slogan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
slogan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Slogan, Aşkım!



Cennet, kaldırım taşlarının altında

Mayıs 1968’de ortaya çıkan sloganlardan biri.
Evet öyle ama, daha sonra Champs-Elysées Caddesi’ndeki restoranlardan birini tanıtmak için de kullanıldı.

Bu örnekte görüldüğü gibi, ticari tanıtım ile siyasi propaganda sık sık tekniklerini, sloganlarını değiş-tokuş ettiler tarih boyunca. Günümüzde ise çağdaş tanıtım olanakları, en çarpıcı sloganları yaratabilmek için çok çeşitli alanlardan malzeme topluyorlar kendilerine: Tarih içinde koparılmış gerçek sözler, doğru ya da yanlış düzenlenmiş atasözleri, sözcük oyunları, bulmacalar, ünlü dizeler, tekerlemeler ve tüm bunların ters-yüz edilmiş şekilleri. Şimdiye değin, ne toplumbilimcilerin, ne de dilbilimcilerin yeterince ilgilendiği bu zengin folklorik malzeme, politikacılar ve reklamcılar sayesinde yeniden su yüzüne çıkıyor. Slogan, şimdiki denli olmasa da eski çağlarda da önemli ve etkin bir silahtı. Bir kral ya da bir prensin adına savaşan, onun amblemini taşıyan adamları, temsil ettikleri kişinin adına bağırır ya da dövizlerini taşırlardı. Sloganlar, her zaman iktidarların yanında olmadı kuşkusuz. Hatta iktidarlar sloganlardan yararlandıklarından daha çok, onlardan rahatsız oldular da denilebilir. Mayıs olaylarında, Sovyetler’in Prag çıkarmasında, Polonya’daki sendikal hareketlerde, bunun örnekleri yaşandı. Öte yandan tarih, politika ve ticaret arasında da bağlayıcı roller üstlendi sloganlar.

Voltaire, 1767 yılında Olivet rahibine yazdığı bir mektupta, şunları söylüyordu:

Elime bir satıcının basılı duyurusu geçti.
 Bakkal terazisinde Sully Dükü’nün ve Başbakan Colbert’in haklarını tartıyor ama sosis ve taze balık satıyor”.

Politikacılar, hiç zaman yitirmeksizin ticari iletişim uzmanlarının sözlerine kulak vermeye başladılar. Politikacıların reklamcılara karşı, birçok ülkede birçok avantajları vardı: Ticari tanıtımları denetleyen makamlara rastlanıyordu ama politikacıları denetleyecek böyle makamlar söz konusu değildi. Sloganlar, kalıcı ya da geçici olabiliyordu, kendi ağırlıklarına ya da seslendikleri kitlelerin oylumuna göre. Ama kimisi de yıllar sonra, ya nesilden nesile, bazen olduğu gibi, bazen de değişik çeşitlemeleriyle ulaşıyorlardı.

1939 Ağustos’unda Marcel Déat şöyle soruyordu: Danzig için ölmek gerekir mi?

Déat, çok kısa ve etkili bir formülle barışçıl felsefesini geniş kitlelere ulaştırmayı başarıyordu. Kırk yıl sonra Danzig ve Gdansk, Lech Walesa ve Solidarnos’un kentleri. General Jaruzelski’nin darbesinden sonra, Fransız siyasi çevrelerinde benzer bir tartışma yeniden gündeme geldi: Bu tartışmaya karışmak gerekir mi? Danzig için ölmek formülü, bu ve daha değişik biçimlerde basında belirmişti böylelikle.

Slogan, bir edebi tür olarak da birçok yazarı etkilemişti.

  • Rabelais’den Joyce’a birçok yazar, bilinen ya da yeni keşfettikleri sloganları ya da türevlerini yapıtlarında ana malzeme olarak kullandılar.
  • Baudelaire bu yöndeki koleksiyonunu Carjat’nın fotoğrafları eşliğinde “Çağdaş Tuhaflıklar Dergisi” adı altında yayınlamıştı.
  • Proust çocukluk günlerinden duyduğu sokak satıcılarının ve pazarcıların sloganlaşmış deyişlerini yapıtlarında kullandı.
  • Prevert ve Perec kendilerini düş dünyasına sürükleyen sloganları unutamamışlardı.
  • Andre Breton, Louis Aragon, Robert Desnos gerçeküstü şiirlerinde tanıtıma yönelik sloganları birbiri ardına sıralamışlardı.

Görüldüğü gibi, gerek bir tüketici, gerekse yaşam biçimini seçen bir birey olarak, sloganlar yaşamımızın vazgeçilmez birer parçası. Bu sayıdan başlayarak, sizlere tarih boyunca toplumları değişik amaçlarla etkilemeye yönelik olarak kullanılmış bu sloganları, Marie-Jose Jaubert’in 1985 yılında Barrault Yayınevi’nden çıkan “Slogan, Aşkım” adlı kitabından yararlanarak, bölümler halinde tanıtmaya çalışacağız.

İlk konu başlığımız Aşk:

AŞK: SAVAŞMA SEVİŞ

Aşk sözcüğü, 1968’le birlikte başlayan afiş ve graffiti (duvar yazıları) salgınından önce, gerek tanıtma, gerekse toplumsal sorunlara yönelik sloganlar içinde en az yer alan sözcüklerden biriydi. Daha çok yemek öncesi (bir içki) ya da sonrası (bir peynir) ürünlere duyulan aşkın dışavurumlarıydı bunlar. Afişlerde ve tanıtım filmlerinde baştan çıkarıcı öğe olarak “kadın” her zaman vardı. Ama yeterli olmadığı anlaşılmıştı. Görüntülerle insanlar baştan çıkarılabilirdi, ancak asıl amaç baştan çıkarmak değil, bir şok yaratmak olmalıydı. Şuh görünümlü bir kadın bu şoku yaratamazdı, artık kanıksanmıştı bu görüntüler, ama sözcükler bunu yapabilirlerdi. 1968’in çılgın gençliği ve öte yandaki “başkaldıranlar” sözcükleri kullanmaktan korkmuyorlardı. Kediyi en iyi “kedi” sözcüğünün tanımlayabileceğini savunan bir nesil, bizleri de savaş yerine aşk yapmaya çağırıyordu. İşte bundan sonra, reklamcılar sözcüklerden yararlanmayı öğrendiler.

Savaşta da tıpkı aşkta olduğu gibi sonuca ulaşmak için yakın takip gerekir. (Napolyon)


Savaş ve aşk, Napolyon’un en önemli iki tutkusuydu. Büyük imparator, daha önce de, Aşk, ölüm kadar güçlüdür demişti.

Make love, not war.
(Savaşma seviş) 1962


Bu ünlü sözcük savaş karşıtı bir gösterinin sloganı olarak, ilk kez bir Amerikalı öğrenci tarafından bulunmuş ve kullanılmıştı. Daha sonra, her dilde yazıldı ve söylendi. Böylelikle barışseverler tarihin en çok tutulan ve caydırıcı etkinliği en fazla sloganlarından birini yaratmış oldular. Savaşma seviş sloganı daha sonra, Mayıs 1968’de duvar yazısı ve slogan olarak yaygın biçimde kullanıldı. Çeşitli dillerde, yakın uyaklar oluşturularak başka amaçlara yönelik olarak da etkinlik gösterdi.

Örneğin 1978 yılında Fransız köylüleri arasında “Faites l’amour pas la guerre” yerine “Faites labour pas la guerre” biçiminde kullanıldı afişlerde:

Yani Savaşma, toprağı işle

1970 yılında ABD’de çeşitli duvarları süsleyen sloganlardan biri yine “Savaşma seviş”in bir türeviydi:

Make love, not babies (Seviş ama çocuk yapma).

Aynı yılda, New York duvarlarında yer alan bir başka sloganın kökeni, tarihi bir binanın başkaldıran gençler tarafından bombalanmasına dayanıyordu:

Make love, not bombs (Aşk yap, bomba yapma).

Los Angeles’lı gençler ise aynı yılda aşkı, başkaldırıyla birlikte düşünüyorlardı:

Make love and revolution (Hem aşk, hem devrim yap).

1968’deki öğrenci hareketleri, birçok sloganın da kaynağını oluşturmuştu.

Paris’te öğrencilerin silahlı eylemleri sırasında aşk unutulmamış, ama eylemleri engellememesi gerektiği de duvarlarda ısrarla vurgulanmıştı:

Sevdiğine sarılırken silahını bırakma

Doğu blokunda ise, yine 1968’de Sibirya’nın dondurucu rüzgârları, Prag’ın baharını koşa çevirmekteydi. Sovyet askerleri, Çekoslovakya’da sokakları arşınlıyorlardı. Duvarlarda ise İvan’ları evlerine dönmeye çağıran sloganlar vardı.

İşte bunlardan en yaygınları silah olarak aşkı kullananlardı: İvan evine dön, Nataşa’nın aşka ihtiyacı var

İvan’ın düşü belki de sevişmekti, ama ya Nataşa’nınki?
Gerçi kürkçülerin umrunda bile değildi Nataşa’nın düşleri.
Çünkü onların seslendiği kitle savaş yıllarında bile farklıydı. Ama, bir ortak noktaları vardı: Aşk sözcüğü.

“Vison Saga” adlı firma ürünlerini şu sloganla tanıtıyordu: Vizon, aşk gibidir: Sahip olmak düşlemekten daha iyidir.

Bu iki sözcük, 1960’lı yılların sonlarından başlayarak, özellikle ABD’de Vietnam savaşı karşıtı gösterilerde birlikte kullanıldı. 1971 yılındaki “Peace. Love.” (Barış. Aşk.) konulu afiş ile İnsan sevgisi için bir birim bulmaya çağıran afişler bu konudaki en başarılı örneklerdi. Barış yürüyüşleri, ABD’de, 1973 yılında Başkan Nixon barış sözleşmesini imzalayıncaya değin, artarak sürmüştü. Yukarda “Vison Saga” kürkleri örneğinde olduğu gibi, “aşk” sözcüğü, reklam filmleri ve afişleri için de vazgeçilmez bir öğe oluverdi 1968’i izleyen yıllarda.

1970 gençliğinin vazgeçilmez iki tutkusunun aşk ve soğuk su olduğunu fark eden Perrier firması, bu iki tutkuyu slogan yaptı. Elinde tuttuğu şişedeki soğuk suyu karşısındaki genç kızın uzattığı bardağa boşaltmak bu tutkuların simgesi olarak kullanıldı film ve afişlerde.

1984 yılında Café Grand-Mère (Cafe Büyükanne), çağdaş reklamcılıkta sık sık yararlanılan sevecen, bilgili ve sıcak bir geçmişin mistik bir imgesini temsil eden büyükanne sözcüğünü, bir aşk simgesi olarak sloganlaştırdı:

Café Grand Mère, sevgiyle sizin.
Büyükanne güzel bir kahve yapmayı iyi bilir

1985 yılında ise Mitsubishi firması,
Marguerite Duras ve Alain Resnais’nin ünlü filmleri “Hiroşima, Sevgilim”in binlerce çeşitlemesinden birini, yeni modellerinin tanıtımında kullandı:

Mitsubishi, Sevgilim

1328 yılında Kral Philippe IV,
Flamanlar’ın isyanı karşısında yakınındaki kontları yardıma çağırmak için gönderdiği mesajında Beni seven ardımdan gelsin demişti.

1980 yılında, Jésus blucinleri aynı sloganı, yırtılmış blucininden görünen kalçalarıyla salınarak yürüyen bir kadının ağzından söyletiyordu:

Beni seven ardımdan gelsin.

Bu slogan da tıpkı Hiroşima, Sevgilim gibi değişik çeşitlemelerle kullanıldı.

1984 yılında Fiat otomobilleri Uno modelinin tanıtımında bu sloganı biraz değiştirdi
ve söz konusu modelin ne denli süratli olduğu konusunda oldukça inandırıcı oldu:

Beni seven, izlemeyi denesin

Büyük devlet adamlarına duyulan sevginin de sloganlaştığı sıkça görülmüştür tarihte.

Bunlar arasında en ilginçlerinden biri 1952 yılında ABD Başkanı Dwight Eisenhower için kullanılanıdır.
Eisenhower’in lâkaplarından “Ike”ın, “like” (sevmek) sözcüğüyle uyağından yararlanılarak hazırlanan bu unutulmaz slogan “I Like Ike” idi.

Bu slogan daha sonra Marlboro firması başta olmak üzere, birçok ürünün tanıtımında kullanıldı.

Yakın geçmişte ise,
I (ben) ile herhangi bir ülke, şehir, kulüp, ürün vb. arasında konulan bir kalp ile çok yaygınlaştı, turistik bir slogan haline dönüştü.


1983 yılında Fransız Komünist Partisi, bu sloganı kendi dillerinde “barış” için kullandı düzenlediği Barış Bayramı süresince.
Komünistlerin düzenlediği bu gösterilere karşı liberal kesim onların silahıyla yanıt veriyordu.

Afişlerde ise “siz” ve “barış” sözcükleri arasında yine kalp kullanılıyor ve slogan şu şekilde oluşturuluyordu:

Barışı seviyor musunuz?
Saharov da seviyor!
Siz özgürsünüz. O mahkûm!


1984’te ise liberallerin komünistlere karşı silahı Afganistan oluyordu.

Görüldüğü gibi “aşk” sloganlarda en çok yararlanılan sözcüklerden biri. Bunlardan bazılarını da yorumsuz olarak sıralayalım:

  • Tanrı aşktır. Aşkın gözü kördür. (Duvar yazısı, New York, 70’li yıllar)
  • Başkan Mao’yu büyük bir aşkla seviyoruz. (1 Milyon 800 bin adet bastırılan bir afiş, Çin, 1964)
  • Direnin ve sevin. (Duvar yazısı, Los Angeles, 1970)
  • Sinemayı sevmek, yaşamı sevmektir. (Duvar yazısı, Los Angeles, 1970)
  • People Love Pepsi. Amerika’da Pepsi Sevilir. (Pepsi Cola, 1981)
    Bu sloganda kullanılan People Love Pepsi (Pepsiseverler),
    1970’li yıllarda, barışseverler için kullanılan People Love Peace sloganının bir türevidir.
  • Seviyorum, kötülük bunun neresinde? (Benedictine, 1981).



Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 191 - 1 Mayıs 1988
______________________________________________________________________________________




Bilimi, yeni bir din olarak kabul eden ateşli iktisatçı Henri de Saint Simon,
İnsan soyunun Altın Çağı arkamızda değil her zaman önümüzdedir demişti.

Yaklaşık üç yüzyıl önceye dayanan bu tanım umutla gelecek kavramlarının yüzyıllarca nasıl birlikte ele alındığının bir kanıtıdır.


UMUT, UMUTSUZLUK

Danté, “Divine Comédie - İlahi Komedi”de, cehennemin kapısına şunları yazmıştı:

Tüm umutlarınızı bir yana bırakın, siz yalnız gireceksiniz.

Ama insanoğlu, yaşarken umutlarını hiçbir yana bırakmadı, onlardan güç aldı. Ruslar atasözleriyle umuda olan inançlarını vurguladılar:

Umut ülkesinde hiç kış yoktur

Her ne kadar, Fransız yazar Aleksandr Dumas, “Monte-Cristo” adlı yapıtını “Beklemek ve umut etmek” sözleriyle bitirdiyse de,

Fransızlar bu konudaki atasözlerinde Ruslar denli iyimser olmadılar: Umut etmekle mutlu olan açlıktan ölür.

Mussolini, 1921 yılında verdiği bir nutukta, sosyalizmden faşizme giden yolu geçmişle geleceğin bir karşılaştırması şeklinde tanımlıyordu:

Hemen hemen ölü bir geçmişle,
geleceğin sınırsız olanakları arasında bir seçim yapmak durumundayız.


Geçmiş-gelecek karşılaştırması her zaman umudun sermayesi olmuştur.

Mussolini’nin hep vurguladığı da güzel bir yarın için bugünü feda etmek değil miydi?

Faşizme giden yolda İtalya’da durum böyleyken Almanya’da afişler Son umudumuz: Hitler diye bağırıyordu 1932 yılında.

Hitler, daha sonra korkunç emellerine alet edeceği orduyu,
tüm dünyaya ve özellikle Alman halkına Parlak bir geleceğin ordusu sloganıyla sunuyordu.

Fransız komünist milletvekili Gabriel Peri, yarınlarda ulaşılacak mutluluğu Şarkı söyleyen yarınlar sloganıyla vaat ediyordu halkına.
Ancak 1941 yılında, düşündeki yarınları göremeden öldürüldü Almanlar tarafından.

Fransa’daki sağcı kesim ise, İspanya İç Savaşı’nı örnek göstererek solcuları savaş tacirliğiyle suçluyordu 2. Dünya Savaşı öncesi hazırladığı afişlerinde:

İşte İspanya.
Dün grev, bugün bombalar, yarın savaş.
Komünizm, savaş demektir.

Savaş sonrasında Fransız Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri Maurice Thorez,
umut sloganlarının üzerinde en çok yoğunlaştığı devlet adamlarından biri oldu.

Fransız gazeteleri bu sloganları manşetlerine taşıdılar.

İşte bunlardan iki örnek:
Thorez, Fransız gençliğini parlak bir geleceğe taşıyor, (L’Humanité, 1950)
Herkes için ekmek ve gül(La Nouvelle Critique, 1950)

1958 yılında Çin’de Komünist Parti halktan altı yıllık sabır isterken, 10 bin yıllık umut satıyordu:
On bin yıllık mutluluk için, altı yıllık sıkı çalışma ve yoksulluk.

Mao, kuşkusuz bu parlak geleceğe inananların başında geliyordu. Ona göre, atom bombası bile umutsuzluğa kapılmak için bir neden olamazdı.

Çünkü, atom bombası kâğıttan bir kaplandı.


1968 yılında gençliğin yaşam biçimini değiştirmek için ayaklanması birçok ülkede özellikle muhafazakârları oldukça tedirgin etmişti. Muhafazakârlar yaşadıkları günü kurtarmanın telaşında, geleceğin elden gittiğinin çığırtkanlığına başlamışlardı.

Bunun çarpıcı bir örneğini Finlandiya’daki Muhafazakâr Parti’nin afişlerindeki sloganlar verdi: Geleceğin güvenliği için.

Görüldüğü gibi, siyasi partilerin geleceğe yönelik umut tacirliği şimdi olduğu denli eskiden de rağbetteydi. Buna karşılık 1968 Mayıs’ında başlayan gençlik hareketinin öncüleri sloganlarında yarından şüpheli bir cennet beklemek yerine, bugünün koşullarını unutmamak gerektiğini vurguluyorlardı.

Bugünü yaşamak.

Aynı günlerde Paris’in banliyösü Nanterre’deki üniversitenin duvarlarında da benzer sloganlar yer alıyordu:

Yarındaki güzel günleri düşlemek, bana bugünün sıkıntılarını unutturmayacak.

1968, aynı zamanda Vietnam savaşına karşı oluşturulan büyük hareketlerin de başlangıç yılıydı. Öteki ülkelerde olduğu gibi ABD’de mitingler, barış yürüyüşleri birbirini izliyordu. Bu eylemlerde ileriye dönük düşünülecek hiçbir şey yoktu, amaç yaşanılan günü kurtarmaktı.

1971 yılında, 35 Amerikan reklam ajansı ortak bir komite oluşturarak, savaşa karşı afişler hazırladılar:

Peace now.
Yani Şimdi barış

Umut-umutsuzluk çağrışımı için son birkaç örnekte olduğu gibi, “bugün” ve “şimdi” sözcükleri de en az “yarın” denli etkili oldu.

Nitekim, 1971 yılında Kanada’da Alberta’nın Muhafazakâr Parti’si,
tek bir sözcükten oluşan afişiyle 36 yıllık iktidar partisini devirerek seçimleri kazandı:

Şimdi!

Umuda yönelik sloganlarda en başarılı olan ülkeler buna en çok gereksinme duyduklarından olsa gerek Orta ve Güney Amerika ülkeleriydi.

1970-73 yılları arasında, Allende’nin Şili’sinde en yaygın slogan Gelecek sosyalizmdir idi.

1973 yılında bir darbeyle başa gelen ve insan haklarını hiçe sayan eylemleriyle tüm dünyanın tepkisini üzerine çeken General Pinochet,
yine de her şeyin yolunda gittiğini söyleyebiliyordu:

Şimdi iyiyiz...
Yarın daha iyi olacağız.”

Ancak, aynı yıllarda halktan yükselen ses farklıydı: Şimdi, demokrasi

1972 yılında Küba’da Devrim Koruyucuları’nın hazırladığı 12. yıl afişinde ise şöyle deniyordu: Geleceği kitleler yaratır”.

1 Mayıs 1976’da Fransa’da düzenlenen büyük feminist gösteride yer alan bir pankart, Paul Valéry’nin ünlü sözünü gündeme getiriyordu yeniden:

Gelecek dünden farklıdır

1978 yılında ise Simone Signoret, Nostalji, Eski Nostalji Değildir adlı kitapta anılarını yayınlıyordu.

Nükleer alanda yapılan çalışmalar ise, umuttan çok, umutsuzluğun sloganlarını yarattı.

1977 yılında Malvielle Anti-nükleer Komitesi, Bugün: Malvielle. Yarın: Fransa sloganıyla ilk önemli protestoları ortaya koyarken,

Rhône-Alpes Üniversitesi Nükleer Enerji, yarının konforu... başlıklı afişinde yarının konforunu,
rahat bir şekilde kanepeye uzanmış izlenimini veren bir iskelet ile tanımlıyordu.


1970’li yılların sonlarında Punklar Gelecek yoktur diyerek, bir bakıma umudu da reddettikleri kavramlar arasına katıyorlardı.


KÜÇÜK İLANLAR

Bir başka umut kapısını oluşturan küçük ilanların geçmişi oldukça eskiye dayanır. İlk kez, 1654 yılında İngiltere’de “Public Adviser” adlı yayında kullanılan küçük ilanlarda ya kayıp bir kişi, ya iş aranıyor, satılık ya da kiralı ev, tekne duyuruluyordu. Küçük ilanlar, aynı amaçlara yönelik olarak bugün de var. Ama bunlara yeni amaçlar da eklendi, örneğin evlenmek isteyenler, bir yaşamdan uzun sürecek aşkları arayanlar da küçük ilanlar sütunlarında görünmeye başladılar. 1789 yılında “Chronique de Paris” adlı bir Fransız yayını, sütunlarını evlilik ilanlarına açtığını duyuruyordu ilk kez. İşte bu duyurular, ilginç yaklaşımlarıyla, yeni bir slogan türünün de temelini atıyorlardı.

Şimdi bunlardan bazı örnekler sıralıyoruz.

Evlilik

  • Evlenmek isteyenler, güvenle, Mad’a başvurabilirler.
    1839 yılında, Le Figaro’da yayınlanan bu ilanda, Mad’ın elinde zengin genç kız ve hanımlar da olduğu belirtiliyordu.
  • Nişanlım ve sevgili babam, Führer ve büyük Almanya için öldüler.
    1938-1945 yılları arasında yukarıdaki sözlerle başlayan ilanlara, Alman gazetelerinde çok sık olarak rastlanıyordu.
    “Nişanlı kızlar”, “çocuklar” ve “aile” bu ilanların odak sözcükleriydiler.
  • Evlilik, artık piyango değil.
    1964 yılında Fransa’da kurulan bir çöpçatanlık kurumu, yeni, çabuk ve kesin bir yönetimle birbirlerine en uygun çiftleri bulduklarını bu sloganla duyuruyorlardı.
  • Günde altı evlilik.
    Katoliksiniz ve evlenmek istiyorsunuz, öyleyse broşür isteyin.
    1965, Hıristiyanlar Birliği.
  • Bir bütünün yarısısınız.
    Öteki yarınızı bulmakta yardımcı oluruz.
    1977, “Unicontact” adlı bir çöpçatanlık kurumu.
  • Aşk kutsal, karşılaşma rastlantıdır.
    Biz sadece rastlantıya yardım ediyoruz.
    1984, “Unicis” adlı bir çöpçatanlık kurumu.
  • Felicitas: Bir kalpten ötekine giden en kestirme yol.
    1984


DOSTLUK, DÜŞMANLIK

Dostluk ve düşmanlık üzerine yaratılan sloganlar belki de tarihin en eski sloganları. Bu türdeki örneklerin İ.S. ilk yüzyıllara değin uzananları, özellikle düşmanlara yönelik oluşturulmuş ve ne yazık ki çok azı barış için umut taşıyordu.

İ.S. 69 yılında Vitelius, Bedriac Savaşı sırasında askerlerine şöyle sesleniyordu: Düşman cesedi güzel kokar.

İ.S. 187 yılında ise Coran, Vitelius’tan daha acımasız yaklaşıyordu düşmanına:
Eğer düşman size saldırırsa onun kanında yıkanın.

Burada bir aritmetik problemi sözkonusu: Bir adam düşmanlarının kanında yıkanmak istiyor. İnsan bedeninde ortalama 6 litre kan olduğunu, bir banyo küvetinin 500 litrelik sıvıyla dolduğunu ve bir banyo için en az dörtte üçünü doldurmak gerektiğini varsayarsak, Coran’a en az kaç düşman gerekir?

1745 yılında, 15. Louis bir zaferinin ardından düşmanlarının da insan olduğunu anımsıyor ve üzüntüsünü şu sözleriyle dile getiriyordu:

Bir zaferin nelere mal olduğunu görüyor musunuz?
 Düşmanlarımızın kanı da, her zaman insan kanıdır.

Halkın dostu.
Halkın düşmanı.
Bu iki deyim de değişik dönemlerde gündeme geldi.

İlk olarak 1789 Eylül’ünde Jean-Paul Marat’nın yayınladığı devrimci gazetenin adı ve sloganı oldu halkın dostu deyimi.

1792’de “Fransa Cumhuriyeti’nin Gazetesi” adını alan bu yayın organı, devrim yanlılarının yazılarına yer verdi sütunlarında.
Marat, daha sonra Charlotte Corday tarafından öldürüldü ve Grevin Müzesi’nde devrim şehidi olarak yerini aldı.

Halk düşmanı ise,
kökeni Fransız Devrimi’ne dayanmakla birlikte, Lenin’in yazılarıyla tanındı ama özellikle Stalin döneminde geniş kitlelere yayıldı.

Stalin, kendisiyle aynı fikirde olmayanları halk düşmanı sayıyor ve ülkeden uzaklaştırılmalarına, hatta yok edilmelerine izin veriyordu.
Bundan türeyen Bir numaralı halk düşmanı sloganı ise, ilk önce, 1942’de Constantini tarafından Yahudiler için kullanıldı.

1943 yılında Vichy’de kullanılan resmi propaganda afişinde ise, Düşman güçlerinin ardında Yahudiler var deniliyordu.

Bir numaralı halk düşmanı daha sonraki yıllarda polisiye bir slogan oldu, genellikle bir suçlu ya da bir hırsız için söylendi.

Örneğin,
  • ABD’de Dillinger ya da Al Capone;
  • Fransa’da ise René La Caille ya da Jacques Mesrine bu tanımlamaya en çok yakışan suçlular oldular.

Son birkaç yılda ise, yeni bir “bir numara” bulundu: Enfarktüs, bir numaralı halk düşmanı.

Bu arada bir numaralı halk dostu da oldu, ama Walt Disney’in ‘60’lı yıllarda hazırladığı bir TV dizisinin başlığı olarak sadece.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında İtalya’da halkı yaptığı her harekette, söylediği her sözde tedbirli olmaya çağıran bir afiş hazırlandı:

Düşman sizi dinliyor.

Aynı günlerde, İtalya’da bir başka afiş  -ama bu kez Alman kökenli-  Almanya, sizin gerçek dostunuzdur diyordu.

Güleç yüzlü ve şefkatle İtalyan halkına elini uzatan bu Nazi subayına inanmamak mümkün müydü?

General De Gaulle, 1944 yılında, eski düşmandan yeni dost olmayacağına olan inancını Düşman, düşmandır sloganıyla dile getiriyordu.

Yine Mayıs 1968. Yine Nanterre Üniversitesi’nin duvarları.

Bu kez Saint-Just’ün bir tümcesi, gençliğin sloganı: Özgürlük düşmanlarına, özgürlük yok.

Bu sıralarda, ABD’de zenci lider, Nobel Barış Ödülü sahibi Martin Luther King, Memphis’de düzenlediği bir gösteri yürüyüşü öncesinde öldürülmüştü.

Bu kez duvarlardaki sloganlar onun içindi: King gidiyor, düşmanlar onu izliyor.




Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 192 - 15 Mayıs 1988
______________________________________________________________________________________




Eğer bir toplum uzun süredir açsa, başkaldırmaktan başka yapacak şeyi kalmamış demektir. Bu nedenle olsa gerek, ekmek ve açlık üzerine üretilmiş özdeyişler ve sloganlar hiç de az değil. Ekmek, bu sloganların birçoğunda yaşamın bir simgesi olarak karşımıza çıkıyor.

Fransız kraliçesi Marie-Antoinette’e yakıştırılan şu tümceler, ekmek ve açlık üzerine oluşturulmuş fantezilerin en çok bilinenlerinden biri ve belki de en etkileyicisidir:

- Ne istiyorlar?
- Ekmek!
- Ekmek yoksa, çörek yesinler!

Karl Marx, devrim gerçekleştiğinde ve proletarya iktidara geldiğinde herkes için ekmek ve gül olacağına inanıyordu.
Proleter devrimin gerçekleştiği birçok ülkede halka bunca yıldır ne gül, ne de ekmek dağıtıldı.
Bu iktidarlar hâlâ cennetin yarınlarda olduğuna inanıyorlar.

Sovyetler Birliği’nde 1917 devrimi günlerinin sloganı Ekmek, barış, özgürlüktü.
Bu slogan 14 Temmuz 1935’te Fransa’da, 1936’da ise Halk Cephesi’nce kullanıldı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında açlık korkusu hemen tüm dünyayı sarmıştı.

1917 yılında İngiliz hükümetince bastırılan bir afiş, halkı savurganlığa karşı savaşa çağırıyordu: Ekmeğinizi atmayın!

1919 Almanya’sında ise halk daha çok ekmek ve daha çok iş için ayaklanmıştı. Grevler birbirini izliyordu.

İktidar ise ısrarla grevlerin devletin servetinin sonunu getireceğini savunuyordu:
Açlıktan ölüm yakınımızda. Görevinizi yapın ve çalışın.

Aynı yıllarda Sovyetler Birliği’nde, kurak bölgelere yardım için başlatılan kampanyanın sloganı ise Açları unutmayın idi.

1930’lu yıllarda işsizlik ve açlık çığlıkları yeniden boy göstermeye başladı.
1933 yılında Almanya’da işsizlerin sayısı 6 milyona ulaşmıştı.

Bize iş ve ekmek verin, yoksa sizi öldüreceğiz diye bağıran bir kitle sokaklara dökülüyor ve gösteriler yapıyordu.

Ve kendilerine umut verecek ilk insanın peşinden gitmek durumundaydılar.
Bu insan Hitler oldu.

1934 yılında Paris’teki işsizlerden de aynı çığlık yükseliyordu: İş! Ekmek!

İspanya ekmek kavgasında zaman zaman ses veren ülkelerden biri oldu. Bu seslerin en etkililerinden biri falanjistlerden geldi. 1945-46 yıllarında genç falanjistlerin yetiştirildiği eğitim kamplarında her üç genç için esmer ekmeğin yanında tadımlık bir sütlü ekmek veriliyordu. Daha sonra bu sütlü ekmek savaş oyunlarında üç genç arasında en başarılı olanın hakkı olmaya başladı. Yöneticilerin savı saldırganlığa özendirmekti gençleri. Ama bu uygulama sırasında, 1934 yılında falanjistlerin kendi ürettikleri slogan geri teperek, yeniden gündeme geldi:

Vatan için ekmek ve adalet.

1937 yılından 1939 Şubat’ına doğru İspanya hükümetinin başında olan Juan Négrin ise halkını her koşulda savaşıma devam etmeye çağırıyordu:

Aç ya da tok; direnelim!

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransız Kızıl Haç’ının hazırladığı afişler,
ekmek savurganlığına karşı başlatılan kampanyaların en ilginçlerinden birini oluşturuyordu:

Ekmeğinizi atmayın.
Dilimleri ince kesin ve kurularını çorbaya koyun.

Küba’da 1957 yılında Diktatör Batista yönetiminin son günlerinde halk devrime hazırlanırken sloganı yine ekmek üzerineydi:

Özgürlük ve ekmek. Korkusuz yemek.

Ekmek ve açlık sloganları 1968 gençlik hareketleri sırasında zenginleşmeyi, çeşitlenmeyi sürdürdü.

Halk Atölyesi adlı örgüt Fransa’da hazırladığı afişlerde şöyle soruyor ve yanıtlıyordu:
Açlığa karşı ne yaptın?
Ben emperyalizme karşı savaşıyorum.

Aynı günlerde Odéon Tiyatrosu’nun duvarların da şu tümcelere rastlanıyordu:
Ben insanları tedirgin ediyor ve eyleme geçiriyorum.
Ekmek değil mantar satıyorum

ABD’de ise Katolikler İnsanları besleyin”,
ABD’de daha çok aç gibi afişlerle başlattıkları kampanyalarında en çok Açlığa dur sloganını taşıyan afişle etkili oluyorlardı.

Şili’de en sancılı günler 1973-1985 yılları arasındaki General Pinochet yönetimi sırasında yaşandı kuşkusuz.

Ekmek, iş, adalet ve özgürlük diye bağıran Şili halkı, ezilen halkların ortak sesini haykırıyordu aynı zamanda:

Açlıktan ölmektense savaşarak ölmek!

Diktatörlerin yanıtı ise hemen hemen ortaktı: İdam ya da hapis cezası.

Mao’nun Çin’de altı yıllık sabrın sonunda vaat ettiği selamet umulduğu gibi gerçekleşmemişti.

Köylerdeki açlığı yönetenlere duyurmak için 8 Ocak 1979’da Pekin’e gelen köylülerin öncüsü Fu Yuehua adlı kadın 18 Ocak’ta tutuklanarak çalışma kamplarına gönderilmişti ama sloganı da yeterince etkili olmuştu:

Baskı ve açlığa son, demokrasi ve insan haklarını istiyoruz.
Açlık şiddettir.


1970 yılında ABD’de kullanılan bu afişi Birleşmiş Milletler de açtığı bir kampanyayla destekledi: Açlıkla savaş”.

70’li yılların başında açlık konusunda genel yaklaşım oldukça iyimserdi.

1974 yılında Kissinger, Dünya Beslenme Konferansı’nda şu açıklamayı yapıyordu:

İlk kez gerçek anlamda insanlığı açlık belasından kurtaracak teknik olanaklara sahibiz.
 Kendimizi önümüzdeki 10 yıl içinde dünyadaki hiçbir çocuğun aç olarak uyumamasını sağlamaya programlamak zorundayız.


Ancak Kissinger’ın iyimser yaklaşımı sonuç getirmedi.

10 yıl sonra, yani 1984’te UNICEF’in hazırladığı afişin amacı tüm ülkelerin dikkatini aç çocuklara çekmekti: Her gün açım.

Fransa’da oluşturulan Açlıkla Savaş Komitesi de aynı yıl Su verin, hayat verin diye sesleniyordu afişlerinde.

Uluslararası Yardım Komitesi ise özellikle Afrika’da yoğunlaştırdığı “açlıkla savaş” kampanyaları için tüm ülkelerden,
olanağı olan tüm insanlardan tarihin en onurlu yardımını istiyordu belki de:

İnsanlar açlıktan ölüyor. Biz, sessiz kalmayız,
ekiplerimiz Etiyopya’da, Uganda’da, Kenya’da ve öteki ülkelerde çalışmalarını sürdürüyorlar.
 Bizi yardımlarınızla destekleyin.


TOPRAK VE KÖYLÜLER

1936 yılında Katalonya’da düzenlene bir afiş, savaş günlerinde,
devrimler sırasında olası bir açlık sorununun önüne geçmekte köylülere düşen görevi ilginç bir dille yansıtıyordu:

Köylüm! Devrimin senin çabana gereksinimi var.

İspanya’da 1932-34 yılları arasında gerçekleştirilen tarım reformu sırasında bastırılan bandrollerde
köylülerin topraklarına sıkı sıkıya bağlanmaları öğütleniyor ve Toprak, onu işleyenindir deniyordu.

Toprak yalan söylemez.
Afiş, 1941, Vichy-Fransa.

Bu slogan, Mareşal Pétain tarafından 25 Haziran 1940’ta yayınlanan “Fransızlara Mesaj”dan alındı.

Pétain şöyle diyordu:

Toprak yalan söylemez.
 Yardımımıza koşar. Aynı zamanda vatandır da.
 Kurak bir toprak, Fransa’nın ölü bir parçasıdır.
 Yeniden ürün veren bir toprak ise Fransa’nın yeniden doğan bir parçasıdır.

Toprağa dönüş, savaş sırasında Fransız hükümetinin en önemli güvencelerinden biriydi.

20 Nisan 1941’de yine Pétain, bu kez “Köylülere Mesaj”ında şöyle diyordu:

Hükümet, köylülere toplumda yitirdiği yerini yeniden vermeyi arzuluyor.
 Köylünün en üst düzeyde onurlandırılması gerekir.
 Çünkü o askerlerle birlikte ülkenin varlığının ve geleceğinin bir güvencesi olma durumundadır.


Ancak savaş yıllarında köylüye gösterilen bu rağbet, daha sonraki yıllarda önemini yitirdi.

Üstelik Fransa hükümetinin üst üste koyduğu vergiler 1984 Ekim’inde köylülerin önemli bir gösterisine kaynak olmuştu
ve köylü hem kendilerine acımasızca yüklenen iktidara hem de tüm Fransız halkına şöyle soruyordu:

Köylüler olmasa, ne yiyeceksin?



Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 193 - 1 Haziran 1988
______________________________________________________________________________________




Bu yazı dizisine başlarken, 1968 Mayıs’ının belki en güzel ve en çarpıcı, ama kuşkusuz amacına en uygun sloganını sözlere duyurmuştuk:

Cennet, kaldırım taşlarının altında”.

Royer-Collard Caddesi’nin duvarlarını süsleyen bu slogandaki kaldırım taşları, eylemlere katılan öğrenci ve gençlerin karşısındaki engeller ve özellikle polisiye barikatlar; cennet (ya da orijinalindeki deyişle “plaj”) ise düşlerdi. Üniversitelilerin kaldırım taşlarının altında olduğuna inandıkları, düş ve umudun hiçbir barikatla engellenemeyecek güçler olduğunu kanıtladıkları altın sarısı kumlarıyla uçsuz bucaksız bir plaj. Aslında böyle bir plaj düşüncesi yeni değildi, geçmişi kırk yıl kadar önceye, Quartier Latin’in yorulmak bilmez, ünlü hatibi Ferdinand Lop’a dayanıyordu.

Lop, seçim kampanyasında şöyle diyordu:

Saint-Michel Bulvarı’nı denize kadar uzatın ki öğrenciler ders aralarında serinleyebilsinler.

Ama ona inanmayan o kadar çok Anti-Lop vardı ki...

Devrim söz konusu olduğunda umut, eylem ve barikatlar da kaçınılmaz oluyor.
Devrimle birlikte sloganlarda yer alan bir başka unsur ise silah.

Yıl yine 1968. Çekoslovakya’da bir afiş: Tüm dünya işçileri birleşin, yoksa vururum!
Afişte, bu sözü söyleyen, tankın içinde ayağa kalkmış, öfkeli bir Rus askeri.


Sloganın kökeni ise,
Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1848 yılında hazırladıkları Komünist Manifesto’dan alınan Tüm dünya işçileri birleşin! tümcesi.

Sloganların mizah kültürüne de katkıları olduğu kesin.

İşte, bu ünlü sloganın da mizahi yorumu: Tüm dünya işçileri dağılın.

Silahla devrimi birlikte ele alan iki büyük devlet adamı da, Napolyon ve Mussolini idi.

Napolyon, silahların var olma nedenini devrim düşüncesine bağlayan ünlü sözünde şöyle diyordu:
Devrim, süngüleri yaratan düşüncedir.

Mussolini de Napolyon’la aynı fikirdeydi. Bunu kanıtlamak için yukarıdaki sloganı aynı biçimde, 1915 Kasım’ında kurduğu “Il popolo d’Italia” adlı gazetede yayınlıyordu. Napolyon devrim düşüncesiyle ortaya çıktığına inandığı silahları, Prusya, Rusya ve Avusturya üzerine açtığı seferlerde kullanmaktan çekinmedi amacı farklı olsa bile. Ancak, 1814 yılında böyle bir sefer sırasında top mermilerinden birisi atının hemen yanına düştü ve ünlü imparator raslantı sonucu ölümden kurtuldu.

İşte, şu iddialı sözünü seferin dönüşünde Paris’te söyledi: Beni öldürecek mermi, henüz icat edilmedi

1930 yılında Mao, Komünist Parti’nin sayısız düşmanları karşısında yandaşlarını olası bir karamsarlığın girdabından kurtarmak, devrim ateşini söndürmemek için küçük umutlarla büyük dünyalar çizmeyi sürdürüyordu konuşmalarında:

Bir kıvılcım tüm bir ovayı ateşe verebilir

1968 Mayıs’ında Fransız Komünist Partisi aynı sloganı ama daha kesin bir biçimiyle, işçileri ve öğrencileri yüreklendirmek için kullanıyordu:

Bir kıvılcım bir ovayı yakar.

Hitler ise, 1940 yılında Alman halkının kıvılcımı, parlayan bir çakmaktaşıdır diyordu.
Bu kıvılcım yalnızca bir ovayı değil, tüm Avrupa’yı sardı ve milyonlarca insanı yaktı.

Silah, Nazi’lerin ayrılmaz bir parçasıydı.
Genç Nazilerin yetiştirdiği Nazi Partisi’nin özel okulu “Napola”nın sloganı Kılıç hukuk ve gerçektir idi.

Ya kültür?

Naziler, kültür ile silahın da ortak noktalarını bulmuşlardı.
Nazi yazar Hanns Johst, 1933 yılında, Hitler’e doğum günü nedeniyle bir tiyatro oyunu armağan etmişti.

Bir Nazi subayı ve sabotajlar kahramanı olan, Ruhr’da otuz Fransız askerinin ölümüne neden olduğu gerekçesiyle bir Fransız Askeri Mahkemesi’nce ölüme mahkûm edilen Leo Schlageter’in yaşamını anlatan “Schlageter” adlı bu oyunda, Johst’un bir tümcesi tüm Nazilerin çok hoşuna gitmiş ve sloganlaşmıştı:

Nerede kültür sözcüğünü duysam tabancamı çekiyorum.

Totaliter rejimlerin kültür karşısındaki tutumları genellikle birbirinin benzeridir.
Sansür, bu ülkelerde toplumu susturmak için yaygın olarak kullanılan bir yoldur.

20’li yıllarda İtalya’da ortaya çıkan iktidar kökenli şu slogan, bunun en iyi kanıtı olsa gerek:
Kitaplar iyidir, ama silahlar daha iyidir.

Yine bu ülkelerde, silah ne kadar gücün simgesi sayıldıysa nüfus artışı da o kadar ülkenin güvencesi oldu.

Mussolini, 1927’de kadınlara şöyle sesleniyordu: Kadınlar! Çocuk yapın! Nüfus güçtür.

Bu ülkelerde yaşayan kadınlar da bunun bilincinde olsalar gerek çocuklarını sevgili diktatörleri için yaparlardı.

Bir bakıma onlara duydukları aşkın dışavurumudur şu sesleniş:

Kadının dünyaya getirdiği her çocuk,
ülkesinin varlığı ve sürekliliği için verdiği savaşımın bir meyvesidir.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında silah, insan yaşamının en önemli parçası haline gelmişti.

Öyle ki, bir oyuncak firması piyasadaki oyuncak tüfeklerin hiçbir amacı olmadığını belirterek,
Çocuklar için gerçek talim tüfeğini piyasaya sunmuştu.

Firma, bu olağanüstü buluşlarını (!) şu ilan metniyle tanıtıyordu anne-babalara:

Oyuncakçılarda çocuklar için yapılmış binlerce tüfek çeşidi var. Ancak bu tüfekler genellikle atış talimi ve isabetine yönelik ciddi bir kullanım olanağı sunmuyorlar. Çocukları yalnızca eğlendiriyorlar. Eğer çocuklarınızın silah kullanmayı öğrenmesini istiyorsanız istiyorsanız belki gerçek karabinalardan yararlanabilirsiniz. Ama bu silahlar da büyük olasılıkla bu konuda deneyimsiz olan çocuğunuzun yaşamını tehlikeye atacaktır. Sizlere sunduğumuz bu küçük tüfek amaçsız ya da tehlikeli tüfeklerin alternatifidir. Bu tüfek tam anlamıyla bir ev silahıdır. Eğer toplumumuzun her bireyinin günün birinde silaha gereksinme duyacağına inanıyorsak bu tüfekler onların geleceğin iyi birer atıcısı ve askeri olarak yetişmelerini sağlayacaktır.

Aynı yıllarda, İngiltere’de yayınlanan bir afişte ise çocukları savaş kazalarından,
sokaklara atılmış, patlatılmamış kapsüllerle oluşabilecek oyun kazalarından korumaya çağırıyordu:

Bu çocuk patlamamış bir kapsül buldu.
Her gün bu tür kazalarla karşılaşabiliriz.

Savaşın, şiddetin acımasız boyutlara ulaştığı günlerde, savaş karşıtı sloganlar da büyük bir hazla yaygınlaşıyordu.

Fransa’da 1942-1944 yılları arasında yaygın olarak kullanılan bir afişte,
savaşın başlıca nedeni olan Nazi’lerin gamalı haçı müttefiklerin simgesi olan çekiç ile De Gaulle’cülerin simgesi olan örs arasında eziliyordu:

Örs ve … çekiç arasında!


Silah karşıtı propagandalar yalnız savaş üzerinde yoğunlaşmıyordu.

Özellikle 70’li yılların başında New York sokaklarında boy gösteren duvar yazıları,
halkın sokak serserilerine ve gangsterlere karşı tepkisini dile getiriyordu: Silahları halka verin, gangsterlere değil.

Savaşın son yıllarında Almanlar için olduğu kadar Fransa’daki Vichy hükümeti için de sabotajlar ve suikastlar düzenleyen direnişçilerin, sokak eşkiyasından ya da hayduttan pek farkları yoktu.

Bu konuda halkın direnişçilere yardımının önüne geçmek amacıyla bir afiş bastırıldı:
Yaşamda kendini korumak için hangi silahı seçiyorsun?
 Haydutun mitralyözünü mü, işçinin araçlarını mı?

Tarih boyunca kimi sözcüklerin de silah olarak kullanıldığına tanık olundu. Örneğin küstahlık, baskı vb. gibi.

Leon Troçki,
1920 yılında yayınladığı “Terörizm ve Komünizm” adlı kitabında böyle bir sözcüğün, küstahlığın nasıl güçlü bir silah olduğunu anlatıyordu:

Küstahlık, ulusal planda olduğu denli uluslararası planda da etkili bir politik silahtır.

Troçki, şöyle sürdürüyordu sözlerini:
Savaş tıpkı devrim gibi, küstahlık üzerine kurulmuştur.
 Kazanılan bir savaş, bazı kişilerin ölümüne neden olur ama başka bir kesime de korku verir, isteğini kırar.
 Devrim de birkaç önemli kişinin öldürülmesiyle başlar ve binlerce insanı sindirir.

1968 yılında, Nanterre’de tıp fakültesinin duvarlarında baskıyı savunan sloganlara da rastlanıyordu:
Baskı, devrimin yeni bir silahıdır

Burada, baskıyı sevimli kılan kimseyi öldürmemesiydi.

Mao’nun Çin’deki Komünist Devrim sırasında silaha karşı mı yoksa silahtan yana mı olduğu 1938 yılında söylediği şu sözlerden pek belli olmuyordu:

Artık hiçbir silah olmaması için silahlara sarılmak gerekir.

Ancak, 6 Kasım 1938’de Çin Komünist Partisi’nin genel kurulunda yaptığı “Savaş ve Strateji Sorunları” konulu uzun konuşmasının
şu özet tümcesi Mao’nun düşüncelerine açıklık getiriyordu bir bakıma:

İktidar namlunun ucundadır.

Mao, 1945 yılında yeni silahını açıklıyordu: Komünizm.
Aslında komünizm her zaman için Mao’nun silahı olmuştu. Ama bu silah henüz elde edilmemişti.

Mao bu silaha kavuştuktan sonra onu düşmanlarını yok etmekte kullanmayı düşünüyordu:
Komünizmin aşkla hiçbir ilgisi yok.
Komünizm, düşmanlarımızı yok etmek için kullanacağımız bir çekiç olacaktır.

Savaş yılları, tüketime yönelik tanıtım ilanlarını da etkilemişti.
Bunlar arasında en ilginçleri, tüketici kitlesi olarak askerleri ve askerlerin yakınlarını seçenlerdi.

İşte bunlardan birkaç örnek:

Askerler, dikkat!
“Askerin İdeali.”
Üç ayrı değişik kullanım olanağı sunan yağmurluklar. Çantasıyla birlikte.
Soğuğa, rutubete karşı korur.
Sağlıklı, hafif.
Cephedeki askerler ve tüm sporcular için.

1914
Askerin şemsiyesi.
Pelerin, yağmurluk. Deri çantasıyla birlikte.
Kepi, kemeri, müflonlu eldiveni.

1914.
Askerlerimiz için.
Ricqlès mentollü alkolleri, askerlere gönderilecek paketlerin kaçınılmaz birer parçasıdır.
Susuzluğu giderir, enerjiyi arttırır, salgın hastalıklara karşı korur.

1914.
Askerlerimiz için.
Askerlerimizin sağlığını düşünüyorsanız, onlara Trouette-Perret damlalarından gönderin.
Nezleye, öksürüğe, bronşite, boğaz ve göğüs hatalıklarına karşı.
Her pakette bulunsun.

1914.
Ayağınız sağlıklıysa... yorgunluğunuzu unutursunuz.
SW asker şosetleri.

1915.
Askerlerinizin ellerini koruyun.
Soğuk, kar, yağmur, rüzgâr sevgili askerlerinizin elleri ve yüzleri için tehlikeli dış etkenlerdir.
Bir dahaki koliye, bir tüp Simon kremi koyarak onları sevindirin.
Simon kremleri, sağlık kremleri.


Bu ilandan iki ay sonra, firma aynı markayı tanıtmak için, değişik bir kitleye yöneldi.

Simon kremleri, artık kadınlar için kaçınılmaz bir güzellik kremiydi: Kuğu gibi pürüzsüz bir cilt için...

1939.
Tüm Fransızlar, askerlere ulaşmak için Aspro servislerini bilmek zorundadır.

1940.
Onlara plak yollayın.
Sahibinin Sesi.

1940.
O günlerin gözde plakları şunlardı:

Reginella (Tino Rossi),
La rue de notre amour - Aşkımızın Sokağı (Damia),
Lily Marlène ve
Escale (Suzy Solidor)...



Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 194 - 15 Haziran 1988
______________________________________________________________________________________




Dünyayı aydınlatan özgürlük; Bartholdi’nin ünlü heykeli, Paris’te ya da New York’ta politika ya da ticari tüm propaganda kampanyalarının ısrarla yardıma çağırdığı bir unsur oldu yakın tarihimizde. Kimi zaman siyah kahkül ve bıyığıyla Hitler’in çehresine büründü ve Özgürlük buraya giremez dedi. Kimi zaman da bir erkek mintanını geçirdi üzerine; bir elinde mikrofon, bir parmağı havada, bize özgürlüğün yolunu gösterdi.

Özgürlükten söz açıldığında New York’taki Özgürlük Anıtı’nı da anımsamamanın olanağı var mı?

Özgürlük konusundaki sloganlara gelince:
Bunların geçmişi öteki sloganlara oranla çok daha eskilere dayanıyor.

Yıl 1789 ve Fransız Devrimi. Özgürlük sözcüğünün, Fransız Devrimi’nin anahtar sözcüğü olduğunu söyleyebiliriz. Tüm anıtların üzerine, tüm belgelere, en önemlisi 1789 Ağustos’unda yayınlanan İnsan Hakları Bildirgesi’nin en başına yazıldı bu sözcük:

İnsanlar özgür ve eşit doğarlar ve yaşarlar.

Saint Just ise, özgürlük tutkusunu dile getirirken bunu engelleyenlere karşı hoşgörülü olamıyordu:

Özgürlük düşmanlarına, özgürlük yok.


Bugün, Fransız madeni paralarının üzerinde görülen üç sözcük de, Fransız Devrimi’nin sloganlarından alındı:

Özgürlük.
Eşitlik.
Kardeşlik.
Ya özgürce yaşamak ya ölmek.

Aynı yıllarda, Fransa’nın sınır kapılarında şu pankartlara rastlanıyordu:

Özgürlük ülkesi buradan başlıyor.

23 Haziran 1848 günü, saat sabahın altısında, kalabalık bir işçi grubu Bastille önünde Devrim kahramanlarının anısı için toplanıyordu. Bu sırada, Ya özgürlük, ya ölüm! sloganı atılmaya başlandı. İşçiler, 17-25 yaş arasındaki işçilerin orduya alınmasını protesto ediyorlardı. Olaylar 26 Haziran’a değin sürdü. Devletin güvenlik güçleri işçilerin barikatlarına saldırdı. Bilanço: 15 bine yakın ölü.

Ya özgürlük, ya ölüm! sloganı 1934 yılının 12 Şubat’ında Halk Cephesi’nin Paris’te düzenlediği ve yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı bir gösteride, Fransa’da faşizmin yükselişini protesto etmek amacıyla yeniden kullanıldı.

Rus Çarlığı’na karşı en ciddi ayaklanmalardan birini gerçekleştiren anarşist Piotr Kropotkin, 1885 yılında Özgürlük verilmez alınır. diyordu.

Nihayet 1917 Devrimi gerçekleşti, Lenin 1921 yılında yaptığı bir konuşmada, Kropotkin’in sloganına taban tabana zıt düşen sözler söylüyordu:

Savaş savaştır, size ne özgürlük, ne de demokrasi vaat ediyoruz.

Lenin, sözlerini şöyle sürdürüyordu:
Toplumun özgürlüğe gereksinimi yoktur,
çünkü özgürlük halk diktasının yarattığı formlardan biridir.

Lenin halka özgürlük vaat etmiyordu ama kadınlara özgürlük ve eşitlik sağlanmasını savunuyordu:
Ezilen cins için özgürlük ve eşitlik.


Bu çelişki kadınların 1917 Devrimi’nin ardından yalnız seçme, seçilme hakkını elde etmesiyle değil
tüm önemli “erkek işi” sayılan görevlerde etkin roller üstlenmesiyle açıklık kazanıyordu.

Kadınlara ve genç kızlara özgürlüklerini kazandırmak, yüzyılın başında birçok ticari tanımın da konusunu oluşturuyordu.

İşte bunlardan biri: Genç kızı yaşam enerjisini kısıtlayan sıkı korselerden kurtarın. Juvenil Korseleri.” 1913.

Ya da bir başkası: Özgürlük, sevgilim. Kotex Tamponları.” 1969, Québec

Büyük Alman yazarı Jean-Paul, 1818 yılında şöyle yazıyordu: Şeytan kapıyı çaldığında, çalış.

Auschwitz toplama kampların da şeytanlar binlerceydi. Ve tümü kapıyı çalıyor, ölünceye değin çalışmaya zorluyorlardı bu cehenneme düşenleri.

Bu nedenle olsa gerek Auschwitz’in kapısında demir harflerle, Jean-Paul’ün ünlü sözünü anımsatan bir yazı vardı:

Arbeit macht frei.
Yani Çalışmak özgürlük getirir.


Çalışmayla özgürlük daha sonraki yıllarda da birlikte anıldı.

Stalin’in Çalışmak bir onur işidir, cesarettir, kahramanlıktır sözleri
70’li yıllarda Sovyet çalışma kamplarında Çalışmak, özgürlüğün sesidir. şeklinde biçimleniyordu.

Ama çalışmak için güçlü olmak gerekiyordu.
Soğuk, beslenme eksikliği, hastalık bu gücü yok ediyor ve özgürlüğün sesini daha duyulmadan kısıyordu.

1980’de Küba’da UMAP Çalışma Kampı’nın girişinde ise, şu pankarta rastlanıyordu: Çalışmak sizlerden insan yaratacak.

Castro’nun karşıtlarını ve eşcinselleri sürdüğü bu kamplarda, 80’li yılların başında 60 bini aşkın insan vardı.

Faşizm de zaman zaman özgürlük sözcüğünden yararlandı.

Bunların en ilginci Mussolini’nin 31 Aralık 1926’da totaliter rejimi başlatıp antifaşistlere karşı savaş açtığı günde söylediği sözdür
ve faşizmin özgürlüğe bakışının tipik bir örneğidir:

Özgürlük bir sonuç değil, bir araçtır.
 Denetlenmesi ve yönlendirilmesi gereken bir araç.

İspanyol İç Savaşı sırasında,
Malraux, Orwell ve öteki aydınlar gibi cumhuriyetçilerin yanında yer alan Paul Eluard, ülkesine dönüşünde iki kitap yayınlıyordu:

“Guernica” ve
“Adını Yazıyorum”.

Eluard’ın yazdığı ad, özgürlükten başka bir şey değildi: Adını yazıyorum, Özgürlük.

1985 yılında, Santiago’da polisle çarpışarak ölen Particio Manzano’nun katafalkının çevresinde toplanan Şili’li üniversite öğrencileri,
Eluard’in dizesine gönderme yapıyorlardı sanki:

Kentimin duvarlarına,
Adını yazıyorum,
özgürlük.


Yine 1968 yılı. Bir yanda Fransa’daki gençlik, öte yanda Prag’daki Sovyet askerleri. Fransa’daki öğrenciler özgürlük üzerine kurulmuş bir dolu sloganın yanı sıra, Bana özgürlüğümü vermeyin, onu ben kendim alacağım diyorlardı, tehdit eden bir dille.

Prag’da ise sloganlar yine İvan’a sesleniyordu:
İvan, bizi daha kaç kez kurtaracaksın?

Ya da:
Sosyalizmsiz özgürlük olmaz.
Özgürlüksüz sosyalizm olmaz.

1968-71 yılları arasında New York ve Berkeley’de de duvarlar kilometrelerce özgürlük çoğlıklarıyla uzuyordu.

İki örnek de bu sloganlardan:
Baskının bedeli, özgürlüğün bedelinden daha güç ödenir.1970.
Daha kendini kurtaramadan beni nasıl kurtaracaksın? 1971.

Kimileri ise savundukları özgürlük anlayışıyla gülünç durumlara düştüler.

İşte Humeyni. 1979 yılının İran’ın henüz bir aylık siyasi ve dini lideriyken halkı çılgına çeviren, baştan çıkaran mitinglerinde Şah Pehlevi’nin verdiğinden daha fazla özgürlüğün özlemi içindeki İranlılara, İslam’ın garantisini sunuyordu: İslam özgürlüğün garantisidir.Daha 10 yıl olmadan ortaya hem kanlı hem de baskıların en güçlüsünün yaşandığı bir bilanço çıktı: Binlerce ölü, yüz binlerce tutuklu...
1974 yılından bu yana kendi iç yapısında ırkçılığı bir devlet anlayışı gibi kullanan tek ülke olan Güney Afrika’da “apartheid”e karşı mitingler düzenleyen Demokratik Cephe, 1984 yılında hazırladığı afişlerinde şöyle diyordu: Özgürlük savaşımız, bir barış savaşıdır.

Slogan tarihinin bir kişiye yönelik olarak kullanılan en uzun süre kullanılan sloganlarından biri de  1921-27 yılları arasında ABD’de olduğu gibi Avrupa’da da her yürüyüşte, her mitingde göstericilerin bağırdığı Sacco-Vanzetti’ye özgürlük sloganıydı. 1921 yılının Mayıs’ında New York’ta yakalanan İtalyan kökenli bu iki işçi lideri 9 nisan 1927’de ölüme mahkûm oldular. O gün New York’ta toplanan büyük bir kalabalık üç saat boyunca Ölümün elini çekin! diye bağırdı. Tüm ülkelerin komünist partileri başkentlerinde gösteriler düzenlediler. 8 Ağustos 1927’de Fransa’da, 10 Ağustos’ta da New York’ta 24 saatlik grevler düzenlendi. 22 Ağustos’ta ölüm cezası her şeye karşın elektrikli sandalyede gerçekleştirildi. Sacco ve Vanzetti’yi suçlu yapan olay ise 1915 yılında düzenledikleri bir grevdi.

Kişileri kurtarmaya yönelik sloganlar hep oldu tarih boyunca.

Jacques Duclos,
Henri Martin,
General Salan,
Saharov,
Rudolf Hess,

kadınlar,
yoldaşlar,
arkadaşlar,
dostlar,
yandaşlar...

Arkadaşlarımıza özgürlük.

Tüm dünyada siyasi suçlular olduğunu göz önünde tutarsak bu sloganın bir dünya sloganı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak 1968 Mayıs’ında Fransa’da özel bir önem kazandı bu slogan. 3 Mayıs’ta Sorbonne’da bir miting düzenlendi. Polis, Sorbonne’un avlusunda 527 öğrenciyi yakaladı, bunlardan 27’si gözaltına alındı. Sorbonne kapatıldı. 6 Mayıs’ta ilk büyük öğrenci gösterisi Denfert-Rochereau’da gerçekleştirildi.

Toplanan 20 bini aşkın öğrenci aynı sloganı atıyordu: Arkadaşlarımıza özgürlük.

Mayıs ‘68 başlamıştı.

Özgürlük üzerine düzenlenmiş sloganlar saymakla bitecek gibi değil. Tarih boyunca yaşanan her türlü baskıya karşı özgürlük insanlığın hep umudu, hep amacı olmuş. Uğrunda savaşlar, devrimler yapılmış, isyanlar çıkmış. Ama baskı hiç bitmemiş, özgürlük arayış da tabii. Bugün bile en doğal haklar, yazma ve söyleme özgürlükleri kısıtlanabiliyor birçok ülkede.

Sanırız Voltaire’in şu mesajı bu konudaki kavgalara yol gösterici olacaktır:

Söylediklerinize katılmıyorum ama,
onları söyleyebilmeniz için sonuna değin savaşacağım.



Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 195 - 1 Temmuz 1988