Alban Berg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alban Berg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Alban Berg

Çağımız Batı müziğinin en önemli adlarından sayılan, Avusturyalı besteci Alban Berg’in (1885-1935) doğumunun yüzüncü, ölümünün de ellinci yıldönümleri, içinde bulunduğumuz [1985] “Müzik Yılı”na rastlıyor.

Alban Berg, 9 Şubat 1885 günü Viyana’da dünyaya geldi. Doğduğu atmosferin bir müzik atmosferi olduğu söylenebilir; annesi lied söylüyor, baba da org çalıyordu. Çağın ünlü bestecisi Anton Bruckner, Berg ailesinin sürekli konuklar arasındaydı. Böyle yeteneklerde genellikle görülen durumun tersine, Alban Berg çocukluk yıllarında müzikten çok başka alanlara, özellikle mimarlık ve resim sanatlarına ilgi duydu. Daha sonra yazarlığa merak sardı. Konser ve tiyatrolar, Berg kardeşlerin en sık gittiği yerlerdi. Bu arada kardeşlerin, Polonyalı bakıcılarının gözetimi altında evde bazı oyunlar sahneledikleri de oluyordu. Örneğin İbsen’in “Rosmersholm” adlı oyununu oynamış oldukları, bilinmektedir.

Alban Berg, on beş yaşındayken aile dostları mimar Hermann Watznauer’in yüreklendirmesiyle, beste denemelerine başladı. Lied ve düetler besteledi. 1904 yılında Viyana’da liseyi bitiren Berg, ailenin parasal durumunun sarsılmış olması nedeniyle devlet hizmetinde hesap uzman olarak çalışmaya başladı. Berg’in, oniki ton sisteminin kurucularından Arnold Schönberg ile tanışması da aynı yıla rastlar. Berg’in kardeşi Charly, Berg’in bestelediği bazı liedleri Schönberg’e gösterince, ünlü besteci Alban Berg’i hemen ve ücretsiz olarak öğrenciliğe kabul etti. Bir süre sonra ailenin parasal durumu bir miras nedeniyle düzelince, Alban Berg de hesap uzmanlığını bırakıp kendini tümüyle müziğe verme fırsatını buldu.

Müzik öğrenimini sürdürdüğü yıllarda özellikle üç ünlü ad, Berg’in sanatçı kişiliğinin oluşmasını geniş ölçüde yönlendirdi.

Bunlar,
  • öğretmeni Arnold Schonberg,
  • besteci ve orkestra şefi Gustav Mahler ve
  • dönemin tanınmış Viyanalı yazar ve eleştirmeni Karl Kraus’tur.

Bu kişilerin yanı sıra;
  • besteci Anton Webern (Schönberg ve Berg’in yanı sıra, “Modern Viyana Klasikleri”nin üçüncü büyük adı),
  • mimar Adolf Loos,
  • ressam Oskar Kokoschka,
  • Viyanalı yazar Peter Altenberg ve
  • sanat tarihçisi Egon Friedell de Berg’in yakın dost çevresindeydiler.

  • 1910 yılında Schönberg’in yanındaki öğrenimini tamamlayan Berg,
  • 1911’de Helene Nahowski ile evlendi ve yazların dışında, sürekli Viyana’da yaşamaya başladı. Başlıca gelir kaynağı, verdiği kompozisyon dersleriydi.
  • 1914 Mayıs’ında Viyana’da, Georg Büchner’in Wozzeck adlı oyununu izleyen Berg, bunu derhal bir opera olarak bestelemeye karar verdi.
  • Ancak 1915 yılında askere çağrılınca, tasarısını Birinci Dünya Savaşı bitene değin ertelemek zorunda kaldı. Bestecinin savaş yıllarına ilişkin yaşantıları, daha sonra Wozzeck’in bazı sahnelerine de yoğun biçimde yansıdı.
  • 1921 sonbaharında opera, tamamlanmıştı. Ünlü orkestra şefi Helmuth Scherchen, Berg’den operanın bazı bölümlerini konser salonunda çalınabilir bir bütün içerisinde birleştirmesini istedi.
  • 11.6.1923 günü de 1. ve 3. perdelerden oluşma yapıtı, Frankfurt’taki müzik şenliğinde yönetti. Bu konser, Alban Berg’e çok büyük bir ün sağladı.
  • Wozzeck operasının bütünü, ilk kez 14. 12. 1925 tarihinde Berlin Devlet Operası’nda temsil edildi.
  • Bunu 1926’da Prag, 1927’de de Leningrad temsilleri izledi.

Dünya opera sahnelerinde günümüzde de sık sık sergilenen Wozzeck operası, Berg’in oniki ton dönemi öncesi tüm sanatsal düşüncelerinin bir özeti, ustalığının da çok zengin bir örneğidir. Ayrıca bu opera, Berg’in tüm bestelerinin anlaşılabilmesi bakımından bir anahtar niteliğindedir.

  • Wozzeck’den sonra yeniden uygun bir opera metni aramaya koyulan Alban Berg, 1928’de Frank Wedekind’in Toprak Cinive Pandora’nın Kutusuadlı sahne oyunlarından Lulu tragedyasının metnini geliştirdi.
  • 1934 yılında operanın bestelenmesi küçük bir bölümün dışında, tamamlanmıştı.
  • Bestecinin 1935 yılındaki ölümü nedeniyle bu bölüm tamamlanmadan kaldı. Daha sonra 3. perdeden eksik kalan kısım, Friedrich Cerha tarafından Alban Berg’den kalan notlar doğrultusunda tamamlandı.
  • Lulu, ilk kez 24 Şubat 1979 tarihinde Paris Operası’nda oynandı ve büyük başarı kazandı.

  • Alban Berg, 1925’ten başlayarak hep oniki ton tekniğini kullandı.
  • Arnold Schönberg’in 1923’te,
  • J.M. Hauer’in de 1918’de geliştirmeye başladıkları bu teknik, geleneksel kompozisyon tekniğine köklü değişiklikler getirmişti.
Bu nedenle Berg’in Wozzeck operası, ilk “atonal” opera olarak müzik tarihinde bir dönüm noktası yarattı.

Berg, operalarının yanı sıra, yine aynı teknikle, çok sayıda orkestra yapıtı da besteledi.
Lirik Suit başta olmak üzere, bu yapıtlar da günümüzde sürekli çalınmaktadır.

Alban Berg’in, öğretmeni Arnold Schönberg’i izleyerek müziğe getirdiği köklü yenilikler, biraz da dönemin genel havasından kaynaklanmıştı. Yüzyılımızın ilk on yılı, Viyana’da sanat ve düşünce yaşamının ender görülür canlılıktaki bir dönemidir.

  • Ruh çözümleme yönteminin yaratıcısı Sigmund Freud,
  • düşünür Ludwig Wittgenstein,
  • resim sanatı alanında Gustav Klimt, Egon Schiele ve Oskar Kokoschka, hep bu dönemde yaşadılar ve yüzyılın başındaki Avusturya kültür atmosferini biçimledirler.

“Öncü” sanatçılar grubu, aşırı gelenekçi bulduğu “Künstlerhaus”tan ayrıldı ve 1897 yılında ünlü “Secession”u kurdu. Aynı yıl Gustav Mahler, Viyana Devlet Operası’nın başına getirildi. Bu atama, müzik alanına yeni boyutlar kazandırılmasına yol açtı.

Çağdaş kompozisyon sanatının en önemli buluşlarından olan ve Alban Berg tarafından geliştirilen oniki ton tekniği, bütün tonlar arasında bir eşdeğerliliğin sağlanmasını temel düşünce olarak alır. İşleme konusu, ilk planda tonların yüksekliği değil, ama tonların birbirine olan bağıntısıdır.

Schönberg, “oniki tonla besteleme yöntemi”nden şu sonuçlara varır:

  1. Bu yöntem atonaliteyi, başka deyişle tonaliteden vazgeçmeyi şart koşar;
  2. Müzikal bağlam, her şeyden önce motif ve tema çalışmalarıyla sağlanabilir,
  3. Bu yöntem “sorumlu” bir beste çalışmasını, başka deyişle estetik denetimi olanaklı kılar; müzikal bir düşünce, somut bir biçimde betimlenebilmelidir.

Bu yöntemin başlıca üç temsilcisi, yani Arnold Schönberg, Anton Webern ve Alban Berg, "Viyana Okulu” diye de adlandırılırlar.


  • Schönberg, oniki ton yöntemini geliştirerek müzikal uzamın daha geniş boyutlar almasını sağlamıştır.
  • Webern, sözü edilen uzamda yoğunluğu aramış, bunu ton dizileri içersinde simetrik oluşumlarla elde etmeye çalışmıştır.
  • Alban Berg ise oniki ton yöntemiyle  -örneğin keman konçertosunda görüldüğü gibi-  tonal etkilerden de ağırlıklı biçimde yararlanılmasını sağlamayı amaçlamıştır.

Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelmesinin etkileri, kısa süre sonra Avusturya’da da kendini belli etmiş; dolayısıyla Alban Berg de bu olumsuz atmosferi duymak zorunda kalmıştı. Wozzeck operasının yabancı ülkelerdeki temsillerine karşın, parasal durumu da giderek kötüleşiyordu. Bu nedenle Wozzeck partisyonunu, gerçek değerinin çok altında bir fiyatla Washington’daki Kongre Kitaplığı’na satmak zorunda kaldı.

Naziler, Berg’in sanatını “yozlaşmış sanat örneği” diye nitelendirince, sanatçı Wörther See’deki sayfiye evine çekildi ve yoğun biçimde Lulu operası üzerinde çalışmaya koyuldu. Bu operadan bazı senfonik bölümler, 30 Kasım 1934 tarihinde Erich Kleiber’in yönetiminde Berlin’de çalındı.


Sanatçının yaşamının son yılı, sürekli yoğunlaşan para sıkıntıları içersinde ve hastalıklarla dolu geçti. Lulu çalışmalarını hiç kesintiye uğratmak istememesine karşın, para sıkıntıları nedeniyle Amerikalı kemancı Louis Krasner için bir keman konçertosu besteleme önerisini sevinçle karşılamıştı.

Alban Berg 1935 yılında, 23 Aralık’ı 24 Aralık’a bağlayan gece bir kan zehirlenmesi sonucu öldüğünde, yapıtları ve yazılarıyla ardında 20. yüzyıl müziğinin hiç kuşkusuz en zengin verimlerinden birini bırakıyordu.



Ahmet Cemal | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 113 - 1 Şubat 1985

Avrupa Müzik Yılı



İnsanlık tarihinde parlak simgeler olarak iz bırakan seçkin yaratıcıların yuvarlak rakamlı doğum ve ölüm yıldönümlerine uygar dünyada büyük önem verilir. Bütün insanlık olarak uygarlığın, özgür düşüncenin, evrensel sanatın bu unutulmaz temsilcilerine o yıl boyunca saygılarını tazeler, yalnızca kuru sözle, olur olmaz anma söylevleriyle değil; geçen yıl ansiklopedinin yaratıcısı Denis Diderot (1713-1784) için yapıldığı gibi, ciltler dolusu araştırmalar, günlerce süren seminerler, konferanslarla anar o iz bırakan sanatçıyı, filozofu, bilim adamlarını. Böylece, anma yılının sonunda, araştırıcıların önüne bir koca yığın, zengin belge yığılır.

Müzik evreni de kimi yıllar, bu unutulmaz yıldönümlerinden birini ya da birkaçını yaşar.

  • W.A. Mozart’ın, doğumunun 200. yılında, 1956’da ne görkemli törenlerle anıldığını anımsarız.
  • Beethoven’in 1970’te,
  • Haydn’ın 1982’de,
  • Brahms’ın 1983’te, o yıllara müzik dünyasınca “Beethoven Yılı”, “Haydn Yılı”, “Brahms Yılı” adlarının verilmesini sağlayan derin anlayış ve bağlılık duyguları içinde, milyonlarca insan eliyle taçlandırıldıklarına, uzaktan da olsa, tanık olduk.

(Eski yıllarda, o büyük yaratıcıların Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetleri’nce de,
ortak kültür mirasına bir ölçüde katkı oluşturacak biçimde, anlamlı törenlerle anıldıklarını gösteren belgeler var önümde:

  • İşte 1942’de “L. Van Beethoven: Ölümünün yüz on beşinci yılı” başlığını taşıyan, sarı kapaklı, güzel baskılı anma kitabı “Dokuzuncu”nun Türkiye’de ilk yorumlanışı dolayısıyla, “Maarif Vekâleti’nce yayımlanmış.

  • Mavi kapağında “Doğumunun İkiyüzüncü Yıldönümünde W.A. Mozart” başlığını okuduğumuz sevimli kitap da aynı bakanlığın 1956 yılındaki yayınlarından.

  • W.A. Mozart’ın 200. Yıldönümünü Anma Töreni Türkiye Milli Komitesi”nce düzenlenen ve uygulanan programın ayrıntılarını, Mozart’ın yaşamı ve sanatı ile ilgili konuşma metinleriyle incelemeleri içeriyor.)

Eşiğinden içeriye ilk adım attığımız 1985 yılı yuvarlak rakamlı yıldönümleri bakımından, bugüne dek görülmemiş özellik, zenginlik taşıyor.

Bu yıl uygar dünya, üç büyük “Barok” sanatçısını,
Bach, Haendel ve D. Scarlatti’yi, doğumlarının üçyüzüncü yıldönümlerinde anacak.
Yalnız bu üç büyük değil, dört yüzyıl önce doğan Alman besteci Schütz var.
Yüz yıl önce doğan Avusturyalı Berg var.

Dörtyüz, üçyüz, var da, beşyüz, ikiyüz yok mu?” diye soracak olursanız, evet aramış, onları da bulmuş müzik dünyası:
1485’te doğan Clement Jannequin’i,
1785’te doğan Alexandre Boely’i de katan ülkeler oluyor bu onur listesine.
Demek,  yüz yıl öncelerden bugüne akıp gelen, gerçek bir “tayflar geçidi” bu.

1985’in bu bir daha kolay kolay “rastlanmaz” nitelikte özelliğini değerlendirmek için, Avrupa ülkeleri daha iki yıl öncesinden kolları sıvamış durumdalar. Bu yıl da öyle gelip geçici bir “anma yılı” olmanın ötesinde, anlamlı bir “başlangıç yılı” olarak anılarda kalacak. Avrupa parlamentosu ile Avrupa Konseyi, insanlığın ortak dili olan müzik yılıyla, insan sevgisini, kardeşliğin sınır tanımadığını vurgulamak üzere, 1985’in bütün ülkelerde Avrupa Müzik Yılı olarak kutlanmasına, ayrıca gençlik ve yaratıcılık temalarının yıl boyunca işlenmesine karar verdi. Önceki Alman Cumhurbaşkanı Walter Scheel’in başkanlığında, çalışmalarını Strasbourg’daki Avrupa Konseyi’nde yürüten oniki kişilik Avrupa Müzik Yılı Organizasyon Komitesi bu çalışmaları uzun zamandır sürdürüyor. Avrupa Konseyi’nin yirmi üç üye ülkesinin her birinde ve ayrıca Yugoslavya’da Ulusal Komiteler kurulmuş durumda. Türkiye Ulusal Komitesi de Kültür ve Tanıtma Bakanlığı’nda Nevit Kodallı’nın başkanlığında çalışıyor. Önümde Fransız Ulusal Komitesi’nin yıl boyunca, bütün ülkede yöneteceği kutlama etkinliklerini gösteren, otuz altı sayfalık, temiz, düzenli bir broşür var.

Türkiye Ulusal Kutlama Komitesi, 1985 Avrupa Müzik Yılı için nasıl katkılar düşünüyor?
Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu’nun basına verdiği bilgiden anladığımıza göre, ülkemizde “iki önemli proje” gerçekleştirilecek.
Uluslararası Müzik Kongresi” ile “Avrupa Genç Yıldızlar Şenliği”.
Bunun dışında bildiğimiz hiçbir şey yok.

Organizasyon Komitesi, 1985 Avrupa Müzik Yılı’nın belli başlı amaçlarını şöyle açıklıyor:

  • Türü ve çıkış dönemi ne olursa olsun, en geniş anlamıyla, müziği yüceltmek.
  • Müzik yaşamına geniş halk topluluklarının, özellikle gençlerin, katkılarını sağlamak.
  • Genç bestecilere ve yorumculara, en iyi ortam ve olanakları sunmak.
  • Müzik eğitimini ve gelişmesini güçlendirmek.
  • Ortak müzik mirasını korumak, değerlendirmek ve zenginleştirmek.

Bu çerçeve içinde, Türkiye’nin de içinde bulunduğu yirmi dört Avrupa ülkesi, yıl boyunca, “Ulu Sanat”ın kanatları altında, insanların birleşmesini, kardeş olmasını, düşmanlıkları ve dar görüşlü kırgınlıkları bir yana bırakmasını önde tutmaya çalışacaklar. Bekleyeceğiz, göreceğiz.


SCHUTZ
(1585-1672)


1985’in Avrupa Müzik Yılı sayılmasına yol açan,
1685’li üç parlak yıldız George Friedrich Haendel, Johann Sebastian Bach ve Domenico Scarlatti’dir.

Biz, onlardan yüzyıl önce, 1585’te doğan Heinrich Schütz (1585 1672) ile başlayalım sözümüze:

Almanya’da dinsel müziğin gelişme süreci içinde en büyük payı alan bu önemli besteci, 1585 yılının 14 Ekim günü Orta Almanya’da, Kostritz kasabasında dünyaya geldi. Onyedinci yüzyıl Alman müziğinin önderi sayılan H. Schütz, ilk eğitimini Kassel’de gördü, Venedik’te Giovanni Gabrieli’nin öğrencisi oldu. 1613’te ülkesine, Dresden’e döndü. Oradan Danimarka’ya çağrılıp, Kral IV. Christian’ın yanında bir süre çalıştı. Bu uzun yolculuklarda, değişik tekniklerin ve kültür iklimlerinin etkisi Schütz’ün görüş ufkunu genişletti. Ona, eserlerinde bugün hayranlıkla izlediğimiz anlatım ustalığını, kıvraklığını, çeşitliliğini kazandırdı. İtalyan bestecilerinin bütün güçleriyle, neredeyse dokunulmazlık ve kıskançlık denebilecek kertede egemen oldukları “Opera” türüne ilk el atan Alman bestecisi olma niteliğini elde etti ama, belirttiğimiz ortam içinde o alanda başarı sağlayamadı. Böylece bu sağlam yapılı, ince düşünüşlü, duyarlı besteci, bütün bütüne dinsel müzik alanına yöneldi. Bugün taptaze, ozansı “Noel Oratoryosu” ile, trajik gerçekçiliğin doyum olmaz örneklerinden “Passion”larıyla, “İsa Tapınakta”, “Symphoniae Sacra”, “Cantiones Sacres” gibi “a Capella” (eşliksiz) koro yaratmalarıyla tanınıyor. Başta doğduğu ülke Almanya olmak üzere, bütün Avrupa’da bu yıl, Bach, Haendel ve Scarlatti ile, bu üç büyük Barok dönemi bestecisiyle birlikte anılacak büyük Schütz’ün adı.


HAENDEL
(1685-1759)


1685 doğumlu üç büyüğün arasında, doğum günü sırasına göre en önde gelen, George Friedrich Haendel’dir (1685 1759). 23 Şubat günü Saksonya’da, Halle kentinde doğdu. Babası hem berberlik, hem cerrahlık yapıyordu. Annesi Dorothea ise, bir Protestan rahibin kızıydı. Baba Haendel, oğlunun hukuk alanına yönelmesini isterken, delikanlı Haendel tavanarasında gizlice çembalo çalmayı yeğliyordu. Haendel’in müzikçi yeteneklerini, teyzesi Anna Taut bulup ortaya çıkardı. Genç müzikçi daha onyedisinde, Halle Katedraline yardımcı organist atandı. Bir yandan da babasını kırmamak için üniversitede hukuk eğitimi görüyordu.


BACH
(1685-1750)


Öteki “Büyük”, Johann Sebastian Bach (1685 1750), Haendel’den bir ay kadar sonra, 21 Mart günü Eienach’ta, baştan sona müzikle uğraşan bir ailenin üyesi olarak dünyaya geldi. Haendel’le hemen aynı yıllarda, Arnstadt’ta bir kilisede org çalmaya başladı. Haendel’in yaşam boyu süren, ülkeler arası gezilerinin yanı sıra, Bach mesleğini, geleneklere bağlı bir “zenaatkâr”in özeni ve uyumluluğu içinde, ülkesinde sürdürdü.


SCARLATTİ
(1685-1757)


Üçüncü büyük 1685’li, Domenico Scarlatti (1685 1757), en az kendisi kadar ünlü bir opera bestecisi olan Palermolu Alexssandro Scarlatti’nin (1660 1725) oğludur. 26 Ekim günü Napoli’de doğdu. O da tıpkı kendinden önce doğan iki büyük Alman gibi, daha on altı yaşında, Napoli’deki Krallık Kilises’inin organistliği görevine başladı. Otuz yaşlarında, bir süre Roma’da St. Pierro Katedralinde müzik direktörlüğü yaptı. Kısa bir süre Londra’da bulundu. 1720’de Lisbonne’a yerleşti. İspanya prensesi Maria Barbara’nın öğretmeni oldu. 1757’ye, ömrünün son yılına değin İberia yarımadasında yaşadı. Bugün birbirinden parlak 555 kadar tek bölümlü çembalo sonatı ile tanınıyor. Çağımızın büyük çembalo ustası Wanda Landowska’nın ve daha nice klavye ustalarının müzik dünyasına tanıtıp sevdirdiği bu özgün İberia geleneğinin sıcak ritimleriyle süslü “çekirdek sonat”lar, daha sonra Bach, Haydn ve Mozart gibi besteciler eliyle geliştirilip yüceltilen “sonat formu”nun öncüsü sayılıyor.

Haendel’in 1706’da bir yaşında, Toscana Grandükasının çağrısı üzerine, Venedik’e gittiğini, o ara Roma’da Cardinale Ottoboni’nin sarayında Domenico Scarlatti ile karşılaştığını tarihler yazıyor. Anlatılanlara inanmak gerekirse, iki yaşıt yaratıcı, Çembaloda ve orgda yarışmaya tutuşmuşlar. Birincisinde yenişememişler. Ama org çalmada Haendel’in üstünlüğü tartışmasız ortaya çıkmış.

Bach ile Haendel’in karşılaşmaları ise, hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Gençlik yıllarında ikisi de, ünü sınırları aşan Danimarkalı orgçu ve besteci Buxtehude’nin yaşadığı Lübeck kentine uğradılar. Bach’ın (Büyük Buxtehude)yi dinlemek uğruna, 300 kilometrelik yolu yürüdüğü, Lübeck’e öylece ulaştığı da biliniyor. Bach, ülke sınırları dışına hemen hiç çıkmamasına karşılık, Haendel opera alanına yönelme isteği ile ömrünün büyük bölümünü ülkesinin dışında geçirdi. İtalya yolculuğunun arkasından İngiltere’ye gitti. “Rinaldo” adlı gençlik operası orada büyük başarı kazandı. İngiltere sarayının salonlarının parıltılı görkemi ona öylesine çekici gelmişti ki, Almanya’ya döndükten az sonra (izinli olarak) İngiltere’ye gitti. Bu kez oraya temelli yerleşti.

Haendel’in İngiltere’deki yaşamı, çok fırtınalı, çileli uğraşlar içinde geçti. 1719’da Londra’da kurulan Krallık Müzik Akademisi’nin başına getirildi. Bu akademinin çalışmaları, Haendel’in rakiplerince çelmelendi. Zamanın ünlü bestecisi John Gay, “Beggar’s Opera” (Dilencinin Operası) ile, Akademiyi alaya aldı. 1729’da İngiliz uyruğuna geçen Haendel o tarihlerde ikinci bir akademi serüveni yaşadı. 1734’te rakipleriyle başa çıkabilmek için, Covent Garden’i kiraladı, Oxford Üniversitesi’nde müzik şenlikleri düzenledi. 1737’lerde çok çalışmaktan ileri gelen rahatsızlıklar yoklamaya başladı büyük besteciyi. 1742’de en büyük, en ünlü yaratması olan “Mesih Oratoryosu”nu yazdı. 1751’e kadar, daha birçok opera ve oratoryo besteledi. O yıl yaşıtı Bach’ın ölümünden bir yıl sonra görme yeteneğini yitirdi. D. Scarlatti’den yedi, Bach’dan dokuz yıl sonra Londra’da öldü. 1742’de Dublin’de sahneye konan Mesih Oratoryosu’ndaki (Halleluia) bölümünde, Kral İkinci George’un ayağa kalkarak koroya katılmasından bu yana, İngiltere Haendel’e “Ulusal Bestecisi” gibi bakıyor. Bugün de G. F. Haendel’in Almanya’da olduğu kadar ingiltere’de de sürüp gidiyor bu niteliği.

Johann Sebastiyan Bach’ın hiçbir zaman “özgün” olma, bir yenilik, bir çağ yaratma gibi kaygılarının olmayışını müzik tarihçileri “çok garip bir durum” olarak nitelerler. Filozofça, alçakgönüllü, kendi halinde bir çalışmayla herkesin konuştuğu bir müzik dilini konuşmaktan, herkesin kullandığı biçimleri kullanmaktan, önce gelenlerin yaptıklarını sürdürmekten öte bir şey yapmak istemiş değildir Bach. Görülmemiş bir alçak gönüllülükle, eski bestecilerin yaratmalarını kopya etmiş, onları incelemiş, tekniklerini öğrenmeye, sürdürmeye uğraşmıştır. Bu çalışmaların sonucu Robert Schumann’a, “Din, kurucusuna ne borçluysa müzik de Bach’a onu borçludur” dedirtecek denli büyüktür. Büyük Bach’tan sonra, artık eski müzik biçimleri ile ilintili her şey söylenmiş bitirilmiş oluyordu. “Klasik” biçimlerin en olgun, en eksiksiz uygulamaları olduğu içindir ki, Bach’ı bir aşama, bir “dönüm noktası” olarak görüyoruz bugün de.


(1885-1935)


Avrupa Müzik Yılı’nı simgeleyen bestecilerin sonuncusu, yüzyıl önceki doğumu dolayısıyla andığımız Alban Berg’dir (1885 1935). 9 Şubat 1885’te Viyana’da doğdu. Ömrünü hemen hemen bütünüyle orada geçirdi. Çocukluğunda zengin aile çevresinde sıkıntısızca yaşadı, genç yaşta sanatla ilgilenmeye başladı. 1904 yılında, 19 yaşında, Arnold Schoenberg’le karşılaştı. Schoenberg”den ders almaya başladı. Böylece kısa zamanda Schoenberg’in yalnız kişiliğiyle değil, oniki nota kuramı” diye bildiğimiz yepyeni besteleme tekniğiyle de yakından ilgilenmeye başladı. Schoenberg, Berg’in öğretmeni, hem de bütün yaşamı boyunca tek öğretmeni oldu. “Schoenberg’in en büyük eseri Alban Berg’dir.” iğnelemesine yol açacak kadar... Berg ise yalnız büyük kuramcı-bestecinin sürekli, bilinçli öğrencisi olmakla kalmadı, Schoenberg anlayışının istekli bir sürdürücüsü, tutkulu, çalışkan bir ortağı olma yolunda, ömrü boyu ilerledi. Berg, besteciliğinde, “oniki nota kuramı” ile yazmasıyla önem kazanmıştır. Bu kuramı önce, “Lirik Süit” adlı eserinde kullandı. Sisteme egemenlik konusunda ustasından ancak bir gömlek aşağıdaydı ama, hiçbir zaman, öğretmenine öykünmeye yeltenmedi. Yazısı ondan daha insancıl daha derin anlatımlı, daha tutkuluydu. “Oniki Ton”a insancıl bir değer kazandırmayı başardı. “Oda Konçertosu”nun ön yazısında (Schoenberg’e) belirttiği gibi, onca müzik, matematikten, sistemden önce geliyordu. Bu yüzden Alban Berg, müziği en derin duyguların, heyecanların anlatımında, değerli bir araç olarak kullanmaya ömrü boyunca uğraştı.

Çok yazan bir besteci değildi Berg, bıraktığı eserlerin sayısı oldukça azdır. Bestelerindeki en küçük ayrıntılar üzerinde bile hep özenle, çekingenlikle dururdu. Eksiksiz bir sanatçı olduğu kadar, eksiksiz bir işçiydi de. Bugün “oniki nota” kuramı ile ilgili yaratmalarının yanı sıra “Wozzeck” ve “Lulu” gibi iki önemli çağdaş operanın da yaratıcısı olarak biliniyor, seviliyor...


1985 Avrupa Müzik Yılı”nın başlangıcında bildiklerimiz, duyduklarımız bunlar. Şimdi, “Türkiye Ulusal Organizasyon Komitesi”nin düşündüklerini, tasarladıklarını öğrenmek, Komite’nin Başkanı Sayın Nevit Kodallı’nın söyleyeceklerine kulak vermek istiyoruz. Gençlerimizin, halkımızın evrensel müzik sanatına yaklaşmasını sağlamakta, son zamanlarda toplumumuzu saran, sahnelerden, radyolardan, televizyon ekranından ülkeye yayılan kötü moda “eğlence müziği”nin çarpık ektilerini bir ölçüde yok etmekte. Bakarsınız, “Avrupa Müzik Yılı” etkinliklerinin yararları dokunur. Merakla beklemekteyiz, bekleyeceğiz.



Üner Birkan | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 111 - 1 Ocak 1985
_______________________________________________________________________________________________________________________




İki başka kültür oluşumu ve yapısına sahip toplumlar arasında aynı alanı kapsayan yakınlaşma ve bağdaşımın kolay olmayacağını, hele böyle bir sonucun kısa sürede alınamayacağını geçmişin getirdiği deneyimler göstermiş bulunuyor. Kültürün en önemli parçası “sanat”ın türlü kollarında bu alandaki direnişin getirdiği güçlüklere rastlanır. Kökü geleneklere, mistik inanışlara ve değişik toplumsal nedenlere uzanan “sanat”ın çok küçük yaşlarda benimsenerek ruh yapısıyla özdeşleşmesi bu direnişin kaynağıdır bilindiği gibi. Görsel sanatların yanı sıra “müzik sanatı”nın alışkanlık doğduktan sonra değişimlere inatla direnmesi de başka ve özel sorunlar yaratmış durmuştur.

Değişik bir kültür ikliminden gelen “Osmanlı Türkleri”nin Anadolu’ya yerleşimi Batı’da Ortaçağ’ın bitime yöneldiği yıllara rastlar. Karanlık yüzyıllar geçmişin sayfalarına katılmaya koyulmuş, “Rönesans”ın ışınları görülmüştür. Bu, aynı zamanda Batı’da “çok sesli” müziğin doğmaya başladığı dönemdir. Toplumsal hareketlerin, bu arada savaş ve işgallerin getirdiği doğal kültür alışverişine Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişmesiyle de tanık olunur. İmparatorluğun başındakiler Batı sanatıyla başlangıçta ilgilenmeye koyulmuşlar, saray kadınlarının, bu arada yabancı kandan yakınlarının, annelerinin etkisinde kalmışlardır. Fatih Sultan Mehmet’in bu alanda nasıl öncülük ettiğini portresini yaptırmaya dek uzanan girişimlerinden anlıyoruz. Osmanlı sarayı ve halkı Batı’nın müziğini gene kendi topraklarında tanımaya koyulmuş, 16. yüzyıldan başlayarak At Meydanı (Sultanahmet Alanı) ve Topkapı Sarayı’nda şehzadelerin sünnetleri ve düğünleri nedeniyle düzenlenen eğlencelerde yer alan Batılı trupların gösterilerinde “bale”, “bale-pantomim” ve ilk opera örneği sayabileceğimiz bazı şarkılı oyunları ilgiyle izlemiştir.

Fransa Kralı Birinci François’nın gönderdiği müzik topluluğunun Topkapı Sarayı’nda Kanuni Sultan Süleyman ve çevresindekilere üç gün süreye verdiği konserlerden başlayarak, Osmanlı padişahlarının Batı kültür ve müziğine yakınlık gösterdikleri bilinen gerçekler arasındadır.

Batı’da operanın doğup gelişmesi sonucu bu yeni sanata karşı uyanan merakla Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın bir saray düğünü nedeniyle Venedik’ten opera getirtme girişimi de “lirik tiyatro” ile daha baştan ilinti kurulduğunu, bu ilintinin zaman zaman genişleyerek Sultan İkinci Abdülhamit saltanatının son yıllarına dek sürdüğü görülür.

Bütün bu gelişimi ayrıntılı olarak ayrı bir inceleme boyunca belirteceğiz.


SARAY TEKELi

Batı evreni yayılan İmparatorluğun bıraktığı kültür birikimlerinden yararlanmaya çalışır, özellikle 1683 İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra Türk askeri müziğini ve çalgılarını örnek alırken, konuları Türkiye’de Türk insanları arasında geçen “Türk operaları” modası yaygınlaşırken ve ünlü ya da ünsüz pek çok besteci eserlerine Türk Müziği benzeri ezgiler katarken “Çok Sesli Batı Müziği” olayı Osmanlı imparatorluğu’nda ancak, 19. yüzyıl başlarında bilinçle kabul edilmiş, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla dağıtılan Mehter toplulukları yerine yeni askeri düzene uyarlı “bando”lar kurulması zorunluğu bu tür müziğin ciddi eğitim ve öğretimle kabulü sonucunu getirmiştir.

Sarayda ilk bando Mangel adlı bir öğretmenin yetiştirdiği müzikçilerden kurulmuş;
  • Nokta Mehmet Efendi”,
  • Edip Ağa”,
  • Osman Efendi”,
  • Vaybelim Ahmet Ağa” adlı kişiler ilk mızıka subaylar olarak yetişmişlerdir.

Sultan İkinci Mahmut bu kadarıyla yetinmeyerek İtalya’dan bir öğretmen getirtmeyi kararlaştırmış,
ünlü opera bestecisi Gaetano Donizetti’nin kardeşi Giuseppe Donizetti (Paşa) 1828 yılında İstanbul’a gelerek göreve başlamıştır.
O yıl kırk yaşında bulunan sanatçı;
  • 1856’dan ölümüne dek yurdumuzda kalacak,
  • Çok Sesli Batı Müziği öğretimi”nin düzenlenmesini sağlayacak,
  • değerli öğretmenler yetiştirecek,
  • Mızıka-i Hümayun’dan başka nitelikli bandolar kuracak,
  • ilk opera temsillerinin gerçekleşmesine yardım edecektir.

Ayrıca, 1848’de İstanbul’a gelen Angela Mariani adlı bir müzikçi üç yıl boyunca Donizetti’ye yardım ederek öğrenci yetiştirecektir.

  • Giuseppe Donizetti’nin ölümünden sonra yerine;
  • Pisani adlı bir başka İtalyan müzikçi geçmiş, onu;
  • Callisto Guatelli (Paşa),
  • Aranda (Paşa),
  • Dussep (Paşa) izlemiş,

Sultan İkinci Abdülhamit’in son saltanat yıllarında saray orkestrası başına;
  • Saffet Bey,
  • Zati Bey ve
  • Zeki Bey gibi Türk yöneticiler geçmiştir.


19. yüzyıl ortalarında Mızıka-i Humayun’dan yetişen öğrencilerin yönettiği ve oluşturduğu bando toplulukları yabancı müzikçi ve tanıkları bile hayrete düşüren olgunluğa ulaşmış, verdikleri konserler büyük ilgi derlemeye koyulmuştu. Haremde ayrıca, bir “Kız Fanfarı” kurulması ve konserlerinde başarılı olması da dikkate değer.

Osmanlı sarayında Sultan İkinci Mahmut ve Sultan Abdülmecit gibi Batı’ya dönük padişahlar sayesinde yerleşmeye başlayan “Çok Sesli Batı Müziği”nin halka yaygınlaştırılması düşünülmemiş, bu konu için eğitim ve öğretim yolunda herhangi bir girişime rastlanmamıştır.

Bu arada, bazı ünlü müzik adamlarının, örneğin;
  • Henri Vieutemps ve
  • Luigi Arditi’nin İstanbul’a gelişlerinden yalnız saray çevresiyle azınlıklar yararlanmıştır.

Ülkemizde kültür ortamı “Çok Sesli Müzik” alanında bir tür “saray tekeli”ne bağlı kalarak sürer, bazı aydınlarımızın ilgilendiği Beyoğlu ve Şehzadebaşı gösterileriyle sınırlanırken, imparatorluğun son döneminde savaşlar ve türlü bunalımlar nedeniyle giderek söndüğü görülür. Osmanlı döneminin soluğu tükenmiş, Kurtuluş Savaşı’yla birlikte yerini ileriye ve Batı uygarlığına dönük dinamik bir devlete, Türkiye Cumhuriyeti’ne bırakmıştır.


CUMHURİYET DÖNEMİ

Kurtuluşu gerçekleştirilen ve Cumhuriyet’le beraber Batı’ya donuk devrimleri getiren Kemal Atatürk, çok sesli bir Türk Sanat Müziği’nin geleceğin kültür ve eğitim ortamındaki önemini görmüş, bu alandaki hazırlıkların öncelik ve ivedilikle yapılmasını istemiştir. Altmış yıl sonra ulaşılan bugünkü durum son yirmi-otuz yıl boyunca devrim coşkusunu engelleyen bazı güçlere karşılık işte bu isteğin sonucudur.

Devrimlerin yaratıcısı ve ona güvenenler uygar bir müzik sevgi ve anlayışını yaymak amacıyla elde bulunan tek topluluk saray kalıntısı “Makam-ı Hilâfet Mızıkası”nı yeni başkent Ankara’ya getirterek adını “Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası”na dönüştürüp konserler vermesini sağlarken, gene Ankara’da Musiki Muallim Mektebi’ni kurmuşlar, İstanbul’da tek sesli müzik eğitimi yapan Darüttalim-i Musiki”nin (daha sonra Darulelhan) çok sesli müziğe de yönelmesini gerçekleştirmişlerdir. Bu okullara öğretmen yetiştirmek amacıyla açılan sınavlarda başarı gösteren gençlerin Avrupa ülkelerine gönderilmesine gene Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlanmıştır.

Ankara Müzik Yaşamı Orkestrası’nın düzenli sayılmayacak çabaları ve yeni müzik okulunun öğrenci konserleriyle sürerken, İstanbul’daki okul belediyeye bağlanarak “İstanbul Belediye Konservatuvarı” adını almıştır. Batı ülkelerinde öğrenimlerini tamamlayan besteciler, Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünden sonra yurda dönmeye başlamışlar, Musiki Muallim Mektebi’nde öğretmen olarak görevlenmişler, ülkenin tek orkestrası ve okul korosunda uygun birer laboratuvar bularak türlü biçimlerde eser vermeye koyulmuşlardır. İlk Türk bestecilerinin veriminde halktan derlenen gereçlerle işleme ve dokuma eğilimi kolaylıkla gözlenir. Ayrıca, özellikle Fransız “izlenimcilik” akımıyla Viyana’nin “geç romantizm”i ve “Ulusal Çek Okulu”nun etkilerini de sezmek güç değildir.

  • Başkentte Batı benzeri bir konservatuvar kurmak amacıyla 1935 yılında danışman olarak ünlü Alman bestecisi Paul Hindemith çağrılmış, sanatçının önerileri üzerine hazırlıklara geçilmiş,
  • beri yanda değerli opera ve tiyatro yönetmeni Carl Ebert’in de öğütlerinden yararlanılarak 1940’da Devlet Konservatuvarı doğmuştur.

  • Beri yanda, Musiki Muallim Mektebi de Gazi Eğitim Enstitüsü’ne bağlanmış,
  • Devlet Konservatuvarı’nın müzik ve temsil bölümleri Carl Ebert’in çabalarıyla olağanüstü aşamalar göstermiş,
  • Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi” çalışmaları 1941 yılında ürününü vermeye başlamış,
  • Devlet Operası tam kadrolu bir sanat kurumu olarak aynı yıl tamamlanan Büyük Tiyatro’da perdesini açmıştır. Kurum 1970 yılında bir diğer yasayla yeni bir düzene girmiş, opera ve bale bölümleri tek genel müdürlüğe bağlanmış, Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılmıştır.
  • İstanbul’da bir opera kurumu gene aynı kent belediyesinin desteğiyle ancak, 1959 yılında gerçekleşmiştir. On yılı aşan bir süre boyunca çalışmalarını sürdüren bu kurum daha sonra devlete bağlanmış,
  • İzmir’e 1978’de Devlet Opera ve Balesi Kurumu kazandırılmıştır.

Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası yöneticiliğine 1935 yılında Dr. Ernst Praetorius atanmış, topluluk bu deneyimli müzikçinin güdümünde sürekli aşamalar göstermiş, Batı anlamında bir repertuar belirmiştir. 1957 yılındaki kuruluş yasasıyla adı “Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası”na dönüşen topluluğu günümüze dek çağımızın pek çok ünlü müzikçisi yönetmiş, 1963’de Prof. Gotthold Ephraim Lessing müzik müdürlüğüne atanması aşamaları kökleştirmiş, dış ülkelere yapılan konser gezileri ilgiyle karşılanmıştır.

İstanbul’da bir senfonik orkestra kurulması 1944 yılında;
  • Hüseyin Sadettin Arel,
  • Cemal Reşit Rey ve
  • Seyfettin Asal’in çabaları sonucu gerçekleşmiştir.

İstanbul Şehir Orkestrası adıyla kent belediyesine bağlı olarak çabalarını yirmi beş yıldan fazla başarıyla sürdüren, düzenli konserler veren, topluluk genellikle Cemal Reşit Rey tarafından yönetilmiş, 1971 yılında İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın kurulmasıyla üyelerden çoğu bu yeni topluluğa geçmiştir.

İzmir’de de bir orkestra kurma yolundaki girişimler sonuç vermiş, bu kentimiz de bir senfonik orkestraya kavuşmuştur.

Oda müziği alanındaki çalışmalar uzun süreli olamamış, genellikle yaylı çalgılar dörtlüsü biçimindeki topluluklar zaman zaman belirip kaybolmuştur.

Günümüzde ancak;
  • Yücelen Dörtlüsü”,
  • “Özsoy Dörtlüsü” ve
  • Ankara Nefesli Çalgılar Beşlisi” çabalarını sürdürmektedir.

  • Ankara Devlet ve İstanbul Belediye konservatuvarları son yıllara dek başlıca müzikçi kaynağı olarak kalmışlardır.
  • 1969’da kabul edilen yasayla İstanbul ve İzmir’de de birer devlet konservatuvarı kurulması öngörülmüştür.
  • Müzik öğretmeni yetişmesinde en önemli kaynak olan Gazi Eğitim Enstitüsü’nün yanı sıra bazı eğitim enstitülerinde de müzik bölümleri kurulmuş, değerli öğretmenlerle çalışmalarına başlamıştır.


“TÜRK BEŞLERİ” VE DİĞERLERİ


Cumhuriyet çağının “Türk Beşleri” adıyla da bilinen ilk öncü bestecileri;
  1. Necil Kâzım Akses (1908),
  2. Hasan Ferit Alnar (1906-1978),
  3. Ulvi Cemal Erkin (1906-1973),
  4. Cemal Reşit Rey (1904),
  5. Ahmet Adnan Saygun (1907) türlü biçimlerde verimlerini yalnız yurt içinde değil,
Avrupa ve Amerika’nın başlıca müzik merkezlerinde de tanıtırken, öğretmenlik çabalarına da yeterli olanak bulmuşlar,
ikinci ve üçüncü kuşak bestecilerin eğitimlerinde kendilerine düşen görevin sorumluluğunu bilmişlerdir.


Bu besteciler arasında şu sanatçılarımızı sayabiliriz:
Nuri Sami Koral (1908),
Ekrem Zeki Ün (1910),
Kemal İlerici (1911),
Bülent Tarcan (1914),
Sabahattin Kalender (1919),
Bülent Arel (1919),
Mithat Akaltın (1920),
İlhan Usmanbaş (1921),
Muzaffer Arkan (1923),
Ertuğrul Oğuz Fırat (1923),
Nevit Kodallı (1924),
İlhan Mimaroğlu (1936),
Ferit Tüzün (1929-1977),
Yalçın Remzi Yüregir (1932),
Cenan Akın (1932),
Muammer Sun (1933),
Kemal Sünder (1933),
İlhan Baran (1934),
Yalçın Tura (1934),
Okan Demiriş (1935) ve
Cengiz Tanç (1936).

Bu bestecilerimiz genellikle çağdaş müzik akımlarının gözlemcisi kalmışlar,
ulusal ritm ve ezgi gerecinden yararlanmakla birlikte bazı kez en ileri akımları denemekten kaçınmamışlardır.


Çok sesli müzik ortamımız günümüzde Batı’nın en titiz çevrelerinde bile ilgi ve övgü derleyen seslendiriciler yetiştirmiş bulunuyor.

Bu değerli sanatçılarımızı adlarını harf sırasına göre sayalım.

Orkestra yöneticileri:
  • Erol Erdinç,
  • Rengim Gökmen,
  • Cem Mansur,
  • Nezih Seçkin,
  • Hikmet Şimşek ve
  • Emin Güven Yeşilçam.

Piyanistler:
  • İdil Biret,
  • Verda Erman,
  • Meral Güneyman,
  • Arın Karamürsel,
  • Gülsin Onay,
  • Ayşegül Sarıca,
  • Hüseyin Sermet,
  • Gülay Uğurata.

Piyano ikilileri:

Keman:
  • Saim Akçıl,
  • Ayla Erduran,
  • Suna Kan,
  • Tunç Ünver,

Viyola:
  • Ruşen Güneş,

Flüt:
  • Gülşen Tatu.

Cumhuriyet sonrası başladığını kabul edebileceğimiz “Çok Sesli Müzik” girişim ve çalışmalarının derlediğimiz bilgi görüntüsü altmış yılı aşan bir sürenin sonucudur ve başta da belirttiğimiz nedenlerle değişikliği kolay kabul etmeyen bir sanat türü için umut verici sayılmalıdır. Yaygınlığı geliştirip hızlandırıcı önlemlerin aileye ve okula uzandığında kuşku yoktur. Bu yolda Milli Eğitim ve Spor Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, YÖK ve TRT kurumuna büyük sorumluluk düşmekte, bu kuruluşların işbirliği yaparak saptayacakları yöntemler büyük önem taşımaktadır. Ancak, ne yazık ki, böyle bir işbirliği konusunda en ufak bir belirti yoktur.

Dileğimiz “1985 Avrupa Müzik Yılı” içinde bu işbirliğinin kültür yaşamımız yönünden önemine eğilinmesi ve gerçekleştirilmesidir.


KAYNAKÇA
______________________________
  • Mahmut Ragıp Gazimihal, “Türkiye Avrupa Musiki Münasebetleri” Cilt-1,
  • Refik Ahmet Sevengil, Türk Tiyatrosu Tarihi “Opera Sanatı ile İlk Temaslarımız”,
  • Faruk Yener, “Küçük Müzik Ansiklopedisi”,
  • Faruk Yener, “Müzik”.



Faruk Yener | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 112 - 15 Ocak 1985