın yaşamında, iki dönemden söz edilebilir.

Birinci dönem, gazetenin ilk kuruluş ve yayın çalışmalarıyla ilgilidir ve 1923-1925 yıllarını kapsamaktadır. Gazetenin adının da çağrıştırdığı gibi, bunlar, yıkılmış ve tarihin sisleri arasında kalmış geniş Osmanlı imparatorluğu’nun ardından, Anadolu toprakları üstünde yepyeni bir yurdun, yepyeni bir ulusal devletin kuruluş savaşımlarının başlatıldığı yıllardır. Türkiye artık kendisine daha çağdaş ve ileri bir kimlik kazandırmak istiyor; bunun için de cumhuriyetin coşku dolu ortamında halkın, halk için ve halk eliyle yönetildiği demokratik bir düzene yönelme özlemlerini duyuyordu.

Üç genç insan işte böyle bir ortamda yanyana geldi. Genç gazetecilerin ikisi yalnız ülkelerinin umut veren iki başyazarı olmakla kalmamış, devletçe gönderildikleri Birleşik Amerika’nın Columbia Üniversitesi’nde doktora yaptıkları yıllarda aralarında köklü bir dostluğu da geliştirmişlerdir. Bu gazeteci yazarların ilkinin adı Ahmet Emin, ikincisinin adı da Ahmet Şükrü’ydü. İkisi de aynı zamanda İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan bu genç adamları, Cumhuriyet Türkiye’si sonraki yıllarda Ahmet Emin Yalman ve Prof. Dr. Ahmet Şükrü Esmer adlarıyla tanıyacaktı. Onlara katılan üçüncü arkadaşları, aynı yılların çok başarılı bir genç yazı işleri müdürüydü: Enis Tahsin (Til)...

Üç insanın da özlemleri birbirine çok yakındı: Bir yeniden kuruluş eşiğindeki topluma, demokratik ilkeleri candan benimsemiş, çağdaş gazetecilik anlayışına uygun, “iğriye iğri, doğruya doğru” diyebilen bir günlük yayın organı sunmak istiyorlardı.



TÜRKİYE’NİN MUSTAFA KEMAL’İ

Ne var ki, savaş ve yoklukların hemen her şeyi kuruttuğu 1920’li yıllarda yeni bir “gazete” kurmak kolay değildi. Ahmet Emin daha önce 1918 yılında arkadaşı Mehmet Asım (Us) le birleşerek Vakit gazetesini çıkarmaya başladığında, iki ortağın karşılıklı olarak ortaya koydukları ikiyüz ellişer lira sermaye bu işi gerçekleştirmeye yetmişti. Oysa, 1923’te bir gazete çıkarmak en az 15 bin lirayı gerektiriyordu. Ahmet Emin, Ahmet Şükrü ve Enis Tahsin, ortadaki sorunu, kendi sağlayabildikleri kaynakların yanı sıra, dostlarından bazılarını da gazeteye ortak ederek zorlukla çözümleyebildiler. Vatan gazetesi, Türkiye’nin basın tarihindeki yerini böylece almaya başlıyordu.

Gazete, ülkeye yeni kurumlar getirmeyi amaçlayan cumhuriyet yönetimini içten destekliyor ama bunun yanı sıra güçlü ve etkin denetim yöntemlerinin de geliştirilmesini savunuyordu. Özellikle Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan sonra Terrakkiperver Fırka’nın da kurulması, ülkenin iki partili bir düzene yönelmek istemesi, Vatan’ı yeni düşüncelere götürüyordu. Gazeteye göre, Mustafa Kemal, “tarafsız bir devlet başkanı” olarak bu “demokrasiye geçiş” çabalarına öncülük etmeliydi.

Vatan’ın “Türkiye’nin Mustafa Kemal’i...” başlığıyla 21 Kasım 1924’te yayınladığı bir başyazıda şu görüşler yer alıyordu:

...Türk milleti, kendini kahhar hakimiyeti altında tutan cehalet, hastalık ve yoksuzluk içinde yaşatan geri muhitini bir gün mağlup etmeye ve mukadderatını ilmi bir murakabe altına almaya çalışırken, Gazi Paşa’yı tarafsız bir vatani rehber mevkiinde görmeye muhtaçtır. Gazi Paşa, bütün Türkiye’nin Mustafa Kemal’i kalmalı, küçük, dar bir politikacı mevkiine düşmemelidir. Kanunun meşru gördüğü içtihat (görüş) farklarından herhangi birine salik olanlar, muvafık olsunlar, muhalif olsunlar, Türkiye’nin Mustafa Kemal’ine; kendilerine, herkese, vatana ait bir rehber gözüyle bakabilmelidirler.

Muvafıkların ve muhaliflerin hepsi nihayet vatanın evlatlarıdır, muhtelif usul ve vasıtalarla memleket işlerini yürütmeye, düzeltmeye, devamlı, tabii, temiz bir hale koymaya çalışan kıymetli vatandaşlardır.

Vatan’ın cumhuriyetin gelişim dönemindeki bu çabaları, 1925’te Şeyh Sait başkaldırısı patlak verince, beklenmedik sorunlarla karşı karşıya gelecekti. Meclis’ten derhal çıkarılan ünlü Takrir-i Sükun yasasıyla başlıca muhalif gazeteler kapatılıyor ve giderek İstiklal Mahkemeleri yeniden çalıştırılmaya başlanıyordu. Muhalif gazetelerin kapatılmasına karşın, ilimli ve yurtsever tutumundan dolayı Vatan yayınını sürdürmüş ve ülkenin çok okunan gazetelerinden birisi olmuştu. Ancak, bu arada Terakkiperver Fırka’nın hükümetçe kapatılması, Vatan’da derinden etkiliyordu.Gazete, partinin kapatılmasını demokrasiye vurulan bir darbe olarak niteliyor, Ankara ise Vatan’ın bu davranışı onaylar yönde yayınlarda bulunmasını bekliyordu. Vatan bu isteği olumlu karşılamayınca, bu kez 1925 Ağustos’u başlarında, gazete kapatılıyor ve A. Emin Yalman’la Ahmet Şükrü Esmer, yaptıkları “tenkitlerle hükümetin nüfuzunu kırmak ve netice olarak Sark isyanına meydan vermek” suçlamasıyla Elaziz İstiklal Mahkemesi’ne gönderiliyordu. Yalman ve Esmer, yargılamaların sonunda “yeni delil zuhurunda tekrar muhakeme edilmek üzere adem-i mesuliyet” kararıyla kurtuluyor ama Vatan’ın yayını 15 yıl süreyle olanaksız duruma giriyordu.


ATATÜRK’ÜN İZNİYLE

Atatürk’ün 1936 yılının Ocak ayında Ahmet Emin Yalman’ın basın dünyasına geri dönüşünü sağlamasından sonra Vatan’ın yayınından önce, yine de aradan beş yıla yakın bir sürenin daha geçmesi gerekmişti. Yalman, ilk aşamada, İş Bankası’nca Ali Naci Karacan’a çıkartılan Tan gazetesini, Ankara’nın da desteğiyle, Zekeriya Sertel ve Halil Lütfü Dördüncü’yle üçlü bir ortaklık kurarak devralmıştı. Ancak, Tan’ın Yalman’ın bir yazısı nedeniyle 1938’de oldukça uzun bir kapanma cezası alması, bu ortaklığın da sonunu getiriyor ve Yalman gazeteden çekiliyordu.


İkinci Dünya Savaşı’nın kara bulutlarının ufukta dolaştığı 1939 Ağustos’unda Ahmet E. Yalman bu kez New York Sergisi nedeniyle Türkiye pavyonunu düzenleyecek resmi kurulun bir üyesi olarak Birleşik Amerika’da bulunuyordu. Yalman’ın en büyük özlemi, Vatan’ı bir daha yayın dünyasına çıkarmaktı. Ama yıllar çok şeyin yanı sıra gazete yayınını da o günün koşullarına göre olağanüstü güçleştirmişti. Yeni bir gazete için en az 150 bin liralık kaynak gerekliydi.

Yalman, anılarında anlattığına göre, bir gece New York’un en yüksek yapısı Empire State binasının terasına çıkmış, yeniden gazetesini düşlemeye başlamıştı. Ertesi gün de Columbia Üniversitesi’nin Gazetecilik Fakültesi’ne gidecek ve tasarladığı gazetenin ana ilkelerini orada da anlatacaktı. Bu, her ne koşul altında olursa olsun, gazeteciliğin temel ahlak kurallarından asla sapmayan bir gazete olacaktı. Eski sınıf arkadaşı Karl Ackerman o sırada Gazetecilik Fakültesi’nin dekanıydı.


Yalman o gün heyecan içinde özlemlerini dile getirmişti:

İlk nüshada yayınlanacak programla gazete umumi efkara karşı muayyen taahhütler altına girecek, her nevi şart altında “Eğriye eğri, doğruya doğru” demek cesaretini gösterecek; ne kudret ve mevki sahiplerine, ne de halka yaranmayacak, inandığı bir fikri muayyen bir zamanda halkın görüşüne ve arzusuna uymasa bile bunu ifade edecek ve cereyana (akıntılara) karşı yürümekten çekinmeyecek; yalnız siyasette değil, iktisatta da, fikir işlerinde, edebiyatta, sanatta dürüst tenkit ölçüleri kurmayı iş edinecekti. Sermaye sahiplerinin gazetenin siyasetine hiçbir tesiri olmayacak; her türlü şartlar altında umumi menfaat (genel yararlar) pürüzsüz şekilde müdafaa olunacaktı.

Vatan, başka bir deyişle, çağdaş anlamda açık düşünceli, özgür, liberal bir gazete olacaktı.

Columbia Gazetecilik Fakültesi’nin dekan ve öğretim üyeleri, bir gazete için ancak “ideal” olarak niteledikleri bu tasarıları büyük heyecanla dinlemişlerdi.


YUNANİSTAN’DAN GELEN MODERN BASKI MAKİNASI

Yurda 1939 sonlarında dönen Yalman, derhal Vatan’ı çıkarma işine sarıldı. Gazetecilikten uzak kaldığı yıllarda öncülüğüyle kurulan bir şirketteki hissesine karşılık öteki ortaklar kendisine 15 bin lira verdiler. Yalman, kişiliğine güvendiği dostlarına başvurup onları küçük paylarla bir limited şirkete ortak etmeye başlamıştı. 80 bin lira sermayeyle kurulan bu şirket, giderek 150 bin lira sermayeli bir anonim ortaklığa dönüşecekti. O sırada Yunan basınında “renkli gazete” akımının belirmesi Vatan’ın beklenmedik bir fırsatla karşılaşmasını sağlıyordu. Dört renkli baskı yapacak modern tesisler getiren Ethnost gazetesi, elindeki yeni sayılacak kadar kusursuz eski rotatif baskı makinesini satacak yer aramaktaydı. Sonuçta rotatif oldukça uygun bir fiyatla Vatan’a satılıyor ve Cağaloğlu’nda kirayla tutulan bir binanın bahçesinde hızla yapılan bir makine dairesinde çalışır duruma getiriliyordu.

Ünlü “gazetecilik anayasası”yla birlikte Vatan’ın ikinci dönem yayını böylece 19 Ağustos 1940’ta gerçekleşiyordu.


VATAN’IN YAYIN İLKELERİ

İkinci yayın dönemi başlarken, başyazar Ahmet Emin Yalman’ın, okurlarına şu güvenceyi verdiği görülüyordu:
  1. Vatan, hiçbir zaman yurdun menfaatlerinden başka bir ölçü tanımayacaktır.
  2. Sütunlarına, şahsi menfaat, dostluk, düşmanlık, garez, kin, hiddet sevkiyle hiçbir satır yazı girmeyecektir.
  3. Her meselede iki tarafı dinleyerek yazı yazmaya çalışacaktır. Tenkitleri yalnız müspet ölçülere dayanacaktır.
  4. Meslek diye ilân ettiği prensiplere her vakit bağlı kalacak, hiçbir hususi endişe ile bunların haricine çıkmayacaktır.

Bu garantileri devamlı bir mukavele ve taahhüt diye karşılamanızı dileriz. Bu satırları saklayınız.
Garantilerimizin haricine çıktığımızı görürseniz, bize karşı murakabe ve ikaz vazifenizi yapınız ve yüzümüzü kızartınız.


HİTLER SON TRENİ KAÇIRDI

Vatan en sonunda yayınlanmış ama tüm dünya da o arada yepyeni bir döneme girmişti. Hitler faşizmi Avrupa’ya yayılmaya yönelmiş ve uluslararası ilişkiler o ana kadar bilinen savaşlar in en kanlı ve acımasızının tam ortasına sürüklenmişti. Dünya Hitler’i destekleyenlerle demokrasileri savunanlar arasında ikiye bölünmüştü. Türkiye de bu iki ateşin ortasındaki ülkelerden birisiydi. Her büyük devlet, Türkiye’yi kendi yanında savaşa çekmeye çalışıyordu. Ankara olağanüstü tedirgindi. Basın elden geldiği kadar yakından denetleniyor; gazetelere hükümet kısa ya da uzun süreli kapatma kararlarını Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün unutulmaz telefon emirleriyle ardı ardına duyuruyordu.

Koşullar, liberal olmak özlemindeki Vatan açısından gerçekten çok ağırdı. Ne var ki, Vatan Hitler’in Avrupa’da giriştiği yıldırım savaşı’nın daha ilk aşamalarında, “Havalarda Yeni Bir Marn” başlıklı başyazısıyla, Almanya’nın “İkinci Dünya Savaşı”nı kaybetmiş olduğunu 18 Eylül 1940’ta ilan edebiliyordu.

  • Yalman, ondan iki gün önce, 16 Eylül 1940’ta yayınlanan yazısında da “Hitler son treni kaçırdı” diyor ve şunları ekliyordu:
Öyle görülüyor ki, Almanya’nın talihi yokuş aşağı gitme istikametini almıştır. Yokuş diktir. Aşağısı korkunç bir uçurumdur.

  • Yine Birleşik Amerika’nın savaşa girip girmeyeceğinin tartışıldığı 1940’ların en karışık günlerinde,
18. sayısında, 5 Eylül 1940’ta yayınladığı başyazısıyla Vatan açıkça “İşin doğrusu, Amerika bir bakıma harbe girmiştir” yargısına varıyordu.

  • Aradan 16 ay sonra, Japonya’nın ABD donanması’nı Pearl Harbour’da yakıp Başkan Roosevelt’in 7 Aralık 1941’de
Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’na girdiği”ni resmen açıklayacağını sezmişçesine, 5 Eylül 1940’taki yazısında Ahmet Emin Yalman şunları söylüyordu:

Amerika, geçen defa olduğu gibi, bu defa da bir gün uyanınca kendisini fiilen harbe girmiş bulur. Bu pek olağan bir şeydir.

Vatan, Hitler’in yıldırım savaşıyla Avrupa’yı ezip geçer göründüğü günlerde önemli okur kaybetti ve zararı bir ara çok büyük boyutlara çıktı ama demokrasilerin kazanacağına inancını bir an olsun yitirmedi. Bunun armağanını da en sonunda gördü ve İkinci Dünya Savaşı sonlarında ülkenin en saygın gazeteleri arasında özel bir yer aldı.


ÜST ÜSTE GELEN KAPATILMA KARARLARI

Kapatma cezalarından İkinci Dünya Savaşı boyunca Vatan da payına düşeni fazlasıyla almıştı.
Arada bir karşılaştığı bir haftalık ya da on günlük “kısa” sayılan kapatma kararlarının yanında, Vatan üç uzun süreli kapatılmaya uğradı.

  1. Uzun tatillerin ilki, Ahmet Emin Yalman’ın yurt içinde ve dışında geniş yankılar uyandıran “Berraklığa Doğru” adlı yazı dizisi nedeniyle veriliyordu. Türkiye’de daha demokratik bir ortama duyulan özlemlerin çeşitli biçimlerde dile getirildiği bu dizide Vatan ahlâk açısından din sorununu da gündeme getirmişti. Bunun sonucu olarak gazete tam iki ay kapalı tutuldu.

  1. İkinci kapatılma kararı, bu kez tam üç ay sürdü. Nedeni de çok basitti: Büyük sinema sanatçısı Charlie Chaplin’in Hitler’i insancıl açıdan eleştirdiği filmi “Diktatör”deki Şarlo’nun Alman führerini andıran fotoğrafını basmıştı Vatan!

  1. Üçüncü kapatılma kararı, azınlıklara ağır vergiler koyan Varlık Vergisi’nin, Vatan’ın 25, 26 ve 27 Eylül 1944 sayılarında, “Türkiye’nin ulusal onurunu kırıcı sonuçlara yol açtığı” biçiminde eleştirilere uğraması dolayısıyla kesinleşti. Bu kez süre beklenenin de üstündeydi: Vatan tam beş ay yirmi gün boyunca kapalı kaldı. Yalman’ın deyişiyle, “Eğer San Francisco Konferansı olmasaydı, belki de hiç açılmayacaktı.”

Birleşmiş Milletler’i kurarak yeryüzündeki tüm demokratik ülkeleri bir araya gelmeye çağıran San Francisco Konferansı, Vatan’a da çoktandır susadığı özgürlük havasını getirmiş, Yalman bu kez Türkiye’nin de katıldığı bu uluslararası dünya forumunda demokrasiye yöneliş sürecine giren Ankara’nın görüşlerini dile getirmek üzere bir daha ABD’nin yolunu tutmuştu.


DP’NİN DOĞUŞU VE VATAN

Türkiye’nin iki ve giderek çok partili bir demokratik düzene yönelişinde Vatan tarihsel roller oynadı.

Sonradan Demokrat Parti’yi kuracak olan Adnan Menderes ve Prof. Fuat Köprülü,
1945’lerde daha demokratik bir yönetim isteyen ünlü yazılarını Vatan gazetesinde yayınladılar.

CHP’den uzaklaştırılmalarına parti gerekçe olarak da Vatan’daki o yazıları gösterdi. Yeni Meclis Başkanı Refik Koraltan da, 1 Ekim 1945’te Vatan’a yaptığı ziyarette partinin bu kararını eleştirir biçimde bir demeç verince, kısa sürede kendisini CHP dışında buluyordu. Demokrat Parti’nin kuruluşuna öncülük eden ünlü “dörtlü takrir”de hareketin manevi önderi olarak imzası bulunan Celal Bayar da, bu koşullarda üç arkadaşıyla dayanışmasını göstermek amacıyla bu kez doğrudan doğruya milletvekilliğinden istifa ediyordu.

Demokrat Parti’nin kuruluşuyla birlikte Vatan da liberal inançlarıyla bu yeni ortamın başlıca öncülerinden birisi oluyor, günlük baskı sayısı Türkiye’de ilk kez yüz binin üstüne çıkan ilk gazete oluyordu. Bayar, Menderes, Köprülü, Samet Ağaoğlu, Fevzi L. Karaosmanoğlu, Ekrem H. Üstündağ gibi DP önderleri, kamuoyunda geniş etkiler yaratan yazılarını Vatan’da yayınlıyorlardı. Ne var ki, Vatan bu yıllarda güçlü ve dinamik bir CHP’ye Türkiye’nin duyduğu özlemi de aynı tarafsızlıkla belirtiyordu.

Yalman, DP’yi ezici çoğunlukla iktidara getirecek olan 14 Mayıs 1950 seçimlerinden aylar önce,
7 ocak 1950’de “Demokrat Dostlarıma” başlıklı yazısında, gelecekle ilgili görüşleri şöyle dile getiriyordu:

Demokrasiye hizmet ettiğiniz sürece ben sizin hizmetinizdeyim. Mukabilinde sizden hiçbir şey istemiyorum ve beklemiyorum. Size bağlılığıma sebep, memleket ölçüleriyle çalışmayı bilir, kuvvetli bir Demokrat Parti’nin demokrasi gelişmemiz için mutlaka lüzumlu bir mihver teşkil ettiği kanaatidir. Yoluyla seçim yapılmak ve umumî hayatımızda muvazene ve istikrar temin edecek tedbirler almak şartiyle, işbaşına hangi partinin geçeceği umurumda değildir. Yalnız Türkiye’de ilk defa olarak, cebir ve şiddetle değil, seçim yoluyla ve tatlılıkla bir hükümet değişikliği yapıldığını ve hakiki demokrasi yolunda olduğumuzu dünyaya fiili bir eserle göstermeye imkân bulunmasını gönlüm çok ister.”

Vatan bu liberal inançlarını 1940’lı yıllar boyunca ele aldığı ve kamuoyunda geniş yankılar yapan kampanyalarla da birçok kez kanıtlamıştı. Yalman, başarısız bir devlet kapitalizmi örneği saydığı devlet iktisadi teşebbüslerinin halka satılmasını isterken, köylere eğitimin ışığın götüren Köy Enstitüleri’ni içtenlikle savunmuş ve şair Nazım Hikmet’in yıllarca hapsedilmesine yol açan davayı bir “adli hata” diye niteleyerek ozanın affı için o dönemin bilim, düşünce ve yazı çevrelerinin katıldıkları büyük bir imza kampanyasını başlatmaktan kaçınmamıştır.



MALATYA SUİKASTI

Yalman, başlığının altında yer alan “İğriye iğri, doğruya doğru” ilkesini Demokrat Parti iktidara geldikten sonra bu kez yeni yönetime karşı da uyguluyordu. Bu arada, 1950 yılının Vatan açısından sevinçli bir olayı, gazetenin Almanya’daki MAN fabrikalarına ısmarlanan dört renkli, modern baskı makinelerinin hizmete girmesiydi. Cağaloğlu Molla Fenari Sokak’taki yeni yapısında Vatan onuncu kuruluş yıldönümünü böylece 19 Ağustos 1950’de mutluluk içinde kutluyordu.

Vatan’ın Demokrat Parti’nin bazı uygulamalarını olumlu bularken bir bölümüne de tepki göstermesi, Türkiye’nin basın yayın yaşamında pek alışılmamış bir davranıştı.
Ama gazete, doğru bildiği yolda -kendisine düşmanlar kazandırma pahasına da olsa- gidiyordu.

Yeni dönemin en tartışılan sorunlarından birisi, dine ödünler verilip verilmediği konusuydu. Yalman “Berraklığa Doğru” yazı dizisinde Türkiye’de din sorununa artık salt gericilik perspektifiyle bakılamayacağını, giderek “Müslümanlığın inkılapçı ruhu”na da eğilmek gerektiğini savunmuştu ama dinin oy kaygısıyla sömürülmesine de o ölçüde karsı çıkmıştı. Özellikle bir takim tarikatların devrimlere gösterdikleri tepkiye hareketsiz kaldığı için hükümete Yalman”ın yönelttiği sert eleştirilere yanıt bir gece beklenmedik bir yerden geldi: Yurt gezisine çıkan Yalman, 22 Kasım 1952’de Malatya’da eski dostu, yeni dönemin başbakan Adnan Menderes’le karşılaşmıştı. Gece onuruna verilen yemekte Menderes, partiler arasında olumlu ilişkiler kurulması yolunda alışılmamış bir çağrıda bulunmuştu. Yalman bunları duyunca başbakandan izin isteyerek, olayı gazetesine duyurmak üzere Malatya Postanesi’ne koşmuştu. Yalman haberi ve izlenimlerini İstanbul’a telefonla not ettirilmek üzere arkadaşlarına emanet edip postaneden ayrılırken, birden bire Hüseyin Üzmez adlı bir lise öğrencisi tarafından kurşun yağmuruna tutuluyordu.

Koma halinde Malatya Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Yalman’ın durumu, DP önderi Menderes’in üstünde bile tam bir şok etkisi yapacaktı.

Yalman”ın yoğun bakım ve ameliyat sonucu yaşama geri döndükten sonraki ilk isteklerinden birisi, üstüne kurşun yağdıran kişiyle konuşmak oluyordu. Yalman’la genç Üzmez arasında yıllar süren ilişki de bu konuşmayla başlayacaktı. 21 ay süren yargılamada Üzmez ve sekiz arkadaşı idama mahkum ediliyor, sonra da hafifletici nedenlerle cezaları indiriliyordu. 20 yıl ağır hapis cezası verilen Üzmez, 27 Mayıs 1960’tan sonra yayınlanan Af Yasası’yla, ilginç bir rastlantıyla o anda hapiste bulunan Ahmet Emin Yalman’la aynı dönemde serbest bırakılacaktı. Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirerek avukat olan Üzmez, Yalman’ın ölümü üstüne Milliyet’in Düşünenlerin Düşünceleri köşesinde yazdığı yazıda “O’nun büyüklüğüne gıpta ediyorum” demekten kendisini alamayacaktı.



BASKILAR VE MAHKÛMİYET

İşe “Hürriyet Andı”yla başlayıp 1950’lerin ikinci yarısında ekonomik ve sosyal bunalımlar altında baskı yasalarına yönelen DP iktidarı, Vatan açısından da gittikçe çetin bir döneme dönüyordu. Demokrat Parti’yi Vatan bu kez söz verdiği siyasal liberalizm yerine otoriter bir rejime yöneldiği için eleştiriyordu. Eleştirdikçe de gazetenin resmi ilanları kısılıyor, devletçe sağlanan kâğıt gereksinimleri yeterince karşılanmamaya başlıyordu. Öyle ki kâğıtsızlıktan Vatan bir gün tek yaprak biçiminde çıkmak zorunda kalıyordu.

Haberleri en doğru ve ayrıntılı biçimde vermeye çalışan; düşünce, siyaset ve kültür yazılarıyla Türkiye basınının en seçkin ve etkin yayın organları arasında bir yer alan, sanat dünyasında olup biten tüm iç ve dış olayları ünlü Sanat Yaprağı’yla kusursuz biçimde yansıtan Vatan, ekonomik baskılar yoğunlaştıkça, elinde olmayan darboğazlara sürüklenmekteydi. Buna bir çözüm bulmak umuduyla 600 bin lira olan Vatan anonim ortaklığının sermayesi, 1 milyon liraya çıkarılmıştı. Gazeteye böylece Naim Tirali, Özcan Ergüder, Nihat Karaveli gibi genç ortaklar katılıyordu. Ne var ki, baskılar azalmak bilmiyordu. Gazetecilikte geçirdiği yarım yüzyılı Vatan çalışanlarının kendisine sundukları boyu kadar uzun bir kalemle kutlayan Yalman’ı, yetmişinden sonra yeniden mahkeme kapılarına düşmek bekliyordu. Olayda Yalman’ın ABD’deki gazetecilik yıllarında tanıdığı karıkoca Pulliam’ların gazeteleri Indianapolis Star ve Arizona Republic gazetelerinde Demokrat Parti için yaptıkları eleştirilerin Türkçeye çevrilerek Vatan’da yayınlanması özel bir rol oynadı. Pulliam’ların “İş İşten Geçmemiştir Ama Adnan Menderes İçin de, Türkiye İçin de Saat 11.30’a Gelmiştir” başlığını taşıyan yazıları, ayrıca, Ulus, Dünya gazeteleri ve İstanbul’da çıkan Kim ve Altıok dergileriyle Nazilli’de yayınlanan Kervan dergisi tarafından da Vatan’dan alıntı olarak veriliyordu.

Bu yayınlar üstüne,
  • yazıyı “Başbakan Menderes’in kişiliğini küçük düşürücü” bularak önce Ankara Savcılığı Ulus gazetesini dava ediyor,
  • ardından İstanbul Savcılığı da Vatan, Dünya, Kim ve Altıok,
  • Nazilli Savcılığı ise Kervan aleyhinde kovuşturmaya geçiyordu.

Sonuçta, ilk mahkûmiyet kararı Ulus hakkında alınmaktaydı. Gazete bir ay kapatıldı ve Yazı İşleri Müdürü Ülkü Arman 16 aya mahkûm edilerek hapsedildi. İstanbul’da da Vatan başyazarı Ahmet Emin Yalman 15 ay 16 gün hapis, Vatan yazı işleri müdürleri Naim Tirali ile Selami Akpınar da 16’şar ay hapis cezasına çarptırılıyor, Vatan gazetesine de yine bir aylık “kapatılma” cezası veriliyordu. Mahkûmiyet kararları Vatan sorumlularına 16 Aralık 1969’da resmen bildiriliyor ve gazete bir ay süreyle kapatılıyordu. Yalman, Tirali ve Akpınar da hapishane yolunu tutuyorlardı. Aynı cezalar Kim dergisiyle Yazı İşleri Müdürü Şahap Balcıoğlu, Altıok ve sorumlu yöneticisi Erol Aydınoğlu, Kervan ve sorumlu yöneticisi Azmi Erdem hakkında da hızla uygulamaya konuluyordu. Yalnız Dünya başyazarı Falih Rıfkı Atay’la sorumlu müdürü hakkındaki dava, Başbakan Menderes’in muvafakatını geri alması üstüne düşmüştü. Böylece “Pulliam davası” adını alan olay, iki gazete ve üç derginin kapatılması, yedi gazetecinin de toplam 95 ay hapis ve 28.888 lira para cezasına çarptırılmalarıyla sonuçlanmış bulunuyordu.

Birkaç yıl önce de Ulus’un yaşlı başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın’ı mahkûm edip hapseden ve sonra karşılaşılan ağır tepkiler üstüne cumhurbaşkanının özel af yetkisiyle salıvermek zorunda kalan iktidar, Yalman, Tirali, Akpınar, Vatan ve öteki gazetelerle, dergiler ve gazeteciler için verilen ağır cezalarla içte ve dışta bir büyük protestonun daha kopmasına yol açıyordu.

Türkiye’nin 27 Mayıs 1960’tan sonra yeniden daha özgür bir ortama dönmesi, Vatan’da da bir başka canlılık dönemiyle sonuçlanıyordu.
Yazı, yorum, eleştiri ve en önemlisi haberleriyle Vatan yine okunmadan edilemeyen bir gazete olmuştu.

Ancak, gazetecilikte artık değişen bir şeyler vardı. Basın, gittikçe büyük kaynakları, ileri teknolojileri gerektiren bir yapıya doğru yönelmekteydi. Vatan ise, elliyi aşkın ortağıyla bu yeni koşullara uyamıyor, daha da ağırı, ortaklar giderek birbirleriyle görüş ayrılıklarına düşmeye başlıyorlardı. Gruplaşmalar, gazetede zaman zaman iktidar değişikliklerine yol açıyordu. Yalman bu değişikliklerin birinde Vatan’dan ayrılacak ve bazı genç arkadaşlarının ısrarlarıyla bir süre Hür Vatan adıyla başka bir gazete çıkarmayı deneyecekti. Ama bu deney olumlu sonuç vermeyecekti.

Vatan’ı ise, kuruluşun sahibi olan anonim ortaklık satılığa çıkaracak ve Naim Tirali devraldığı gazeteyi sürdürebilmek için Cemal Reşit Eyüboğlu’yla ortak olarak, İstanbul’da çetin bir yaşama savaşı verecekti. Ne var ki, Vatan’ın bu deneyi de 1962 sonlarında gazetenin Ankara’ya göçmesiyle noktalanacaktı. Etkinliğini gittikçe yitiren Vatan, son kez Numan Esin tarafından devralınarak, İstanbul’da bir daha Alp Kuran’ın genel yayın yönetmeliğinde kamuoyunun karşısına çıkacaktı.

Ancak, sonuç değişmiyordu:
Vatan, liberal inançları, haber, yazı ve yorum alanlarındaki köklü gazetecilik ahlakıyla Türkiye’nin belli bir demokratik kimlik arayışına o günlerin özel koşullar altında tarihsel katkılarda bulunmuştu. Yeni dönemler, aynı ilkelerden yararlanılabilecek çok şeyler bulunmasına karşın artık başka özellikleri de zorunlu kılmaktaydı.

Vatan’ın birgün yeniden basındaki saygın yerini alabilmesi, ancak ve ancak yeni dönemlerin, yeni gereksinimlerine doğru ve sağlıklı karşılıklar verebilmesine bağlıydı.


TARİH ÖNÜNDE VATAN

Vatan, görevini tarih önünde yapmış ve demokratik gelişim yolundaki emaneti bundan sonrasını çözümleyecek genç kuşaklara bırakmış olan bir gazetedir.

Türkiye’nin modern siyasal yaşamını oluşturan düşünce ve hareketlerin bir bölümünün ilk tomurcukları orada atılmıştı.
Türkiye basınının en seçkin yazar, çizer ve gazetecilerinden bazıları orada yetişmişti.
Toplum, bütün bunların sonucunda çok daha ileri tarih duraklarına gelmişti.

Bu, işlevini yapmış bir gazetenin erişebileceği en büyük mutluluk da değil midir?



Ali Gevgilili | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 99 - 1 Temmuz 1984
___________________________________________________________________________________________________________________________





Yazı yazma mikrobunu bana ilk aşılayan, değerli hocam Ahmet Haşim olmuştur. Çamlıca Lisesi’nden çıkar çıkmaz Güzel Sanatlar Akademisi’ne yazılmıştım. Ahmet Haşim, estetik ve mitoloji derslerine geliyordu. Evde hazırlanıp sınıfta okumak üzere bana bazı çeviriler verdi. Çok ağır yazılardı, çevirebileceğimden emin değildi. Yaptım, beğendi ve bu çevirilerim 1920-21 yıllarında “Akşam” gazetesinde çıktı. “Dergah” dergisinde de yayınlanmış çevirilerim vardır.O zaman daha Rezzan Yalman değildim, Rezzan Arif adını taşıyordum.


İZMİR YANARKEN...

O aralık ailem her nedense ille beni evlendirmeye kalkmıştı. Birkaç talibim vardı. Bir diplomat, zengin bir işadamı, tanınmış bir tüccar, bir de gazeteci Ahmet Emin. Ben gazeteciyi seçtim. Nişanlanır nişanlanmaz da gazetesinde çeviri yapmaya başladım. Elli yıl içinde, sayısını tam bilmiyorum ama belki de elliden fazla romanı Türkçe’ye çevirdim. Ayrıca da, gazetelerde “Kadın” sayfasını hazırlardım.

Yalman’la 1922’de evlendik. Ertesi gün balayına İzmir’e gitmek üzere vapura bindik. Vardığımızda İzmir alevler içindeydi.
Sokaklar efzun pabuçlarıyla doluydu. Gazetecilik yaşamım o zaman başladı. Evimiz gazeteciler ve politikacılarla dolardı.
Atatürk’ü o dönemlerde ancak uzaktan görebildim.


İSTİKLAL MAHKEMESİ VE YALMAN’IN ACI GÜNLERİ

Aradan birkaç yıl geçti. Oğlum Tunç’a hamileyken, Ahmet Emin’i 1926 yazı sonlarında İstiklal Mahkemesi’ne götürdüler. Sonunda o ve öteki gazetecilerin hepsi adem-i mesuliyet” kararıyla serbest bırakıldılar. Ama bu arada hepimizin çekmiş olduğu ızdırap sonsuzdu. Hele o, ailesinden uzak, beni ve doğacak çocuğunu düşünürken, mahkeme üyelerinden Ali Saip Bey karşısına geçip “Seni üzüntülü görüyorum, akıbetin belli oldu. Alacaksın. Boynuna bir ip takarlar, ipi çekerler. Bundan sonra bir şey duymazsın. Diş çektirmek kadar kolay bir şey” demiş. Bir başka gün, “Karar değişti, Çapakçur’a nefyedileceksin; aileni görmeyeceksin. Haber aldım ki, evlat bekliyormuşsun. Eğer ömrün vefa ederse, bu evlâdı belki yirmi yaşına vardığı zaman görürsün” diye eklermiş. Bütün bu zalimce sözlerin nedeni ise, Vatan gazetesinde basılan resminin çirkin çıkmış olmasından doğan kızgınlıkmış.

Eden bulur” derler. Aradan bir süre geçtikten sonra Ali Saip Bey’i de mahkemeye verdiler. Yapmış olduğu zulmün cezasını çekti. O zaman Ankara’da yaşıyorduk. Mahkemenin her oturumuna gittim ve “Eden bulur” atasözünün nasıl yerine geldiğini gözlerimle gördüm. Ali Saip Bey dürüst bir hâkimin eline düşmüştü. Beraet etti fakat manen ve maddeten yıkılmıştı.


BİR AKŞAM KARPİÇ’TE

Artık Ankara’daydık.
Gazeteciliği bırakmak zorunda kaldığından Ahmet Emin Yalman ortaklarıyla birlikte işadamı olmuştu, ama işler parlak gitmiyordu.
Bir daha gazeteciliğe dönünceye kadar çile dolu on buçuk yıl yaşamıştık.

1936’da bir mucize oldu. Bir akşam Columbia Üniversitesi’nden arkadaşı Cevat Eyüp Taşmen ve yabancı iki petrol uzmanı Amerikalıyla birlikte Karpiç’e yemeğe gitmiştik. Meğer, hayatımızın en heyecanlı günlerinden birisini yaşayacakmışız. Birden ortalık karıştı, “Atatürk dostlarıyla birlikte gelecek” dediler. Eski günlerden beri vakit vakit onu uzaktan görmüştük fakat bu kez böylesine yakınken kendisi ve çevresindekilerden nasıl bir davranış göreceğimizi tahmin edemiyorduk. Çaresiz kadere boyun eğdik. Geldiler, biraz ötede bir masaya oturdular. Biraz sonra Kılıç Ali Bey bize doğru yaklaştı ve beni dansa davet etti. Az sonra da Atatürk’ün yaverlerinden biri geldi ve Ahmet Emin’e “masadaki hanımlardan birisiyle dans etmesinin münasip olacağını” söyledi. Bütün bunlar iyi alâmetlerdi.

Ahmet Emin bir ara Kılıç Ali Bey’e,
Uzun yıllardan beri büyük lidere saygı, sevgimi belli etmek fırsatından mahrum kaldım. Bunu dile getirmeme izin verirler mi acaba?” diye sordu.

Kısa bir konuşmadan sonra Atatürk’ün sağına ve soluna birer boş iskemle kondu.
Yaver geldi ve bizi masaya davet etti.


ATATÜRK, AHMET EMİN’E SORUYOR...

Elim ayağım titriyordu.

Atatürk’ü saygıyla selâmladıktan sonra masasına oturduk.
Ne içeceğimizi sordu.

Ben cevap verdim: Votka içiyorduk, müsaade ederseniz devam edelim.

Gülümsedi ve “Unutmayın, votka su karıştırılmadan içilir” dedi.
Sonra Ahmet Emin Yalman’a dönerek sordu: “Asıl mesleğinizden uzak düştünüz, bu halinizden memnun musunuz?”

Ahmet Emin daha ağzını açmadan, ben cevap verdim:
Ben memnun değilim. Bir gazeteciyle evlendim, o bir müddet sonra işadamı oldu. Ben buna hiç razı değilim.

Bu sözlerim Atatürk’ün pek hoşuna gitmiş olacak ki, gülerek yine Ahmet Emin’e, “Yeniden gazetecilige dönmek istiyor musunuz?” dedi.

Ahmet Emin şöyle cevap verdi: “Elbette, çok sevdiğim mesleğim dışında geçen yıllar bana ağır kürek mahkumluğu cezası gibi geliyor.

Atatürk, “Öyle ise söyleyeceklerime iyi dikkat ediniz, eğer doğru cevap verirseniz yeniden gazetecilik edebilirsiniz” dedi.

Atatürk konuşmasını şöyle sürdürdü:

Uzun yıllar Selanik Askeri Rüştiyesi’nde çok sevdiğim bir yazı hocam vardı. Bu hoca herhalde bende bazı meziyetler görmüş, bütün derslerimden tam numara aldığım dikkatini çekmişti. Sınıfın birincisi olmamı sağlamak için, yazımın adeta okunmaz gibi olmasına rağmen bana yazı dersinden tam not verdi. Aradan yıllar geçti. Bu zaman zarfında memleketime ve barış davasına bazı hizmetlerde bulunduğumu sanıyorum. Hocamın oğlu siyaset meydanlarında karşıma çıktı. Bütün yaptıklarıma karşılık bana sıfır numara vermeye kalkıştı. Buna diyeceğiniz nedir?

Atatürk böylece Askeri Rüştiye’deki yazı ve tarih hocası Osman Tevfik Bey ile oğlu Ahmet Emin Yalman’ı tenkitleri nedeniyle karşı karşıya bırakmıştı.

Hemen ben atıldım ve “Aman Paşam, buna imkân mı var?” diyebildim.

Ahmet Emin de kendini savundu,
Daima iyi niyetle hareket etmiş olduğunu, Atatürk’e sevgi ve saygısının sonsuz olduğunu, araya bazı hatalı görüşlerin de karışmış olabileceğini fakat hiçbir siyasi ihtirasının bulunmadığını, hiçbir etki altında kalmaksızın bütün tenkitlerini memleketin iyiliği için yapmış olduğunu” söylerken sesi titriyordu, gözleri dolmuştu.

Atatürk, “Söyledikleriniz sualime iyi bir karşılıktır, iyi niyetinizi biliyorum.
Bilmesem sizinle konuşmazdım. Az önce söylediklerinizi halka ilân etmeye hazır mısınız?” dedi:

O halde, size dikte edeceklerimi bir açıklama şeklinde not alınız...



“YAZDIĞINIZ GARİP ŞEYLER NE?”

Ahmet Emin kâğıt ve kaleme sarıldı ve Atatürk’ün söylediklerin not etmeye başladı.

Atatürk hoşnut görünmüyordu: “Sağdan sola yazdığınız o garip şeyler ne oluyor?” deyince,
ben kendimi tutamadım ve “stenografya!” karşılığını verdim.
Gülümsedi.

Atatürk’ün dikte ettiği şeyleri tekrar etmeyeceğim. Çünkü, sonra bu tasarısından vazgeçti. Ama Ahmet Emin’den metni okumasını istedi.

Yalman çok heyecanlı ve sıkılgandı. Atatürk bunu fark etti ve “Siz okuyamayacaksınız, bırakın bunu eşiniz okusun” deyince,
Aman Paşam, ben okuldan çıkalı çok oldu. Yeniden sınava mı gireceğim?” dememe aldırmadı.

Beni iskemleye çıkarttı ve yazıyı yüksek sesle bana okuttu.
Lokantada bulunanlar alkışladılar.


“BEN DE İYİ BİR AİLE KURABİLSEYDİM...”

Atatürk arzusunu yerine getirdiğim için bana teşekkür etti ve şunları söyledi:

Siz akıllı ve cesaretli bir Türk kızısınız. Yunan ordularına karşı girişmeye hazırlandığım umumi taarruza tek gazeteci olarak yakından şahit olmak fırsatını eşinize vermiştim. Özür diledi ve şu sırada henüz nişanlandım dedi. Kendisini tenkid ettim ve bir aile bağı kuran adamın memlekete hizmet etmek için kaybolduğu kanaatinde olduğumu ileri sürdüm. Şimdi bu sözümü geri almaya ve kendisini mazur görmeye hazırım. Ta başından ben de sizin gibi akıllı bir kızla karşılaşarak bir aile kursaydım, bütün hayatım başka bir cereyan alabilirdi. Ne yazık ki talihim iyi gitmedi. Oturduğum masada birden fazla kişi tanıyorum ki, ilk evliliklerindeki hatalarını ikinci bir evlenmeye düzelttiler. Uygun bir hayat arkadaşı bulduklarından dolayı bütün hallerin, bütün zevklerin ne kadar değiştiğine hayretle şahit oldum. Kılıç Ali bu aradadır (Füreya’yı kast ediyordu). Ne yazık ki, ben bunu yapamadım.

Karpiç’ten sonra eve sevinç içinde döndük. Ertesi gün hemen İstanbul’a göç hazırlıklarına giriştik. Yeniden gazetecilik yılları başlayacaktı.
Sıkıntılı, güç yıllar oldu bunlar. Yalman birlikte şirket kurmuş olduğu iş ortaklarından ayrıldı. İşle tam anlamıyla ilişkisini kesti ve gazeteciliğe atıldı.


SORUNLARLA AKIP GİDEN YILLAR

Vatan’ın yeniden yayına girmesiyle 1940’larda yine gazete kapatıp açmalar, tenkidler, iftiralar, davalar başladı ve 1950’lerde bir de Ahmet Emin Yalman’a suikast girişimi yapıldı. Bundan kıl payı kurtuldu. Sonra yine mahkemeler, hapse atılmalar, oradan bin güçlükle hastaneye aktarılabilmeler... Oda kapısında nöbetçi askerin gece üç saatte bir uyandırıp kaçıp kaçmadığını kontrolleri. Oysa, mahkum olduğu haberini İran’da kardeşim Sinan Korle’de misafirken almıştık. Sinan Korle’nin kalması için bütün ısrarlarına rağmen dönüp teslim olmuştu. Bunu yapan, üstelik de hasta olan insan kaçar mıydı?

Her gün Toptaşı Cezaevi’yle Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne aylarca kutular içinde yemek taşıdım. 27 Mayıs ihtilali olmasaydı, daha çok yatardı orada. Onun hasta olmadığını ileri sürerek tekrar hapishaneye gönderilmesi için baskı yapanların, sonra aynı akıbete uğradıklarını görmek yine Hak yerini buldugerçeğini hatırlatıyordu.

Yalman, 27 Mayıs’ta hapisten çıktıktan bir süre geçtikten sonra gazetede ikilik doğdu. Yine arkadan vurma çabaları, sahte dostluklar, yeraltı hareketleri belirdi. Bir gün dayanamayarak tek varlığı olan kocaman tahta kalemini alıp gazeteden ayrıldı. Sonraki yıllarda bin sıkıntı içinde, “Gördüklerim, Geçirdiklerim” adlı dört ciltlik anılarını yazmaya başladı. Anıların baskı ve yayın masraflarını bile güç karşıladık. Bastırabilmek için ben kapı kapı dolaşarak ilân toplamaya çalışıyordum. Bazan güleryüz buluyordum, bazan da kapılar yüzüme kapanıyordu. Sonra hastalık gelip çattı. Çok yüksek tansiyon, kalp yetmezliği ve daha nice rahatsızlıklar...


EVLİLİĞİMİZİN 50. YILI

Böylece elli yıllık evlilik hayatımızı doldurmaya birkaç ay kalmıştı. O zamana kadar yaşamak istiyordu. 14 Eylül 1972’de Büyükada’daki evimizde aile çevremiz ve en yakın birkaç dostumuzla ellinci yılımızı kutladık. Ondan birkaç ay sonra 19 Aralık 1972’de öldü. O günden, bugüne kadar ne bir gazete, ne bir dergi, ne de TRT onu bir kez olsun anmadı bile. Böylesine unutulmaya layık değildi. Kusurları olmuştur muhakkak. Ne var ki, “İğriye iğri, doğruya doğru” diyerek kendi vicdanınca doğru bulduğu şeyleri savunmuştu. Dürüstlüğünden hiç kimse şüphe edemez.Toplumdaki durumuna ve gazetesine göre maddeten fakir sayılırdı fakat manen çok zengindi. Evladına ve bana tek mirası budur.

Ben onun kadar yüksek ruhlu, hoşgörülü insan değilim. Yapılan iyilikleri ömür boyu unutmayacağım gibi, fenalıkları, nankörlükleri de hiç unutamam. Ne yapayım? Elimde değil. Dünyanın her yanından birçok ödüller almıştı ama ona en büyük armağan, bugün Vatan’ın ve onun, bu sıcak ve dost ortamda anılmasıdır. Yine “Hak yerini buldu” demekten başka ne söyleyebilirim.

Bütün Vatan’cılara candan sevgilerle...



Rezzan A. E. Yalman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 99 - 1 Temmuz 1984
___________________________________________________________________________________________________________________________





Üç dönemde çalıştım Vatan’da.

1944-46- Liseyi yeni bitirmişim. Edebiyat Fakültesi’nde öğrenciyim. Eminönü Halkevi’nde İ. Galip Arcan’ın, Nusret Safa Coşkun’un, Salih Zeki’nin tiyatro kurslarına yazılmışım (Aziz Nesin de var öğrencilerin arasında). Bir yandan Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda Muhsin Ertuğrul’un gazetelere ilan vererek seçtiği bir amatör genç grubuyla tiyatro çalışmalarını sürdürüyoruz, öte yandan Vatan’da sanat muhabiriyim. Arada bir de röportajlar yapıyorum.

Neler anımsıyorum o günlerden?

O yıllarda istanbul’a çok sık uğrayan kalburüstü yabancı sanatçılarla tanışmalar.

  • Pera Palas’ta Zarah Leander’in bir basın toplantısı. Saray Sineması’nda konserler vermeye gelen ünlü yıldıza bir gazeteci soruyor: “Hitler’le cinsel ilişkiniz oldu mu?” Leander kulaklarına inanamıyor, hışımla salonu terkediyor.
  • Fahrinüssa Zeid’in Teşvikiye’de Ralli Apartmanı’ndaki dairesinde tertiplediği sanat toplantıları.
  • Çağın ileri gelen ressamları, şairleriyle tanışıyorum orada (Bedri ve Eren Eyüboğlu, D Grubu mensupları, Nuri lyem, nazik Asaf Halet Çelebi.)
  • Adalet Cimcoz’un Beyoğlu’nda Kollaro mağazasının üstündeki dairesinde “Cumartesi sohbetleri” (Yazarlar, tiyatrocular hep orada).
  • Geceleri meyhanelerde, şarapçılarda Orhan Veli, Sait Faik, Cahit Irgat gibi ağabeylerle kafa çekmeler.

Bütün bu dostluklar, ahbaplıklar, ilişkiler Vatan’ın sayfalarına yansıyor.
Sanatçılar, aydınlar Vatan’a güveniyor, yakınlık duyuyor.

Cyrano da Bergereac’ın açılışının ertesi günü Ahmet Emin Yalman’ın, Sabri Esat Siyavuşgil’in çevirisini, İ. Galip Arcan’ın rejisini,
H. Kemal Gürmen’in ve öteki oyuncuların başarısını öven uzun bir başyazı yazması olağan sayılıyor Vatan’da.

1951-55 -- Yurt dışında tiyatro eğitimimi tamamlayıp yurda dönmüşüm. Vatan’da sanat editörüyüm. Güzel sanatların her dalında -tiyatro, konser, bale, sergi, sinema- yer alan her olayın önce haberi veriliyor, ardından günü gününe eleştirisi yayınlanıyor. Öteki günlük gazetelerin çoğu bu düzene ayak uyduruyor. Vatan İstanbul’da bir sanat genel ortamının gelişmesine önderlik ediyor. Bu çığır, ayrıca Pazar ekiyle birlikte sunulan iki tam sayfalık Sanat Yaprağı’nın doğmasına yol açıyor. Şakir Eczacıbaşı ve birkaç dostla başlattığımız bu “yaprak”, bugünkü Sanat Dergisi, Sanat Olayı, Gösteri gibi dergilerin öncüsü sayılabilir. (Ne yazık ki, gündelik basın sanat yansımalarını eski yılların titizliği ile sürdürmez oldu günümüzde). Gene bu dönemde Vatan beni “gazeteci” yapmayı deniyor. Kahire’den Güney Afrika’ya dört aylık bir Afrika yolculuğu, bir NATO grubuyla Norveç’e yolculuk, Kıbrıs’ta Makarios’la görüşme, Karayolları’nın konuğu olarak bir Doğu gezisi ve daha başka yurt içi ve yurt dişi gezileri hakkında röportaj dizilerim yayınlanıyor. Ama benimseyemiyorum gazeteciliği. Gönlüm tiyatroda.

1957-60 -- Profesyonel tiyatrocuyum artık. Önce Haldun Dormen’in Küçük Sahne’sinde ardından Muhsin Ertuğrul’la Şehir Tiyatrosu’nda oyuncu ve yönetmen olarak çalışırken haftada iki gün Vatan’a fıkra yazıyorum. Bu yazıların birinde, “Bakanlar gelir gider, Muhsin Ertuğrul’lar kalır” dediğim için “Milli Eğitim Bakanına ve devletin manevî kişiliğine hakaret” suçundan mahkemelik oluyorum. Başyazar Ahmet Emin Yalman, Yazı İsleri Sorumlu Müdürü Selami Akpınar ve ben on sekizer ay ağır hapis cezasına çarpılıyoruz.

Bereket, 17 Mayıs Harekâtı oluyor, cezalar affa uğruyor.



Tunç Yalman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 99 - 1 Temmuz 1984
___________________________________________________________________________________________________________________________




Vatan’ın çok uzun yıllar kendisinden söz ettiren ünlü sanat Yaprağı ilk kez 26 Temmuz 1953’te yayınlanmıştı.
Her hafta gazetede bir sanat yaprağı yayınlama düşüncesi nasıl ortaya çıkmıştı?

Batı ülkelerinin çoğunda büyük gazetelerin bazıları bir de edebiyat ya da sanat eki yayınlarlar. 1950’lerde Londra Üniversitesi’nde öğrenci olduğumuz yıllarda İngiltere’ye her gelişinde Sayın Yalman’la konuşurduk. Bir gün Vatan’ın da bir sanat ekini neden vermediğini sorduğumuzda Yalman, “Geldiğinizde sizler çıkarırsınız” demişti. Gerçekten önce benim, ardından da yaz tatili için Özcan Ergüder’in Türkiye’ye döndüğü 1953 yazında, Tunç Yalman ve Oktay Akbal’ın da katılmasıyla bu tasarıyı, Vatan’ın Sanat Yaprağı’nı yayınlamaya başlayarak gerçekleştirdik. Ergüder kısa süre sonra Londra’ya döndü ama Sanat Yaprağı’nı çıkarmayı bizler sürdürdük.

Sanat Yaprağı’yla Vatan’ın sanat bölümünde ne tür bir çalışma düzeni vardı? Sanat olaylar ve ürünleri okura hangi anlayışla yansıtılırdı?

O yıllarda Türkiye’de çıkan “Varlık”, “Yeditepe”, “Yeni Ufuklar” gibi dergilerde özellikle edebiyat yoğun biçimde yer alıyor, diş dünyada olup biten edebiyat olaylarında Fransa öncelik kazanıyordu. Dergilerin ancak ayda birkaç bin okura seslenebildiği o dönemde, on binlerce okuru bulunan bir günlük gazete aracılığıyla sanatı adeta yaşar duruma getirmek istiyorduk. Üstelik, bunu okur ilgisini canlı tutacak bir yöntemle, güncel sanat olaylarına daha bir eğilip sanatın gazeteciliğini yaparak gerçekleştirecektik. Edebiyatın yanında sinemaya da tiyatrodan, plastik ve grafik sanatlara kadar her alana el atacaktık. Bir İngiliz ya da Amerikan sanatı kadar, örneğin Hint ve Japon sanatını da izleyecektik.

Sözgelişi, o dönemin ilginç sanat filmlerinden “Hoffmann’ın Masalları” oynadığı zaman, bu filmde rol alan oyunculardan bale sanatçılarına, koreografi, reji ve orkestra yönetimine kadar yapıtı dört bir yanıyla incelemiştik. Bununla da yetinmemiş, ozan Behçet Necatigil’e bir de Hoffmann’ı tanıtan yazı hazırlatmanın yararlı olacağını düşünmüştük. Hiç unutmam, Necatigil’in adresini Adalet Cimcoz’dan alıp kapısına geceyarısı dayanmıştık. Necatigil bu coşkumuz karşısında heyecanlanmış ve istediğimiz yazıyı ertesi gün Vatan’a teslim etmişti. Bu yepyeni bir havaydı. Vatan’ın günlük sayfalarında da sanat bölümü en son oyun, gösteri ve konserleri daha başladıkları akşam izleyerek, eleştirilerini ertesi günkü sayıya yetiştirmeye başlamıştı. O kadar ki, “Küçük Sahne”yi kuran Yapı ve Kredi Bankası’nın başkanı Kazım Taşkent ve sanat danışmanı Vedat Nedim Tör, tiyatro eleştirilerinin günü gününe yayınlanabileceğine inanmayarak, bir ilk temsil gecesi oyundan sonra Vatan’a gidip Tunç Yalman’ın tiyatro yazısını o geceki baskıya nasıl yetiştirdiğine gözleriyle tanık olmuşlardı.

Sanat Yaprağı, işte bu “sanatın gazeteciliğini yapma” coşkusuyla birlikte doğmuştu.

Sanat çevreleri, kamuoyu ve basında Vatan’ın Sanat Yaprağı nasıl karşılandı?

İlk kez gazete boyutundaki bir okur önüne çıkmayı sanatçılar da büyük coşkuyla karşıladılar. O günlerin tanınmış bir oyunundan esinlenerek “Arpa Ambarı” adı verilen Vatan’ın çatı katındaki sanat bölümü dönemin sanatçılarıyla dolup taşmaya başladı. Dağlarca, Sait Faik, Necatigil başta olmak üzere hemen herkesi orada görebilirdiniz. Olay kamuoyu ve öteki gazeteler arasında da geniş ilgi uyandırdı. Önce Aksam, ardından Ulus ve daha sonra çeşitli gazeteler sanat sayfaları yayınına yöneldiler. Sanat Yaprağı’nın etkinliği bizleri de özellikle yayın hazırlıklarını bitirdiğimiz cuma günleri bazan 24 saat uyumadan çalışmak zorunda bırakırdı. Böyle yorgun bir günün akşamında, İtalyan yeni gerçekçilik akiminin unutulmaz senaryocusu Cesare Zavattini’nin bir yazısını da çevirmeyi önerdiğimde, Tunç Yalman tanınmış bir çocuk doktorunun “gül koklarken bir anda öldüğünü” hatırlatmıştı bana...

Sanat Yaprağı bizleri öylesine derin bir tutkuyla sarıp sarmalamıştı.

Dağlarca, Sait Faik, Necatigil, İlhan Berk, Cahit Sıtkı Tarancı ya da Orhan Kemal gibi tanınmış ozan ya da öykücülerin yapıtlarından bazıları ilk kez Sanat Yaprağı’nda yayınlandı. Vatan’ın edebiyat ve sanat alanında daha fazla tanınmasına katkıda bulunduklar da oldu mu? Genç sanatçılarla Vatan nasıl bağ kuruyordu?

Gerçekten, Vatan bir dizi genç sanatçının kamuoyunda çok daha büyük çapta tanınmasına da katkıda bulundu. Örnek olarak, Turgut Uyar, Başaran, Bilge Karasu, Feyyaz Kayacan, Ali Nurganalı, Abdullah Aşçı, Yılmaz Gruda’nın çeşitli yapıtlarının yanı sıra, Cevat Çapan, Teo ya da Cavit Erginsoy’un ilginç bazı çevirileri de Sanat Yaprağı’nda yayınlandı. Genç yeteneklerle bağ kurmak amacıyla ayrıca haftanın bir günü onlarla konuşmalara ayrılmıştı.

Sanat Yaprağı’nda soruşturmalar da geniş bir yer tutuyor. Bunlar hangi alanlara doğru uzanıyor ve ne gibi yankılar uyandırıyordu?

Sanat alanında sorun ve sıkıntıları dile getirmek, bir tartışma ortamı açmak, her türlü görüşün açıklanabilmesine olanak sağlamak gibi amaçlarla soruşturmalara Sanat Yaprağı’nda özel bir yer veriliyordu. Diyelim ki, yurt dışında ve içinde “sanatçı ne yer, ne içer?” konusunun ya da bir “Türk romanı var mıdır?” sorusunun yanıtları, bu soruşturmalarda enine boyuna araştırılmaktaydı. Özellikle sanatçı ne yer, ne içer tartışması öylesine ilgi uyandırmıştı ki, Ataç bile Ulus’taki köşesinde bu konuyu ele alma gereğini duymuştu. Bir hafta İstanbul’da gerçek anlamda tiyatro olup olmadığını, bir başka hafta yılın kitap ya da filmlerini, bir başka hafta da eleştiri sorunlarını tartışma alanına çıkarıyorduk. Örnek olarak, “eleştiricinin görevi” konusunu tartışırken, eleştiricinin ne sanatçıya üstten bakan, ne de ders veren bir kişi olmadığını, onun ancak sanatçının yapıtlarının izleyicilerce çok daha iyi anlaşılabilmesini sağlayan bir kişi olmakla yetinmesi gerektiğini anlatıyorduk. Düşüncelerin kalıplaşmamasına özen gösteriyor; özgür düşünmeyi, sorunları değişik bakış açılarıyla ele alıp yeniden üstlerinde düşünmeyi amaçlıyorduk.

Ya söyleşiler?

Sanat Yaprağı, her şeyden önce sanatı salt sanat ürünlerinden ibaret görmüyordu. Sanatçının düşüncesi, yaşamı, sanat akımları ve kuramı da o ölçüde önemliydi. Söyleşiler, sanatçılara böylesine geniş bir boyutla bakmamıza yardımcı olmak çabasındaydı.

Üstünde önemle durulan bir başka şey de, sanatın salt bugünün yapıt ya da sanatçılarıyla sınırlanamayacağı gerçeğiydi. Sözgelişi, ölüm yıldönümünde Tevfik Fikret’i Abdülhak Şinasi Hisar’a ya da Mevlana’yı Abdülbaki Gölpınarlı’ya incelettiriyor, A. Kadir’in Türkçeleştirdiği Mevlana şiirlerini yayınlıyorduk.

Sanat Yaprağı’nda ilginç mektupların yayınlandığı bir okur mektuplar köşesi de var. Mektuplar arasında Orhan Kemal, Cahit Sıtkı Tarancı gibi ünlü yazarlardan Bahri Savcı gibi bilim adamlarına ya da Asaf Çiyiltepe, Kemal Özer, İlhami Soysal, Mümtaz Zeytinoğlu gibi yeni ortaya çıkmaya başlayan yazarların imzalarına rastlanabiliyor. Bu ilgi çekici iletişim ortamıyla Sanat Yaprağı ne yapmak istiyordu?

İstenen şey, Sanat Yaprağı’nda yapılanların sanat çevreleri ve kamuoyundaki tepkisini de görmekti. Böylece tüm yapıt ve yazılar eleştiriye açık tutuluyor, sanata ilişkin önerilerde bulunma fırsatı sağlanıyordu. Bu, bir bakıma, bir karşılıklı hesaplaşma platformuydu da... İşin ilginci, Tarancı’nın imzasıyla gelen ve bizi kıyasıya eleştiren bir mektubu yayınladığımızda beklenmedik bir durumla karşılaşıyorduk. Tarancı derhal yolladığı bir mektupla o eleştirilerin kendisine ait olmadığını açıklıyor. Bu sahteciliği kınıyor ve Sanat Yaprağı’nı ne kadar beğeniyle karşıladığını açıklıyordu.

Sanat Yaprağı’nın bir başka özelliği de değer yargılarında elden geldiği ölçüde yansız, objektif kalma çabasıydı. Sözgelişi, kitap eleştirilerini Oktay Akbal yapıyordu ama Akbal’ın yeni yapıtının eleştirisi söz konusu olunca, o konudaki yazıyı bu kez edebiyata büyük ilgi duyan bir fizikçi, Cavit Erginsoy hazırlıyordu. Hem de, gerektiğinde eleştirilerini sayfanın kitap yazarından hiç esirgemeksizin...

Sonuç olarak, Vatan’ın Sanat Yaprağı Türkiye’de toplum-sanat-sanatçı ilişkileri açısından hangi işlevleri gerçekleştiriyordu?

Sanat Yaprağı, öncelikle, insanların sanattan anlayanlar ve anlamayanlar biçiminde ikiye ayrılmasına karşı çıkıyor, sanattan herkesin bir tad bulabilmesi için çaba gösteriyordu. O sıralarda kitapların baskı sayısı birkaç bini zor aşıyor, sanata vakit ayırmak, sanattan haz duyabilmek ancak özel grupların tekelinde sanılıyordu. Sanat, korkulan ya da çekinilen bir şey olup çıkmıştı. Hele liselerde edebiyat dersi, Divan ozanlarının vezin ve kafiye özellikleri ya da doğum ve ölüm tarihleri hakkındaki bunaltıcı sorularla en ürkülen derslerden birisine dönmüştü.

Aslında, bu “sanattan kaçış” halkın kusurunun bir sonucu da değildi. Oysa, halk nasıl ki politikacı olmadan da siyaseti izleyip katılabiliyor, eğitimci olmadan da eğitimden çok şeyler bekleyebiliyorsa, sanatla da böylesine canlı bir ilişki kurabilmeliydi. Her insana açılabilmeliydi sanat...

O eski asık suratlı sanat anlayışı, aynı yöndeki sayısız başka çabaların da yardımıyla giderek aşama aşama geride bırakıldı. Bugün uluslararası sanat festivalleri, sinema haftaları, sayısız galeri, tiyatro ve tüm sanat etkinlikleriyle Türkiye’de çok daha ileri bir sanat ortamına sahibiz.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 99 - 1 Temmuz 1984