Sanatçı olmanın, sanat üreticisi düzeyine erişmenin temel koşullarından biri, bu alanda eğitim görmüş olmak, çizme, boyama ve tasarlama tekniklerini yeterince kavramaktır. Bu teknikleri, devletin kurup geliştirdiği okullar öğretebildiği gibi, Avrupa’da akademizmin bir “tehlike” olarak belirdiği dönemlerde, özellikle 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan özel akademiler ya da atölyeler de verebilmektedir.
İster resmi prosedürlere dayalı bir sanat eğitimi görmüş olsun, isterse özel akademi ya da atölyelerden yetişsin, sanata gönül vermiş bir kişinin, günümüz sanat ortamında kendine bir yer açabilmesi için, eğitimin sağlamış olduğu bilgi ve becerileri, yetenekleri doğrultusunda çok iyi kanalize etmesi gerekiyor. Modelden iyi resim çizmek, karşısına aldığı nesneleri oran ve ölçü ilkelerine göre kâğıda geçirmek, renklerin soğuk-sıcak ilişkilerini gerektiği biçimde kavramış olmak, kısaca gördüğünün benzerini yanlışsız olarak betimlemek, sanat eğitiminin vermeyi amaçladığı bir olanaktır.
Doğuştan getirilen yetenekler, bu olanaklarla bütünleşince, sanatçılığa ilk adımlar atılır.
Eğitimin mi, yoksa doğuştan kazanılmış olan ve ancak genetikle açıklanabilen yeteneklerin mi, sanatçı adayını biçimlendiren etkenler arasında daha önemli bir yer tuttuğu konusunda farklı görüş ve yorumlar bulunsa da, sanatçı kumaşı taşımayan bir kimsenin salt eğitimle bu düzeyi elde edebileceğini sanmak “gaflet” olur.
Sanat eğitimi, yeteneğin yönlenmesinde, biçimlenip oturmasında, ileriye yönelik projelerin kısa sürede gerçekleşmesinde ancak itici bir işlev üstlenebilir.
Her yıl güzel sanatlar eğitimi veren fakültelerin kapısında biriken talep yoğunluğu, kitlenin bu gerçeği henüz görüp anlamış olmadığını ortaya koymaktadır.
Adı “yetenek sınavı” olan bir barajı aşabilmek için, her şeyden önce o “yetenek”ten payını almış olmak gerektiğini gözden uzak tutuluyor.
Merkezi sınav sisteminin dışarda bıraktığı öğrenciler, ne pahasına olursa olsun açıkta kalmamak ve bir de bu yolda şanslarını denemek için, güzel sanatlar fakültelerinin kapısı önüne yığılıyor ve belki kendilerinin de farkedemedikleri bir yeteneklerinin olabileceği sanısına kapılıyorlar.
Onlardaki bu sanıyı özendiren de, daha çok aileleri oluyor.
Orta öğretim yıllarında bir-iki resim çizmiş olmak, ya da çevreden özendirici birkaç söz işitmek, böyle bir deneyime girmenin de nedeni sayılıyor.
Sınav için başvuruda bulunanların büyük bir çoğunluğu ise, sanat eğitimini, herhangi bir daldaki eğitimle eşdeğer sayıyor, onun sağlayacağı bilgi ve beceri olanaklarıyla mutlaka bir sanatçı niteliği kazanılabileceği, doğuştan böyle bir nitelik olmasa bile, zamanla onu elde etmenin olanaksız olmayacağı görüşünden hareket ediyorlar.
Örneğin ilgili dalda teknik bir eğitim gördükten sonra nasıl mühendis olunuyorsa, bir resim ya da heykel atölyesinde belli bir lisans eğitiminden geçerek ressam ya da heykelci olunabileceği kanısını paylaşıyorlar.
Yetenek ve onunla birlikte bulunması gereken istek ve tutkunun, salt sanat eğitiminde değil, sıradan bir meslek seçiminde de “asgari” koşullar olduğu bizim gibi toplumlarda o kadar da önemsenmiyor.
Burada sanat eğitimine aday olan kişiyi suçlamanın da bizi bir yere götürebileceğini sanmıyorum.
Çevremizdeki güncel oluşumlara şöyle bir göz atmak bile, kolay yoldan üne erme heveslerinin, dış destekli payanlar üzerinde özendirildiği görüntüleri kavramamızı kolaylaştıracaktır.
Birkaç aylık özel atölye eğitiminden sonra sergi açmaya soyunanlardan tutun da henüz sanatın temel sorunlarına yaklaşım düzeyinde bir çaba göstermeden kişilik, hatta “ekol” iddialarına girişenlerin sayısı az değil. Onlara bu cesaret nereden geliyorsa, aslında herhangi bir sanatsal yetenekle dolu olmadığı halde sanat eğitimine aday olanların hevesleri de aynı yerden kaynaklanıyor:
Sanatın herkese özgü bir yetenek olduğu ve cebine güzel sanatlar diploması koyan her kişinin, sanatçı olabileceği yanılgısı.
Sanat beğenisinin geniş kitleler tarafından paylaşılabilir olmasıyla, yukarıda değindiğim yanılgı arasında herhangi bir bağlam yok kuşkusuz. Sanat beğenisinin yaygın bir görünüm kazanmasıyla, onun uygulanabilir demokratik bir niteliği bünyesinde taşıyor olması da değil burada değinmek istediğim.
Ayrıca sanatın, herkesçe uygulanabilir bir kimlik çevresinde toplumun küçük birimlerine kadar uzanması, bu anlamda yeteneğin de dar bir çevre ile sınırlı olmadığı anlamına gelmez.
Sanatı şu ya da bu planda uygulama özgürlüğünü elinde bulunduranlar ve bundan mutluluk duyanlar, sanatın aynı zamanda saygın bir uğraş olduğu izleniminin yaygınlaşmasına katkıda bulunurlar, ama sanatçılık misyonunun yetenekle sınırlı olduğu gerçeğini değiştirmiş olmazlar gene de.
Öte yandan sanatın, yetenek taşısın ya da taşımasın, herkesçe öğrenilebilir (dolayısıyla uygulanabilir) bir yönü bulunması, ondaki evrensel özün, herkes tarafından paylaşılabileceğinin de kanıtıdır.
Öğrenilen sanatsal bilgiler, gerçek yaratıcı disipline ulaşmakta belki gerekli bir koşuldur, ama yeterli koşul değildir.
Ona yeterli koşul gözüyle yaklaşanlar, sanatçılığın da bu tür bir bilgi edinmeyle oluşabileceğine inanç beslerler. Son yıllarda sanatı öğreten özel atölyelerin yaygınlaşması ve bu atölyelere kayıt yaptıranların çoğalması bundandır.
Nurullah Berk, bir yazısında (“Yenilik”, S.1, 15 Aralık 1952) Avrupa gazetelerinde, bir dönemde yaygınlaşan bir duyurudan söz eder:
Muhabere (yazışma) ile resim öğrenme ya da daha yaygın deyimiyle ABC resim yöntemi.
Slogan şu: Herkes yazı yazabildiğine göre, resim de yapabilir.
Duyuru büyük ilgi uyandırmış ve yöntemi bulanlar zengin olmuşlar.
Bu resim okulundan “icazet” alanları, parlak bir geleceğin beklediği muştulanmış.
ABC okulunun kurslarını bitirenler gazete ressamlığından desinatörlüğe, modelciğine ve dekoratörlüğe varıncaya kadar birçok uğraş alanında neredeyse yarışa girmişler.
Nurullah Berk yazısında, zamanla bu yöntemin bırakıldığına, insanları ressam yapmak için daha “emin usuller”in keşfedildiğine değiniyordu.
Bunlardan biri, “iki karnı gereken gebelikte kıvrak” bir 8 rakamı çizebilmek gibi basit ve oldukça zahmetsiz bir çabaya dayanmaktaydı.
Birer fantezi çizgisini aşmamış olsa da, bütün bu ve benzeri “keşif”ler, resim eğitimini olabildiğince pratik çözümlere bağlama arayışlarının bir sonucu olsa gerek.
1950’li yıllardan bu yana, resim sanatını öğrenmeye yönelik taleplerde de kuşkusuz önemli artışlar oldu.
Özel kuruluşların düzenlediği kurslara devam edenler, bir ya da iki yıllık süreler içinde, deneyimli bir ressamın gözetiminde torsodan ya da büstten etüdler yaparak, zaman zaman da doğaya çıkarak, öğrenebileceklerinin tümünü ya da hiç değilse önemli bir bölümünü öğrenmiş oldukları kanısına varıyor ve yeteneklerinden çevreyi de “haberdar” edebilmek için özel galerilerin kapısını çalmaya başlıyorlar.
İşte sorunda burada başlıyor zaten:
Değil mi ki hocaları onlara sergi açabilecekleri yolunda ilk olumlu sinyali vermiştir, o halde sessiz yarışa katılmakta herhangi bir sakınca yoktur.
Yetenek mi?
Sergi yapmak bunun bir göstergesi değil mi?
Galeri de böyle bir sergiye yeşil ışık yakmışsa, yetenek iyiden iyiye kanıtlanmış demektir.
Çağdaş sanatçının, tuali başına her geçişinde resim yapma yöntemini yeni baştan bulguluyormuş gibi davranması, yetenek konusuna, alışılmış bilgi ve deneyim birikimini de kapsayacak daha geniş bir perspektiften bakmamızı gerektiriyor. Sanatçı, bir noktadan sonra, şu ya da bu yolla edinmiş olduğu deneyimlerini, doğayı yansıtmakta değil, onu belli bir “görüş açısı”ndan değiştirmekte kullanacaktır. Yani o zamana kadar yeteneğinin bir belgesi olarak kendisinden istenmiş anatomi, oran ve perspektif gibi klasik ölçütlerin dışında, tümüyle yeni bir “concept” oluşturması gerekecektir. Bir başka deyişle, işin içine “icat” karışacaktır bundan böyle. Atölyede gördüğünü ya da algıladığını çizmiş olan sanatçı için uzlaşımcı (conventionnel) dönem kapanmıştır artık, bildiklerini ve öğrendiği yöntemleri, reçeteleri, formülleri belleğinin gerisine itip, salt kendine özgü olabilecek ya da öyle olmasına zemin hazırlayacak yeni çözümlerle uğraşacaktır. Bu aşamada, resminde aradığı ve bulmaya çalıştığı şeyle, izleyicinin görmek istediği şey arasında kesinlikle bir koşutluk olmayacaktır. İzleyicinin görmek istediği şey, sanatçının bulguladığı “yeni” çözümün kendisidir çünkü; ya da ilkesel olarak böyle olmalıdır.
Yetenekle kalıcılık ya da süreklilik arasında doğrudan bir ilişki bulunduğundan, sanatçının gelişme evreleri zaman içinde izlendikçe, yeteneğin boyutları kendiliğinden ortaya çıkar. O nedenle sanatçının yeteneği konusunda toparlayıcı bir saptamada bulunmak istiyorsak, onun izini sürmek zorundayız. Oluşumun evreleri önümüzde açıldıkça, o evrelere tekabül eden yapıtların niteliği ve birbirleriyle ilişkileri de belirecektir. Çünkü yeteneğin “lateral” planda kendini benimseten bir yönü vardır. Yeteneğin çapına ilişkin olumlu kanılar uyandıran, bu nedenle de kendisine umut bağlanan sanatçı, aynı zamanda bir sorumluluk da üstlenmiş demektir.
Sanat üreten, şöyle ya da böyle sanat yapan her kişiye kolayca sanatçı kimliğinin yakıştırıldığı günümüzde, gerçek sanatçılığın, her kişiye bağışlanmamış olan yetenekle, o gizemli ayrıcalıkla ilgili olduğu gerçeğini unutmazsak, sanatın “harc-ı âlem” bir iş olmadığını gözden uzak tutmazsak, değerler karmaşasına da bir açıklık getirmiş olacağız.
Kaya Özsezgin | ADAM SANAT - SAYI: 73 - ARALIK 1991