saraylar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
saraylar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Millî Saraylar

Milli Saraylar Sempozyumu’nun ardından

Ardından” demek doğru değil aslında, “Milli Saraylar Sempozyumu”nu anlatmak için söze başlarken. Çünkü, “giden”, “biten” bir şey içindir “ardından”. Oysa bu sempozyumun kendinden önceki pek çoğu gibi, gitmesine, bitmiş olmasına gönlümüz razı değil.

Nedense, büyük coşkularla, iyiniyetli amaçlarla, sonsuz tartışmalarla, gerilimli günler boyu hazırlanılır seminerlere, sempozyumlara. Sonra “büyük gün” gelir. Bildiriler sunulur, tartışmalar yapılır, sorular, yanıtlar, “somut sonuçlara varma” çabaları...

Derken bir de bakarsınız, bütün o tartışmalar, bütün o heyecan dinmiş, gerilim yerini verilen mesajların veya organizasyonun eleştirisine bırakmış. Ağır basan olumlu eleştiriler ya da olumsuzları. Bir süre sonra onlar da unutulmaya mahkûm.

Bu uzun girişin nedeni, Milli Saraylar Sempozyumu adıyla (Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu türde olanına rastlanan) gerçekleştirilen hareketin sürekliliğini yitirmemesi yolunda duyulan şiddetli özlemdir.

Gerçekten de, bu sempozyum pek çok şeyin “ilk” olduğu bir örnektir:

  • Konusu: “Millî Saraylarımız” ilk kez ele alınmaktadır.

  • Örgütlenme: ilk kez TBMM tarafından yönetilen ve yönlendirilen bir çalışma için bilim adamları, sanat ve kültür kurumlarından oluşan bir kadro, yaşam organı ile çalışmıştır.

  • İletişim: Devletin de içinde olduğu bir çalışma hakkında, ilk kez basın ve yayın organlarıyla sistemli, sürekli ve açıklığa dayanan bir iletişim kurulmuş ve sempozyumun tüm gelişmelerinden basın toplantıları ve basın bültenleriyle kamuoyu haberdar edilmek istenmiştir.

  • Mekân: İlk kez bir saray (Yıldız-Şale) bir sempozyuma mekan olarak ayrılmış, kamuya açılmıştır. (Atatürk’ten sonra). Keza değişik sergilerle konunun kapsamı genişletilirken de bugüne kadar izinsiz gezilemeyen milli sarayların bazı bölümleri aynı biçimde açılmıştır.

  • Devlet diyaloğu: Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir yasama organı başkanı bilim, kültür ve sanat insanlarına katkılarından dolayı “teşekkür” etme gereğini duymuş ve herhalde ilk kez, bu tür bir çalışmayı örgütleyenlere teşekkürünü yazılı olarak ve “şahsen” iletmiştir.

Daha aranırsa belki başka “ilk”ler de bulunur. Ama “ilk”in erdemi, soyut olarak “ilk”likte değil elbet, olumlu olması dilenen bir şeyleri, bir süreci başlatmasında. Onun da milli saraylar özelinden, kültür mirasımızın korunması, değerlendirilmesi, yaşatılması için sağlıklı ve üretken politikalara devlet-halk-bilim ve kültür üçgeni ile varmak olduğunu söylemek, aşırı iyimserlik mi?


MİLLİ SARAYLAR SEMPOZYUMU HAFTASI

30 Temmuz 1984 tarihli ilk basın toplantısında, TBMM Başkanvekili Halil İbrahim Karal,
  • tarihi kültür mirasımız olan milli saraylarımızın daha iyi korunması, bakımı ve kullanımı,
  • Türk ve dünya kamuoyuna daha etkin tanıtılması ve değerlendirilmesi amacıyla” bir sempozyum düzenlenmesi yolunda TBMM Başkanlığı’nca karar alındığını duyuruyordu.

8 ünite içinde 29 binadan oluşan ve içlerinde toplam 86 bin tarihi eserin yer aldığı milli saraylar hakkında,
yapılacak sempozyumun “Düzenleme Kurulu” şu üyelerden oluşmakta idi:

  • Halil İbrahim Karal - TBMM Başkanvekili,
  • Murat Sökmenoğlu - TBMM Başkanlık Divani üyesi,
  • Avni Akyol - Yıldız Vakfı Başkanı,
  • Kemal Gökçe - Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı,
  • Prof. Dr. Muhteşem Giray - Mimar Sinan Üniversitesi Rektörü,
  • Prof. Dr. Abdullah Kuran - Boğaziçi Üniversitesi,
  • Prof. Dr. Metin Sözen - İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyesi.

Karal, aynı toplantıda basınla yakın ilişki kuracaklarını ve bilgi aktaracaklarını da belirtiyordu.

Daha sonra Avni Akyol’un Genel Koordinatörlüğünü üstlendiği Düzenleme Kurulu’na bir “Yürütme Komitesi” eklendi.

Komite Prof. Dr. Metin Sözen’in başkanlığında;
  • Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Sinan Genim,
  • Yıldız Üniversitesi Öğretim Üyesi Lemi Şevket Merey,
  • Millî Saraylar Daire Başkanı Tevfik Pülten,
  • TAÇ Vakfı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu,
  • Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Haluk Sezgin’den oluşuyordu.

20 Ekim 1984 tarihli dördüncü basın toplantısında TBMM Başkanı Necmettin Karaduman, başlatılan “araştırma - tanıtma - değerlendirme amaçlı bilim - düşünce çalışmasının, sempozyum sonrasında, kitap ve gazete sayfaları arasında kaybolup gitmemesi, uygulama düzeyine yansıması” gereğine dikkati çekiyor, bu konunun önemle üzerinde durduklarını belirtiyordu.

Sempozyuma gönderilen 75 bildiri şu ana başlıklar altında toplanıyordu:

  1. Saraylarımızın Tarihsel Gelişimi, Bu Konudaki Kültürel ve Bilimsel Birikim.
  2. Saraylarımızın Tanıtılması ve Günümüzdeki Durumlarının Belirlenmesi.
  3. Saraylarımızın Bakım, Onarım ve Kullanım Sorunları.
  4. Saraylarımızın Kültür ve Sanat Turizm Ortamına Katkıları.


SEMPOZYUM

Yıldız Sarayı - Şale’nin sınırlı ölçüleri nedeni ile ancak üç yüze yakın çağrılı dinleyici ve basın mensubunun izleyebildiği sempozyum,
15 Kasım 1984 sabahı, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, bakanlar, devlet protokolünün de katılımıyla görkemli bir biçimde başladı.


Açılış konuşmasını yapan TBMM Başkanı Necmettin Karaduman, “TBMM’nin koordinatörlüğünde yürütülecek programla, bundan sonraki yıllarda saraylarımızın restorasyonu, korunması ve tanıtımı için daha bütünleşmiş, belki de uluslararası boyutlara ulaşacak programlar üretilebileceğini kuvvetle ümit” ettiklerini belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu ile TBMM Başkanvekili Halil İbrahim Karal’dan sonra söz alan Prof. Dr. Metin Sözen ise, Atatürk’ün 30’lu yıllarda tüm bilim ve kültür adamı, sanatçıları Dolmabahçe Sarayı’nda bir araya toplayıp çalıştırdığı dönemden bu yana, “bu kapılar”ın “ikinci kez” açıldığını vurguladı.

Bu toplantının kapsamı “Saraylarımız” başlığı altındaki kapsamı aşıyor. Çünkü, “Saraylarımız” başlığı altındaki kültür varlıkları, geçmiş kültürümüzün her boyutuna ışıklar tutacak niteliktedir. yüzden “Milli Saraylar Sempozyumu” yalnızca bir mekân, bir mimari araştırması olarak düşünülmemelidir. Bu sempozyumun konuları, uzun bir kültürün çocuklar olarak bizlere, yaşamımızdan yönetimimize, yönetimimizden kültürümüze ve sanatımıza uzanan yollar gösterecektir” diyen Sözen’in konuşmalarından sonra “Dünden Bugüne Saraylarımız” konulu 32 dakikalık bir multivizyon izlendi.

Daha sonra “Geçmişten Günümüze Saraylarımız” konulu fotoğraf ve proje sergisi Sayın Cumhurbaşkanı tarafından açıldı
ve 17 Kasım akşamına kadar sürecek oturumlara geçildi.


SEMPOZYUMDAN NOTLAR

  • İlk konuşmacı Prof. Semavi Eyici, sınırlı süreye hem uzun bir metin hem de dialarını sığdırarak, rekor kırdı. Daha sonra bu rekor, Prof. Bozkurt Güvenç tarafından üçlü projeksiyon kullanarak, tam 15 dakika ile egale edildi.

  • Afife Batur, Emre Madran, Cengiz Bektaş ve pek çok diğer konuşmacı, araştırmacılara devlet arşivlerinde kolaylık getirici uygulamalar getirilmesinin önemine değindiler.

    Cengiz Bektaş’ın “Ben şahsen bu salonu (Yıldız-Şale, Büyük Salon) 50 yaşımda görmüş olmaktan utanıyorum” sözü, o oturumun başkanı Avni Akyol tarafından bir türlü unutulmadı.

  • Yıldız Üniversitesi’nden yapı restorasyon ustası Zinnur Okumuş’un “Bugün ne kilitleri tamir edecek bir çilingir, ne saat tamirini yapabilecek saat ustası kalmıştır. Ustalar ölüyor, ne sempozyumu?” diye biten konuşması olay oldu. Büyük alkış topladı.

  • Uzun zamandır bu tür toplantılarda görev almayan Prof. Sedad H. Eldem’in oturumlardan birinde başkanlık yapması, kendine has tarzı ile -kadın/erkek konuşmacı ayrımı gözetmeksizin, her konuşmacı değişiminde ayağa kalkarak- oturumu yönetmesi sempati ile karşılandı.

  • Konuşmacılardan Ahmet Menteş’in, bildirisine eklediği, “Saraylar ve Atlılar” adlı kendi yazdığı şiirin Bab-ı Hümayun’dan geçen atlıları anlatan “Taka-dak şırrakk...” ve ustaların çekiç seslerini anlatan “Taka-dak duk, tak-dukk” nakaratlı bölümleri alkışlarla karşılandı.

  • Gürol Sözen, Haluk Doğanbey, Ali Konyalı ortak yapımı ve Türkiye İş Bankası’nın katkılarıyla gerçekleşen ve açılış töreninde izlenen mültivizyon, istek üzerine son gün tekrar gösterildi ve beğenildi. Sempozyum’dan sonra Dolmabahçe Sarayı’nda sürekli gösterime sokulacağı söyleniyor.


SEMPOZYUM NOKTALANIRKEN

17 Kasım Cumartesi öğleden sonra Prof. Metin Sözen’in yönetiminde bir panel yapıldı.

Panele;
  • Avni Akyol,
  • Orhan Alsaç,
  • Süha Arın,
  • Sinan Genim,
  • Aydın Gün,
  • Bozkurt Güvenç,
  • Lemi Merey ve
  • Hüsrev Tayla katıldılar.

Daha sonra panel yöneticisi Prof. Metin Sözen,
üç gündür yapılan çalışmaların amacının uzmanlar, bilim adamları, düşünür ve sanatçıların dilinden sarayların sorunlarının yansıtılarak,
Türkiye’nin evrensel kültür, ulusal kültürdeki yerine oturtulmak olduğunu belirtti ve sempozyumun amacına ulaştığını söyledi.

Halil İbrahim Karal’in kapanış konuşmasından önce kürsüye gelen, başından beri sempozyumun tümünü izlemiş bulunan TBMM Başkanı Necmeddin Karaduman ise, amaca ulaşıldığını, başarı sayılabilecek bir sonuca varıldığını belirttikten sonra, “....Esas işin yoğunluğu, gelecektir. Milli Saraylar hepimizindir. Sorumluluk ortaktır. Ben inanıyorum ki, bu sorumluluğun bilincinde birleşecek Türk aydınları sorunları aşacaktır” diyerek, katılan ve emeği geçen herkese içten teşekkürlerini bildirdi.

Son konuşmayı yapan TBMM Başkanvekili Halil İbrahim Karal ise, “...Çağımız bir soğuk savaş çağı. Bu savaş bir kültür savaşına dönüştürmek önemlidir... Ulusal kültür sentezini oluşturacak bileşkelerin en önemlileri Milli Saraylar, Anıtlar, Tarihi Eserler sözcükleriyle özetlediğimiz ve bu sempozyum süresince bütün boyutlarıyla tanımaya çalıştığımız büyük kültür mirasımızdır” diyerek, yeni bir çalışma dönemine girildiğini, TBMM’nin kurumlar üstü ve tarafsız öncülüğünde gerçekleştirilen güçbirliğinin eşine az rastlandığını vurguladı.

Daha sonra Malta Köşkü’nde yapılan kokteylde Necmeddin Karaduman’in emeği geçenlere teşekkürlerini belirten belgeleri teker teker dağıtması ve bu sempozyumun örgütlenmesinde çalışan, kendi deyimleriyle “adsız neferler”in de Karaduman, Karal ve Sökmenoğlu’na ayni biçimde teşekkür belgesi sunmaları, kimi konukların da dikkatini çektiği gibi, sempozyumun “ilk”lik özelliklerinden biriydi.



Avniye Tansuğ | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 109 - 1 Aralık 1984
______________________________________________________________________________



Osmanlı minyatüründen günümüze Türk resminde saray

15-17 Kasım günleri arasında İstanbul’da Yıldız Sarayı Şale Köşkü’nde düzenlenen “Milli Saraylar Sempozyumu” kapsamında Resim ve Heykel Müzesi’nde “Türk Resminde Saray” konulu bir sergi açıldı. Müzenin ilk salonundaki tablolara özel koleksiyonlardan alınmış resimlerin eklenmesiyle oluşturulan bu sergide 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında yaşayan ressamlarımızın saray, köşk ve kasırları konu alan yapıtları yer almaktadır.

Türk resim saray temasının ilk örneklerine, Osmanlı döneminde saraya bağlı olarak kurulan “nakkaşhane” denilen atölyelerde çalışan sanatçı topluluklarının minyatürlerinde rastlamaktayız. Genellikle tarihsel olayları, hikaye ve fal kitaplarını resimleyen. Önemli seferleri, saray yaşamını konu alan Osmanlı minyatürleri arasında saray görünümleri figür düzenlemelerini bütünleyen bir “mekân” durumundadır. Özellikle 16. yüzyıl şenliklerinin yapıldığı Bizanslılardan kalma Atmeydanı (Sultanahmet alanı) ve buradaki İbrahim Paşa Sarayı birçok nakkaşın elyazmalarını resimlediği yapıtlarda yer almaktadır. Matrakçı Nasuh’un “Beyan-ı Menzil-i Sefer-i Irakeyn” adlı elyazmasında Sultanahmet alanının 16. yüzyıldaki görünümünü konu alan İbrahim Paşa Sarayı ve çevresindeki yapıları gösteren minyatür bunların en eskilerinden biridir. Nakkaş Osman’ın yönetiminde kalabalık bir sanatçı grubunun hazırladığı, III. Murad’ın şehzadesi Mehmet için düzenlediği 1582 şenliklerini, geçit alaylarını betimleyen “Surname”deki çok figürlü minyatürlerde törenleri çevreleyen yapılar kendine özgü bir gerçekçilik ve kompozisyon şemasıyla saptanmıştır. Kanuni Süleyman’ın tahta çıkışından (1520), 1588’e kadar geçen olayları konu alan “Süleymanname”deki padişahın kabul törenlerini, şenlik alanına girişini, Topkapı Sarayı’ndaki sünnet düğününü gösteren birçok minyatürde de sarayın dış ve iç görünümlerinden birçok kesimler dekoratif ve bütünleyici bir öğe olarak belirir.

18. yüzyılın ilk yarısında Lâle dönemi minyatürlerinde ise, özellikle bu dönemin ünlü sanatçısı Levni’de minyatürün geleneksel özelliklerine bir mekân duyarlığı ve sağlamlığı eklenmiştir. Ünlü minyatür ustası Levni’nin, III. Ahmet’in oğullarının sünnet düğünü için düzenlenen 1720 şenliklerini konu alan “Surname-i Vehbi” adlı elyazmasına hazırladığı minyatürlerde, özellikle harem kadınlarını, rakkaseleri, kadın müzikçi topluluklarını işleyen saray iç görünümlerinde yerel dekor oldukça zenginleştirilmiştir.

On sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı saray çevresinin Avrupa sanatı, yaşantısı ve beğenisine duyduğu ilgi artmaya başlamıştı. III. Ahmet döneminde Avrupa ile girişilen siyasal ve kültürel ilişkilerin ve 19. yüzyılda gelişen çağdaşlaşma eyleminin zorunlu bir sonucu Türk resminde Doğu nakkaşlığından Batı tarzındaki yağlıboya tekniğine geçilmesine yol açtı. III. Ahmet döneminde Paris elçiliğine atanan Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin orada kazandığı başarı, Fransa kamuoyunda ilgiyi Türkiye üzerine çekmişti. Türklerle ilgilenmek, evlerin Türk yönteminde düzenlenmesi ve Türk giysilerinin etkisinde giyinmek moda olmuştu. Fransız Büyükelçisi De Ferriol ile yakın bir dostluk kuran Sadrazam Damat İbrahim Paşa da Fransa’daki “Regence” döneminin inceliklerini ve görkemini bizde canlandırmak istiyordu. Bu amaçla Boğaziçi dinlenme yerlerinde, Sadâbât kıyılarında Çırağan eğlenceleri, yabancı konuklar için şenlikler düzenlendi.

Bu dönemde İstanbul’a gelen birçok yabancı ressam İstanbul görünümlerinin yani sıra Türklerin yaşam özelliklerini yapıtlarında yansıtmışlardı.
Yabancı sanatçıların kimileri uzun süre ülkemizde kalarak, yerel giysilerimizi bile benimsemişti.

Bunlar arasında:
  • Antoine de Favray,
  • Liotard,
  • Jean-Baptiste Van Mour,
  • Melling,
  • Manzoni,
  • J.B. Hilaire gibi Avrupa’da da ünlü ressamlar bulunuyordu.

Özellikle Fransız Büyükelçisi De Ferriol’un çağrısı üzerine İstanbul’a gelen Van Mour’un (1671-1737), Türk büyüklerinin saray ve konaklarına girerek hazırladığı sarayın görkemli yaşamı, Türk tip ve giysilerini betimleyen yüzlerce resimden oluşan albümü Batı çevrelerinde büyük ilgi toplamıştı.

Yurdumuza gelerek çalışan yabancı sanatçıların yapıtları Türk nakkaşlığını etkilemekten geri kalmamıştı. Fakat o dönem de ülkemizde Batılı yöntemde eğitim yapan hiçbir okulun bulunmaması yüzünden bu etkilenme ilkel bir planda kalıyordu. Aynı dönemde genellikle İtalyan Rönesansının motiflerini ’taklit” eden duvar ve tavan süslemeleri, fresk tekniğiyle yapılan dekoratif resimler de görünmeye başladı. Topkapı Sarayı hazine kitaplığındaki bazı albümlerde 18. yüzyıl Türk ressamlarının minyatür tekniğinden uzaklaşmaya başlayan çoğu imzasız resimlerine rastlanmaktadır.

II. Mahmut ile başlayan Tanzimat dönemi Osmanlı Türkiye’sinin Batılılaşma eylemine hız vermişti.
Siyasal bakımdan Avrupa devletleriyle geliştirilen ilişkiler güzel sanatlar alanında,
özellikle süsleme ve mimarlıkta İtalyan etkilerinin belirmesine yol açtı.

Dolmabahçe Sarayı’nın yapımı Türk mimarlığında yeni bir dönüşümün başlangıcı sayılabilir.

Abdülaziz’in 1867’de Paris ve Londra’ya yaptığı gezilerde sanat yapıtlarına ilgiyi çoğalttı.

Padişahın yurda dönüşünde getirdiği koleksiyonda;
  • Gerôme,
  • Adolphe Yvon,
  • Gustave Boulanger,
  • Daubigny,
  • Harpignies,
  • Schrayer gibi Fransız ressamlarının tabloları vardı.

Avrupa ülkeleriyle girişilen sanat ilişkileri kısa sürede Türk resmini etkilemekten geri kalmamıştı.

Batı tekniğine yeni alışmaya başlayan ressamların çoğu;
  • Mekteb-i Harbiye-i Şahane” (Harp Okulu) ya da
  • Mühendishane-i Berrii-i Hümayun” (Topçu Okulu) çıkışlı askerlerdi.

Bunların yapı teknikleri, geometri, perspektif, topoğrafya bilimleri ve çizime yakınlıkları resme bakarken ve resim yaparken minyatür kalıplarından kurtulmalarına yardımcı oluyordu. Öte yandan Batı ülkelerine, özellikle Fransa’ya gönderilen genç subaylardan resme ilgi duyan bir bölümü yağlıboya tekniğini ülkemize getirerek yayılmasında etkinlik gösterdiler.

Bazı Rus ve Fransız ressamlarını İstanbul’a getirterek tarihsel tablolar yaptıran;
  • Abdülaziz,
  • Süleyman Seyit Bey
  • Şeker Ahmet Paşa gibi ilk dönem ressamlarımıza Avrupa’da eğitim olanağı sağlamıştı.

19. yüzyılın ikinci yarısında Batı tarzına yönelik ressamlarımıza gelişme yolunu açan;
  • Ferik İbrahim Paşa ve
  • Ferik Tevfik Paşa’yı izleyen
  • Kaymakam Hüsnü Yusuf,
  • Servili Ahmet Emin,
  • Şeker Ahmet,
  • Hüseyin Zekâi ve
  • Halil Paşa’lar Avrupa tekniğine dönük bir resim diline yönelirken;

primitif” ya da “saf yürek” nitelikli bir ressam topluluğu da özellikle saray, konak, köşk ve kasırları konu alan resimleriyle ilgimizi çekmektedir.

Türk primitifleri” diye anılan ve önemli bir bölümünün Darüşşafakalı olduğu saptanan bu ressamlar saray ve konaklar çevresinde rağbet görmüştü.


MÜZEDEKİ SERGİ

Resim ve Heykel Müzesi’nde düzenlenen “Türk Resminde Saray” konulu sergide müze koleksiyonunda bulunan ve Türk resminin ilkelleri ya da “primitif”leri sayılabilecek yapıtlar geniş bir yer tutmaktadır. Saray, köşk ve konakların diş görünümlerini doğal çevreleriyle birlikte, kimi zaman iç mekanlarından bölümlerle resimlerine aktaran bu sanatçılar, teknik özellikleri yönünden olduğu kadar doğaya bakış ve yorumlama biçimleri bakımından da ortak bir anlatımı paylaşmaktadır.

Hemen tümü 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bu ressamlarla Avrupa primitifleri arasında Nurullah Berk büyük bir yakınlık bulmaktadır:

Gerçekten onlarda Garp primitiflerinde mevcut saflık, sadelik, samimilik, tabiata saygı, dikkat, işçilikte titizlik görülüyor. Resmettikleri manzaraları aynen kopya etmek, tabiat karşısında tevazuyla çalışmak en büyük kaygılarıdır. Fakat, en ince teferruatı sabırla işledikleri halde umumi hatların ve büyük kütlelerin güzelliğini hiçbir zaman kaybetmemişler, bayağı ve objektif taklitçiliğe düşmemişlerdir.” (Türkiye’de Resim, 1943, sf. 21).

Nurullah Berk’in bu yargılarına karşı, son yıllarda yapılan araştırmalar ve Washington’da ele geçen bir albüm,
Türk primitifleri diye anılan ressamların geçen yüzyıl sonlarında Abdullah Biraderler’in çektikleri fotoğraflardan yararlandıklarını ortaya çıkarmıştır.

  • Hüseyin Kasımpaşalı’nın “Yıldız Bahçesinde Köşkler”,
  • Hüseyin Giritli’nin “Yıldız Sarayı Bahçesi”,
  • Darüşşafakalı Şefik’in “Yıldız Sarayı Yemek Salonu”,
  • Hilmi Kasımpaşalı,
  • Şevki,
  • Fahri Kaptan ve adları bilinmeyen birçok ressamın Yıldız Sarayı’nı konu alan resimlerinde fotoğrafı çıkış noktası almakla birlikte;

  • sağlam perspektif düzenlemeler,
  • ön ve arka plan bağlantıları,
  • derinlik yanılsaması ve
  • ayrıntılardan birtakım ayıklamalarla fotoğrafın edilgin etkisinin ötesinde yorumlara ulaşılmaktadır.

Öteden beri primitif diye anılan ve 19. yüzyıl sonlarında fotoğraftan kaynaklanan resim yapma yöntemini uygulayan Darüşşafakalı ressamlarımızı, 1960 sonlarında ABD’de aynı yöntemi benimseyen “Foto gerçekçi”lerin öncüsü sayabiliriz. Türk primitifleri renklendirme tekniğinde yüzeyi düz, ince bir boya kaplayan geleneksel yöntemden ayrılmamışlardır. Bina ve çevre görünümlerinin ayrıntılarında minyatürlerin inceliğiyle 15. yüzyıl Rönesans ressamlarının gerçekçiliğini anımsatan bir tutum birleşmektedir. Türk fotoğraf yorumcuları Osmanlı döneminin saray, köşk, kasırlarını konu alan ve durağan bir ışık kaynağından beslenen tablolarında yoğun bir suskulukla yüklü bahçeleri, ıpıssız yolları, durgun havuzlarında yansıyan kıpırtısız ağaçları ve inci ak bulutlardan oluşan doğal çevreleriyle havanın ve suyun saydamlığını duyarlı bir içtenlikle saptamışlardır.

  • Fahri Kaptan,
  • Salih Molla Aşkî,
  • Hüseyin Giritli,
  • Ahmet Ziya,
  • Şefik,
  • Osman Nuri ve adları bilinmeyen bir sanatçının Yıldız Sarayı ve doğal çevresinde yoğunlaşan tabloları,

  • İbrahim, Ali ve Yazmacıyan’ın Ihlamur Kasrı,
  • Hilmi Kasımpaşalı’nın Yıldız Sarayı’nı,
  • Gedikpaşalı Cemal’in Çiniliköşk’ü konu alan yağlıboyalarındaki ortak özellik:

  • doğaya ve modele titizlikle bağlanmaları,
  • ayrıntılı bir işçiliğe ağırlık vererek ortak bir “manzara” ülküsünü ve halk manzara resminin etkilerini sürdürmeleridir.



  • Hüseyin Zekai Paşa’nın “Yıldız Sarayı Bahçesinden” adlı iki figürlü tablosu ayrıntıcı ve saf yürek yaklaşımıyla minyatür geleneğinden Batı tarzındaki resmin derinlik etkilerine geçişin dikkate değer bir örneği.
 

  • Şehzade Abdülmecit (1868-1944), “Haremde Beethoven” adlı çok figürlü düzenlemesinde sanat yeteneğini olduğu kadar saray çevresinin alafranga özentisi yaşamını da belgelemektedir.

  • François Debois’nin sergide yer alan “Selamlık Alayı” adlı çok figürlü tablosu Batılı ressamların Doğu, özellikle saray yaşantısına duyduğu eğilimi tarihsel bir belge değeriyle örneklemekte.

  • Hikmet Onat’ın “Topkapı Sarayı”,
  • Zeki Faik İzer’in “Dolmabahçe Sarayı” adlı yağlıboyalarıyla
  • Cihat Burak’ın bir köşesine eski savaşçılardan bir grubun yer aldığı Dolmabahçe Sarayı Kapısı’nı konu alan tablosu saray temasının çağdaş ressamlarımızdaki uzantıları sayılabilir.



Ahmet Köksal | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 109 - 1 Aralık 1984