Rıfat Ilgaz


70 yılının dökümüne geçmeden önce yazarların sorunlarıyla başlayalım isterseniz, Sayın Rıfat Ilgaz. Yazarların sorunlarına değinir misiniz?

Mahmut Yesari bir gün parasız kalıyor, çünkü muntazam bir hayatı yoktu. Üstelik de tüberkülozdu, beslenmeye ihtiyacı vardı. Bir gün gidiyor Garbis’e (Garbis, İnkılâp ve Aka Kitabevi’nin sahiplerinden), diyor ki,paraya ihtiyacım var. Garbis, peki üstad,diyor, verelim. Ama bir şartla, yazacağınız ilk romanı bize vereceksiniz. Mahmut Yesari peki diyor, ilk romanım sizindir.Ama daha ne romana başlamış, ne de romanın adını koymuş... Ve anlaşmayı imzalıyor, 80 lirayı alıyor.

O zamanki para ile Reşat altını 7 lira. Bu durumda 11 reşat altını alabilecek bir para eline geçiyor. Yani peşin para ile yazmadığı romanı satıyor. Bugün bir Reşat Altının 15 bin lira olduğunu varsayarsak, 165 bin lira almış demektir. Bugün ben 100 bin liraya hazır romanımı verebilirim. Günümüzde yazarlarımızın durumu böyledir...

Bugün bir roman yarışmaya girse, en az 6 kopya isteniyor. Kaç top kâğıttan bu sağlanır, düşünün bir kere, kâğıdın topu kaça bugün... Daktilo ile isteniyor. Demek daktilo gerekiyor. Daktilosunu dışarıya verseniz, kaça yazarlar... Bugün 400 sayfalık roman, kâğıtla kaç sayfa olur, vb. Bugün bence bir roman, yazarının kafasından yayınevine geçecek biçimi için en az 10-15 bin lira masrafı gerektirir. Ben bugün bir yayınevinden 5 bin lira peşin alamıyorum, verdiğimiz paranın yarısını kapora olarak alamıyoruz. İşte yazarların karşılaştıkları sorunlar...

Peki Hocam, Hababam Sınıfı da para getirmedi mi?

Hababam Sınıfı’nın getirdiği para kitapçının cebinden çıkmadı. Kitapçıya ilk defa ben 750 liraya sattım; fisebilillâh basmak üzere. İhsan Manavoğlu’na Orhan Kemal’den aldığım cesaretle gittim. O 2 bin lira almıştı El Kızı için. Ben,” dedim,bu romanı veriyorum. Üç bölümdü, bunun üçünü bir arada basar mısın?Baktı şöyle bir, “bu,” dedi, “işportaya düşmüş.Ben “basar mısınız?dedim. 1.500 lira istedim. Neyse, 750 liraya anlaştık ve üç taksitte ödemek üzere bir anlaşmada imzaladık. O sırada tiyatrosu da başladı. Kitap kucak kucak tiyatronun önünde satıyor... O zamanın 750 lirası gene bu zamanın parasıyla oldukça önemli bir para. Sene 62, 63... Tiyatrosuyla büsbütün hızlandı. Dolmuş dergisinde yayınlanmasının önemi vardı. O günlerde Balıklı Rum Hastanesinde yatıyordum. O paraları da oraya verdim.

Baktım ki aylar yıllar geçiyor kitap şakır şakır gidiyor. Ama baskısı kötü, kapağı berbat... Bir gün kalktım gittim. Kaç bastınız, ne satıyorsunuz gibi sorular soruyorum. Dedim ki, ben bu kitabın baskısını beğenmiyorum, dava açıp baskıyı durduracağım, dedim. Nitekim davayı da açtım. Yalnız avukat arkadaşımızın ilk tezinde, bendeki sözleşme kopyasında yayınevi sahibinin imzası olmadığını, bu kitabı basamayacağını söylemesi üzerine ikinci bir dava açmamız gerektiği ortaya çıktı. Buna geçmeden anlaşıp fiyatı artırdık. Daha sonraları bu fiyat artırmaları sürdü geldi. Bütün bunlara karşın kitapçılardan para almış değilim. Bunu kitapçıdan da almış değilim. Okuyucudan aldım bu parayı. Ama tiyatrosundan, hiçbir yazarın alamadığı parayı aldım. Filmlerinden aldım. Yani Hababam Sınıfı bana çok şeyler sağlamıştır. Son olarak da müzikali için Uluslararası Sanat Gösterileri’ne sattım.


Şimdi de son kitabınıza gelelim...

Son kitabım, Yıldızkarayel... Yıldız ile karayel arasında Cide’de bir rüzgâr eser, buna yıldızkarayel denir. Bu rüzgâr Cide koyunda çimento yüklü bir motorun bir kış gecesi fırtınaya tutulmasına neden oldu. Soğuk bir geceydi. Motor battı, üç dört kişi boğuldu. Bunlardan biri direğin tepesinde sabahlayarak, Cidelilerin yardımıyla kurtulabildi...

Konu Cide’ye geldi kendiliğinden... Cide’ye yerleşmiştiniz beş altı yıl önce. Şimdi, konuşmamızın başındaki sözlerinizden Cide’yi “tahliye” ettiğiniz anlaşılıyor. Oraya neden yerleşmiştiniz?

Bir kere doğum yerim. Sosyal Sigortalardan emekliyim. Her emekli memleketine gider yerleşir. Ben de bir yazar olarak, basın şeref kartı sahibi bir yazar olarak, memleketime gittim. Orada durmadan Cide, Bartın, Kastamonu gazetelerinde köşe yazıları yazdım. Bartın, tarihsel bir gazetedir. 1924 yılından beri çıkar. Bana orada 1978 yılında Basın Yayın Genel Müdürlüğünün düzenlediği, Anadolu Basını Özendirme Ödülünün “Jüri Özel Ödülü"nü verdiler. Ben bu güne kadar hiçbir ödüle katılmadım, buna da gazete katılmış. Aldığım alacağım tek ödül bu. Çünkü hiçbirine girmedim.. Hababam Sınıfı bile ödül almamıştır. Ama halk ödüllendirmiştir onu.

Cide, güzel bir yerdir. Dinlenilecek bir yerdir. Halkı da iyidir. İleriye dönük, aydın kişilerdir. Cide’nin büyük kentlerle sıkı ilişkisi vardır. Geleceği olan bir yerdir. Eskiden “gardiyansız hapisane” diye nitelenmiştir. Bu bir röportaj yazarının buluşudur. Ama bugün gelişmiştir. Vapur gelip gitmez, karayolu ile gelinip gidilebilir. Küçük yerlere vapur varmaz. Kabotaj verilmiştir ama hâlâ bir vapur uğramaz.

Cide’de neler yaptınız?

Daha çok gençlerle tiyatro çalışması yaptık. Lise, ortaokul, ilkokullar için yazdığım oyunlar sergilendi.
Halkevi için yazdığım bir iki oyunum da vardır. Liselilerin oynadığı başarılı bir oyunumun adını bu vesileyle söyleyeyim: Yaşamak Bir Görev.

Konusu?

Bir veremlinin bile yaşama kavgasındaki yerini aldığını vurgulamaktadır. bunlar dört beş oyun kadar oldu. Halkevi çalışmalarında da itici çalışmalar oldu. “Sarıyazma Gecesi” oldu. Bunun beğenilmesi üzerine “Sarıyazma Haftası” yaptılar. Bunu bir sanatçının halkla ilişki kurması açısından söylüyorum. Oradan yetişip de bugün dergilerde şiir yayınlayan gençler haline gelenleri var.

Kimler bunlar?

Fatma Ekinci, Süha Tuğtepe, Lütfi Seymen, Selim Uçuk...
Bunlardan Selim Uçuk’un şiiri, Atatürk’ün 100. Yılı için yazılan şiirlerden bir derleme yapılırsa, unutulmamalıdır bence.

Sizin şiirleriniz ne durumda?

Epeydir yayımlamıyorsunuz. Dergilerde şiirlerimiz göründü, İstanbul dergilerinde... Bir kitaplık da oldular. Bununla birlikte içinde bulunduğumuz dönemin tüm sorunlarını kapsayacak nitelikte de nicelikte de değildir. İsterim ki çok sayfalı, çok yanlı bir kitapla son kez okuyucularımın karşısına çıkayım...

Niye son kez?

On kadar şiir kitabım olduğu halde, daha şiire konu olarak, sorun olarak, çok şeyler getireceğimi sanıyorum. Bir de arkadaşlar arasında gelenek haline geldi: Tüm Şiirleri... Ben diyorum ki, benim bütün şiirleri de toplasam, daha yazılacak şiirlerim var. Bunu gelecek yıllara bırakıp ilk önce kalınca bir kitap çıkarmayı, daha sonra bir seçme kitabı yapmayı düşünüyorum.

Asıl konumuza, konuşmamızın bu noktasında girebiliriz: Yetmişinci yaş...

Şimdi bu 70 yılın 15’ini çıkarırsak, geriye kalan 55 yıldır durmadan yazıyorum. Her türlü yazı. Yazınsal türün hepsi. Önce şiirle başladık. Sonra başladık Kastamonu’da çıkan Çalçene’de mizah örnekleri vermeye... Bir vilâyet için güzel bir mizah dergi gazeteydi. Eserlerimizin kesin sayısını söyleyemeyeceğim. Bari türlerini söyleyelim. On kitap kadar şiir... Bir bölümü de dergilerde kalmıştır. Hele 1940’takilerden öncekileri özel bir çıkışımla, hatta bir bildiriyle, kitabıma almayacağımı belirtmişimdir. Çünkü bunlar gerçekçi toplumcu anlayışın dışında şiirlerdi. Son olarak bir iki kitaplık şiirim var. Dediğim gibi, nitelik ve nicelik bakımından yeterli görmediğim için daha elverişli koşullar içinde çağımızı dile getirecek olanı yazmak gerekir. Ama bir romanda insan çağının bir kesimini ele alıp yansıtabilir; roman kompozisyon ve planı içinde yapacağını yapmış olur. Bağımsız bir kitap olarak çıkardığı zaman yazar ödevini yapmış bitirmiştir. Ama şair kalın bir şiir kitabı da çıkarsa, okuyup bitiren “iyi ama sen bu kitabı hangi dönemde yayımladın,diye sorduğu zaman şair suçlanmış olabilir. Daha rahat konuşan biri de şöyle der: İşine gelen yanlarını yazmışsın, kolayına gelen yerleri şiirleştirmişsin, şair olarak üzerine düşeni yapmamışsın.Peki, bu işi ertelemekle şair sorumluluktan kurtulmuş mu olur? Onu da sanmıyorum. Okuyucularımıza karşı ne diyebiliriz? Suçlarlarsa onlar suçlasınlar, boynumuz kıldan incedir. Canım sen yaz da, yayımlaman şart mı denebilir. Vakti gelince yayımlanır. Ben şair olarak, benden sonra da çok sanatçıların çok şairlerin geleceğine inanıyorum.

Şair, üzerine düşen işi sıcağı sıcağına, çağında yaşadığı zaman kendini içinde yaratıp halkına sunabilen kişidir.
Yüreklilik mi ister, ustalık mı, o da şairin bileceği bir şey. Bunların ikisi de olabilir.

Yeni tiyatro yapıtınız var mı?

Tiyatroda aracılarımız var. Önce sahneye koyan ve duygularımızı, görüşlerimizi uygulayan usta oyuncular. Onların ustalıkları ve deneyimleri her zaman bir tiyatro yazarına destek olabilir. Tiyatro yazarı istediğini yazsa bile, yazdığı uygulanırken bu aracılarca ince bir seçimden, gizli bir eleştiriden geçirilerek halka sunulacaktır. Artık yazar burada yalnız değildir. Onların becerilerine sanatlarına sığınmıştır bir yerde. Üçlü ustalık yürürlüğe girecektir bir bakıma. Bu bakımdan diyorum ki, yazılmayacak konu yoktur. Bu düşünceden yola girerek Uzuneşek Oyunu’nu yazdım. Bitirdim de diyebilirim.

Bu günlerde sahnelenecek mi?

Anlaşmaya vardığımıza göre, en geç yılbaşında, önce Ankaralılarca izlenecek.

Konusunu biraz özetler misiniz?

Kısaca söyleyebilirim. Yozlaştırılmış demokrasinin yergisi. Yozlaştırırken gülünç hale de getirebilir yozlaştıranlar. Bu da oyunumuzun komedi yanını pekiştirmiş olmaktadır. Aslına bakarsak, en önem verdiğimiz bir yaşam dizgesinin gülünçleştirilmemesi, yozlaştırılmaması gerekir. Eğer yapıtımız komedi türüne dönüşürse, tümü bizim mizahçı yeteneğimizden gelmeyecektir. Tiyatroda yazar kendini daha rahat görüyor, o kadar... Tiyatro yazarı, eseri sahneye koyucu ile güçlüdür. Yarın tiyatrocular gelecek, oyun üzerine konuşacağız. Onların düşüncelerinden de yararlanacağız. Ve bunu bir yazar olarak haysiyet kırıcı bulmuyoruz. Bir zorunluluk bu.

Ben ilk tiyatromu 55 yaşımda yazdım. Bu, tiyatronun zor yazıldığını gösteren bir ölçü olmalıdır.
Daha önce çok özendim, o yürekliliği kendimde bulamadım.

Son yıllarda çocuklar için yazılmış kitaplarınız da çıkıyor. Biraz da bunlar üzerinde durur musunuz?

70 yaşın bana kazandırdığı deneyimlerden en başta geleni küçümsenmeyecek çocuk ve torun sayısıdır. Çocuklarımın, torunlarımın büyümeleri sırasında karşılaştığım küçük küçük sorunlar bende onların da dünyasına girme isteği yaratmıştır. Ayrıca, deneyim için, 15 yılı bulan öğretmenliğimi de gözönünde tutarsak, çocuk yakından tanıdığım bir varlıktır. Çok küçük yaşta öğretmenliğe başlamam, ilkokulun ilk sınıflarında çocuklarla arkadaşlık kurmamı da sağlamıştır. Yani çocuklarla ilişkim genç yaşımda başlamıştır. Böylece çocukların yaşamına karıştım. Onların beğenilerini, özentilerini, serüvenci yanlarını yakından izledim. İlk ürünlerimi verirken bu deneylerimden yeterince yararlandığımı sanıyorum. Ona kadar çocuk kitabım var, daha çok roman. Çocuk şiirleri yazmadım değil, ama dergilerde kaldı. Kimisinin altında adım bile yok. Arkın Kitabevi’nin yayınladığı Hayat Bilgisi dergilerinde... İsterim ki bir yayınevi kitaplaştırsın bunları. Şunu demek istiyorum, çocuk şiirleri yazdığım halde bunlar kitap halinde derlenmedi. Bunlardan roman halinde çıkan beş tanesi, Bacaksızın Başından Geçenler dizisi. Gerekirse bu sayı artırılabilir. Bu, çocukların ilgisine bağlı.

Öyküleriniz yok mu?

Öykülerimin tümü mizah çeşnisine uygun yapıtlar. Güldürü dizisi halinde on tanesi arka arkaya yayımlandı.
Üç beş yayınevinin bastığı mizah öykülerim var. Tümü yirmi kitaptan aşağı değildir. Dergilerde çıkanlardan derlenmiştir.

Mizah öyküsü yazma eğilimim ancak dergilerle anlaşmaya bağlı kalıyor. Akbaba ve Dolmuş dergileri beni bu türe iten çok olumlu etkenlerdir. Bu arada Dolmuş dergisinin yöneticisi İlhan Selçuk’u hayırla anabilirim. Eğer İlhan Selçuk gibi yönetici olmasaydı Dolmuş dergisinin başında, bugün öykülerden oluşmuş Hababam Sınıfı romanı ortaya çıkmayacaktı. Olumlu dergilerin, daha doğrusu dergi yöneticilerinin yazar üzerindeki etkisini belirtmek için söylüyorum bunları... Akbaba sahibi Yusuf Ziya da yazarını olumlu şekilde etkileyip ürün vermeye iten olumlu bir dergi yöneticisi idi. Kendisi belki pek az öykü yazmış, belki de hiç yazmamıştır ama, başarılı bir yazıyı değerlendirmesini bilirdi.

70 yılın yapıtlarının dökümünü yaptık, şimdi 70 yaşın yazarlık duyarlığının dökümünü diliyoruz...

Yıllar, hiç kuşkusuz, kişiler üzerinde etkisini gösterecektir. Ama bir yazar için önemli olan yaratıcılığıdır, ortaya ürün çıkarma gücünden ne kadarını yitirdiğindedir sorun. Kuşkusuz 70 yaşındaki kişi, 20, 30, 40 yaşındaki kadar güçlüdür diyemeyiz. Ama, en azdan 55 yıldır, sevdiği işi severek sürdüren bir adamın işinden yakınmaması gerekir. Sevdiği iş kişiyi yormayacağı gibi, şöyle söylemem de paradoks değildir: Ben çalıştıkça dinlenirim. Dinlenmesem bile ortaya olumlu bir şey çıkardığımı anlayınca kendimi dinlenmiş görürüm. Kendimi ödüllendirmek için gene kendime uygun yollarım vardır: Bir iki arkadaşla bir iki bardak bir şeyler içebilmek... Bu arada şunu da söyleyebilmeli, hak etmediğim günlerde elime bardağı aldığım zaman bir ince üzüntü içimi doldurur. 70 yaşının en büyük avuntusu belki de hak ederek bir-iki bardak bir şeyler içebilmek...



Hikmet Altınkaynak | sanat olayı - Sayı: 13 - Ocak 1982

Özdemir Asaf



sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981
_______________________________________________________________________________________________




Cumhuriyetçi edebiyat adamının, elde ettiği çağdaş kazanımlar bilincinde duyduğu yıllardı.

Faşist öğretinin dayanaklarından biri olan ırkçılık, ulusal geleneklere de, tarihe de, insana da ters düşen savaş yanlısı, tüyler ürpertici bir şiir üretimini tezgahlarken, Ahmet İhsan Tokgöz (1866-1942) “Servet-i Fünun” dergisinin sayfalarını yeni edebiyat akımının öncülerine açtı.

1940’da, ünlü “Tasfiye” bildirisi yayımlandığı evrede Gavsi Halit Ozansoy (1917-1970) yürütüyordu dergiyi.
Sonra Cavit Yamaç ve Oktay Akbal yönettiler.

Özdemir Asaf’ın ilkgençlik ürünleri “Servet-i Fünun” dergisinin bu döneminde çıkmıştır.

Nâzım’ı, Ahmet Muhib’i, Cahit Sıtkı’sı, Rıfat Ilgaz’ı, Orhan Veli’si, Melih’i ile gürül gürül bir şiir akimi kendini ortaya koyarken Nâzım’dan yirmi iki, Rıfat’tan on iki, Fazıl Hüsnü ile Orhan Veli’den dokuz yıl sonra dünyaya gelen bir şairin talihini ve talihsizliğini düşünebiliyor musunuz.

Özdemir Asaf, daha ilkgençlik döneminde yaratmanın büyük sevincini duyan şairler soyundan geldiği sezilen dizeler yazarak kendi yolunu aramıştır.

Özgün.
Yürütmeyle bacanak olan öykünmelerin uzağında.

Daha 40’lı yılların sonunda dünyaya ve insanlara bakarken bakarken yakalanıvermiş izlenimini veren bir şiirin peşine düşerek yolunu bulmuş gibiydi Özdemir Asaf.

Ama henüz rahat değildi.
Sanki yontuyu kafasında en ince ayrıntılarına kadar tasarlayan bir sanatçının işe girişince elleriyle ihtilafa düşmesinden doğan sıkıntılı duruma benziyordu, kimi şiirlerde durumu.

Bana sorarsanız, 1952’lerde, kendisinden önceki tekniklere tümden kafa tutmaktan vazgeçtiği aşamada kendi sesini bulmuştu.

Benim söylemek için çırpındığım gecelerde
Siz yoktunuz.”

Dizelerinde bu oluşum evresinin sıkıntılarını mı yansıtır bilinmez ama artık kendisini özgür bırakmak istediği bellidir.

Şöyle belirtir bunu:
Kelimeler dilimin ucundadır
Kalamaz.”

Bu aşamadan sonra Özdemir Asaf şiiri, temelde doğaya, insanlara, yakın çevre oldu bittilerine açılarak yeni yorumlarla donanır. Yer yer keyifli, bıyık altından gülen bir şair vardır. Ama insanın ömrüyle devam edecek bir oyunda acılarını hafife almaktan yorgun düştüğünü sezersiniz. Dikkat edilirse, kendisini ve dış dünyayı yorumlamaya çalışırken bizim uzağında olduğumuz bişeyleri göz ucuyla izlediği görülür bu şairin.

Bir yatağın vardır
Seninledir
Uyuyunca kaybedersin.”  


50’li yıllarda çıkan kitapları için, “Şairler Yazarlar Sözlüğü“nde, Yoğun düşün ve duyarlıklar, çarpıcı sözcükler seçtiğinden küçük mısralar halinde işlediği kısa şiirlerleverdiğini yazmıştım. Bir karşılaşmamızda çarpıcı sözcükler aradığım doğrudur ama çarpıcı düşün örgüsü içinde,demişti bana.

Çarpıcı düşün derken, aykırı doğruların peşine düşmedi Özdemir. Dünyayı gördü.
İnsanları, bireysel ve toplumsal çelişkileri gördü. Acımasızlığı gördü.

Çürük deyorum, çürük değil deyorlar
Uzak deyorum, uzak değil deyorlar
Elimle bir bir gösteriyorum,
Evet bakıyorlar, hayır deyorlar.”

“Yumuşaklıklar Değil” (1962)’den aldığım bu dörtlükteki sitem insana aykırı pisliklerin biriktirdiği tepkilerden kaynaklanır bence.
Bu tepki, Özdemir Asaf şiirinde çoğun ince-yergi öğeleriyle çıkar karşımıza. Yer yer acıya ve öfkeye dönüşür.

Savaş onu okul kapısında yakaladı
Bir adım kala insanları görmeye
Elinden kalemini aldılar,
İttiler ölmeye, öldürmeye.

Tam düşünürken vurdular.”  


Acıyı ve öfkeyi şiirine kaynak olsun diye biriktirmedi Özdemir.
Yaşadı.
Hepimiz gibi, kabul etti.

Şükran Kurdakul | sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981
_______________________________________________________________________________________________




Bakıyorum da, sanatçı tanıdıklarımdan tümden tüme yalın ve yakın ve tüm candan bana doğru bir gönül akımı yok.

Bunun nedenleri iki yönlü: biri onlardan bana, öbürü bana onlardan.

Onlardan bana: Kimi ürkek, kimi yalnız yüzden saygılı, kimi güçsüz seven, kimi bilgisiz beğenen, kimi korkan, önce başkasından gelsin diye bekleyen. Yerini kapacakmışım sanan. Onu geçecekmişim, yenecekmişim gibilerden kapanan. Ben duymayayım da gelmeyeyim. Ben de aralarında olmayayım.

Kınamak için yazmadım bu satırları. Onları açıklamak, belirtmek için yazdım. Çünkü hepsi de doğru ve haklı.
Çünkü ben onlara hep öyle gözüktüm. Onlar öyle olsun diye istiyorlardı da ondan.

Aaa, amma da yaptın diyeceklerini biliyorum. Ama onlar benim ne diyeceğimi biliyorlar mı:

Bana onlardan: Aranızdan biri çıkıp da: Arkadaş senin şu tutumun nedir böyle. Ne yapmak istiyorsun sen. Her an gülümsemeyle karışık alaylı bir bakış gözlerinde. Her kanıya karşıt bir kanı arayış. Hiç bir şeyi, hiç kimseyi beğenmiyor, az buluyor gibi bir duruş. Dediniz mi.

Siz beni böyle yaparken ben de sizleri öyle yaptım işte.

Geriye kalıyor, tek kalanların kaçışı, saklanışı, ortadakilerin biraraya gelip toplanışı, yakınlaşışı.
Gruplar, klikler. Birbirini övmeler, anmalar, desteklemeler.

Tek tek yalınlık olsa idi olmayacaktı şimdiki durum.

Kimbilir kimler bana kimleri çekiştirmiştir şimdiye kadar. Beni kazanmak, kendi tarafına çekmek... Ya da denemek için.

Akrobat oldumsa eğer, bu yüzden oldum. Düşüncemi söylemeden belirtmek için...

Alaylı bakışlarımda her zaman kişileri değil, konuları da aramak vardı.

Tek olan tek olduğundan değil tek bırakıldığından tek kalmışdır da. Tanrı da öyle ele alınabilir. Tanrıyı aslında tapmak için bırakmadı insanlar. Ellerinden kaçırdıkları içindi. Sonra da onu düşünmek istiyorlardı. Ellerinden kaçırdıklarına onun için önce pek üzülmediler. Onu düşünecek, onu anacaklardı.

Ama böyle olmadı. Elden kaçınca bir kez. Öbürleri, bunun içini bilmeyenler, tapmaya yöneldiler.
İş işden geçmişti. O da bunu benimseyince, artık elden birşey gelmedi.

Ama ben öyle olmadım. Biraz alaylı bakış, biraz kırış, biraz karşı koyuş.
İnsanlığımı sürdürdüm. Sürdürüyorum da. Bu böyle gideceğe benzer.



Şairlerin şiiri tanımlamaları bir demircinin demiri tanımlamasından öteye geçmemiştir.
Ancak, demirin fizikçisi, kimyacısı gibi uzmanları vardır; onlar bilirler demirin girdisini-çıktısını: Ama şiirini yapamazlar.

Şaire demirci ustası daha yakındır. O demirin şiirini yapabilir. Ama o da çırak yetiştiremez.


Şiir’in “ne değildir“lerini olancasına saptamakla, belki sonuna kalandan bir ipucu yaklaşımı edinilebilir, şiir’in tanımlaması yolunda.


Eğer demokrasi kavramlarının boyutları çıkarılabilseydi, şiire bakış açısı da biraz daha berraklaşırdı.


Şiir bilet almaz.


Şiirin çağrı ile geleceğini sandıklarından bekleyeni çoktur. O sabırla da gelmez.


Yaşam hızlandıkça, insanların zamanı daraldıkça...
Söz sanatları: Garlarda, hava alanlarında yolculara, kalkacak ya da gelen taşıtların yönlerini ve zamanını bildiren elektrik kanalından geçmiş sözler gibi olmalı.


Şiir yüzyılın sonuna doğru: Büyük olayları topluma bildiren gazete başlıkları gibi ve o kadar olacak. İnanıyorum.

Zelzele oldu, gibi...
Savaş Patladı, gibi...
Savaş Bitti, gibi.
Bunların ardındaki olaylar, öykülerin alanıdır.


Öğüt, zamanında taze yenmemiş bir ekmeği başkasına bayat yedirme denemesidir.


Yaşamları boyunca ölüme inanmayanlara inanıyorum.


Sarhoş rolü sarhoşken oynanmaz. Ama ayık rolü de ayıkken oynanmaz.


Felsefe bilmeyen beni ne övebilir, ne yerebilir.


Meyhanede bir kenarda yalnız başlarına içenler vardır, onların hepsi yalnız kişiler değildir.

Ama hep mi başkalarıyla içmek isteyenler vardır, ille birisini ararlar, onlar kesin yalnız kişilerdir.


Her bir ölmek iki dinlemektir. Ölüme bir adım daha yaklaşmak. Azıcık ölmektir.


Bir maskeli balo’da şiir de bulunuyorsa, maskesizliğidir onun maskesi.


Öyküyü, romanı bol bol besleyen yaşam, yani yaşanmışlık ve yaşantı deneyimleri, şiirin dişinin kovuğunda kalır.


Özdemir Asaf | sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981
_______________________________________________________________________________________________















sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981
_______________________________________________________________________________________________





sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981
_______________________________________________________________________________________________




Bizi tanıştıran olmadıydı. Ama yine de tanırdık birbirimizi.

Birgün Cağaloğlu’ndaki “Yuvarlak Masa Yayınları"nın vitrinini seyrederken dükkanın kapısında belirivermiş ve seslenmişti bana:

- Sen Elif Naci değil misin?
- Evet. Sen de Özdemir Asaf.

Gülüştük.Gerçi tanıştıran olmadı ama biz kendi göbeğimizi kendimiz kesmeye alışığız,” dedi, çağırdı beni içeriye. Büyük bir bardakla çay içiyordu. “İster misin?dedi. Ben isteksizdim, o yineledi:Ama içinde ne var bir bilsen. Konyakla çay içmesini severmiş.

- Laf olsun diye bak anlatayım sana, dedi. Adamın birine bir yerde çayla konyak ikram etmişler, pek beğenmiş. Karısına tarif etmiş, “hanım, buna punç derler, ne zaman istersem bana yaparsın,” demiş. Günün birinde istemiş. Bakmış, karısının getirdiği nesnenin rengi bir tuhaf. Bir yudum almış, içilecek gibi değil... “Hanım,” demiş, “bu ne biçim punç?” karısı, “Bey,” demiş, “evde çay yoktu, kahve yaptım, konyak yoktu, rakı koydum.

O gün bir şey içmedim ama, o koltuğumun altına bir düzine kitap sıkıştırdı. Bunlardan birinin üstüne de şunları yazmış. Aynen alıyorum:Elif Naci Beyfendi, Çağımızda doğruların güzelliği eksik, Güzellerin doğruluğu yanlış iken (yumuşaklıklar değil). 9.9.1967 Özdemir Asaf.”

Sonraları, ikimiz de içkiyi sevdiğimiz için, sık sık meyhanelerde buluştuk. Ben ona rakı sofrasında içkinin en iyi mezesi şiirdir,derdim, Nazlanmadan okurdu şiirlerini bana. Böylece geç kalmış bir dostluğu bir yudumda içivermiştik.

Bir ara kayboldu ortalıktan. Yayınevi kapanmış. Sonradan içkievi açtığını duydum. Nedense uzun bir süre birbirimizi göremedik. Yıllar sonra, 1978’de, bir romanca hanımın kokteylinde karşılaştık, kucaklaştık hasretle. Sonradan adının Melda Sayar olduğunu öğrendiğim bu hanım, Onuralp imzasıyla yazdığı, “Adak Mumu” adlı, içinde benim de ismim geçen bir kitabın yayına çıkmasını kutlamak için Ertem Galerisinde bir kokteyl düzenlemişti. Çoğu kadındı davetlilerin. Ve hanımlar hepsi birbirinden güzel, birbirinden şık, zarifti; parlak tuvaletler içindeydiler. Hepsinin de az önce kuaförden çıktıkları belliydi. Galeriye nefis bir esans ve kadın kokusu yayılmıştı. Özdemir, elinde kadeh, durmadan içiyordu. Kendisine bu hızla sarhoş olacağını söylediğimde yüzüme anlamlı bir bakışla baktı.

- Hazret dedi. Beni içki sarhoş etmez. Ama bu güzel kadınlar çarkıma okudu, bilesin.

Haklıydı. Doğrusu ben de bu kadar güzel kadını bir arada hiç görmemiştim, bu kadar zengin ve pahalı bir kokteylde anımsamıyordum. İkimiz de çevremize iltifatlar yağdırmakta adeta yarışıyorduk. Bir ara kulağıma eğilerek,Herkesin bir ’sen’i var yalan söylediği,dedi. “Evet,” dedim ama yalnız şairlere verilmiş bir imtiyaz değil, yalan.

Kafalar iyice tütsülenmişti ki, benden bir konuşma istediler. Hani hoşuma gitmedi de değil. Hemen çıktım ortaya Oscar Wilde’in bir öyküsü ile başlamak istedim: Deniz kenarında bir balıkçı baba...

Özdemir Asaf, kendi alanına girilmiş gibi tedirgin, “Hayır,” dedi, deniz kenarında değil, ormanda... Ben, bildiğim gibi “Deniz kenarında... diye direnirken o birden köpürdü.Ormanda!diye haykırdı. Ben konuşmamın kösteklenmesinden üzgün,

- Öyleyse dostum gel sen konuş, dedim. O yaptığından utanmış gibi sustu. Ama onun huzurunda asıl benim susmam gerekirdi. “Reading Zindnı Balladı"Oscar Wilde’den dilimize çevirenin karşısında İngilizce bile bilmeyenin susması gerekirken, ben güzel hanımların alkışlarından şımarmış, başladım anlatmaya ’Denemeler", (Andre Gide’den Suut Kemal Yetkin çevirisi. Varlık Yayınları, 1962. İkinci baskı, S.16).

Oscar Wilde bana şöyle anlattı,” diye başlar Gide. “Ormanda bir kır tanrısı gördüm. Flavta çalıyordu. Etrafında küçük orman perileri halka halka raks ediyorlardı. Köylüler: Anlat, anlat, daha başka, neler gördün? Deniz kıyısına vardığım zaman dalgaların kenarına oturmuş üç deniz kızı gördüm. Yeşil saçlarını bir altın tarakla tarıyorlardı. Ve köylüler masal söylediği için onu severlermiş. Bir sabah o adam yine her günkü gibi köyünden çıkmış, ama deniz kenarına geldiği zaman bakmış ki sahiden üç denizkızı dalgaların kenarına oturmuş, yeşil saçlarını bir altın tarakla tarıyorlar, yürüyüşüne devam ettiği için koruluğa yaklaşırken de flavta çalarak orman perilerini oynatan bir kir tanrısı görmüş. o akşam köyüne dönünce köylüler yine onun etrafını almışlar. Anlat bakalım, bugün neler gördün? demişler. O da şu cevabı vermiş: Hiçbir şey görmedim.

Efendim, bana her kokteyl dönüşü sorarlar... Ben de şöyle güzel kadınlar vardı, böyle güzel ikramlarfalan diye görmediklerimi ballandıra ballandıra anlatırım. Ama bugün buradan çıkınca soran olursa ben de, sanki hiçbir şey görmemiş gibi, şöyle yanıtlayacağım:

- Hiçbir şey görmedim. Konuşmamı bitirdikten sonra Özdemir Asaf şöyle dedi:Hoca dedi yine yaptın yapacağını.

Onunla en son buluşmamız şöyle oldu. Union Française’de kurulacak bir gedik meyhanesinin bilirkişisi olarak onunla beni çağırmışlardı. O akşam orada demlendikten sonra Özdemir, Othan’la Şahap Balcıoğlu’nu ve beni alıp Bebek’teki kendi içkievine götürdü, bize en iyi şaraplarını ikram etti. Dumanı üstünde sıcak sıcak nefis bir kurufasulye ziyafeti verdi. Geç vakte kadar, felekten çalınmış enfes bir gece yaşattı bize.

Sonra... Sonra işte ... Nasıl üzülmem, o doğduğunda ben yirmi beş yaşındaymışım. Yazık ki bu kısacık piyesin son perdesi kapanıverdi artık.

Bu yazılarda “Anılardan Damlalar"ı dile getirmeye, hovardaca harcanmış bir yaşamı deşifre etmeye yelteniyorum. Bir şimşek aydınlığı denecek kadar kısa geçmiş böyle bir tanışıklığın önünde şimdi iki damla gözyaşı ve saygı ile eğilmek de varmış kaderde. Kaç kez söyledim, böyle erken ölümler karşısında artık yaşamaktan utanıyorum, diye.

Bir türkü söylediler duydunuz mu.
Bir kuş vurdular gördünüz mü.
Böyle neden susuyorsunuz böyle.
Güzelliğiniz çoğalıyor, öldünüz mü?



Elif Naci | sanat olayı - Sayı: 3 - Mart 1981