Los Angeles’de çizgi-film çevrelerinde “Walt Disney Stüdyosu’nun yaramaz çocuğu” diyorlar Don Bluth için. Nedeni, Disney stüdyosunda yıllarca animatör ve yönetmen olarak çalıştıktan sonra yöneticilerle çatışıp, peşine orada çalışan büyük bir grubu da takarak istifa etmesi ve kendi stüdyosunu kurarak büyük bir cesaretle Disney imparatorluğunun karşısına rakip olarak dikilmesi.
Henüz çok yeni olmasına karşın, kurduğu stüdyo bu çevrelerde iyi tanınıyor ve başarılı bulunuyor.
Don Bluth şirketin tek sahibi değil. Üç ortağı daha var: İki animatör ve bir de iş adamı.
Stüdyo modern, geniş bir binada kurulmuş.
Duvardan duvara halı kaplı odasında müzik yayını yapılan, aydınlık, şık bir yer.
Don Bluth, Texas’da doğup büyümüş, uzun boylu, sarışın, mavi gözlü tipik bir Amerikalı.
Hiç yapmacık tavırları olmayan, çok açık kalpli konuşan, nazik, sevimli, genç bir adam.
Çizgi-film sanatına nasıl başladığını şöyle anlatıyor:
“Çizgi-filmlerle çok küçük yaşta ilgilenmeye başladım. 5-6 yaşlarındayken, Walt Disney’in Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’ini seyretmiştim. İlk kez bir çizgi-film görüyordum ve büyülenmiştim. O günden sonra kendi kendime resimler yapmaya, Disney tiplerini çalışmaya başladım. Büyüyünce Walt Disney’in stüdyosunda çalışmak benim için en büyük ideal olmuştu.
18 yaşındayken bu ideal gerçekleşti. Disney Stüdyosu’nda bir iş buldum. Çabucak yükseldim ve kısa sürede yardımcı animatör oldum. Orada bir yıl çalıştım. Çok da mutluydum. Ne var ki hayatı hiç tanımıyormuşum, hep bir şeyler kaçırıyormuşum gibi bir duygu vardı içimde. Animatörlük sabahtan akşama kadar bir masa başında oturup resim çizmeyi gerektirir. 18 yaşında enerji dolu bir genç için hayli zordur bu.
Sonunda stüdyodan istifa ettim ve Arjantin’e gittim. Orada 2,5 yıl kaldım.”
“Arjantin’de ne yaptınız bu kadar zaman?”
“Mormon Kilisesi için misyonerlik yaptım. O arada İspanyolca öğrendim.
Sonra Amerika’ya döndüm ve tiyatro ile ilgilenmeye başladım. İki yıl oyunculuk yaptım. Tiyatroyu öğrendim.
O sıralarda üniversiteye dönmem gerektiğini hissetmeye başladım. Daha önce bir yıl üniversitede okumuştum.
Böylece Utah’da Brigham Young Üniversitesi’ne girdim ve orada resim değil edebiyat eğitimi yaptım!
Sanırım çok da akıllılık ettim,
çünkü fakültede yazmayı ve klasik edebiyatı öğrendim, sonradan, çizgi-filmlerde çok işime yaradı bu bilgiler.
Mezuniyetten sonra hayatımı kazanmak için ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım.
Çizmeyi seviyordum ve hâlâ animasyonla ilgileniyordum.
Hatta üniversitedeyken boş zamanlarımda zevk için çizgi-filmler yapardım.
California’ya taşındım. Filmation Associates’de animatör olarak çalışmaya başladım.
Burası televizyon için çizgi-filmler yapan bir stüdyoydu.
Başında pek bir hırsım yoktu. Yalnızca biraz para kazanmak istiyordum.
Ne var ki giderek iyice benimsedim bu işi. Orada üç yıl çalıştım.”
DİSNEY STÜDYOSU’NDA
“Sonra düşündüm kendi kendime.
‘Eğer ben meslek hayatımı animatör olarak sürdüreceksem, hiç değilse iyi bir animatör olayım,’ dedim.
Ve bu sanatı en iyi yapan Walt Disney Stüdyosu’na dönmeye karar verdim.
Altı haftalık bir eğitim uyguluyorlardı o zamanlar.
Ben de başvurdum ve kabul edildim. Altı haftanın sonunda da işe alındım.”
“Ne yaptırıyorlardı bu eğitim programında?”
“Bir odaya oturtup, önüne kağıt kalem veriyorlardı. Sonra ‘Hadi bakalım, animasyon çiz. Konu serbest,’ diyorlardı.
Altı haftanın sonunda çizdiklerini beğenirlerse işe alıyorlardı; beğenmezlerse ‘Güle güle’ diyorlardı.”
“Öyleyse bu bir ‘eğitim’ değil, ‘deneme’ programı oluyor, değil mi?”
“Evet, doğru. Ama onlar eğitim diyorlardı nedense. Şimdi bu program değişti.
Böylece 1971’de Disney Stüdyosu’nda çalışmaya başladım.
O sıralarda Robin Hood filmini yapıyorlardı. Ben de bu filmde animatörlük yaptım.
Sonra Winnie the Pooh and Tigger Too’da yönetici-animatör olarak çalıştım.
Aynı zamanda başka animatörleri eğitmeye başladım.”
“Çok hızlı ilerlemişsiniz.”
“Gerçekten öyle oldu. Daha sonra,
- Rescuers’da (Kurtarıcılar) yönetmen ve animatör olarak,
- Pete’s Dragon’da (Pete’in Canavarı) yönetmen olarak,
- Small One’da (Küçük) yönetmen ve yapımcı olarak çalıştım.
Disney Stüdyosu’nda yükseldikçe ve işlerin içine girdikçe, yöneticilerle aramda sorunlar başladı;
daha doğrusu Ron Miller’le (Walt Disney’in damadı ve şirketin şimdiki genel yönetmeni).
Ben animasyonda en iyi olmak istiyordum. Ron ise iş adamıydı. Animasyonla benim kadar ilgilenmiyordu. Sürekli çatışmaya başladık.”
YENİ BİR ŞİRKET
“Sonunda bir gün oturup iyice gözden geçirdim durumu. Ya kalıp hayatımı Ron Miller’e kızmakla geçirecektim ya da oradan ayrılıp kendi işimi kurarak animasyonu inandığım biçimde sürdürecektim. Stüdyoda benim gibi düşünen çok yakın iki arkadaşım daha vardı: John Pomeroy ve Gary Goldman. Üçümüz birlikte yeni bir şirket kurmaya karar verdik. İstifa ettik ve bu stüdyoyu kurduk. Diğer elemanlardan bir grup da bize katıldı.
Disney Stüdyosu bu duruma çok öfkelendi. Ortalık iyice karıştı.
Biz de onlara, ‘Bakın,’ dedik, ‘bu savaşın hiç anlamı yok. Birlikte çalışırken öyle bir noktaya gelmiştik ki, artık tüm enerjimizi bu çatışmaya sarfediyorduk. Üretici olamıyorduk. Öyle olacağına biz kendi yolumuzda inandığımız gibi çalışalım. Siz de burada Disney stilinde çalışmayı sürdürün. Fikirlerimizi yapıtlarımıza uygulayalım ve savaşımızı ekranlarda verelim. Böylece sağlıklı bir rekabet doğar. Bu rekabet size de yarar, çünkü uzun yıllardan beri hep 1 Numara olmaya alıştınız. Başarıyı kanıksadınız ve stüdyonuz artık yağ bağladı. Bizim rekabetimizle biraz harekete geçer ve fazla yağlarınızı atarsınız!’
Bu sözlerden hiç hoşlanmadılar ve iyice kızdılar. Ne var ki söylediklerimiz gerçekleşti.
Onlar çizgi-filmlere eskisinden daha fazla önem vermeye başladılar.
Yeni elemanlar alarak ve yatırımları arttırarak animasyon bölümünü genişlettiler.
Uzun metrajlı çizgi-film yapımına hız verdiler. Canlı-film yapımını azalttılar.
Biz ise işe yeni başlamamıza rağmen olağanüstü başarılı olduk. Çok mutluyuz bu yüzden.”
“Disney Stüdyosu canlı-filmlerde, çizgi-filmlerde olduğu kadar başarılı değil sanırım.”
“Kesinlikle hayır. Ama buna Ron Miller’in yanlış tutumu neden oluyor. Kendisi bir ‘show-man’ değil, bir iş adamı. İşi uzmanlarına bıraksa daha başarılı sonuçlar alabilirdi. Ama öyle yapmadı. Her şeye kendi karıştı. İşlerini kaybetmekten korkan elemanlar da, o ne diyorsa öyle yaptılar. Sonuçta kötü filmler çıktı ortaya.
Ne var ki son zamanlarda çok şey değişmeye başladı stüdyoda. Başarılı bir yıl geçirdiler.”
“Sizin inandığınız animasyon türü nedir?”
“Bizim için birinci derecede önem taşıyan, filmin senaryosudur. Shakespeare’in dediği gibi, ‘Oyun, her şeydir.’ Oyuncular, dekorlar ya da müzik değil, piyesin kendisidir önemli olan. Seyirciler öyküyü izlemeye, bir olayı gösteriyle birlikte yaşamaya gelirler. Bu yüzden öncelikle senaryoya önem veririz.
İkinci olarak güçlü karakterler yaratmaya özen gösteririz. Bunların formüllere bağlı, iki boyutlu resimler değil, etkileyici, kişilik sahibi, canlı varlıklar olmalarına çalışırız. Aslında filmin öyküsü ve karakterleri birbirinden ayrılmaz bir bütünü oluştururlar.”
ANİMATÖRÜN GÖREVİ
“Animatörün görevine gelince: Öteden beri animatörlere tiyatro, oyunculuk öğretilmeye çalışılmıştır. Bence tersi yapılmalıydı. Oyunculara resim çizmeyi öğretmek daha kolay olurdu. Çünkü animatörlük, hareket eden, güzel resimler çizmek değildir. Yaratılan tiplerde duyguların, düşüncelerin ifade edilmesidir. Bir aktör nasıl karakteri canlandırırsa, animatör de aynı işi kâğıt üzerinde yapar.
Ben burada çalışan animatörlere sürekli olarak işlerinin öncelikle ‘çizmek’ değil ‘aktörlük’ olduğunu öğretmeye çalışıyorum.
Disney Stüdyosu’nda eskiden buna önem verirlerdi. Giderek tüm filmler ‘formüle’ edilmeye, hepsi birbirine benzemeye başladı. Disney’in canlı-filmleri örneğin; hepsinde bir anne, bir baba, iki de çocuk vardır. Çizgi-filmlerde ise belirli bir formül vardır. Örneğin yaşlı kadın tipi; her zaman şişmandır, her zaman üzerine bol gelen bluzlar giyer. Temel formüller her filmde tekrarlanır.
Oysa her tipin ayrı bir kişiliği, görünüşü, duyguları, düşünceleri olması gerekir.
Ve bunlar güçlü bir biçimde vurgulanmalıdır filmlerde.”
“Yaptığınız filmlerden söz eder misiniz biraz?”
“Benim kendi adıma yaptığım ilk film Bonjo the Woodpile Cat’di. O sıralar daha Disney Stüdyosu’nda çalışıyordum. 24 dakikalık bu filmi, stüdyodan başka arkadaşlarla birlikte, boş zamanlarımızda yaptık. O yüzden 5 yılda bitti. İş yeri olarak da benim garajı kullandık. Ekipten ayrılanlar, sonradan katılanlar oldu. Toplam olarak 35-40 kişi çalıştı filmin yapımında.”
“Disney Stüdyosu’nun haberi var mıydı bu filmden?”
“Elbette vardı. Biz aslında o filme, kendimizi yetiştirmek için başlamıştık. Yöneticilere dedik ki, ‘Biz film yapımcıları olmak istiyoruz. Yaptırdığınız işler bizlere yeterli deneyi kazandırmıyor. Bu filmi o yüzden yapıyoruz.’ Oralı bile olmadılar. Hattâ bittiği zaman bir kez bile seyretmediler.
Film, o zamanlar bize 100.000 dolara mal olmuştu. Bu parayı geri kazanmak zorundaydık. Disney ilgilenmeyince başkasına sattık. 800.000 dolara yakın bir gelir sağladık. Böylece kendi işimizi kurabilmemiz için de bir olanak doğmuş oldu.
Buradaki ilk çalışmamız, Olivia Newton-John’un oynadığı Xanadu adlı filme, iki dakikalık bir çizgi-film bölümü yapmak oldu.
Şimdi ise uzun metrajlı bir film olan Mrs. Frisby and the Rats of N.I.M.H. (Bayan Frisby ve N.I.M.H. Fareleri) üzerinde çalışıyoruz.”
ÇİZGİ-FİLMİN AMERİKA’DAKİ DURUMU
Don Bluth, çizgi-film sanatının Amerika’da bugünkü durumu hakkında şöyle düşünüyor:
“Bu sanat bir bunalım dönemi geçiriyor bir süredir. Walt Disney hayattayken çizgi-film altın dönemini yaşıyordu.
O öldükten sonra stüdyoya ticarî endişeler hâkim oldu. Her yıl ‘çok kâr etmek’ o kadar önem kazandı ki, kaliteli film yapmak kaygısı ikinci plana düştü.
Daha çok kâr etmek için, daha az animatör almaya başladılar. Sonuçta pek çok yetenkli genç, TV için kısa filmler yapan, vasat stüdyolarda çalışmaya mecbur kaldı; kendilerini geliştiremediler. Çoğu da yeterli kazanç sağlayamadıkları için bu işi tümüyle bıraktı. Şimdi gerçekten yetenekli ve deneyimli çok az sayıda animatör var piyasada.
5-6 dakikalık kısa filmlerden ya da Zagreb Festivali’ndeki gibi grafik filmlerden söz etmiyorum. Uzun metrajlı çizgi-filmlerde çalışabilecek animatörlerden söz ediyorum. Bu bambaşka bir iştir. Öğrenmesi uzun zaman alır, tıpkı bale gibi, klasik müzik gibi...
Bu düzeyde animatör bulmak çok güç şimdi. Yapımcılar uzun metrajlı çizgi-film yapabilecek sermayeyi ortaya koydukları zaman, yeterli derecede yetenekli ve deneyimli animatörler bulunmadığı için güzel filmler yapılamıyor. Bu filmler doğal olarak iyi gelir getirmiyor. O zaman yapımcılar suçu animasyona yükleyip, ‘Çizgi-filmler iyi iş yapmıyor. Bir daha böyle bir şeye kalkışmayalım,’ diyorlar.
Çok kaliteli filmler yapmamız gerek. Bu filmlerin getireceği para, gerçek yetenekleri bu alana çekmemize ve deney kazanmalarına olanak vermemize yarayacak. Dolayısıyla daha da güzel filmler yapılabilecek, daha çok kazanç elde edilecek. Böylece çizgi-film endüstrisi giderek büyüyecek. Aksi halde bu sanat yok olup gider.”
“Şimdi çalıştığınız film ne kadara mal olacak size?”
“Çok kısıtlı bir bütçemiz var şimdilik. Aşağı yukarı 6 milyon dolar ayırdık bu film için.”
“6 milyon dolar, az bir bütçe mi sayılıyor uzun metrajlı bir çizgi-film için?”
“Evet. Disney Stüdyosu’nun son filmi The Fox and the Hound (Tilki ve Tazı) 13 milyon dolara çıkmıştı örneğin. Şimdi yaptıkları The Black Cauldron (Kara Kazan) için neredeyse sınırsız malî olanakları var. Bu filme rahatlıkla 20 milyon dolar sarfedebilirler.”
“Ortalama ne kadar kâr getirir bu filmler?”
“Her şey filmin kalitesine bağlı. Disney’in Rescuers filmi 7,5 milyon dolara malolmuştu çevrildiği yıl.
45 milyon dolar gelir getirdi. Kendi dağıtım şirketleri olması da kâr oranlarını yükseltiyor.
Bizim şimdi yaptığımız Mrs. Frisby’den 80 milyon dolar dolaylarında bir gelir bekliyorum.”
“Ne zaman bitiriyorsunuz?”
“1982 Temmuz’unda bitecek herhalde. Filme 1980 Aralık’ında başladığımıza göre, çok kısa sürede bitirmiş olacağız.
Ne var ki, 55 kişi neredeyse günde 24 saat çalışıyoruz.
Ayrıca yapabildiğimiz ölçüde paradan tasarruf etmeye çalışıyoruz. Disney’de çalışırken ne kadar israf yapıldığı dikkatimi çekmişti. Bir sürü eleman boş oturup kendilerine iş verilmesini beklerdi. Oysa boşa geçen zaman, para kaybı demektir aynı zamanda.”
“Yüzlerce kişinin çalıştığı, o kadar büyük bir stüdyoda bu durumu denetim altında tutmak hayli güç olsa gerek.”
“Bence değil. İyi denetleme, iyi planlamaya bağlı.”
SENDİKALAR
“Bu alanda çalışanların sendikalarından söz eder misiniz? Ne zaman kurulmuştur bunlar? Üyelerine ne gibi yararlar sağlıyorlar?”
“Sinema ile ilgili bir sürü sendikalar var. Çizgi-film dalında içlerinden ikisi en önemlileri. Bunlar 1940’larda kurulmaya başlamıştı sanırım.
Her sendika gibi bunların da amacı üyelerinin eşit haklara sahip olmalarını sağlamak ve bunları korumak. Bence gerçekten yetenekli bir sanatçının sendikaya gereksinmesi yoktur. Eğer pek yetenekli değilse, o zaman sendika en iyi dostudur, çünkü ona arka çıkar.
Yaptıkları en yararlı iş, işverenlerle çalışanların ilişkilerine belli bir düzen ve disiplin getirmeleri; yani,
- ücretlerin belirli bir düzeyin altına düşmesini önlemeleri,
- çalışanların sigorta edilmelerini sağlamaları,
- tatil ve hastalık izinleri
- ve en önemlisi emeklilik maaşı bağlanması gibi haklarını güvence altına almaları.
Eskiden bu işlerde çalışanlar, verimli yıllarında bol bol çalıştırılır, yaşlanınca da bir kenara atılırlardı. Sendikalar bunu önledi.”
“Çizgi-film işinde en düşük ücret kimlere ödenir ve ne kadardır?”
“En düşük ücreti ‘blue-sketch’ işini yapanlar alır. Bunlar, fon ressamlarına yardımcı olmak amacıyla, filmdeki kahramanların çeşitli sahnelerdeki yerlerini belirleyen çizimleri yaparlar. Örneğin bir sahnede tip yürüyorsa, bir kâğıda nerelerden geçtğini işaretlerler. Fon ressamları da buna göre fonları çizer, ışık-gölge durumunu ayarlarlar. Bunlar haftada yaklaşık 350 dolar alırlar.
Ondan sonra en düşük ücreti, asetat sayfalarına çizilmiş figürlerin boyanması işini yapanlar alır; haftada 400-450 dolar. Aslında yaptıkları işe göre çok iyi para alıyorlar. Ama onlar öyle düşünmüyor doğal olarak!”
“Animatörlere ortalama ne ödenir?”
“Haftada 600 dolaylarında bir ücret alırlar.”
“Ya yönetmenler?”
“Onlar da haftada ortalama 800-900 dolar alırlar. Bu söylediklerim sendikaların zorunlu kıldığı taban ücretler. Çalışanın yeteneğine, verimine göre ücreti de artar. Eğer stüdyo bir elemanı çok tutuyorsa, başka yere kaptırmamak için yüksek ücretler öder. Örneğin Disney Stüdyosu’nda çalışan bir yönetmen arkadaşım haftada 1500 dolar alıyordu 1-1,5 yıl önce.”
“Bir de çalışanların verimliliği konusu var. Bu konuya en akıllıca yaklaşımı yapanlar Japonlar sanırım”
“İnsanlar makine değil. Her gün belirli saatlerde tam kapasite ile çalışamazlar. Bazı günler daha enerjik, bazı günler halsiz ya da sinirli olabilirler. O günlerde verimli olamazlar. Zorladıkça durum daha da kötüleşir. İnsanların bazı günlerde ya da saatlerde çalışmamaları için ille de hasta olmaları gerekmez.
Bio-ritm denilen olguya kesinlikle inanıyorum ve iş düzenini ayarlarken bunu gözönünde tutuyorum.
Yanımda çalışan animatörlerden haftada 5 feet (1,5 metreden biraz fazla) film yapmalarını istiyorum.
Hangi günler, hangi saatlerde, burada mı, evlerinde mi çalışacaklarına karışmıyorum.
İnsanlar günlük hayatlarında başka işlerine de zaman ayırabilmeliler. Bence çalışanların robot değil insan olduklarını aklımızdan çıkarmazsanız daha iyi sonuç alırsınız. Kollandıklarını, saygı gördüklerini hisseden insanlar daha verici olurlar. Biz iki yıldan az bir zamanda, uzun metrajlı bir filmi böyle tamamlayabiliyoruz işte.”
BİTİRİRKEN
Don Bluth gibi en önde gelen stüdyolardan bazılarının sahipleri,
bazılarının da animatörleriyle,
- University of Southern California (Güney California Üniversitesi) gibi ünlü okulların hocalarıyla görüşerek hazırladığım bu yazı dizisinde,
stüdyolar,
oralarda çalışan sanatçılar,
yapılan çalışmalar hakkında okurlara bir fikir verebildiğimi umuyorum.
Sanat Olayı’nın 1981 Nisan sayısında “Türkiye’de Canlandırma Film” konusunda bazı animatörlerimizin görüşlerini aktarmıştım. Onların da belirttiği gibi, ülkemizde çizgi-film hâlâ çok kısıtlı koşullar içinde pek bir gelişme olanağı bulamadan, tüm sıkıntılara göğüs geren bir kaç sanatçımız sayesinde varlığını sürdürebiliyor. Dileğimiz, bu çok emek isteyen, ancak geniş kitleler tarafından kolaylıkla benimsenen ve bir çok alanda etkileyici olabilen sanatın yurdumuzda da üst düzeylere ulaşabilmesi.
Demet Değer İnanç | sanat olayı - Sayı: 12 - Aralık 1981
