Yeniden Doğar Gibi
Gençlik ve cinsellik sözcüklerinin yanyana gelmesi yazarları da okuyucuları da ürkütmüştür çoğu zaman. Gençliğin ele avuca sığmaz bir gelişim dönemi olması, cinselliğin de giz dolu bir duyuş ve davranış alanı sayılması iki kavramı birlikte düşünmeyi zorlaştırmaktadır. Düşüncemize açıklık kazandırmak için konuyu bedensel temellerinden başlayarak çözümlemek en doğrusu olacak.
Adem’le Havva’dan beri de böyle olmadı mı?
![]() |
| [Dergiden fotoğraf: "Adem'le Havva'nın İlk Çamaşır Günü (Baskı: İsveç)"] |
Geleneksel olarak ergenlik döneminin başlangıcı erinlikte birleştirilir.
“Erinlikten söz edildiği zaman, özellikle ergenliğin organik yönü ve özel olarak da cinsel işlevin ortaya çıkması ve yerleşmesi düşünülür”
(M. Debesse).
Aslında erinlik ve ergenlik birbirini izleyen, ama aynı zamanda birbirinin içine girmiş gelişim evreleridir.
Erinliğin Batı dillerindeki karşılığı olan “puberte” sözcüğü Latinceden gelir ve bedendeki kıllanmayı belirtir;
kıllanmanın başlaması bugün de erinliği tanımlamada çok yaygın bir ölçüttür.
Yine Latinceden gelen “adolescence” (ergenlik) sözcüğü büyüme anlamındadır ve büyüme sürecini anlatır;
bu sözcüğün bir durumu değil bir süreci dile getirmesi çok önemlidir.
Latinler erinlik sözcüğünü bedensel-cinsel değişimi, ergenlik sözcüğünü de yetişkinlik çağına geçişi belirtmek için kullanmışlardır.
Bugün ergenlik terimini çocuklukla yetişkinlik arasında yer alan yaşam döneminin özelliklerini anlatmak için kullanıyoruz psikolojide. Ancak bu dönemde ortaya çıkan bedensel değişimlerin salt organik olaylar olmadığını, psikolojik-sosyal-kültürel anlamlar taşıdığını da biliyoruz. Bu yönüyle ergenlik daha çok çağdaş bir kavramdır.
Ergenlik olgusunun günümüzün karmaşık yapılı toplumlarına özgü olduğu,
bugünkü anlamıyla ergenliğin geçmişteki toplumlarda bulunmadığı düşünülmektedir.
Psikolojik özellikleri iyi anlamak için fiziksel gelişimi incelemek gerekiyor. Çocuğun erinlik dönemine girdiğini belli eden geleneksel ölçütlerin başında, kızlarda ilk reglin, erkeklerde ilk boşalmanın görülmesi gelir.
Erkeklerde ve kızlarda yumurtalıklar hem cinsiyet hücrelerini üretir, hem de cinsel etkinlik için gerekli fiziksel ve psikolojik uyumu sağlayacak hormonları salarlar. Hormonların belirlediği birincil ve ikincil cinsel değişimler bütün organizma üzerinde derin etkilerde bulunur ve ergenin kişiliğine yansırlar.
Bütün bu tepkileri öncelikle “beden şeması” kavramın altında incelemek uygun olacaktır.
AYNALAR... AYNALAR...
Beden şeması ya da imgesi kavramı bedenimize ilişkin kişisel tasarımımızı belirtir. Bu imge çözülmüş parçalardan bütüne doğru giderek zaman içinde oluşur. Ergenlik döneminde hızlı organik gelişme ve değişimler eski beden şemasını bozar ve yeniden kurulmasını gerektirir. İmgenin böyle ansızın değişmesi ergeni ve cinsel kimliğini yeniden tanıma sorunuyla karşı karşıya getirir. Görünümü değişen beden, çocuğun ve çevresinin gözünde yeni bir anlam kazanır.
Hızlı bedensel değişimler bir hastalık gibi, bir anormallik gibi kaygı ve korkuyla izlenirler çoğu zaman. Değişen bedeninin sınırlarını ve olanaklarını tanıma zorunluluğu ergeni fiziksel oyunlara ve hareketlere iter, ayna önünde uzun süre kalmaya zorlar.
Fiziksel oyunlarla ergen, “bedenini şu ya da bu biçimde kendi sınırları içinde tutmaya uğraşmakta”,
aynaya uzun uzun ve sık sık bakmasıyla da “değişen imgesini bir an için olsun sabitleştirmeye çalışmakta”dır
(G. Ph. Guasch).
Belirsizlik içinde değişmek dayanılmaz parçalanma ve yabancılaşma duygularına yol açacaktır.
Çocuklukta olduğu gibi ergenlikte de bedenin erojen bölgeleri beden imgesinin gelişmesinde temel bir rol oynarlar. Bütün ergenler belirli bir anda cinsel gelişimleriyle az çok uğraşırlar, fakat bunu genellikle gizlice yaparlar. Ergen gitgide cinselleşen bedeni karşısında çelişik duygular yaşar; bu yeni gerçekliği kabul etmekte güçlük çeker; gelişen bedenini bazen ortaya koymaya, bazen gizlemeye çalışır.
“Ergende oluşan değişimlerin hızlılığı ve çokluğu onda çok büyük bir sıkıntıya yol açarsa da,
bunlar ona aynı zamanda çok büyük doyumlar da verirler.
Bu değişimlerin yol açtığı tepkiler özellikle cinsel gelişim konusunda son derece ambivalandırlar.
Gurur utanca karışır, korku arzuya”
(G. Ph. Guasch).
Hızlı ve ani bedensel değişimlere eşlik eden çeşitli tepkiler içinde en sarsıcı olanı yabancılık duygusudur.
Pek çok ergen bedeninin kendisine ihanet ettiği duygusuna kapılır; bedenini kendisinden ayrılmış, uzaklaşmış garip ve yabancı bir nesne gibi algılar.
(Anna Frank anı defterinde “Bende garip şeyler oluyor, sadece bedenimi dışında değil, içinde de...” diye yazacaktır)
Yerleşik şemayı bozan hızlı beden gelişimi ergene bedeninin kendi denetiminden çıktığı izlenimini verir. Ergenliğe özgü beceriksiz, sakar, dengesiz hareketlerin nedeni beden ölçülerinin ve oranlarının hızla değişmekte olmasıdır.
Ergen,
- konuşurken aniden tizleşen ya da boğuklaşan sesini tanıyamaz,
- yürürken niye sağa sola çarptığını anlayamaz,
- elinden kayıveren eşyalara şaşkınlıkla bakakalır,
- ağzından saçılıveren tükrüklerden utanır,
- aralıksız terleyen ellerinde nefret eder,
- hiç yatmayan saçlarına öfke duyar.
Bedeniyle savaşımında kaybeden sanki hep odur
(Suçsuzlar Kapısı romanında, “Nicolas, ağzında ikide bir biriken tükrüklerle, yüzündeki ergenlik sivilceleriyle,
iskelet gibi bedeniyle kendisini öyle beceriksiz, öylesine başarısız buluyordu ki...”).
Denetimden çıktığını hissettiği bedenini yeniden tanıyabilmek için ergen tüm dikkatini bedenine yöneltir.
Bu dönemde aynalara düşkünlük kendini beğenmişliği yansıtmaktan çok, yabancılaşmış birini yeniden tanıma isteğini ifade eder.
“Bedensel gelişimin yol açtığı başkalaşma duygusu aynayı vazgeçilmez bir tanık ve değerli bir tanıdık durumuna getirir” (G. Ph. - Guasch).
SAYIN SEYİRCİLER
Bedenin en önemli psikolojik işlevi benliğin kurulmasına katkıda bulunması ve başkalarıyla ilişkilere aracılık etmesidir. Ergenlikteki bedensel değişimler bireyin hem kendisiyle hem başkalarıyla olan ilişkilerini etkiler.
“Bedenin biçim değiştirmesi ergenin kendisiyle ve başkasıyla ilişki biçimini yeniden gözden geçirmeye zorlar. Boyuna, yapısına, yüzüne, silüetine, tenine ilişkin hipokondriyak saplantıları bu yeni ben imgesine uyum sağlama güçlüklerini yansıtırlar; bu yeni imge dünyayla ilişkisinde de derin bir değişime yol açar”
(Kahn-Nathan ve Trodjman).
Bedeninin bugünkü durumunu ve yarın ne olacağını kuşkuyla izleyen ergen, bu yüzden çevrenin yargılarına karşı çok duyarlıdır. Ben ile başkası arasında vazgeçilmez bir aracı olan beden, erinlik gelişmeleriyle birlikte başkalarının bakışlarına ve değerlendirmelerine konu olur. Başkalarının bakışı ergeni sıkar ve utandırır, ama aynı zamanda kendi varlığının bilincini kazanmasını da sağlar.
(Ergenlikte seyircisiz olunamayacağını Gönül-Çelen’in ergen kahramanı ne güzel anlatır:
“Tek bir eksiğim vardır benim, o da seyirci. Kendimi göstermeye çok düşkünüm”)
Ayrıca bedenin değerlendirilmesi cinsel kimliğin oluşumuna da katkıda bulunur. Bedensel değişimler ergenin belirli bir cinse mensup olduğunu göstermek bakımından önemlidirler.
“Cinsel organların olgunlaşması kuşkusuz erinliğin en göz alıcı olgusunu oluşturur;
bunun ilk ‘seyircisi’ de kesinlikle çocuğun kendisidir”
(P. Hanry).
İkincil cinsel özelliklerin ortaya çıkması genellikle çevredeki seyircilerin de tepkileriyle karşılaşır -çoğu zaman zalim olabilen seyircilerin-.
Örneğin,
- çevrenin ergenin değişen sesiyle, sivilceli yüzüyle alay etmesi,
- mastürbasyona ilişkin imalarda bulunması ya da
- gece boşalmalarını kınaması erkek çocuk için çok zor yaşantılardır;
kız çocuğun,
- ilk regllerinden utanması ya da
- gelişen göğüslerini saklamaya çalışması,
- çevrenin özellikle cinsel içerikli tepkileri karşısında ne yapacağını şaşırması da öyle.
Ancak olumsuz yönleriyle bile bütün bu yaşantılar ergen için zorunludur.
Çünkü geçmişte “nötr” bir nesne olan beden erinlikle birlikte “cinsel” bir varlık oluvermiştir birden ve bu oluşumu kabullenmek gerekmektedir.
Cinsel özelliklerin gelişiminin erkek ve kız çocukta yol açtığı bazı psikolojik tepkileri incelemekte yarar var (asıl çözümlemeyi sonraya bırakıyorum). Burada temel sorun, bedensel olgunlaşmanın getirdiği erotik olanaklar ile psikolojik olgunlaşmanın henüz tam anlamıyla çakışmamasıdır.
Erkek çocukta:
Testisler: Yumurtalıkların asimetrik yapısı bazı ergenleri korkutur, bazıları da yumurtalıklarının çok küçük olmasından kaygılanırlar (Oysa yumurtalıklar normal olarak ancak ergenliğin sonlarında yetişkinlik büyüklüğüne ulaşırlar).
Penis: Genellikle bütün ergenlerde penisin boyu kaygı konusu olur. Penisini çok küçük ya da yeterince gelişmemiş bulan pek çok ergen vardır. (Aslında küçük penis kaygısının altında çoğu zaman iğdiş edilme anksiyetesi yatar).
Ereksiyon: Penisin sertleşmesi ergene hem haz ve gurur verir, hem de denetleyemediği bir olayın utancını, korkusunu, telaşını yaşatır (Çünkü sertleşme sadece erotik nedenlerle değil, akla gelmedik her türlü durumda ansızın ortaya çıkabilir).
Ejakülasyon: Genellikle beklenmedik ilk boşalma şaşkınlığa ve can sıkıntısına neden olur. İlk boşalmalar kendiliğinden ya da mastürbasyonla olabilir. Gece boşalmaları ergenliğe özgü normal tepkilerdir (Ama bazı ergenler bunu korkuyla karşılayabilir, hastalık belirtisi sayabilirler).
Kıllanma: Erkekliğin belirtisi olan kıllanma aynı zamanda cinsel gücün de simgesi sayılır. Göğsün kıllanması, sakal ve bıyığın çıkması erkekleşme belirtisi olarak gurur verir ve sabırsızlıkla beklenir (Buna karşılık, çocukluktan uzaklaşma kaygısı ve cinselliğe yaklaşma korkusu bazılarında kıllanmayı reddetmeye yol açabilir).
Kız çocukta:
Göğüsler: Bazı kızlar gelişen göğüslerinden sıkıntı duyar, bakışlardan kaçmak isterler; bazıları da tam tersine gelişen kadınlıklarının bu belirtisinden gurur duyar, görülmesinden hoşlanırlar. Genellikle kız ergenlerin çoğu çelişik bir tutum geliştirir. Göğüslerinden gurur duysalar da, biraz ısrarlı bir bakıştan rahatsız olurlar (Aslında bu çelişik tutumlar cinselliğe ilişkin duygulardaki ambivalanstan kaynaklanır).
Regller: Kız çocukta erinlik gelişiminin bu en önemli anı karmaşık duygularla yaşanır. Çocukluğun sona ermesinden duyulan hüzün, yetişkinlik yoluna girmekten duyulan mutluluk; ama aynı zamanda kaygı ve korkular. İlk regller hastalık ve suçluluk duygularıyla, kirlenme, koku yayma, herkesin dikkatini çekme utancıyla yaşanabilir (Çok olumsuz duygularla yaşanan regller genellikle iğdiş edilme karmaşasını ya da kadın olma korkularını yansıtabilirler).
Bütün bu bedensel ve cinsel değişimlerin yeni bir beden şeması içinde bütünleştirilmesi ve benimsenmesi ergenliğin en önemli sorunlarından biridir.
Elbette bir yeniden doğuş söz konusu değildir burada. Gelişimde bir süreklilik vardır ve çocukluk yaşantıları sonraki gelişmeleri büyük ölçüde etkiler. Gerçi çocuğun da cinselliği vardır ama, bu kez cinsellik işlev kazanmıştır.
Eyleme hazır cinsellik, mutluluk kaynağı da olabilir, korku ve kaygı kaynağı da.
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 62 - 15 Aralık 1982
_________________________________________________________________________
Kalenin Bedenleri
Çocuk uyumlu boyutlar içinde oluşan büyümesinin bilincine sahiptir. Oysa ergen ansızın uyanan biyolojik güçlerinin kontrolsuz bir biçimde boşandığı izlenimini taşır. Ayrıca çocuk kendini kendi evriminin yapıcısı gibi görür. Buna karşılık ergen aşıldığını ve geri dönülmez bir evrimin konusu, aracı hatta kurbanı olduğunu hisseder.
Fiziksel değişimler ergenin benlik kavramında önemli bir rol oynarlar. Benlik kavramı ise kişinin beden imgesine sıkıca bağlıdır. Ergenlikte beden benliğin simgesi olur ve değişen bir beden değişen bir benlik anlamına gelir. Ergenin kendi bedensel değişimlerini algılamasında çevrenin tepkileri de çok önemlidir.
Ergen başkalarının yargılarına hastalık derecesinde duyarlıdır.
(bu yargıların açıkça belirtilmiş olması da gerekmez, bir bakış, bir jest, bir mırıltı bile yeter etkilenmeye, mutlu olmaya ya da yaralanmaya)
Bedenin değerlendirilmesinde anormal gelişim korkuları ya da estetik kaygılar en çok uğraşılan saplantı konularıdır. Ergenler bedenlerinin geleneksel modellere azami ölçüde yaklaşmasını dilerler. Büyüme sırasında bazı çocukluk niteliklerinin hâlâ sürüp gitmesi utanma nedeni olur. Bununla birlikte bedensel olgunlaşmaya karşı alttan alta işleyen bir reddetme eğilimi de geliştirilir.
Gerçekte ergenin tutumu ambivalandır.
Bir yandan, çirkinleşmeye ve ahenksizleşmeye yol açtığı, çocukluktan uzaklaştırdığı için bedensel gelişme reddedilir, öte yandan, yetişkinliğe yaklaştırdığı için bedensel değişimlerin en kısa zamanda gerçekleştiğini görme isteği duyulur.
Örneğin erkek çocuk her ne kadar apış arası kıllarının ortaya çıkmasından ürkmüşse de, bunların miktarının artışını ve yayılma biçimini dikkatle izler. Bu gelişimde bir yavaşlık, fazlaca bir yayılma ya da yer yer eksiklik ergene hemen başkalarından farklı -anormal- olduğu duygusunu verecektir. Ergenlere özgü aşırı utangaçlık çoğu zaman bu anormal olma korkusundan kaynaklanır. Karşılaştırma yoluyla bir farklılığın varlığını keşfetme korkusuyla görülmemesi ve başkalarını görmemeyi yeğlerler (ama gizliden gizliye karşılaştırmalar yapmaktan da kendilerini alamazlar.
Kız ergenlerde estetik kaygı daha baskındır. Estetik olmayan bir beden gelişiminin kızları daha çok etkileyeceği açıktır -güzellik normlarının onlara daha çok empoze edilmesi nedeniyle-. Anormallik korkularının ve güzellik kaygılarının yanında, olgunlaşmanın gecikmesi de sorun yaratır.
Geç gelişim gösteren ergenlerde,
- zihinsel yetersizlik,
- aşırı heyecanlılık,
- duygusallık,
- grup yaşamına katılamama,
- sorumluluk yüklenememe gibi kişilik aksamaları görülebilir.
Beden yapısı çocuksu kaldığı zaman kişilik de çocuksu kalmaktadır (Origlia ve Quillon).
Ergenlik çağı bedenin bilincine varılması çağıdır, ancak çoğu zaman can sıkıcı bir bilinçlenmedir bu. Bedenini incelemek, gelişimlerini izlemek, yeniden tanımaya ve aynı zamanda başkaları üzerindeki etkilerini kestirmeye çalışmak zor uğraşlardır. Zorluk, yapılan işin duygusal yükünden gelmektedir. Ama zor olsa da kaçınılmaz bir uğraştır bu. Çünkü ergenlik çağının güvensiz benliği bedende kendine kalıcı ve sağlam bir destek sağlamaya çalışmaktadır. Kendine güvenini arttırmak için bedene başvurulmakta, bedenin en küçük kusurları da bu yüzden bütün benliği istila etmektedir (R. - Spenle).
Erinlikle birlikte baskın yapan dürtüsel güçler bedeni cinsel bir nesne yapar ve cinsel kimliğin kazanılmasında beden temel etken olur. Bu dönemde bedene ilişkin saplantıların altında çoğu zaman cinsel kimliğe ilişkin kaygılar yatar. Ayrıca cinsellik karşısındaki çatışmalı duygular da genellikle bedene ilişkin kaygılar olarak yansıtılır.
Beden ve bedensel işlevler konusundaki bazı kaygıları ele alarak bunların psikolojik temellerini göstermek gerek.
Burada inceleyeceğim örnekler “normal” kaygı ve korkuları kapsayacak.
HOROZDAN KORKAN YAR
Cinsel kimlik kazanma sürecinde jenital organların gelişimi erkek çocuk için çok önemlidir. Penisin büyüklüğü ergenler arasında yaygın bir kaygı konusudur. Gizlice yapılan ölçmeler ya da -bazen olduğu gibi- açıkça karşılaştırmalar “benimki küçük” yargısına götürmüşse, sonuç yoğun bir değersizlenme ve aşağılanma duygusudur. Sadece penisin değil bütün organların boyunun bireylere göre farklı olduğu, hazza ulaşma yeteneğinin ya da cinsel gücün penisin boyuna bağlı olmadığı yönündeki bütün uyarılar çoğu zaman yetersiz kalır.
(18 yaşında bir genç:
“Cinsel organımın küçük olduğunu sanıyorum.
Başkalarının söyledikleri yüzünden sorun oluyor.
Yayınların verdiği bilgiler yeterli ama beni rahatlatmıyor.
İlerdeki ilişkilerimde erken boşalmaktan korkuyorum”)
Ergenlikte beden şemasının yeniden düzenlenmesinde penisin önemli bir sorun odağı olması genellikle kastrasyon anksiyetesiyle ilgilidir. Çocuklukta aşılanmış Oedipal çatışmalar ergenlikte yeniden canlanan Oedipus durumu içinde daha da önem kazanmaktadır. Çünkü ergenlikle birlikte penis işlev kazanmış, dolayısıyla iğdiş edilme tehlikesi somut bir tehlike haline gelmiştir. Bu yüzden küçük penis kaygısı Oedipal duygulardan arınmadan sadece bilgi -hatta deneyim yoluyla- aşılamamaktadır (küçük penis “illüzyon”unun pek çok yetişkin erkekte de gizlice sürüp gitmesinin nedeni budur).
Gazete ve dergilere gençlerimizden gelen mektupların çoğunun küçük penis yakınmalarıyla dolu olması konuya toplumsal-kültürel açıdan bakmayı da gerektirmektedir.
Erkekliğe aşırı düşkünlüğümüzün altında bir erkeklik korkusu mu var?
Erkek olmakta duyduğumuz güçlüğün nedeni bir türlü sıyrılamadığımız kastrasyon çatışmaları mı?
Çocukluğumuzda hepimizi yaralayan ortak bir yaşantıdan mı geçiyoruz?
Kale gibi sağlam sandığımız erkekliğimizin bedensel temelleri kuşkulu mu yoksa?
Erkek ergenlerin cinsel organlarıyla bir başka sorunları da sertleşme ve boşalma konusundadır. Gece -ya da gündüz- boşalma ilke olarak cinsel içgüdünün dışlaştırılması yokluğunun ya da yetersizliğinin karakteristik bir belirtisidir. İlk boşalma erinliğe erişmiş çocuklarda ilk sertleşmeden kısa bir süre sonra otomatik olarak kendini gösterir. İlk sertleşmeler ortada açık bir neden olmadan ve çoğu zaman cinsellikle pek az ilişkili ya da hiç ilişkisiz bir biçimde sık sık ortaya çıkarlar. Bu olgu hastalıklı bir imgelemin ürünü değil, bireyin cinsel gücüne bağlı işlevsel süreçlerin normal bir anlatımıdır (H. Giese).
O halde bu denli normal bir yaşantı ergenlerde neden bunca kaygıya yol açabilmektedir?
(18 yaşında bir başka genç:
“Haftada bir gece rüyamda cinsel ilişkide bulunuyorum ve sabahleyin iç çamaşırımı kirletmiş oluyorum.
Arkadaşlarımdan duyduğuma göre bu iş böyle devam ederse ileride sakat kalmam kabilmiş. Bu hastalıktan kurtulmak istiyorum.”)
İlk boşalmalar kimi ergenler için böylesine travmatik bir yaşantı olabilmektedir. Erkek olmayı sabırsızlıkla bekliyor olsalar bile. Bu fizyolojik işlev üzerinde kendi iradesinin hiçbir kontrol gücü olmadığını, tam tersine kendisini aşan güçlere (majik?) tutsak olduğunu görmek ergeni derinden sarsmaktadır. Tam da çocukluk bağımlılıklarından kurtulma girişimleri sırasında bu kez yeni bir bağımlılığın, kendi biyolojik yapısından doğan bir bağımlılığın kurbanı olunmaktadır. Bedensel boşalma genç erkeğe salt fizyolojik bir alanda bile kendi kendisinin efendisi olmadığını anımsatmaktadır (H. Deutsch).
İlk boşalmalar genci altüst eden yoğun bir haz da yaşatırlar. Kendiliğinden bile olsalar, sıkıntı, utanç ve suçluluk duygularına yol açarlar (spermi görmekten ya da ona dokunmaktan tiksinti duyarlar -kimi yetişkinler de öyle-). Çoğu ergen telaşa kapılıp yatağını ters çevirmek, çamaşırlarını saklamak ya da rüyasında yıkandığını görmek gibi tepkiler gösterir. Kimi ergenler sertleşmeyi ve boşalmayı engelleyecek önlemlere başvurmaya kalkışırlar. Bu tutum Oedipus karmaşasının ve iğdiş edilme korkusunun yeniden canlanmasının yol açtığı yoğun bir iç çatışmanın belirtisidir. (Ph. - Guasch).
Bu tepkilerin kültürel kökenleri çocukluk döneminde temizlik eğitimine verilen aşırı önemde aranabilir. Annelerin çocuğa boşaltım kontrolünü öğretmedeki aceleci, ısrarlı, abartılı tutumlarının sonucudur bunlar. Ergenlikteki kontrolsüz boşalmalar çocukluğa bir gerileme gibi algılanır ve yasaklayıcı annenin ceza tehditleri yeniden canlanır.
Çocukluktan kurtulmak isteniyorsa kendini kontrol etmeyi bilmek gerek, üstelik boşalımını kontrol edebilmek yetişkinliğin cinsel zaferi değil mi?
ÖMÜR BOYU CEZA MI?
Ergen kızlarda regller yeni bir kaygı kaynağıdır. Psikanalizciler ilk regllerin yol açtığı psikolojik travma üzerinde ısrarla dururlar. Özellikle beklenmedik biçimde ortaya çıktığında bu ilk kan akışı bir ceza gibi algılanabilir. Derste, dansta, okul gezilerinde, spor etkinliklerinde ansızın başlayabileceği korkusu, farkedileceği kaygısı sıkıntıya, utanca, gizlenme isteğine yol açar. Kimi kızlar regllerini doğal ve beklenen bir olay olarak kabul ederler, kimileri de çocukluk dünyalarına şaşırtıcı, beklenmedik, kaba bir baskın olarak algılarlar. Yaşam boyu çekilecek bir haksızlığın kurbanı olunduğu duygusu sonunda cinsiyetini değiştirme ya da cinselliği reddetme isteklerine varabilir.
![]() |
| [Dergiden fotoğraf: "Topor: 'Kırlangıçların Dönüşü'"] |
(Bir genç kız: “İlk reglimi oluncaya kadar erkek olduğumu sanırdım. Keşke olsaydım.”)
Fiziksel nedenlere bağlı regl bozuklukları psikolojik sorunlar doğurabileceği gibi, psikolojik nedenler de regl bozukluklarına yol açabilir. Özellikle ağrılı regller ergenlik sırasında olmasa bile sonraları yetişkinliğin cinsel sorunlarıyla karşılaşıldığında başlamaktadır. Organik hiçbir nedene dayanmayan fonksiyonel regl bozuklukları regller sırasında libido geriliminin artmasına bağlıdır. Bu gerilimin baskısıyla her türlü çocukluk düşlemleri -özellikle kan akışıyla ilişkili olanlar- yeniden canlanmaktadır. Regller karşısında yaşanan aşırı tepkiler iğdiş edilme karmaşasının yeniden canlandığının belirtisidir. -yasaklanmış cinsel dürtülerin cezalandırılması olarak- . Psikoseksüel gelişimi dengeli olan bir kadının hiçbir özel güçlüğü olmayacaktır, buna karşılık ruhsal dengelerini güçlükle kurabilen kadınlar için bu libido gerilimi bardağı taşıran son damladır
(K. Horney).
Bütün bu sorunların roman ve öykülere yansımış örneklerini incelemeyi gelecek yazılara bırakıyorum.
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 64 - 15 Ocak 1983
_________________________________________________________________________
Nostalji
Romanlarda ergenliğin işlenmesi, neredeyse romanın tarihi kadar eskiye dayanır.
Ancak ergenlerin romanların önde gelen kahramanları olması özellikle 18. yüzyıla rastlar; romantik edebiyat adeta bir ergenlik edebiyatıdır.
- Abbé Prévost, “Manon Lesko”da ergenliğin sınırsız duygusallığını ve tutkularını işler.
- Rousseau ergenin kendine özgü psikolojisini ilk keşfeden yazardır:
Olmuş-bitmiş değil olmakta olan, kendini araştırmaya ve açıklamaya çalışan bir varlığın psikolojisi (İtiraflar).
- Beaumarchais çelişkili kahramanı Chérubin’in kişiliğinde,
artık çocuk olmayan ama henüz yetişkin de olmayan gerçek bir ergeni betimler (Figaro’nun Düğünü).
- Bejamin Costant “Kırmızı Defter”de varoluş anksiyetesini derinden duyan kendi ergenliğini dile getirir.
- Chateaubriand gurura, yalnızlığa, özgünlüğe aşırı düşkün ergenliğinin karışık öyküsünü anlatır.
- Musset’de heyecanlı, sinirli, çelişkili, düşüncesiz, üstelik de âşık bir ergenlik görülür.
- Alfred de Vigny günümüzün başkaldıran ergenlerinin habercisidir.
- Lautréamont ve Rimbaud’da başkaldıran gençlik imgesi güç kazanır.
19. yüzyılın romancıları artık ergenliği yapıtlarının ana konusu yapmazlar ama, yaşamın bu döneminin özelliklerini keşfetmekten de geri kalmazlar.
- Balzac’ın kahramanlarında güçlü olma isteği ile sevgi gereksinmesi çarpışır;
- Stendhal Adler’in bireysel psikoloji kuramını sezinletir;
- Flaubert düşlemin önemini psikologlardan önce haber verir.
- Chatéaubriand ve Rousseau’yu okuyan,
- Musset ile ilişki kuran,
- Stendhal, Balzac, ve Flaubert’le arkadaşlık eden George Sand, “Hayatım”da düşgücünün ve serüvenin büyüsüne kapılan,
ama gene de gerçeklik duygusunu yitirmeyen bir gençlik tablosu çizer
(Kendisi için: “Gönlüm hiçbir vakit kafamın haberi olmayan birşey yapmamıştır”.
“Hiçbir tutkuya dört elle sarılmayacak kadar özgür düşünceli bir insan olduğum için çok şey istemiyordum”.
Chopin için: “Sanat dışında hiçbir düşüncesine katılmadığım halde onu değiştirmeye hiç çalışmadım,
diğer dostlarımın kişiliklerine gösterdiğim saygıyı onunkine de gösterdim”.
Sevgi için: “İnsanlar sevdiklerine karşı amansız davranmakla kendi acılarını çoğaltırlar”).
YÜZYILIMIZDAN ÖRNEKLER
20. yüzyıl yeniden gençliğin yüzyılı oldu; sayısız edebiyat örnekleri arasından hangisini seçmeli!
İşte, yaşamı sadece yirmi yıl süren, ama yetişkinliğe özgü tüm psikoseksüel deneyimleri romanlaştıran Raymon Radiguet:
“Annem ve babam kız-erkek arkadaşlığını hoş görmezlerdi.
Bizimle birlikte doğan cinsiyet duygusu karanlığa boğuldu, fakat kaybolacağına büsbütün canlı kaldı” (İçimizdeki Şeytan).
İşte, on beş yaşındaki bir genç kızın kendi bedeni karşısında duyduğu narsisik heyecanı anlatan Julien Green:
“Gömleğimi sıyırıp attım ve bedenime baktım.
Dinin yasakladığı uygunsuz bir davranıştı bu, ama daha önce hiç duymadığım bir haz verdi bana.
Bir yasayı çiğneyen kişiye özgü bu sarhoşluğu ilk kez duyuyordum” (Mari-terez’in Günlüğü).
![]() |
| [Dergiden fotoğraf: "Jan Zielecki: 'Yağmurlu Görüntü'"] |
İşte kendi bedenlerini uzun uzun seyretmekten büyük bir haz duyan Colette’in bütün kız ergenleri.
İşte ergenliğe özgü mazoşizmin çarpıcı bir örneğini anlatan M. Th. Bodart,
- ergenliğin şu çelişik yalnızlık gereksinmesini ve kendinden kaçma isteğini,
- bölünmüşlük duygusunu,
- suçluluk acısını, kısacası tüm varoluş güçlüğünü ortaya koyan F. Mallet-Joris:
“Kendimi ifade etmekte her zaman güçlük çektim; çünkü nesneleri karma-karışık ve çoğu zaman tamamen çelişik bir biçimde duyumsuyorum.
Yaşamım, örneğin;
yaşamımın aynı anda hem isteğimin dışında değişmesinden korkuyorum, hem de her şeyin düzen içinde kalmasını istiyorum”.
Bütün bu sıkıntılar karşısında güçlü birinin sevgisine ve desteğine duyulan gereksinmeyi F. Sagan dile getirir:
“Gençleri sevmezdim; babamın arkadaşlarını onlara tercih ederdim.
Kırk yaşındaki erkekler bana daima bir baba yahut sevgili şefkati gösterirlerdi” (Günaydın Hüzün).
R. Radiguet genç erkeğin annesine duyduğu cinsel çeşnili hayranlığı sergiler:
“François annesine yeniden baktı. Annesinin gençliğini daha önce hiç farketmemişti” (Orgel Kontunun Balosu).
Alain Bosquet annesinin ezici kişiliğini ilk cinsel ilişkisinde de hisseder:
“Soluksuz kaldım ve birden seni düşündüm.
(...)
Cinsel zevk anında bir kez daha düşündüm seni, ve bu üzücü çağrışımın başarılarımı azaltmayı ne zaman bırakacağını düşündüm.
(...)
Hayır, aklımın seviştiğim kadının yerine seni koymasına izin vermemeliydim.” (Bir Sürgün Ana).
Romain Gary’nin de sorunu -farklı bağlamda- annesiyledir:
“Annemle cinsel ilişki kurmak yönünde hiçbir eğilim olmadı.
(...)
sık sık annemi cinsel açıdan düşlemeye çalıştım.
(...)
Ama yine de anneme karşı böyle bir istek duymayı başaramadım.
(...)
Yaşayan ve ölen canlılar analarını nasıl sevdilerse, ben de annemi öyle sevdim; ne daha çok, ne daha az, ne de başka türlü.
(...)
Anaların çocuklarıyla sevişmesinin hiçbir zaman yanında olmadım.
Ama yine de şunu diyorum: Bu, yaşadığımız bunca rezilliğin içinde çok masum bir suç olarak kalır.
(...)
İnsanları cinsel davranışlarına göre iyi ya da kötü diye ayıranların arasında benim yerim yok.”
(Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı).
Yüzyıllar arasında dolaşırken kral hazretleriyle karşılaşmamamıza olanak var mıydı?
KRALIN DÖNÜŞÜ
Psikanaliz ergenliğin temel olgusu olarak Oedipus’un yeniden canlanmasını görür. Erinlikle birlikte cinsel dürtülerin güçlü bir biçimde canlanması kişiyi yeniden Oedipus dramının içine atacaktır, böylece çocukluktaki suçluluk duygusu ve kaygılar da yeniden canlanacaktır. Ancak bu sorunla başetmekte şimdi benlik çocukluktakinden daha güçlüdür. Kişilik “örtülü dönem” sırasında duygusal, zihinsel ve toplumsal bakımdan güç kazanmıştır. Ne var ki ergenlikte aniden baskın yapan cinsel dürtülerin gücü de yabana atılır gibi değildir. Bu yeni saldırı karşısında benlik kendini savunmak zorundadır. Ergenliğin romanlara konu olan ünlü nostaljisi bu anda yoğunlaşır işte.
Psikolojide nostalji önceki bağlardan kopmanın, uzaklaşmanın yol açtığı keder duygusu olarak tanımlanır. Şairler geçmişte kalmış ve kaybolmuş şeylerin üzüntüsünden başka bir şey olmayan düşsel nostaljiyi dile getirmişlerdir. Buna karşılık duygusal nostaljinin daha hüzünlü bir tonu vardır; uzaklaşma ve köksüzleşme durumuna bir de sevdiklerinden duygusal bakımdan kopma duygusu eklenir, depresyona ve melankoliye girilir (A. Porot).
Ergen hem geçmişteki çocukluk cennetinden uzaklaşmanın, hem de çocukluk aşklarından kopmanın gerçek nostaljisini yaşar. Ana-baba artık çocuğun psikoseksüel eğilimlerinin hedefi olmaktan çıkmalı, libido artık aile-dışı nesnelere yönelmelidir. Söylemesi kolay ama, ilk sevgiliden ayrılmak ve hele bilinmeyen bir dünyada yeni sevgililer aramak o kadar kolay değil.
Ergen kendini hem çocukluğunun Oedipal saplanımlarına, hem de şimdi benliğini istila eden cinsel dürtülerine karşı savunmak durumundadır.
Oedipus çarkına yeniden kapılmamak için,
- ya eski sevgi nesneleri şiddetle reddedilir (ana-babayla çatışma),
- ya libido yeni nesnelere yöneltilir (dost, grup, lider) ya da
- kendi benliğine yatırılır (ergen narsisizmi);
- son çare olarak da Oedipus öncesi döneme gerilenir (benliğini yitirme).
Anne Frank’ın Hatıra Defteri,
- annesine duyduğu sınırsız öfkeye,
- babasından istediği tekelci sevgiye,
- erkek arkadaşından beklediği karmaşık ilgiye ilişkin sayısız örneklerle doludur.
(“Bu sabah annem beni yine azarladı. Çok kızıyorum. Düşüncelerimiz birbirine tamamen zıt.
(...)
Tek istediğim babamın gerçek sevgisini kazanmak, Beni sadece kızı diye sevmesini değil, aynı zamanda anne olarak da sevmesini istiyorum.
(...)
Bir öpücük için ölüyorum ve bu öpücük de bir türlü gelmiyor.
Beni hâlâ arkadaş gibi mi görüyor, onun için bundan fazla bir şey olamadım mı?”).
Öte yandan, cinsel dürtülerin dayanılmaz baskılarına karşı da, benlik,
- ya cinselliği anımsatabilecek her türlü hazzı reddetme biçiminde mazoşist çeşnili bir “çilecilik”le (genellikle bütün ‘temiz aşk’ edebiyatları),
- ya duygusal olan her şeyi soyutlaştıran bir “düşünselleştirme”yle (Tolstoy: Ergenlik Yılları),
- ya da bastırılmış bütün dürtüleri denetimsiz bir biçimde güncelleştirmek demek olan “eyleme geçiş”le (A. Burgess: Otomatik Portakal) savunulur.
Bu savunmaların hepsi aslında ergenin yaşamında yeni -bu nedenle korkutucu- bir olgu olan cinselliği özümleme çabalarıdır.
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 66 - 15 Şubat 1983
_________________________________________________________________________
Yabancılaşmış Eros
Ergenliğin başlarında çocukluğun ilk yıllarında kullanılan bütün libidinal ve saldırgan doyum biçimleri yeniden hizmete girer.
Cinsel organ bütün cinsel ve duygusal gerilimlerini boşaltma aracı olarak işlemeye başlar.
Bu dönemde erkek çocuklar kızlara karşı bir tür düşmanlık duyarlar.
Kızlarla ilişki kurmak kastrasyon anksiyetelerine yol açacağı için tehlikelidir (kızlar genital-öncesi evrenin jallik annesini anımsatırlar).
Kızlarla ilişki kurmak kastrasyon anksiyetelerine yol açacağı için tehlikelidir (kızlar genital-öncesi evrenin jallik annesini anımsatırlar).
Çözüm çoğu zaman eşcinsel savunmada aranır:
Karşıcinselliğe yönelik tehlikeli itilimlerin reddedilmesiyle, ergenliğin başlangıcı genellikle örtülü bir eşcinsellik evresi olarak yaşanır.
(E. Glaeser, 1902 Doğumlular’da bu kaçınılmaz eğilimi betimler:
“Titriyorum, çünkü Ferd bana hiç böylesine yakın olmamıştı.
(...)
Dudakları hemen önümde. Bu dudaklardan başka hiçbir şey görmüyorum.
(...)
Bedenim ele veriyor beni.
Ah, ilk yaşanan bir acı bu! Yordukça güçlendiriyor beni. Sıkı sıkıya sarılıyorum Ferd’e.
Ferd’i öpüyorum. Dudaklarını ısırıyorum. Onun bir kız olduğunu düşünüyorum...”).
Ancak bu sadece geçici bir aşamadır; cinsel dürtünün yoğunlaşmasıyla ergen daha sonra karşı cinsten birine yönelecektir.
Kız çocuğa gelince, onun durumu farklıdır:
Kız çocuk bütün jenital-öncesi cinselliği bastırmak zorundadır. Bunu başarabilmek için de karşıcinselliğe yönelir. Ancak ergenliğin başlarında kız çocuğun bu karşıcinselliği tam anlamıyla kadınsı değildir; açıkça fallik nitelikte olan bu cinsellik çocukluğun annesine dönmeye karşı bir savunmadır.
(C. Cassola, Genç Kız:
“Bu iş geçen yıl olmuştu:
Artık çocuk değillerdi.
Yıllarca yüzüne bakmayan Mauro geçen yıl birden çevresinde dolanır olmuş,
her an el atmaya başlamış, önünü arkasını mıncıkladıkça Mara da tokatı basmıştı.
Parmaklarının izini bırakmak için Mara’nın bütün gücüyle vurduğu olurdu”).
Böylece ergenliğin başları ve ilk dönemi savunma mekanizmalarının işletildiği yıllar olarak yaşanır, eski sevgi nesneleriyle bağlar koparılmaya çalışılır, eşcinsel kimlikte seçici bir iki-cinsellik egemendir. Asıl ergenlik dönemi ise karşıcinsel sevgi nesnesinin keşfedilmeye çalışıldığı dönemdir. Eskilerinin yerini alacak yeni sevgilerin arandığı dönemdir bu.
(“Hermie on beş yaşındaydı.
(...)
Tarihin bu döneminde erkeklikle çocukluk arasındaki tel örgünün varlığından son derece büyük bir üzüntü ve acı çekiyordu Hermie”.
H. Raucher, En Tatlı Yaz).
Bu dönemde “aşk” olaylarının ortaya çıkması dürtüsel enerjinin yeni nesnelere yöneltildiğini gösterir (P. Blos).
İLK DENEYİM
Ergenlikte karşıcinselliğe geçiş zorunlu olarak çevresel koşullar içinde yer alır.
Bu toplumsal çevre çoğu zaman ergenin yeni kazandığı jenitalliğini kullanmasına izin vermez. Bu olanaksızlık genellikle ilk cinsel deneyimlerin kökeninde bulunan cinsel merakı körükler. Cinslerin farklılığı çocukluk döneminde çoktan keşfedilmiştir, daha sonra kendi bedeninin olgunlaşmasına da tanık olunmuştur, geriye sadece karşı cinsin ve onunla ilişkinin “nasıl” olduğunu öğrenmek kalmıştır.
(“İnsanların nasıl oynaştıklarını merak etmeye başladım.
Buna ‘oynaşmak’ diyordum. Çünkü bir ad vermedikçe işin sırrı daha da büyüyordu.
Benimki önceleri salt bir merak, gerçeği olduğu gibi öğrenme isteğiydi.
(Sonra) işin içine öfke, korku, utanç karıştı”.
1902 Doğumlular).
Bütün yeni deneyimler gibi ilk cinsel deneyim de korku yaratır. Burada özel ve sınırlı bir korku değil, “aşk önünde gerçek bir anksiyete” söz konusudur. Ergen ilk cinsel eylemiyle henüz anlamının tam olarak kavranamadığı bir gerçekliğe dalmıştır ve genellikle kaçma isteyecektir. Kaçış tutumlarından biri, “cinselliği sadece içgüdüsel yönüyle görmek”tir. Cinsel doyumu suçluluktan kurtarmayı amaçlayan bu tutumun gerisinde cinsellikten ve duygusallıktan korkmak yatar. Özellikle sevgisiz büyümüş ergenler duygusal gereksinmelerinin doyumunu karşı cinsin erojen bölgelerinde ararlar.
(Sevgi gereksinmesinin cinselliğe dönüştürülmesinin çarpıcı bir örneğini Kanayan Yürekler’in erkek kahramanının on altı yaş itiraflarında buluruz:
“Okuldan çıkınca bir mağazada çalışıyordum o yıllarda.
Akşam eve dönerken gözlerimin önünden kadınlar, kızlar geçerdi, kadınlar kızlar da değil.
Kadın gövdelerinin parçaları, kalçalar, memeler, bacaklar, cinsel organlar.
Üç kilometre yol yürür ve başka hiçbir şey düşünmezdim.
(...)
Ve annemi de o şekilde görmüştüm birden. Dayanılacak gibi değildi.
Çok sevdiğim halde, o günden sonra ondan kopmaya başladım. Müthiş bir suçluluk duyuyordum”.
M. French).
![]() |
| [Dergiden fotoğraf: "Luc Genot: 'Vesta Gardiyanı' (Hollanda)"] |
Bir başka kaçış tutumu da “sevgi korkusuyla sevgiyi davranışlar düzeyince parçalara bölmek”tir.
Ergenlerin sayısız aşkları bir tek sevgi önündeki korkularının anlatımıdır sadece. (P. Hanry).
TEHLİKELİ DOĞUM
Ergenlikte aşkın doğuşu cinsel içgüdünün ortaya çıkışına bağlıdır. Cinsel içgüdü hem tüm kişilikte hem de çevreyle ilişkilerde yoğun değişimlere neden olduğu için korku yaratır ve savunma mekanizmalarını harekete geçirir. Aşkın ortaya çıkması ise başlangıçta her türlü bedensel öğeden arınmış “ideal aşk” düşlemleriyle olur. Sevme ve sevilme gereksinmesi düşlem düzeyinde giderilmek istenir.
Ergenler, “Roman kahramanlarının tüm iyiliklerini, çekiciliklerini, erdemlerini kendilerine mal ederek, gerçek yaşamda gösterdikleri acemiliği, beceriksizliği, utangaçlığı, gerçek her türlü aşk deneyimi karşısında duydukları büyük korkuyu -ki cinselliğin ilk çağrıları karşısındaki anksiyetelerini gizler- ödünleyebilirler”
(Reymond - Rivier).
Ancak erkeklerle kızların yolu bu noktada çabucak ayrılır.
Erkek ergenin düşleri hızla daha gerçekçi, daha jenital bir nitelik kazanır; oysa kız ergen daha uzun süre romantik düşlerde doyum arayacaktır.
Yine bu noktada her iki cinsi de bekleyen bir tehlike vardır:
İçgüdü ile sevgi arasındaki çözülme.
Erkek idealleştirerek sevdiği kadına sadece platonik duygular duyacak, buna karşılık bedeninin arzu ettiği kadını sevemeyecektir; kadın ise bu ayrımı erkeğe değil kendisine uygulayarak, kendini ya basit bir cinsel nesne yapacak, ya da yanına yaklaşılmaz bir düzeye koyacaktır (H. Deutsch).
Bu tehlikeli noktada tek fark, erkeklerin sevdikleri kadını, kadının ise sevdiği erkeği değil sevginin kendisini yüceltmeleridir. Aslında her iki ayırım da yapay ve yanlıştır. Sevgi ile sevişmeyi birbirinden ayırmayı, cinsel dürtülerimizi “temiz hislerimiz” lehine bastırmayı çok küçük yaşlarda öğreniriz. Bu ayırım sadece tek tek bireylerin içinde yapılmakla kalmaz, cinsler arasında da gerçekleştirilir. Böylece sevgi, kadının payına düşer, şehvet erkeğin. Ama sonunda her ikisi de bu sentezi hem kendi içinde yapamamak, hem de karşı cinsle yaşayamamak yenilgisine uğrayacaktır.
Günümüzdeki gelişme fiziksel cinsel hazzı psikolojik özünden gitgide daha fazla ayırma yönündedir. Geçmişte aşırı değerlendirilmiş ruh, günah kaynağı sayılan bedenden uzaklaştırılmak istenirdi; şimdi aşırı önemsenen beden, özgürlüğü kısıtladığı ileri sürülen duygudan yalıtılmak isteniyor. Kuşkusuz aşk hazzı bedenimizin derinliklerinden kaynaklanmaktadır, hazzın birincil öğesi duyumdur. Bu gerçeği yadsımak boşunadır, ancak bütün gerçek bundan ibaret değildir. Bedeni sadece cinsel nesne rolüyle sınırlamak, isteğin duyurulduğu anda ilişkinin bitmesi demektir. Duyguyla beslenmeyen ilişki yeni ilişkilerin aranmasına zorlar; duyumun zaferi duyumun çaresiz açlığıyla noktalanır sonunda.
Bilinçdışı düzeyde haz ile acı arasında -bütün karşıtlar arasında olduğu gibi- umulmadık bir çekim gücü vardır. Fenomenolojik açıdan, şehvet çırpınışları ve inlemeleri orgazm hazzının olduğu kadar acının da anlatımı olabilirler (Kahn-Nathan ve Toldjman).
Şehvetle sevgi arasındaki bağın koparılması, cinsel eşin nesneye dönüştürülmesi, cinsel ilişkinin mekanikleştirilmesi eğilimleri cinsellikten duyulan bilinçdışı korkuyu yansıtır. Cinsellik kaygı uyandırdığında, ya cinsellikten tümüyle kaçınılır, ya da tümüyle cinselliğe gömülünür.
“TERBİYELİ” AŞK
Ergenlik çağından itibaren kızların “kadınca” davranma eğitimine hız verilir.
Cinsellik artık sadece romantik örtüler altında istenebilecek, hissedilebilecek düşsel bir yaşantıdır. Cinsel eylemin başarısı da teslimiyetle ölçülür, istemek değil vermek asıldır. Cinsel dürtülerini tinselleştirdiğin, arzularını acıyla yoğurduğun oranda kadınlığının özüne yaklaşırsın. Sonunda sevgi ile seks birbirinden öylesine ayrılır ki, görünürdeki romantizmin altında kızgın bir hayvan zincirlerini zorlamaya başlar. Genellikle bu zincirler hiçbir zaman gerçek anlamda kopmaz, bastırmanın gücü ölçüsünde simgelere bürünerek gevşer, mutluluk aldatmacalarıyla sürüp gider. Yüce duygularla dolu olduğunu sanan kadın sevişme anında bedeninin ruhuna egemen olduğunu görmekten dehşete düşecektir. Suçluluk duymaması için bedensel isteklerinin önce romantizm kabında uzun uzun “terbiye” edilmesi gerekecektir. Bedenini yaşadığı andan itibaren de -eğer gerçekten yaşayabilirse- eğilimleri bu kez öbür kutba kayacak, rahibe fahişeleşmek isteyecektir. Bütün bunların çabucak olup bitmesi ve hemen unutulması beklenir. Çünkü asıl istediği bedeni değil, kendisine öğretildiği gibi, bedeninden yalıtılmış ruhunu yaşamaktır; birinin diğerini davet etmesi ve ikisini birlikte yaşamak rahatsız eder onu.
H. Miller:
“Gövdeyle ruhun ayrılmaması, özellikle cinsel birleşmede, büyük bir tedirginlik kaynağıydı onun için.
(...)
Onunla açık, gizlisi saklısı olmayan bir cinsel ilişki kurmamı onca güçleştiren bu baş belası sapık ilişkiydi (insest eğilimi).
Ona veremeyeceğim bir sevgi bekliyordu benden.
Onunla bir çocuk gibi oynamamı, kulağına sevimli saçmalıklar fısıldamamı, okşamamı, şımartmamı, eğlendirmemi bekliyordu.
(...)
Sevgi dolu sözler, sessiz, gizli sıkıştırmalar, elle yoklamalar bekliyordu. Ben ona göre çok açık ve hayvancaydım.
(...)
Dilediği gibi davranırsam, yumuşak başlı, anlayışlı âşık rolünü oynarsam karşılığını alacağım kesindi.
(...)
Hiç ilgilenmediğini göstermek isteyerek, arada kışkırtarak … kendini hem bütün bütüne verip hem de masumluğunu sürdürebilirse …
Ne büyük bir mutluluk olurdu bu!”
(Seksus).
Sonrası aslında bütün romanlarda aynıdır:
“Tutkulu bir teslim oluş içinde erkeği yutma isteği”.
(Erkeği çaresizleştiren çelişki de budur işte: Hem kendisine teslim olunsun ister, hem de yutulmasın.
Bu çelişkinin romanlaşmış örneğini A. Bosquet’nin Bir Sürgün Ana’sında tüm yönleriyle buluyoruz).
Düşünülen -düşlenen- aşk ile yaşanan aşk arasındaki aykırılık sadece kadınlara özgü değil elbette. Hatta erkeklerin payına düşen güçlüğün daha umarsız olduğu bile söylenebilir (erkeklerin cinselliğine egemenlik karıştığı için uğradıkları psikolojik zarar açıkça görülmez).
Kadın romantizme, daha olmazsa soğukluğa sığınarak -böylece erkekten öcünü alır- savunabilir kendini. Erkek ise çocukluğundan itibaren erkekliğini hiç durmadan kanıtlamak zorunda bırakılmıştır; oysa erkeklik hem psikolojik hem de fizyolojik bakımdan sınırlıdır, dolayısıyla erkeğin kadına “sahip olması” da sınırlıdır.
E. Fromm:
“Cinsel organın ereksiyonu tamamen fonksiyonel bir olaydır.
Bu güçlü duruma bir mal gibi sahip olmak ve onu sürekli olarak saklamak -çok erkek bunu arzulasa bile- olanaksızdır.
(...)
Groddek,
bir erkeğin yalnızca birkaç dakika süreyle bir erkek olduğunu, onun dışında ise küçük bir delikanlıdan farkının olmadığını söylemiştir.
Söylemek istediğim şey, erkeklerin erkekliklerini en çok kanıtladıklarını sandıkları alanda küçük bir çocuktan farksız olduklarıdır”.
Sh. Firestone şöyle der:
“Erkek egosunu, kendisini hiç durmadan cinsel başarılarla kanıtlamak üzerine kurmuştur;
oysa bütün istediği, erkekçe saygınlığını yitirmeden şefkat görebilmektir”.
Kadın-erkek savaşımında erkek pek çok alanda kazançlıdır elbette, ama psikoseksüel bakımdan kazancı çok şüpheli...
Ezilen kadının cinsel doyumsuzluğu -ezilmekten haz duymuyorsa eğer- erkeği cinsel doyumsuzluğa mahkûm eder. Cinsel mutluluğun temel koşulu ilişkiye “tümüyle” katılmak ve “özgürce” paylaşmaktır. Duygusal boyutundan yalıtılarak organ erotizmine indirgenmiş bir cinsellik kadını da nesneleştirir, erkeği de; artık ne kadının ezilmişliği kalır ortada, ne de erkeğin egemenliği.
İYİ İLE KÖTÜ
Erginliğe giren erkek çocuklar cinselliğin fiziksel yönüyle duygusal yönünü birleştirmekte güçlük çektikleri bir dönem yaşarlar önceleri.
Aşkın bu iki öğesini aynı kişi üzerinde toplayamazlar:
Sevdikleri kadını arzu edemez, arzuladıkları kadını sevemezler.
Ergenin yaşamında ya da düşleminde biri sevmek diğeri sevişmek için birbirine karşıt nitelikte iki kadın vardır sanki.
Psikanalize göre bu köklü ayırım Oedipus çatışmasının yeniden canlanmasına karşı bir avunmadır. Anneye duyulan Oedipal ilgi cinsel içeriğinden boşaltılarak sevilen kadında yüceltilir; cinsel dürtülerin ateşi de öbür kadında söndürülmek istenir.
W. Reich’a göre, cinselliğin alçaltıcı duyumla yüceltilmiş aşk arasında bölünmesi burjuva ahlâkının iki yüzlülüğünün sonucudur.
Firestone aynı sonuca Oedipus’tan giderek varır:
Çocuk annesinin sevgisini kazanmak istiyorsa, cinsel duygularını öbür duygularından ayırmalıdır.
Bu ruhsal ikilemin kültürel sonucu iyi/kötü kadın ayrımıdır.
Kişilikteki bu bölünme kadınlara yansıtılır:
Anneye benzeyen kadınlar iyidir, onlara karşı cinsel istek beslenmemelidir;
anneye benzemeyenler kötüdür, onlara karşı cinsel istek duyulabilir.
K. Horney de cinsellikteki bu ikilemin “annenin kutsallığı” görüşünden kaynaklandığını söyler:
Bu görüş saygıdeğer kadının cinselliği olmadığı, ona karşı cinsel istek duymanın onu aşağılayacağı inancına götürür.
Sonuç çağlar boyunca hep aynı olmuş, erkekler,
- evlenilecek kadınla eğlenilecek kadını,
- sevilecek kadınla sevişilecek kadını,
- hanımefendilerle fahişeleri ayırt edegelmişlerdir.
Genç erkeğin aşklarındaki bütünleştirme güçlüğü sayısız romanda konu edilmiştir.
G. Duhamel’in tıp öğrencisi kahramanı, fırıncı kadınla, garson ya da hizmetçi kızla yatmayı düşler;
buna karşılık sınıf arkadaşına âşık olur, ama ona elini sürmeyi bile düşünemez, sonunda onu yüceltir:
“Vücudunu gözümün önünde canlandırmak için söverek sayarak uğraştım.
(...)
Bu genç kız için kafamda müstesna bir yer ayırmaya karar verdim.
(...)
Benim için kadın eskisi gibi mevcut olacaktır, fakat Anne’nin özel bir köşesi bulunacak”
(Gençlik Hülyaları).
E. Vittorini’nin lise öğrencisi kahramanı da aşkını okul arkadaşı Giovanna’ya, cinsel isteklerini Zübeyde’ye yöneltir.
Yakın arkadaşı uyarır onu:
“Senin için ne anlama geldiğini bildiğin bir Giovanna’n varken, Zübeyde’yi de istiyorsun. Ama ben senin yerinde olsam iki şeyi ayırmazdım.
Giovanna’yı, benim Zübeyde’yi düşündüğüm gibi düşünür ve benim şu anda Zübeyde’den beklediklerimi ondan da beklerdim”.
Zübeyde de gerçekçidir: “Anlamıyorum”, der, “ona âşık olduysan niye ona sahip olmadın?”
Oysa delikanlı, “onu olsa olsa bir bakışını dileyebileceği genç kız olarak” görmüştür hep.
Zübeyde açıklar bunu:
“Bak, sen aşkının simgesi diye yalnızca onun karanfilini istediğini sanıyordun.
Sonra, başka şeyler almak için bana geldin, ve ondan istediğini ‘sanmadığın’ bir şey aldın. Öylesine bebeksin ki!”
(Kırmızı Karanfil).
Aşkın öğeleri böylesine çocukça parçalanınca doyumsuz kalan cinsellik kahredici bir sabit fikir haline gelir.
(R. İkor, Suçsuzlar Kapısı: Özgür olsaydın ne yapardın diye sorar baba oğluna.
“Eğer babasına içtenlikle cevap verebilseydi bir yığın kadınla yatmak istediğini açıklardı Nicolas”).
Ergenlikte cinsel kaygılara karşı hangi savunma mekanizmalarının geliştirileceğini toplumsal-kültürel çevreler belirler.
- Amerikan gençliğinde “grup” yaşamı,
- felsefeye yatkın olan Avrupa’da “düşünselleştirme” uğraşları,
- bizim acıya alışık kültürümüzde de “çilecilik” mekanizması egemen görünmektedir.
Aşk filmlerimiz hâlâ duyguyu yüceltip cinselliği yok sayıyor (sonra da öbür aşırı ucun, pornografinin hızla yayılmasına şaşılıyor); aşk şarkılarımız ergenlik çağına takılıp kalmış:
Tertemiz hislerine günah nedir katmamış
Arzu etmiş güzeli kollarında yatmamış (!).
Böylece aşkımızı güçlendirdiğimizi sanıyoruz;
oysa Reich’a göre seven insanın cinsel beraberlik kuramaması onun sevme gücünü de zayıflatır.
Sanatımızın cılızlığı ketlenmiş aşklarımızın güçsüzlüğünden midir dersiniz?
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 68 - 15 Mart 1983



