“1929 yılında, Mussolini emperyalizminin başkenti şekline dönmüş Roma’da doğdum. Yalan söyleyen gazeteler, Tokyo ve Berlin’le yürütülen kültürel ilişkiler ve ardı ardına yapılan askeri törenler. Neyse ki faşizm yerine, sinemayla ilgilenen bir ailem vardı. Zamanım film seyretmekle geçiyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle Hollywood sinemasını tanıdım. Amerikan ordusu çikolataların yanı sıra, milyonlarca film getirdi İtalya’ya. Üç yıl boyunca her ay üç yüzden fazla film seyretmiş olmalıyım. Westernler, komediler, gangster ve savaş filmleri. Yayınevleri Hemingway, Faulkner, Hammett ve James Cain’in yapıtlarını basmaya başladılar. Tüm bunlar surata indirilen harika bir kültürel tokattı...”
Sergio Leone bu tokadın ardından, 18 yaşında film dünyasına adımını attı.
İtalyan yönetmenlerin yanısıra, İtalya’da film çeken Mervyn Leroy, Robert Wise,
William Wyler, Raoul Walsh, Fred Zinnemann gibi Amerikalı yönetmenlerin yanında asistan olarak çalıştı.
- 1961 yılında ilk filmi “Rodos Heykeli”nden (Il Colosso di Rodi / The Colossus of Rhodes)
- üç yıl sonra 1964’te kendisini uluslararası alanda üne kavuşturan üçlemesinin ilkini “Bir Avuç Dolar” (Per on Pugno di Dollari / A Fistful of Dollars) çekti.
- 1965’te “Birkaç Dolar için” (Per qualche Dollaro in piu / For a Few Dollars More),
- ”İyi Kötü ve Çirkin”le (Il Buono Il Brutto Il Cattivo / The Good The Bad and the Ugly) tamamlanan bu üçleme “Spagetti Western” adı verilen ve yaklaşık 10 yıl süren bir dönemin başlamasına neden oldu.
Bu filmler aynı zamanda geleneksel Western filmlerinin temelinde yatan boşlukları kapattılar. Klasik Western, eski Batı’ya olan özlemi, gelecek vaadeden bu el değmemiş topraklarda yerleşmiş kişileri, arada bir sıkıcı olayların bozduğu masum ve temiz yaşamlarını ele alır. Bu filmlerde adalet her zaman yerini bulmuştur. Kötünün cezalandırılması ya kasaba halkının seçtiği kahraman bir şerifin ya da bir rastlantı sonucu kasabaya yolu düşmüş Ringo adındaki iyi kalpli yabancının yardımıyla olur. Kurulmaya çalışılan düzenin bir parçası olmaya can atan iyi adam tabancasının tetiğini kötü adamdan sonra çekmek zorundadır. Bilir ki, güçlü kanunlar onun da yanlışını ortaya çıkarmak için tetikte beklemektedir.
Bu filmleri seyrederek büyüyen Sergio Leone, Batı’yı daha başka görür. Batı, eski değil vahşidir her şeyden önce. Bunca kötü adamın arasında yaşamayı düşünen iyi de tetiği herkesten önce çekmek zorundadır. Dolayısıyla herkes kötüdür Leone’nin filmlerinde. Fransa’da yaşayan İtalyan yönetmenin ispanya’da çektiği bu filmlerde gerçeküstü öğelerle dolu görüntüler otantik değerlerini korur ama kişiler ve yaşam, Leone’nin düşlerinde yarattığı mitlerden çıkıp gelmiştir. İlk üç filmde Clint Eastwood’un canlandırdığı “Adsız Kişi”nin geçmişini açıklayan herhangi bir ipucuna rastlayamayız. Gelecekte de neler yapacağı şüphelidir. Sevgisi amaçsız görünen, bilinen uygarlıkların hiçbirine ait olmayan bu adam, ağzından hiç eksik etmediği purosunu içmekten çok, çiğneyerek yaşama girer, önüne çıkan iyi ya da kötü herkesi göz kırpmadan öldürür ve Ennio Morricone’nin müziği eşliğinde atına atlayıp yarısı yıkılmış, öbür yarısı da yanmış kasabadan ayrılır. Klasik Westernlerde olduğu gibi, biraz ilerideki çıplak tepenin üzerinde durup geriye bakmaz. Geçmiş çoktan geride kalmıştır.
Sergio Leone, bu üçlemenin ardından 1969 yılında “Bir Zamanlar Batı’da” (C’era una volta il West / Once Upon a Time in the West) ve 1972’de “Bir Avuç Dinamit”i (Giu la Testa / Fistful of Dynamite / Duck You Sucker) tamamladı. Büyük ölçüde stilize edilmiş, salt Western operaları olarak da tanımlayabileceğimiz bu epik yapıtlarla Western türü, barok dönemine girdi, kısa süre sonra da sinemada Western devri kapandı.
Western’i bitiren yönetmen olarak kabul edilen Leone, aynı yıl başka bir Amerikan mitiyle, gangsterlerle ilgilenmeye başladı. 14 yılda tamamladığı son filmi “Bir Zamanlar Amerika’da” (Once Upon a Time in America) geçen ay Los Angeles’ta pek hoş olmayan eleştirilerle birlikte gösterime girdi. 14 yılın planlarını iki saatlik bir filme sığdırmanın güçlüğünü bilen Sergio Leone, 1984’ün ilk yazında çekimi bitirdiği zaman elinde on saatlik bir film vardı. Bunun dört saatlik bölümünü kesip, geriye kalan altı saatlik filmi üçer saatlik iki bölüm şeklinde gösterime sokma düşüncesini yapımcılığı üstlenen Ladd Co. yetkilileri hiç sevmediler. Geçen yıl “The Right Stuff” ve “Star 80” gibi filmlere büyük paralar yatıran ama gişelerde umduğunu bulamayan şirket, 900 milyon liraya çıkan bu yapıtın tek bölüm olarak gösterilmesini şart koştu. Eğer birinci bölüm para kazanamazsa ikinci bölümün iş yapamayacağı ortadaydı. Bunun üzerine Sergio Leone, kurgu odasına bir kez daha girip, filmi üç saat kırk yedi dakikaya indirdi, Cannes Film Şenliği’ne de bu şekliyle katıldı. Ama ortalık karışmıştı bir kez. Çektiği Western filmlerinde boy gösteren kötü adamların bir bölümü Hollywood’a yerleşmiş, yapımı üstlenen şirketin başına geçmiş, intikam almak için fırsat bekliyordu. Bu kez yönetmeni kurtaracak Clint Eastwood da yoktu ortada. Yönetmenden habersiz yapılan son kesimlerle film, Amerika’da iki saat yirmi beş dakika olarak gösterilmeye başlandı.
Altı ay önce basına dağıtılan elli sayfalık tanıtma broşüründen anlaşıldığı kadarıyla film, ana karakter Noodles’in (Robert de Niro) anılarından oluşuyor, Harry Gray’in The Hoods adlı romanından yapılan uyarlama, 20. yüzyılın başında Amerika’ya göçen iki büyük etnik gruptan birini oluşturan Yahudilerin yaşadığı New York’ta dört gangsterin yükselişi ve çöküşünü anlatıyordu. 1933 yılında başlayan film, 1968 yılına atlıyor, sonra 1921 yılına dönüyor ve olaylar geriye dönüşler (Flashback) yoluyla birbirine bağlanıyordu. Filmin bu devingen yapısı karmaşık görünmesine karşın, karakterlerin ayrıntılı olarak incelenmesine yardım ediyordu. Yapımcı firmanın gösterime soktuğu filmde olaylar kronolojik sıraya sokulmuş, filmin çözümlenmesine yardımcı olacak bölümler çıkarılmış, on dört yıllık uğraş, altı kişinin üzerinde çalıştığı, eksiksiz hazırlanmış senaryodan geriye Robert de Niro’nun neden olduğu, filmde canlandırdığı sessiz kişilikle bağdaşmayan ve başlangıçları kesildiği için feministleri kızdırmaktan başka işe yaramayan iki tecavüz olayıyla, sonu olmayan anlamsız bir film kalmış.
İçeriği bir tarafa bırakıp da, filmi biçimsel açıdan incelediğimizde Tonino delli Colli’nin başarılı kamera çalışması, James Woods ve Jennifer Connelly’nin oyunları, Ennio Morricone’nin olağanüstü müziği ve ayrıntılı bir dönem incelemesi “Bir Zamanlar Amerikada”yı görülmesi gereken yapıtlar arasına sokuyor.
Filmin başına gelenleri böylesine uzun yazdıktan sonra yazıyı güzel bir haberle bitirmek şart oldu. Film, Avrupa’da Sergio Leone’nin onayladığı uzun şekliyle gösterime girdi. Eh, biz de “Avrupa’nın bir parçasına kıyısından köşesinden tutunmuşuz,” filmleri getiren şirketlerin başında insaflı kişiler oturuyor, dolayısıyla “Bir Zamanlar Amerika’da”yı kesintisiz şekliyle seyredeceğimizden emin olabiliriz (?).
Faruk Ulay | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 101 - 1 Ağustos 1984


