bahar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bahar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bahar



Bahar geldi şiirin doğduğu yerden

Bahar, dilimize Farsçadan geçmiş bir sözcük. 22 Mayıs ile 21 Haziran arasını kapsayan mevsimin adı.
Kıştan sonra gece ile gündüzün eşit olduğu tarihte başlayan bu mevsime bugün ilkyaz diyoruz.
Halk edebiyatında baharın karşılığı olarak yaz da kullanılır.

Türk edebiyatında bahar, şairlere esin kaynağı olan, çeşitli vesilelerle kullanılan mevsimlerdendir. Divan edebiyatında bahariye biçiminde kasidelerden, halk şiirinde koşmalara, türkülere, manilere, günlük dilde fıkralara, günümüz şiirinde çeşitli anlatım araçlarına kadar bahar şairlerin zengin bir malzeme hammaddesi olmuş, baharı hemen her şair gerek terkipler. halinde gerek simgelerle söylemek istediklerinin bir aracı kılmıştır.

Divan edebiyatında nev bahar, nev-rüz, rebi', mevsim-i gül, fasl-gül gibi terkipler içinde kullanılan bahar,
doğanın yeşermesi, canlılık kazanması gözönünde tutularak yaşam sayılmış,
mevsimlerin en güzeli olması nedeniyle sevgiliye, sevgilinin güzelliğine benzetilmiş, güç ve kıvanç vermiştir canlılara.

Açılur elbet nesim-i nev-bahar essün hele
Bend-i dil muhkem değil end-i nikâhindan senin.
Nedim'e göre bahar umuttur. Sevgiliye kavuşmanın özlemiyle özdeştir.
"Sevgili, gönül bağı, senin yaşmağının bağından daha güçlü değildir;
hele bir bahar rüzgârı essin, elbet o da açılır" der Nedim.

Bahar aynı zamanda yeme içme zamanıdır. Yaşamdır.
İsa'nın nefesi gibi ölülere can, gönüllere hoşnutluk verir, sıkıntıları giderir.

Sâkiya mey sun ki bir dem lâlezar elden gider
Erişir fasl-ı hazan bağ ü bahar elden gider.
Avni takma adıyla şiirler yazan Fatih Sultan Mehmet'e göre ise,
"Ey saki içki sun, zaman gelir lâle bahçesi elden gider,
sonbahar gelir, bağ ve bahar elden gider.''
Burada da bahar geçici haveslerin çağrışımını simgelemiştir.

Çünkü bahar gelip geçicidir. Umutlar gelecek bahara kalmış olabilir.

Riyazi,
Bu nev-baharda ancak acildi lâle-i dağ
                                       Küşad-ı gonce-i dil kaldı bir bahara dahi. beytiyle bu özlemi çağrıştırır:
"Bu baharda bağrımızda lâle gibi yaralar açıldı,
gönül goncasının açılması ise bir başka bahara kaldı.''

Şeyhülislâm Yahya'nın ünlü, Bülbüller öter güller açar şad gönül yok
Hiç böyleliğin görmemişiz fasl-ı baharın. beyti de aynı umudun özlemini içerir.
Şaire göre, "bülbüller öter, güller açar, fakat sevinçli gönül yoktur,
bahar mevsiminin böyle olduğunu hiç görmemişizdir.''

Umudun yanı sıra umutsuzluğu da içerir bahar mevsimi.

İzzet Molla,
Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin
Bülbül susmuş havz tehi gülistan harap.
Yani, "Öyle bir mevsimine geldik ki bu âlemin,
bülbül susmuş, havuz boş, gönül bahçesi harap" diyerek baharda duyulan umutsuzluğu dile getirir.

Nedim ise,
Bir nim neşe say bu cihanın baharını
Bir sagar-i keşideye tut lalezarını. beytiyle,
"Bu cihanin baharını bir yarım neşe say,
lale bahçesini ise içilmiş bir kadehe karşılık tut'' söyleyişiyle bahardan duyduğu hoşnutsuzluğu anlatır.

Divan şiirinde bunların dışında başta gül olmak üzere lale, sümbül, menekşe gibi çiçekler, akarsular, kuşlar, yağmur ve bulutlar, hafifçe esen rüzgar, baharın asıl öğeleridir. Fakat aslolarak somut yaşamda tam karşılığını bulamayan donuk bir bahardır bu. Günlük yaşamın dışında mazmunlar düzeyindedir. Divan şiirinin baharı ordusu ile kış sultanını yenmiş, çemenlikte saltanat kurmuş bir sultandır. Bir benzetmeyle, Osmanlı devleti baharda sefere çıkardı, âşık da sevgilisinin yüzünü gördükten sonra (sefere çıkmak) ölmek ister.

Bahar betimlemeleri söz ve anlam oyunları içinde zengin bir kaynaktır.

Taze can buldu erdi nebâta hayat
                  Ellerinde harekât eyleseler serv ü çınar (Bâki).

Erişip bahara bülbül yenilendi sohbet-i gül
                                                       Yine nevbet-i tahammül dil-i bi-karara düştü (Şeyh Galip). beyitlerinde görüldüğü gibi.

Tasavvufa ise salikin murakabe, vecd ve istiğrak halinde ruhani âlemlere dalarak manaları idrak etmesi ve ruhaniyetin zuhur etmesi bahar olarak isimlendirilir.

Divan şiirinde bahar betimlemesiyle başlayan kasidelere bahariye denir.
Baki'nin Ali Paşa'yı övmek amacıyla yazdığı kasideyle Nef'i'nin IV. Murat için yazdığı ünlü kasidesinin başlangıcındaki betimleme bölümü bahariyeye bir örnektir. Nef'i bu şiirinde önce bahardan, baharın gelmesiyle beliren olaylardan ve insanlar üzerindeki etkilerinden söz eder, sonra,

Tâ medh-i şahen-şah içün
alam ele levh ü kalem dizesi ile asil amacını açıklar ve izleyen beyitlerde Sultan’ı övmeye girişir.

Fakat bu bahar betimlemelerinde gerçekçi bir tutuma rastlanmaz.
Baharın çağrışımlarından yararlanılarak en aşırı abartmalara gidilir.

Bahar, halk şiirimizde de oldukça kullanılmıştır.
Halk şairlerinin gözünde bahar tazeliği ve güzelliğiyle sevgilidir.
Bir yeniden oluş, diriliştir.

Yaz gelince sular köpük saçılır
Lale sümbül çiçekleri saçılır
Zağal avcı çıkmış diye kaçınır
Çöllerde sevdiğim cerana benzer (Pir Sultan Abdal).

Dertli Kerem eder ebru kemandır
Yari görmeyeli hayli zamandır
Ellere yaz bahar çayır çemendir
Niçin bize yağmur ile kar gelir.

Halk şiirinde de bahar soyut bir biçimde işlenmiştir.
Divan şiirinde olduğu gibi burada da belli mazmunlara yaslanılır. Söz oyunları yapılır.

Bahar ayrıca manilerin, tekerlemelerin de konusudur.
Masallarda motif olarak geçer.

Halk şiirinde baharla ilgili sayısız mani vardır:
Bahçelerde saz olur
Gül açılır yaz olur
Ben yarime gül demem
Gülün ömrü az olur.

Bahar fıkraların da konusunu oluşturur.

Bektaşi yazın sıcağından, kışın soğuğundan yakınıyormuş. - Erenler, sen de hiçbir mevsimi beğenmiyorsun, demişler.
Bektaşi babası gülerek, - Bahara bir şey dediğimiz var mı, yanıtını vermiş.

Bahar sözcüğü dilimizde deyimlerde de yaşamaktadır.
Ömrümün baharında,
baharı başına vurdu, gibi.

Servet-i fünun şiirinde bahar melalin, hüznün karşılığıdır.

Müdverrim gibi bu yerde bahar
Eriyor pürmelal ü bihande
Hüzn ü vahşetle ağlayan dağlar
Müncemit bir figane benzemede (Süleyman Nazif)

Fecr-i Ati şiirinde ise bahardan çok sonbahar vardır, hazan vardır. Cumhuriyet'ten sonra bahar etiyle kanıyla, günlük yaşamın bir parçası olarak yer alır şiirde. Umuttur, gelecektir bahar. Neşedir, sevinçtir, güvendir, inançtır, onurdur. Yeniden doğuştur, dirençtir. Ölüme ve ölümsüzlüğe vasiyettir. Sokağa çıkmıştır bahar, sofalara girmiştir, deniz kıyılarına inmiştir. Yaşanan hayatın içinde soluk alıp verir.

Nazım Hikmet'te umuttur, gelecektir bahar:
Bu yazı yarıda kaldı
Yağmur yağdı satırları sel aldı...
Halbuki ben neler yazacaktım neler...
3.000 sayfalık 3 cildinin üstünde
aç oturan muharrir
bakmayacaktı da camına kebapçının,
tombul esmer kızını Ermeni kitapçının
Işıklı gözleriyle taşıyacaktı.
Deniz kokmaya başlayacaktı
Terli kızıl bir kısrak gibi şahlanacaktı bahar,
ve ben onun çıplak sırtına atlar
atlamaz
sürecektim sulara.

Munis Faik Ozansoy'da neşedir, sevinçtir:
Baharı haber verdi bana bir çağla dalı
Bir çocuk neşesiyle kabardı içim bir an.
Bilmem bu hafifliği nasıl yorumlamalı?
Dalları yeşerten su geçti damarlarımdan.

Cahit Sıtkı Tarancı'da güvendir, inanmaktır:
Desem ki...
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar,
Ve soframda en eski şarap.

Ahmet Kutsi Tecer'de gül rüzgârındaki gizdir, kokudur:
Bilmem ki nerede bu gizli bahar?
Nereden alıyor bu ıtrı rüzgâr?
İklimler dışında bir iklim mi var?
Ne fecir bir şey der, ne şafak söyler.

Melih Cevdet Anday'da yeniden doğuş, yaratıştır:
Dört nala haberci ilkyazdan
Aşağıdan inceden beyazdan
Dumanı tüten sıcak tohum
Dolan kara toprağı dolan
Ulaş yeryüzüne ak tohum.

İlhami Bekir'de ölümsüzlüğe vasiyettir, karşı koyuştur:
İstemem toprağa gömüldüğümü
Yakın beni ve savurun külümü,
Baharda badem ağaçlarının üstüne
Ben yine döneceğim yeryüzüne.

Örnekleri olabildiğince çoğaltmak mümkün. Türk şiirinin meteorolojik coğrafyası oldukça geniş çünkü.
Bu yazı "Türk Şiirinde Bahar'' incelemesi diye anılmasın ayrıca.
Ben yalnızca içinde bulunduğumuz şu bahar günlerinde şiirimizde baharı muştulayan dizelerden bir demet sunmak istedim, o kadar.

Ne demişti Orhan Veli:
Deli eder insanı bu dünya
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.

Öyleyse, nice baharlara, nice şiirlere...



Refik Durbaş | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 95 - 1 Mayıs 1984
________________________________________________________________________________________________



İlkyaza giriyoruz

Ataç'ın bir yazısında okumuştum:
"Bir Fransız hanıma sorarlar: 'Fransa'nın en büyük kralı kimdir?'
Hanım hiç duraksamadan yanıtlar: 'Louis Philippe'.
'Hadi canım, nerden çıkardınız bunu? Hiç bir ilginç yanı, ayırıcı özelliği yok o kralın...'
Hanım istifini bozmaksızın karşılık verir: 'Eee, gençtim ben onun zamanında!..' "

Paul Eluard, 24 Haziran 1936'da, Londra Konferansı'nda "Şiirsel Gerçeklik'' başlıklı konuşmasında:
"İnsan delikanlıyken çocukluğuna özlem duyar  -yetişkinken, gençlik çağlarını arar-  yaşlanır, geçen yaşamdan yakınır" der.

Özlem duymak...
Avuntu aramak...
En iyi, en güzel biçimde şiir karşılar bence özlem duymayı, avuntu aramayı.

Oktay Rifat "Anış'' başlıklı şiirinde derin bir acısını şöyle dile getirir:
"Kalbim sevda içindeydi
İstanbul bahar içinde''

Oktay Rifat andığım şiiri yazdıktan nice yıllar sona, bu kez "bahar"ı şöyle karşılar:
  "Suda güneş ışımaya başladı mı,
Suyun yüreği çarpmaya başladı mı,
Bir aşk mektubu gibi gelir.
                                  kırlangıç,
     Uzaktaki sevgiliden,
Bir elinde çiçeklenmiş badem dalı,
Bir elinde çayır çimen''.

Hegel "Estetik"inde ozanlar hangi çağlarında en güzel, en ustalıklı şiirlerini yazdıkları sorununa da değinir. Genel kanıya göre en iyi şiir üretme çağı gençlik çağıdır. Hegel, tersine, şöyle düşünüyor: İnsan sezgi ve duygu gücünü yitirmemişse, en iyi, en olgun şiir yazma çağ yaşlılıktır. Homeros'un bize ulaşan en güzel şiirlerinin onun kör ve yaşlı olduğu dönemde dile getirdiği söylenir. Goethe de şiirinin doruğuna ancak yaşlılığında erişebilmiştir.

Yunus Emre'nin de en güzel şiirlerini ellisinden sonra yazdığı söylenir. Bütün bunları söylerken Rimbaud'nun şiiri yirmi iki yaşında bıraktığını, Orhan Veli'nin otuz altısında öldüğünü, Apollinaire'in, Muzaffer Tayyip Uslu'nun, Rüştü Onur'un da genç yaşlarında öldüklerini düşünmüyor değilim. İnançları uğruna, yanılgılar yüzünden genç yaşta ipe çekilenleri, tutukevlerinde bir yatakta üç kişi yatanları, öldürülen, yaralanan öğrencilerimizi de düşünmüyor değilim. Avuntu aradığımda da şiir koşuyor yardımıma gene.

Oktay Rifat'ın "İlkyaza Giriyoruz'' şiirini okuyorum:
  "İlkyaza giriyoruz. Sıkıca yumulu
Tomurcuklarını karga pençesi gibi
Açıverecek yaşlı atkestaneleri
Döktü pembe çiçeklerini badem dalı,
Yemişe yürüyecek.
Dertliyiz, acılı.
Yabancının zoru, etobur kuşlar gibi
Dönüyor üstümüzde ve sinsi bir duman
Gibi sızıyor kirişlerden, pervazlardan.
Siniyor temize, duruya ve beyaza.
Bir öfke perdeliyor gözümüzü, tüten
Bacaya, kırmızı kiremite bakarken.
Kurşun yarası almış körpe çocukların,
Gözleri açık ölülerin arasından
Geçerek giriyoruz ilkyaza.
Elini
Uzatıyor mevsim yaklaşan bulutlardan,
Topraktan kaldırdığı öteki eline.
İncecik bir yağmurla kabarıyor ova.
Verdik güney yeline yelkeni.
Limana
Giriyor tekne ağır ağır süzülerek."

Ekmek "ederi'' kırk TL.'ye fırlasa da, gökyüzünde savaş bulutları dolandırılmak istense de,
denizlerimiz, havalarımız daha çok kirletilmek istense de umudunuz, barış özleminiz dinmesin, içiniz kararmasın, kötümserliğe kapılmayın,
her ne pahasına olursa olsun "iyimserliğinizi, gülümserliğinizi takının". Bir şiir kitabı alın elinize, kırlara açılın.

Pir Sultan Abdal ile birlikte haykırın: "Açılın zindanlar Şah'a gidelim".

Sevgilinizi, eşinizi, dostunuzu, çocuğunuzu alın yanınıza,
atlayın vapura Bostancı'dan denize açılın, yirmi beş dakika sonra size "Hişşt, hişşşt!" diye seslenen Sait Faik'in yaşadığı Burgaz adasındasınız...

İster güvertede, ister hücrede olun, Muhyi'nin hep yanıbaşınızda olduğunu unutmayın:
"Her seher açılır solmaz
    Bahara erer gülümüz"



Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 95 - 1 Mayıs 1984
________________________________________________________________________________________________
















































Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 95 - 1 Mayıs 1984

Nevruz Şenlikleri Günü



Ataç, “Okurlarıma Mektuplar” kitabındaki baharla ilgili yazısına şöyle başlar:

Baharınız kutlu olsun benim okurum.

 Nevruz şenlikleri için imrenirim İranlılara.

 En güzelidir, en doğrusudur bayramların.

 (...)

 Baharda benliğimizi, çevremizi, hatta insanlığımızı aşar,
yeryüzünün bütün canlıları, bütün bitkileriyle, kurtlar kuşlarla, tabiattaki kardeşlerimizin hepsiyle bir olur, bir arada seviniriz.
 Toprak anamızın, tabiat anamızın bayram ettiği gündür bahar.

Nevruz yalnız İranlıların bayramı değildir.

Türkiye’de Alevi-Bektaşiler de Nevruz’u kutlamıştır.
Sünni Osmanlı sarayında da Nevruz kutlanmıştır.
Kaygusuz Abdal’dan Nedim’e kadar şairler baharı nevruziyeleriyle kutlamışlardır.

Günümüzde Anadolu’nun bir ucundan Trakya’nın başka bir ucuna kadar uzanan yerlerde hâlâ Nevruz törenleri yapılmaktadır.

  • Örneğin, Milli Folklor Dairesi’nin “Türkiye Belirli Günler Takvimi” (1973) adlı yayınında
22 Mart tarihi Tekirdağ-Hayrabolu’da kutlanan “Nevruz Şenlikleri”nin günü olarak saptanmıştır.

  • Öte yandan “Kars Folklorundan Örnekler” adlı bir yazıda (Hayat Tarih mecmuası, Şubat 1970, Adli Egiter)
Kars’ın Yenigazi köyünde 21 Mart Nevruz günü Yedilevi adıyla anılan törenin yaşatıldığı anlatılmaktadır.

21 Mart’tan bir hafta önceki çarşambaya Ilın âhir tek tek günü (yılın son çarşambası) denirmiş.
21 Mart günü tan yeri ağarırken bütün akarsuların bir an durduğuna inanılırmış.
Bu sırada bir kâse su alabilen olursa niyetleri gerçekleşirmiş. Bu ana da İltefi (yılın başlangıcı) denirmiş.

Nevruz günü evlerde kete, pagaç, berte pişirilirmiş.

Bertede yedi tür kuruyemiş kullanılırmış.

Bunlar da;
iğde,
hurma (üvez),
kuruüzüm,
ceviziçi,
leblebi,
fındıkiçi,
fıstık
(yedilevi: yedi nevi) olurmuş.

O gün nasıl geçerse bütün yılın öyle geçeceğine inanılırmış.

Akşam birer ateş yakılıp çoluk çocuk üstünden atlar,
bu sırada Ağırlığım, uğurluluğum, keçelliliğim, kelliğim hep bu ataşa derlermiş.
Gece yarısı herkes uyanık bulunur, bunu uğur sayarlarmış...

Geçmişten günümüze süren bu inanç ve gelenek şiirimize geniş biçimde yansımış görünür.

Örneğin, Kaygusuz Abdal, Nevruz gelince yeryüzünün nasıl yeşerdiğini, bağı-bahçeyi canlanan kuşların doldurduğunu anlatır:

                                                Erişti bâd-ı Nevruz gülistane,
                                         Gülistan vakti yetti kim uyana.

                                         Tamamet yeryüzü cümbüşe geldi
                                         Behişte benzedi devr-i zamane

                                         Gülistan goncesin açtı donandı
                                         Divane oldu bülbüller divane

                                         Yine simurga haber verdi hüthüt
                                         Otağın başına konmuş şahane

                                         Güvercin çifti ile ötegeldi
                                         Dudak dudağa verdi canı cana

                                         Kışın hâmûş olan kuşlar acep kim
                                         Firak u derd ile geldi lisana

                                         Yine bülbüller gülistan arzu kıldı
                                         Tutiye şeker ü baykuş virane

                                         Zihî fazl-ı bahar ü revnak-ı gül
                                         Zihî zevk ü safa nam ü nişane

                                         Bezendi dağ u Sahra nûr-i rahmet
                                         Nihani nesneler geldi ıyâna

                                         Hezaran revnaka geldi çemenler
                                         Ki serzeniş kılar hur-i cihana

                                         Eğer bildinse hoş Kaygusuz Abdal
                                         Yüzün hâk eylegil pir ü civana

(Gül bahçesine Nevruz yeli ulaştı, gül bahçesinin uyanma zamanı geldi.
Bütün yeryüzü uyandı, canlandı; zaman döndü cennete benzedi.
Hüthüt kuşu otağın başına padişah gibi kurulmuş simurg kuşuna yine haber ulaştırınca güvercin eşiyle öterek geldi; dudak dudağa, can cana verdiler.
Ne şaşılacak şey ki kışın susan kuşlar ayrılıklarını, dertlerini söylemeye koyuldular.
Yine bülbül gülistanı istediğini söyledi; dudukuşu şekeri, baykuş yeri yurdu olan viraneyi dilediğini anlattı.
Baharda ne hareket var, gül nasıl da parlak.
Ne zevk safa, ne ün şan bu!
Dağ ova rahmet ışığıyla bezendi, gizli nesneler ortaya çıktı.
Çimenler bin güzelliğe büründü, cennetteki hurilere dokunaklı sözler söylemeye başladılar.
Bütün bunları anladınsa Kaygusuz Abdal, ne hoş!
Yüzünü gencin yaşlının karşısında toprağa eğ.)

Kaygusuz’un bu canlı, coşkulu sözlerini sevmemek elde mi?

Gönlü acıyla dopdolu Kadriye Hüseyin Birinci Dünya Dünya Savaşı’nda Bağdat’a İngilizlerin girdiğini öğrendiği günün ertesinde Nevruz sabahı Kahire’de Mukattam Dağları’nın kayalarına tırmanıyor. Kaygusuz Sultan’ın dergâhı buradadır. Bugün Nevruz’dur, Kaygusuz Sultan’ın sevdiği gündür diye anlatıyor; Kaygusuz’un öteki Bektaşi ozanların Nevruz şiirlerini anıp canlanan doğayı izleyerek savaşın getirdiği acıları avutmaya çalışıyor.

Mehmet Ali Hilmi Baba’dan okuduğu nevruziye şöyle:
                                                                              Bihamdillah gitti gam geldi nevruz-i neşat-efza
                                                                     Bezendi subesû elvan çiçekle dağ ile sahra
                                                                     Bahar eyyamı kevne zib ü ziynet bakş için elhak
                                                                     Oluptur gül bedende goncalar peyda

                                                                                  (Hamdolsun gam gitti, sevin artıran Nevruz geldi.
                                                                                   Bahar günleri hakçası, evreni süsleyip bezemek için gül bahçesinde,
                                                                                   gül gövdede gül goncaları açıyor...)



Gelenek birbirinden coşkulu Nevruz şiirleri getirir önümüze.

Pir Sultan Abdal’ın Nevruziye’sinde şu dizeler yer alır:
                                                                                   “Cümle eşya bugün destur aldılar
                                                                        Aşk ile didara karşı yandılar
                                                                         Erenler ceminde bade sundular
                                                                        Himmeti erince Nevruz Sultan’ın

                                                                       Erenler dergâhı ruşen bir günde
                                                                       Doldurmuş badeyi suhar elinde
                                                                       Susuz olan kanar kendi gölünde
                                                                       Himmeti erince Nevruz Sultan’ın

                                                                       Sultan Nevruz günü canlar uyanır
                                                                       Hal ehli olanlar nura boyanır
                                                                       Muhip olan bugün ceme dolanır
                                                                       Himmeti erince Nevruz Sultan’ın.


Nevruz ölünün dirilmesi, ölümü yaşamın izlemesidir.

Azerbaycanlı Ehliman Ahundof, “Azerbaycan Halk Yazı Örnekleri” yapıtında (Türkçe’ye aktaran Semih Tercan, 1978) Nevruz bayramıyla ilgili bilgileri sıralarken,
  • yaşlıların toplanıp yıl içinde ölüsü olmuş ailelere o gün yeniden baş sağlığına gittiklerini, bayramlarını kutladıklarını,
  • iki gün önce biri ölmüş evlerde bile şenliğin zorunlu olduğunu,
  • bugün yas tutmanın günah olduğunu anlatır.

Azeri ozanı Şahriyar, “Haydar Babaya Selam” adlı uzun şiirinde çocukluğunun Nevruz bayramlarını anarken şöyle söyler:

                                                       “Bayram yeli çardakları yıkanda
                                                         Nevruz gülü kar çiçeği çıkanda
                                                         Ak bulutlar gömleklerin sıkanda

                                                         Bizden de bir yad eyleyen sağ olsun
                                                         Dertlerimiz koy, dikilsin dağ olsun

                                                         (...)

                                                         Bayram olup kızıl balçık ezerler
                                                         Nakış vurup odaları bezerler
                                                         Tahçalarda (raflarda) düzmeleri düzerler

                                                         Kız gelinin fındıkçası kınası
                                                         Heveslenir anası kaynanası

                                                         Bakıcının sözü, savı, kâğıdı
                                                         İneklerin bulaması, ağızı
                                                         Çarşambanın girdekânı, mevizi (cevizi, kuruüzümü)

                                                         Kızlar diyer atıl matıl çarşamba
                                                         Ayna tekin (gibi) bahtım açıl çarşamba

                                                         Yumurtayı gökçek güllü boyardık
                                                         Çakıştırıp sınanların (kırılanlarını) soyardık
                                                         Oynamaktan birce meğer doyardık

                                                         Ali bana yeşil aşık verirdi
                                                         Rıza bana Nevruz gülü dererdi.”

Günümüzde de Alevi cemaati içinde nevruziyeler söylenmektedir.

Bunlardan birinde emekli öğretmen Abbas Altunkaş şöyle demektedir:
                                                                                                        “İlkyazın büyülü renk armonisi
                                                                                        Toprağın yeşili, göğün mavisi
                                                                                        Coşturur canları Ali sevgisi
                                                                                        Bu Nevruz günleri Nevruz günleri.”

Adil Ali Atalay da,
                      “Adil Ali’yi yaşattı
                        Kötü halleri taşlattı
                        Yazı yeniden başlattı
                        Alim doğdu bugün Nevruz” der.

Alevi-Bektaşî geleneği;
  • Hz. Muhammed’in bugün peygamber olduğunu,
  • Hz. Ali’nin bugün doğduğunu, bugün Fatıma ile evlendiğini kabul eder. Nevruziyelerde bunlara da değinilir.

Yusuf Fahir Baba nefesinde, “Ali’nin doğduğu gündür
                                     Bugün her günden üstündür
                                     Hemen saki kadeh döndür
                                     Bugün Nevruz-i Sultandır” derken bunu belirtir.

Didari’nin Nevruziye’sinde de şu dizeler yer alır:
                                                           “Viladet günüdür hâk Murtaza’nın
                                                             Şemşir-i kudretle ol Kibriya’nın
                                                             Nava-i Haydar tek açıp dehanın
                                                             Nevruzunuz canlar mübarek olsun.”

                                                                           (Seçilmiş kişi, yani Murtaza diye anılan Hz. Ali’nin doğum günüdür.
                                                                            O kudret kılıcıyla savaşanın, o aslan narası gibi haykıranın doğum günüdür.
                                                                            Canlar Nevruzunuz kutlu olsun.)

Nevruz şenliklerini karşılarken coşkulu, sevinçli şiirleri, nevruziyeleri divan şairleri kaleme almışlardır.

Nef’i’nin bu yoldaki bir gazeli şöyledir:
                                                “Erişti bahar oldu yine hemdem-i Nevruz
                                                  Şad etse nola dilleri cam-ı cem-i Nevruz

                                                  Gül gibi cihan oldu yine hurrem ü handan
                                                  Gör neyledi feyz-i eser-i makdem-i Nevruz

                                                  Yılda bir olur bu dem-i Ferhunde acep mi
                                                  Olmazsa her eyyamde ger âlem-i Nevruz

                                                  Rind isen eğer ko heves-i bağ-ı behişte
                                                  Cennet mi değil bezmgeh-i hurrem-i Nevruz

                                                  Nef’i yaraşır bu gazeli eylese taksim
                                                  Bülbül gibi bir mutrib-i mucizdem-i Nevruz

                                                  Bezm-i şehe bu nazmile olsun güher efşan
                                                  Güya ki gülistana düşer Şebnem-i Nevruz

                                                  Arayiş için bezmini Sultan Murad’ın
                                                  Erişti bahar oldu yine hemdem-i Nevruz.”

(Yine bahar geldi, Nevruzun sıkıfıkı arkadaşı oldu;
Cem’in Nevruz’da içilen kadehi gönülleri coşkulu kılsa ne olur.
Dünya gül gibi yine sevinçli, güler yüzlü oldu;
Nevruz’un gelişi sonucunda doğan bolluk bereket neler yaptı gör.
Bu uğurlu zaman yılda bir kez olur,
her gün Nevruz eğlencesi kurulmazsa şaşılır mı?
Rintsen cennet bahçesine hevesi bırak,
sevinç dolu Nevruz eğlencelerinin yapıldığı yer de cennet değil mi?
Nef’i, bu gazeli başkalarını gölgede bırakan bir Nevruz çalgıcısı bülbül gibi taksim etse yaraşır.
Gül bahçesine Nevruz çiği düşmüşcesine padişahın meclisine bu şiirle mücevherler saçsın.
Sultan Murad’ın önünde kurulan eğlenceyi süslemek için yine bahar geldi, Nevruz’un sıkıfıkı arkadaşı oldu.)

IV. Murad’ın Nevruz bayramını kutlamak için Nef’i’nin yazdığı bu gazel, Nedim’in Nevruziye’sini getiriyor akla.
Nevruz eğlencesi Kaptan Paşa’nın evinde kutlanmaktadır. Toplantıya İbrahim Paşa da katılır.

Nedim’in sadrazama yönelttiği övgünün girişi Nevruzu da kendi biçeminde konu edinir:
                                                                                                          “Hoşâ mübarek ü mes’ud rûz-i ferruh-dem
                                                                                                            Zihî güşade vü dilkeş zamane-i hurrem

                                                                                                            Bu rûz odur ki revadır makam-ı hizmette
                                                                                                            Sipihr-i pir-i kühen-sâlin ola kameti ham

                                                                                                            Bu rûz odur ki sabahında sad safa muzmer
                                                                                                            Bu rûz odur ki mesasında bin ferah müdgam

                                                                                                            Bu rûz odur ki sezadır olursa bir demine
                                                                                                            Fedra zamane-i sad Baykara vü müddet-i Cem.”

                                                                                            (Ne hoş kutsal, mutlu, uğurlu gün; ne güzel iç açıcı sevinç zamanı.
                                                                                             Bugün yaşlı eski yılın hizmette iki büklüm olması gereken gündür.
                                                                                             Bugün sabahında yüz sefanın; akşamında bin ferahlığın birbirine eklendiği gündür.
                                                                                             Baykara’nın ve Cem’in hüküm sürdüğü zamanlar bugünün bir anına feda olsa yeridir.)

Bahariyeler de nevruziyeler gibi Nevruz’la başlayan baharın güzelliklerini, bu mevsimin duyurduğu sevinci konu edinir. Nevruziyelerin yanında onların da sözü edilmelidir. Ancak Divan şiirinin bütün örnekleri gibi bunlar da yaşam, doğa, kendine özgü simgeleştirme yöntemiyle yansıtılır.

O örneklere geçmeden önce halk şairinin diliyle baharın nasıl canlandırıldığını Karacaoğlan’ın bir koşması bize hatırlatmış olsun:

                                                             “Bülbül ne yatarsın bahar erişti
                                                               Ulu sular bulandığı zamandır
                                                               Kat kat oldu gül yaprağı karıştı
                                                               Gene bülbül kul olduğu zamandır

                                                               Gene bahar oldu açıldı güller
                                                               Figane başladı gene bülbüller
                                                               Başka bir hal olup açtı sünbüller
                                                               Âşıkların del’olduğu zamandır

                                                               Gene bülbül bilir gülün halinden
                                                               Yeter deli oldum yarin elinden
                                                               Aşıp aşıp gelir yayla belinden
                                                               Yardan bize gel olduğu zamandır

                                                               Gene geldi türlü baharla bağlar
                                                               Bülbül figan edip kamuyu dağlar
                                                               Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar
                                                               Ulu dağlar yol olduğu zamandır

                                                               Karacoğlan der ki geçti çağların
                                                               Meyve vermez oldu gönül bağlarım
                                                               Aklıma geldikçe durmaz ağlarım
                                                               Gözüm yaşı sel olduğu zamandır.”

Akan sular, öten bülbüller, açan çiçekler, coşup eğlenen ya da gönül acısı çeken âşık...
Yalnız Divan ozanları bunları söylüyor diye suçlamak yanlış olur.
Halk şiirinde de aynı toplumun iç içe yaşayan insanların bakışları yansımıştır.
Arada ancak dil ve anlatım ayrılığı vardır.

Divan edebiyatında birçok dünya diline çevrilmiş (Mesihi’nin dünya edebiyatında yer alan Bahariye’si, Fehim Bayraktareviç; Bahariyenin Fransızca, Rusça ve Sırpça çevirileri, İsmail Eren, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. XXII, 1977) bir şiiri, bu edebiyatın konuyu ele alışını tarihsel bir örnek olarak sunalım ve çağımızın bizden istediklerini unutmaksızın bahar kutlamasına biz de katılalım:

                                                                         “Dinle bülbül kıssasın kim geldi eyyam-ı bahar
                                                                           Kurdu hor bir bağda hengâme hengâm-ı bahar
                                                                           Oldu sim-efşan ama ezhar-ı bâdâm-ı bahar
                                                                           Ayş ü hûş et kim geçer, kalmaz bu eyyam-ı bahar

                                                                           Yine enva-ı şükûf ile bezendi bâğ ü râğ
                                                                           Ayş için kurdu çiçekler sahn-ı gülşende otağ
                                                                           Kim bilir olbir bahara kim olup kim kala sağ
                                                                           Aş ü nûş et kim geçer kalmaz bu eyyam-ı bahar
                                                                           
                                                                           (...)
                                                                           
                                                                           Umarım bulup Mesihi bu murabba iştihar
                                                                           Ola ehline bu çâr-ebrû güzeller yadigâr
                                                                           Bülbül-i hoş-gûysun gül yüzlülerle yürü var
                                                                           Ayş ü nûş et kim geçer kalmaz bu eyyam-ı bahar.”

                                                                                          (Bahar günleri geldi, bülbülün öyküsünü dinle.
                                                                                           Bahar mevsimi her bağda gürüldedi.
                                                                                           Bahar bademleri ona gümüş saçtı.
                                                                                           Ye, iç, eğlen; çünkü bu bahar da geçer, kalmaz.
                                                                                           Yine bağ bahçe türlü çiçeklerle bezendi.
                                                                                           Çiçekler yiyip içmek için gül bahçesine otağ kurdu.
                                                                                           Öteki bahara kimin ölüp kimin sağ kalacağını kim bilir ki?
                                                                                           Ye, iç, eğlen, çünkü bu bahar da geçer, kalmaz
                                                                                           (...)
                                                                                           Umarım Mesihi bu dörtlemesiyle ün kazansın.
                                                                                           Dört kaşlı güzellere benzer bu dörtlükler anlayanlara hatıra kalsın.
                                                                                           Hoş şakıyan bülbülsün, gül yüzlü güzellerle sen de birlikte git.
                                                                                           Ye iç, eğlen; çünkü bu bahar da geçer, kalmaz.)


Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 188 - 15 Mart 1988
_________________________________________________________________________________________



Nevruz, “yeni gün” anlamına gelen Farsça bir sözcüktür.
Güneşin Koç burcuna girdiği gün, Rumi 9 Mart’a (Eski Mart), Miladi 21 Mart’a rastlar ve gece ile gündüz eşit olur.
İlkbaharın ilk günü olan Nevruz, eski Türklerle İranlıların yılbaşı olarak kabul ettikleri gündür.

Türklerin daha İslam uygarlığı çevresine girmeden önce kullandıkları on iki hayvanlı takvimde yılbaşı 21 Mart, yani Nevruz’dur.

Divan-ı Lûgat-it-Türk’te yeni-gün şeklinde geçer.
Bugün, Orta Asya’daki çeşitli Türk toplulukları arasında Ergenekon, Nevruz, Navrız, Noruz, Bozkurt, Çağan gibi değişik adlarla kutlanır.
Ergenekon destanı okunur.
Türbe kubbelerine, bayrak direkleri üzerine paçavralar asılır.

Semerkand, Buhara taraflarında şehir dışına çıkılarak “Seyil eğlenceleri” düzenlenir,
bayram nedeniyle köpkari (gökböri) oyunu, güreş, at yarışları vb... gösteriler düzenlenir.

Kazaklarda Nevruz geleneği daha yaygındır.
Navruz köcö adını verdikleri buğday, pirinç, mısır gibi tahıllardan nevruz çorbası yaparlar.
Bu gelenek, Kırgızlarda da vardır.

İranlılar, Ferverdin ayının ilk günü olan Nevruz’u, yeni yılın ilk günü olarak kabul ederler. Bu günü bayram olarak kutlarlar, şölenler düzenlerler.

Nevruz, iki ayrı güne ayrılır.

Birincisi, Ferverdin ayının ilk günü olan “Nevruz-u âmme”,
öteki de Ferverdin’in altıncı günü olan “Nevruz-ı hassa”dır.

Hükümdar bugün halka armağanlar dağıttırır, halkın bütün isteklerini yerine getirmeye çalışırdı.
Halk büyük şenlikler yapar, ateşler yakılır, birbirinin üzerine su serper.

İran’da Nevruz’un bayram olarak kutlanması günümüzde de sürmektedir.
İran geleneklerine göre, Nevruz’a 14 gün kala ayrıca bir bayram daha yapılır, buna İspendarmuz günü denir.
Bereketi simgelemek için İspendar gününde su içine konan buğday filizlendirilir.
Yeni yılın tahvil saati önceden hesaplanıp halka ilan edilir. Tahvile birkaç saat kala evlerde özel sofralar kurulur.

Sofrada Heft sin adlı verilen ve sin harfiyle başlayan yedi çeşit madde bulunur.

Bunlar:
  1. Sünbül,
  2. sirke,
  3. sumak,
  4. senced (iğde),
  5. sîr (sarmısak),
  6. sebze (yeşillik) ve
  7. filizlendirilmiş buğdaydan yapılan semnû ya da semenû.

Yılın bereketli geçmesi için sofraya ayrıca;
  1. Kuran,
  2. kırmızı balık,
  3. boyanmış yumurta,
  4. ayna,
  5. su,
  6. un ve
  7. elma konur.

Nevruz bayramı İran’da 13 gün sürer, on üçüncü gün kırlara çıkılır, buna da Sizdebeder adı verilir.

Nevruz, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Nevruz Sultan, Mart Dokuzu adları altında mezhep farkı gözetilmeden kutlanmaktadır.

Bektaşiler ve Aleviler, Nevruz’un Hz. Ali’nin doğum günü olduğuna inanırlar.
9 Mart’ı kutsamak için de Bektaşi tekkelerinde Nevruz erkânı düzenlenirdi.

Mevlevilerin Şems koluna bağlı olanlar da Nevruz’u kutlayıp Nevruz erkânını icra ederler.

Osmanlı sarayında Nevruz’da gelişen bir âdet, Nevruziye adı verilen macunun yapılarak padişaha ve ileri gelenlere sunulmasıdır. Nevruziyenin sunulması daha sonra bir gelenek halini almıştır. Saray hekimbaşısı başta padişaha, sultanlara ve devlet büyüklerine özel olarak çeşitli maddelerden hazırladıkları güzel kokulu Nevruziyeyi yeni yıl ve bahar tebriği için sunardı. Porselenden yapılmış nevruziye kâseleri atlasa sarılıp, kapakları kurdelelerle bağlanırdı. Kurdeleler arasına bir de kulak denilen bir kâğıt iliştirilirdi. Kulakta, müneccimbaşının hazırladığı ve güneşin Koç burcuna hangi saat, dakika ve saniyede gireceği yazılır, belirtilen saatte kâse açılıp içindeki macun yenilirdi. Hekimbaşı da ayrıca ödüllendirilirdi. Sarayın müneccimbaşısı her yıl hazırladığı yeni yıl takvimini padişaha ve sadrazama sunar, buna karşılık da kendilerinden “atiyye” denilen para armağanını alırdı.

Saray âdetlerinden biri de resmi yılbaşı olarak kabul edilen Nevruz’da sadrazam ve devlet ricali, padişaha at ve başka kıymetli armağanlar verirlerdi ki, buna da Nevruziye pişkeşi denirdi. Bir saray geleneği olan Nevruziye ile aynı günlerde Manisa’da halka dağıtılan “Mesir”i birbirine karıştırmamak gerekir.


Turgut Kut | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 188 - 15 Mart 1988
_____________________________________________________________________________________________



Ansiklopedilerde NEVRUZ







_____________________________________________________________________________________________







Kültürün temel kaynağı insandır. Bu dünyada herşey insan eliyle var edilmiştir. En soyuttan en somuta dek kültür, kuşaklar arası taşıyıcı bir organizmadır. O halde bir toplumun üyesi olarak insanın kendini duyumsayabilmesi (hissedebilmesi) kültürüyle açıklanabilir bir olgudur. Kültür için hep önceki bir başlangıç noktası ve süregiden bir sonra vardır. O, değişmez ve etkilenmez bir totem değildir. Kültür insanın doğayla ve yaşamla ilişkisini kuran, düzenleyen ve maddi manevi ihtiyaçlarını gideren bir sistemdir. Ortaklaşa yaratılan, paylaşılan bilgi, değer ve beceriler sistemi olarak bilgi, toplumsal yaşamda soluk alır. Kültür hem bireysel hem toplumsal kimüğin göstergesidir, karmaşık bir yapıdır.

Kültürün en önemli dışavurumcu özelliklerini yaşadığı günler ise bayramlardır. İran'da yaşadığım yıllarda Nevruz Bayramı kutlaması İran'ı anlamamda en çok yardımı dokunan kültürel öğe olmuştur. 21 Mart gününü Batılıların “Christmast” anlayışı içinde uzun ve coşkuyla kutlayan İranlılar, geçmişin izlerini yeni toplumsal yaşamlarına yedirmişlerdi. Eski Zerdüşt bayramı olan ve günün egemenliğinin başlamasını kutlayan Nevruz Bayramı birçok ritüel içermektedir. M.Ö. VII. yüzyılda doğduğu tahmin edilen bu dinin (Mazdaizm) kurucusu Zerdüşt'tür. Zerdüşt doğar doğmaz Tanrı ona dünyayı ıslah etmesini emreder. Büyük Tanrı Ahuramazda'dır. Ahuramazda Zerdüşt'e kendi eliyle Avesta'yı verir. Bu din kitabı Zint diliyle yazılmıştır. Bunun için Zint-Avesta denir. Zerdüştler için ateş ve güneş ön plandadır, çünkü Tanrı güneşte oturur. Ateş, tapınaklarda, evlerde söndürülmeden yanar ve yola çıkarken birlikte taşınırdı. Güneş batınca ateş yanardı. Neft (petrol) çok eski çağlardan beri sönmeyen kutsal ateş olarak bilinirdi. Zerdüştlükte savaş, karanlıkla aydınlık arasındadır. 21 Mart sonrasının kutlanması, günlerin uzaması ve aydınlığın karanlığa üstün gelmesidir. Hürmüz (iyilik ve nur tanrısı) ile karanlıklar tanrısı Ahriman’ın çarpışmasına dayanan mitolojik öyküler vardır.

Nevruz Bayramı kutlamalarında ateşten atlanır, atlarken dilek tutulur. S” ile başlayan yedi yiyecek masaya konur ve bir kırmızı balık mutlaka bulunur. O günle gecenin eşitlendiği anda ters döner diye inanılır, o anı görebilenin tüm dilekleri olur. Evlilik, nişan ve Nevruz masasında hiç eksilmeyen şey şamdanlar ve mumlardır. Mutlaka evlerde ve törenlerde ateş olur, mumlar yanar. İslamiyetten çok önceki ateş kültüne dayanan bu bayramın yayıldığı alan çok geniştir. Yeni gün anlamına gelen Nevruz, yeni yılın başladığı günün temsilcisidir. Orta Asya'da, Ortadoğu'da ve Ege'de Yörükler arasındaki kutlamalan günümüze kadar devam eden bu ateş kültü, Hıdrellez Bayramı'nda da yansımalar bulur. Ege'de ve Teke yanmadasında Yörüklerin kullandığı Sultan Nevruz, çok anlamlı bir gelenek taşıyıcısıdır. Özenle kutlanan bugün baharın da müjdecisidir. Baharda toprağın ve yaşamın yeniden uyanması demek olan bu günler, eskil (antik) çağda Ege ve Anadolu topraklarının kutladığı bir dizi bayramın zamanıdır. Çünkü Şaman geleneklerine göre beş kutsal öğeden biri de ateştir. Kara Han'ın oğlu Büyük Tanrı Ülgen de ateşin yaratıcısıdır.

Ülgen'in ateşi insanlara öğretişinin söylencesi (efsanesi): Ülgen, gökten biri kara biri ak iki taş gönderdi. Kuru otları avucunun içinde ezerek bir taşın üzerine koydu, öbürü ile vurdu. İnsanlar da bunu görerek ateş yakmayı öğrendiler. Altay Şamanlarının “Sıcak ateşi yakarak veren Atam Ülgen sözleri de bunu gösterir.

Ateş yakan Türkler alevin renklerine göre yorumlarda bulunurlardı.

Bu yorumlara göre alev yeşil olursa kıtlığa,
kırmızı ise savaşa,
sarı renkte ise salgın hastalığa,
siyah olursa Hakan'ın öleceğine inanırlardı.

Türklerin ateş üzerindeki bu gibi saygı ve inanışları sonra Mazdaistlere de geçmiştir. Mazdaizmi kabul eden ve ateşe eskiden beri saygı gösteren Türkler, İranlıların da kutsal geleneklerine uyarak güneş battıktan sonra, dağların tepelerinde ateş yakarlardı. Kırgızlarda da bu gelenekler vardır ve sönen ateş yakılmaz. Aynı soydan olmak üzere en yakın komşudan alınır. Şamanlar gibi Maniheistler için de ateş kutsaldır. Her akşam ateşi kül ile örterler. sabahleyin ardıç ile yeniden çoğaltırlar, bu dalı odalarda dolaştırırlar. Şamanlar birer Tanrı sayılan dedelerinin ve büyük analarının ruhuna da (Od Ata) ve (Od Ana) derlerdi. Ateşi yaratan “Od Ana”dır. Yunan mitolojisinde olan Tanrı Zeus'tan ateşi çalarak insanlara indiren Prometeus söylencesinde olduğu gibi büyük Tanrırı Ülgen ile ilgili de söylence vardır. Ateş kutsallığı demirle birleşir. Şamanlar için demir hep kutsal sayılmıştır. Ergenekon efsanesinde de demirle ateş birleşir ve Türkler kurtulur. İran söylencelerinde de Türk hakanının oturduğu yer “içi ejderhalarla dolu demir dağlar diye anlatılır. Kürt söylencesinde, Demirci Kawa dağda kocaman bir ateş yakarak zaferini kutlar. Bu söylencede de demir ve ateş yan yana gelir. Büyük kutlamalar  yapılır.

Kısacası söylenceler, inanışlar ve dinsel inanışlarla beslenen Nevruz Bayramı, barış, dostluk ve kutlama törenlerinin yapıldığı bir törendir çağlar boyunca. Yenip içilir, doğaya çıkılır. dans edilir, kurbanlar kesilir ve gelen bahar, “yeni yaşam” kutlanır. Böyle bir kültürel barış motifinin nasıl siyasal bir şiddet motifine dönüştürüldüğünü anlamaya çalışmak zorundayız sanırım.

Kültür, açık sistemdir ve birbirinden etkilenir. Örneğin İran'da Büyük Kuraş döneminden kalma altı basamakla çıkılan küçük bir mezara halk kabr-i mader-i Süleyman der. Hiç ilgisi yok. Ama mezar çatısı İslam dönemine ait mezarlar da kadın mezarları gibi çifte meyilli olmasından dolayı İslami bir öykü motifiyle örtüşmüştür.

Bu öykü etkileşim açısından ilginçtir.
Tıpkı birçok eski, antik dönem kült merkezlerinin sonradan “yatır”, “dede” olması gibi.

Kültürel üretim kültürel çözümleme için esastır. Bir iletişim yoludur. Bir grubun ya da cemaatin kültürünü simgeleyen duygular, tutumlar ve davranışlar birçok öncü değişimi de banndıran geniş bir alandır. Bunun ideolojik olarak değerlendirilmesi kültürel üretimin indirgenmesi ve zayıflatılması demektir. Kültürün yapısındaki bazı öğelerin desteklenmesi toplumsal ayırım yaratmak amacı güderse, bu sadece savunmacı bir sahip çıkış olur. Değişmeye, yenilenmeye karşıdır.

Nasıl Şaman gelenekleri İslamiyet sonrasında da Anadolu gelenekleriyle birleşerek içten içe sürdüyse, Anadolu Aleviliği gibi senteze dönüşerek halkın kültürünü biçimlendirmiştir. Kültürel öğelerin yayılma alanı ve hızlarını belirleyen. bu öğelerin kendilerini benimsetme gücüyle, karşıtlaştığı direncin bileşkesidir.

Kültür taşıyıcısı olan bireyler kendi kültürleriyle özdeşleşirler ve başka kültür öğelerine yabancılaşma eğilimi gösterirlerse bu, kültürel içe dönüklüğü getirir. Içine kapanan kültür ölür. Çünkü kültür bir organizmadır ve öbür kültürlerden nefes almazsa kültürel yanılgıya dönüşür. Tıpkı fiziksel kapalılığın (aile arası evlenme) neden olduğu gibi yozlaşır ve hilkat garibeleri doğar. Şiddet böyle ortaya çıkar.

Çok eski bir kült olan ateş kültüyle birleşen Nevruz Bayramı, Orta Asya'dan buraya birçok kültürün kutladığı bir bayramdır. Sultan Nevruz'un bir savaş/şiddet nedeni olabilmesi şaşılacak bir durumdur. Kürtler bunu ideolojik bir silah olarak sununca, devlet de ideolojik bir silah olduğunu kabullenince, güzelim kültür öğeleri taşıyan bir form, deformasyona (bozulmaya) uğramıştır. Sultan Nevruz'a ve doğanın sevinç dolu yeniden doğuşuna haksızlık etmeyelim. Onlar bizden binlerce yıl önce vardı ve binlerce yıl sonra da olacak. Onlar bir gün bizsiz olacaklar ama, bugün biz onlarsız kalmayalım derim.



Nevval Çizgen (Antropolog/Araştırmacı) | Cumhuriyet - 21 Mart 1995