Urfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Urfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Güneydoğu Anadolu


  1. Karanlık nedir tanımayan, yalan nedir bilmeyen Işık ve Doğruluk Tanrısı,
altın liriyle Olympos Tanrılarını büyüleyen, insanlarla tanrılar arasında iletişimi sağlamakla görevli Apollon, bir...
  1. Tanrılar Tanrısı, yerin, göğün, tüm evrenin sahibi Zeus Baba, iki...
  2. Kahramanlıklarıyla ünlü, güçlü kuvvetli Herakles, üç...
  3. Tuttuğunu altın eden, bir veren toprağa on verdirten Bereket Tanrıçası Fortuna, dört...
  4. Bir de, tanrı değilse bile kral olduğu için biz insanlardan ayrıcalığı olan Kommagene Kralı I. Antiokos, beş...

Beşi birden karşıma dizilmişler boş gözlerle bana bakıyorlar.

Öyle boş boş bakacağınıza, şu heybetli başlarınızı biraz oynatın da aşağılara bakındiyorum. Hey Apollon, sen aracı ol da, şarkıyla mı, sözle mi her nasıl ileteceksen, şu seninkilere diyeceklerimi iletiver: Baba Zeus, karar alsın, onaylayıversin, bu iş tamam desin. Haydi Herakles göster gücünü: Bak millet aşağıda gece gündüz çalışıyor Atatürk Barajını, Urfa Tünelini yapmak için. On yıla derman mı (pardon, para mı) dayanır, şu işi bir yılda bitiriver. Hadi Fortuna, canım Fortuna, GAP’ın (Güneydoğu Anadolu Projesi’nin) 30 yılda gerçekleştireceği mucizeyi sen istesen 30 saniyede gerçekleştirirsin. Hemcinslerinin hatırı için şu işi hallediver. Bak, toprak bir türlü doğuramadığından, habire onlar doğuruyor... Sen, Kral Antiokos, sen bütün bu dediklerime gölge etme, başka ihsan istemez...

Uyduruyorum elbet. Bunların hiçbirini demedim Tanrılara. Hem burası Olympos falan değil. Adıyaman’dan 100 km. ötede Nemrut Dağı (Van yakınlarında da bir Nemrut Dağı var. Sakın karıştırılmaya) aşağılarda (2150 metre yükseklikdeyim), taa, aşağılarda Fırat akıyor. Fırat’ın gerisinde Urfa’yı, Harran Ovası’nı, hani neredeyse Suriye’yi görecek gibiyim. Buraya çıkar çıkmaz düşümde Tanrılarla sohbete girişmemin nedeni günlerdir Dutlucalı Mahmutlar, Yaslıcalı Cevherler, Urfalı Nazifler, Harranlı Cammullar, Kızıltepeli Emolar, Mardinli Yusuflar, Cizreli İbrahimleri dinlemiş olmam ve şu sorunları, Atatürk Barajı, Urfa Tüneli’yle ilgilenmiş olmamdır. Ondan Nemrut Dağı’nın tepesinde, hani resimlerini arkeoloji ya da sanat tarihi kitaplarında ya da turizm afişlerinde gördüğünüz o dev kafalarla burun buruna gelince, aşağıdaki sorunlar, yukarıdaki arkeolojik değerlere baskın çıktı.

Nemrut Dağı’na katır sırtında saatlerce süren bir yolculukla çıkılırmış. Şimdi yok öyle şey. Atatürk Barajı’nı yapan Ata Şirketi’nin arabasıyla, büyük bir bölümü betonla kaplanmış, köyler arasından kıvrılan, dolanan, tırmanan dar bir yoldan çıktım Nemrut Dağı’na. Dağın tepesinde 50 metre yükseklikte bir tümülüsü yaya çıkmak zorundasınız. Ufalanmış kaya, taş, lavlardan oluşan tümülüsü (ki bu taşlar, kayanın içinde kazılmış mezardan çıkarılmış) Kral I. Antiokos (İ.Ö. 62-32) yaptırmış. Bu kutsal alanda kendi heykelini de Tanrıların arasına yerleştirmiş. (Kommagene hem Perslerle hem İskenderle akrabalığı olan bir krallık. M.S. 72’de Roma egemenliğine girip yok oluyor.) Tümülüsün tepesinde iki yanında doğu ve batı terasları Kral Antiokos birbirine çok benzer bir biçimde yaptırmış (Her ikisinde de dev boyutlu oturan, Tanrı heykelleri). Bugün doğu terasta figürlerin oturan bölümü var, başlardan biri yerde duruyor. Batı terasta ise, beş baş yerde duruyor, oturan bölümler yok gibi. Bu başların iki yanında yine kocaman bir kartal ve arslan heykeli sapasağlam duruyor. Tüm bu heykeller geç-Roma, erken-Helenistik dönemin özelliklerini, idealize edilmişliği, kalın sert çizgileri, ayrıntılara gösterilen özeni taşıyor. Yine doğu terasta ateş sunağı ve üzerleri yazılarla kaplı alçak duvarlar dikkati çeken öğeler. Bu iki terası birbirine bağlayan kuzey cephede hâlâ sağlam duran dev bir kapı, kutsal alana girişi belirliyor... Uzmanlar, bu alanın düzenlenmesinde Hitit etkisinin egemen olduğunu belirtiyorlar. Şimdi gelin çıkın işin içinden, acaba Kommagene’ler kaçta kaç Hitit’lerden, kaçta kaç Romalılar’dan etkilendi? Onların da Malazgirt Savaşı gibi bir savaş olup olmadığını bilmiyorum ki, ondan öncesi, ondan sonrası diye ayırabileyim.

Nemrut Dağı’nın aslı, sizi şimdiye dek gördüğünüz Nemrut Dağı resimlerinden daha az etkilemişse, hiç sıkmayın canınızı. Vurun kendinizi aşağıya, Adıyaman’a doğru. Mutlak Kâhta çayının çevresinden dolanmak zorundasınız. Kahta’ya varmadan önce mutlak Eski Kahta’ya uğrayın ki, bu küçücük köyün kocaman kalesini ve kalenin üzerindeki kral sarayını görün. Kalenin taşlarını Kommagene’ler, Romalılar koymaya başlamış, tepesindeki sarayı Memluklar bitirmiş... Tümünden Selçuklar, Osmanlılar yararlanmış. Kahta çayının bir kolu Cendere çayı, Kimbilir bir zamanlar ne biçim akarmış ki, Romalılar üzerine görüp görebileceğiniz en güzel taş köprülerden birini oturtmuş. Cendere Köprüsü diyorlar. İnce, narin bir boyun gibi uzanıvermiş, sanki bir su gibi bir yandan öte yana kayıvermiş. Taş değil ipek... Köprüyü geçtikten sonra tam Kahta’ya varmadan bir tümülüs daha. Karakuş Tümülüsü. Kommagene kraliçelerinin, prenslerinin mezarıymış. Artık kraliçelerden, prenslerden ses seda yok, bir tek yüksek sütun ve sütunun tepesinde bir kartal (tıpkı Nemrut’takine benziyor) hâlâ nöbette.


...Kahta’yı geçtiniz mi, Adıyaman’a değil de doğrudan Fırat kıyısına indiniz mi Samsat’tasınız. Şu birkaç yıl içinde görürseniz görürsünüz Samsat’ı, sonra çok geç olacak çünkü Samsat Atatürk Barajı’nın göl suları altında kalacak. Şimdilik, ilçeye tepeden bakan kalesi hâlâ ayakta. Yalnız Samsat’ta, ya da Samsat’a bağlı köylerde değil, Bosova’nın lidar ve Cümcüme köylerinde, Kahta’nın Ancoz, Geldibuldu köylerinde de yıllardır, “kurtarma” kazıları, Türk, Alman, İngiliz, Amerikan ve Hollanda kazı ekipleri, arkeologları tarafından sürdürülüyor.

"Havaar, Havaaar!” diye yanık bir ses duydunuz mu, bilin birileri bir dosta sesleniyor “imdat” diye. Fırat boyunda ne çok duydum bu sesi. Ahmet Arif’in şiirlerinden mi, Esma Ocak’ın kitaplarından mı, yoksa sular altında kalacak taşlardan mı, yüreklerden kopup gelen türkülerden mi geliyordu, pek emin değilim... Urfa’da daha bir davudi çıkıyordu sesler. Ne de olsa Hz. Davud oralarda çift sürmüş, sürerken de bir türküdür tutturmuş. Tüm çevreyi öyle bir etkilemiş ki bu ses, o gün bugün, Urfalıların sesi davudidir. (Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, Mahmut Tuncer, Mehmet Özbek, hep Urfalı anımsatırım.)

Peygamberleri, (Nuh’u, İbrahim’i, Eyüb’ü, İlyas’ı) Urfa’da ya da Urfa’yla ilgili her kitapta bulmak olası. Bulması daha güç olanı örneğin Mustafa Dişli gibi halk ozanları. Urfa’yla ilgili tüm söylenceleri dile getirmekte üstüne olmayan derlemeci, besteci, folklorcu Abdullah Bolak buldu getirdi Mustafa Dişli’yi. 58 yaşında, kah içerde, kah dışarda, hep sevda üzerine (yöresine, Fırat’a, Harran’a, yarınlara, yüreğini çalanlara duyduğu sevda üzerine) şiir söyleyen, konuşur gibi doğmaca şiir söyleyen, şiir söylermiş gibi konuşan Mustafa Dişli. Şiirini söylerken her looo çekişte içini, gözlerine vuran bir ozan.

“Fıradım muradım benim” diye başlayan,
“Eyübün sabrıyla bekliyorum seni
Gel yeter
Dertlerimiz o zaman biter” diye biten uzun şiirinde sanki susuzluktan çatlayan toprak değil, o’dur...

“Sen suçlusun loo
Sen suçlusun babo
Mezopotamya anamı
Yalnız komuşsan
Sen nasıl babosun loo?” diye hesap soran odur...

 “Kim ne ekmişse onu biçmiştir
Harran Ovasından
Dedikodu ekmişse dedikodu biçmiştir
Kin, nefret ekmişse kin nefret biçmiştir
Tahıl ekmişse tahıl biçmiştir” diye durumu değerlendiren yine o...

Söyledikleri, Urfa’nın taş evleri gibi sapasağlam, dimdik duruyor rüzgara karşı, kuraklığa karşın, kımıla karşı.
(Kımıl, tahıla dadanıp yok eden bir böcek.)...


Hani “türkülerden al haberi” demiş ya ozanlar.

Ben de Urfa haberlerini Abdullah Bolak’dan aldım:
“Urfalılar hep ağlar
Ekine bel bağlar
Bu kımıl ürek dağlar
Havar kımıl loo, kımıl lo

Ekinimizi kavurdi
Gökyüzine savurdi
İslam değil gavurdi
Havar kımıl lo, kımıl’o”...

Kımıl’ı bilmem ama bu yörede kim Müslüman kim gavur hiç mi hiç belli değil. Asurluların torunları yüzyıllardır iç içe yaşıyor, doğudan ve batıdan gelenlerle. Yeryüzündeki 3 milyon Süryani’nin 15 bini Mardin ve Midyat’ta yaşıyor, 10 bin kadarı da Türkiye’nin öteki yörelerinde. Bu sayılar Mardin Süryani kilisesinin Baş Rahibi Cebrail Allaf’ın verdikleri. Gösterdiği, 13. yüzyıldan kalma İncil ise sayılara vurulamayacak değerde Harput’ta yazılmış, Ceylan derisine yazılmış, yazıyla, resimle, soyut süslemelerle, kök boyalarla, gümüş işlemelerle yazılmış, güncel yaşamdan sahnelerle, dinsel tasvirlerle ya da geometrik desenlerle resimlenmiş bir İncil...

Efendim, Mardin’e geliyorlar, turistin yerlisi de yabancısı da hep onların şeylerini görüyorlar,
Deyrulzahferan’ı dillerine dolamışlar, bizim Kasım Padişah Medresesi’ni bile görmeden çekip gidiyorlar” diyordu bir yetkili Mardin’de.

Onların, bizim diye bir şey yok, tümü, hepimizin, en çok da Mardinlinin” diyecek oldum...
Yok, yok hep onların propagandası oluyor” diye kesiverdi.

Deyrulzahferan, küçük bir bölümü İsa’dan önce kalma, gerisi 493 yılında yapılmış “mimari şaheser” diye nitelendirilen manastır. Genişliği 3, kalınlığı bir metrelik taş blokların harçsız birbirine ve ortadaki bir kilit taşına yaslanarak oluşturdukları kubbeler, kemerler, bugün de insanı büyülüyor. Yüzyılların kirini, pasını hiç mi hiç tutmamış. Manastıra girdiğimde yemyeşil, çiçekli avluda 15 yaşlarında bir çocuk kitap okuyordu.

Sordum. “İncil” dedi. Ekledi. “Ortodoksum ama Kuran’ı Kerim’i senden iyi, buralardaki herkesten daha iyi bildiğimden hiç kuşkum yok.”...
Benim de yok demedim.

Mardinli yetkilinin sözleri, kulağımda küpe, Kasım Padişah (Sultan Kasım da diyorlar) Medresesi’ni aramaya başladım. Çok aradım. Çünkü kentte bir tek yazı ya da işaret yok.) Nerde olduğunu öğrendikten sonra yine aradım. Çünkü hemen kentin eteğindeki bu medreseye ulaşan yol yok. Gide gide, yol olur inşallah diyerek 3-4 kez gittim Medreseye. Şaka ediyorum, yol olsun diye değil, her gidişimde (sabah, öğlen, akşam, hep değişik saatlerde) hep kapalı olduğu için habire gittim geldim. Medresenin çevresindeki çöp birikintileri, ya da başıboş dolaşan katırlar, tavuklar, horozlar, ne de koyunlarını otlatan çobanlar, kapıdaki koca kilidi açacak tılsımı bilemediklerinden bir “havaaaaar” da ben çektim! “Efendim hep geliyorlar, yalnız onlarınkini görüp, bizimkileri görmeden gidiyorlar” diyen yetkilinin kulaklarını çınlata çınlata... Kızıltepe’de Zirai Mücadele Müdürlüğü levazım ambarı olarak kullanılan ya da artık içleri ot bürüdüğünden koyunların uğrak yeri olmuş 1500 yıl öncesinin yapılarını ana ana...

Kurumsal yapıları geride bıraktım. Ne varsa evlerde var. İçinde yaşanan, yaşama biçimlerinin oluşturduğu evlerde. İster Mardin’deki, Midyat’taki gibi kalın taş bloklardan, içine kapalı avlulardan, dışarı açılan teraslardan, balkonlardan birbirine sevgiyle uzanan çıkmalardan oluşsun, ister Harran’daki gibi kerpiç kubbelerden...

Harran’ın yüzlerce kerpiç kubbesi taşla, tuğlayla, toprakla yoğrulmuş yıllar yılı. Kubbenin en tepesindeki tek delikten alıyor tüm ışığını. Yazın serin, kışın sıcak olması bundan. Artık günümüzde çoğu, yalnız mutfak tuvalet, hayvanların barınacağı yer olarak kullanılsa da, üç, beş kubbeyi bir arada değerlendirip, bunları ev olarak da kullananlar var.


Köye egemen kalesi, Emevilerden kalma Harran Üniversitesi diye bilinen medresesi, yanında rasathanesi, gözleme kulesi, bunların, günümüze gelen kalıntılarıyla, eskimiş, yırtılmış, aşınmış, rengarenk ipek kat kat giysilerini, çamaşırda, mutfakta, tarlada, sanki bir sahnede, bir podyumda taşırmış gibi edalı taşıyan, korkunç ve mübarek elli, ince küçük çeneli, kocaman gözlü kadınlarıyla görkemli Harran... Suyu beklemekten yorulmamış.

Belki de;
  • sabrı Eyüp Peygamberden,
  • görkemini Hititlerden,
  • yapı işçiliğini Asurlardan,
  • dayanma gücünü Romalılardan, Bizanslardan,
  • şakacılığını, mizah duyarlılığını Babil krallıklarından,
  • bilgeliğini Emevilerden,
  • yaşama sevincini Sabienlerden (başta ay tanrısı Sin olmak üzere, güneşe ve yıldızlara tapan pagan kültür),
  • umudunu Türklerden almış...

15 günün sonunda Güneydoğu Anadolu’dan ayrılırken, ya Sin’e ya Nemrut’a ya da onlardan birine tekrarlayıp durdum.

(Şimdi uydurmuyorum. Gerçekten onlara söyledim.
Çünkü insanlar arasında hâlâ anlamamakta, kavramamakta direnenler var)

Bir kez daha anladım ki”, dedim, “İnsanoğlunu taşından, toprağından, yaşadığı çevreden, ektiği ekinden,
şu topraklarda Hitit’i, Roma’yı, Asur’u, Bizans’ı, Selçuk’u birbirinden; türküyü, şiiri yürekten; sanatı yaşamdan ayırmak olanaksız.



Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 99 - 1 Temmuz 1984