şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Octavio Paz

Şiirler

Concorde

Carlos Fuentes’e

              Yukarıda su
              Aşağıda koru
Yollarda rüzgâr

           Kuyu sessiz
Kova kara Su durgun

Su ağaçlara iniyor
Dudaklara yükseliyor gökyüzü


                                                 Öteki

                                                 Bir yüz yarattı kendine.
                                                                                    Onun ardında
                                                 Yaşadı, öldü, yeniden doğdu
                                                 Bir çok kere.
                                                                     Bugün yüzü
                                                 Kırışıklarını taşıyor o yüzün.
                                                 Kırışıklarının yüzü yok.


                                                                                                   Gündoğumu

                                                                                                   Rüzgârın elleri, dudağı
                                                                                                   Suyun yüreği
                                                                                                                       Bir okaliptüs
                                                                                                   Bulutların kamp yeri
                                                                                                   Her gün yeniden doğan yaşam
                                                                                                   Her yaşam yeniden doğan ölüm

                                                                                                   Uğuşturuyorum gözlerimi:
                                                                                                   Gök, toprakta yürüyor


                                                 Dokunuş

                                                 Ellerim
                                                 Perdelerini açıyor varlığının
                                                 Bir başka çıplaklıkla giydiriyor seni
                                                 Gövdelerini soyuyor gövdenin
                                                 Ellerim
                                                 Bir başka gövde yaratıyor gövdene


            Meksika Vadisi

            Saydam gövdesini açıyor gün.
            Güneş taşına bağlanmışım;
            ışık, görünmeyen büyük çekiçleriyle dövüyor beni.
                           
            Bir duraklamayım sadece,
            bir titreyişle bir başkası arasında yaşama noktasıyım,
            birbirini görmezlikten gelen,
            içimde buluşan iki bakışın kesiştiği yerde keskin, sessiz bir nokta.
            Antlaşma mı yapıyorlar?

            Saf boşluğum ben, savaş alanı.
            Öteki gövdemi görüyorum gövdemin arkasında.
            Taş parıldıyor.
            Güneş gözlerimi oyuyor.
            İki yıldız, kırmızı tüylerini sürüyor boş oyuklara.
            Görkem, kanatların kıvrımı, yırtıcı bir gaga.
            Bir türküye başlıyor gözlerim ansızın.

            Dal bu türküye, ateşe at kendini.



Türkçesi: Ülkü Tamer | sanat olayı - Sayı: 8 - Ağustos 1981
_________________________________________________________________________________________


Şiir ve Tarih

Her şiir, tarihle şiiri şiirin yararına bir uzlaştırma girişimidir. İçinde yaşadığı toplumla kendini özdeşleştirdiğinde, “çağın akışı” denen şeye katıldığında bile şair tarihin zorbalığını bir yana bırakmaya çalışır: Çağdaş dünyada gittikçe daha az düşünülebilen aşırı bir olgu. Tüm büyük şiirsel deneyimler -sihirli formül ve epik şiirden otomatik yazmaya değin- şiiri tarih ile şiirin, olgu ile efsanenin, sıradan söz ile imgelemin, hiç yinelenemeyecek bir tarihle şenliğin, gizli bir bollukla dolu canlı bir tarihin erime potası olarak kullandıkları savını ileri sürerler hep yeni bir dönemi egemen kılmaya dönerek. Şiirin niteliği, takvimde bir gün olup, ayrıca zamanın akışını bölen ve belli sürelerde dünsüz, yarınsız gelen bir şimdiki zamanın baskını olan Bayramın niteliğine benzer. Her şiir bir Bayram'dır; saltık zamanın bir tortusu.

İnsanlarla tarih arasındaki ilişki bir kölelik ve bağımlılık ilişkisidir. Bizler tarihin yalnızca başkişileri olduğumuz gibi onun hammaddesi ve kurbanlarıyız da: o ancak bizimle yapılabilir. Şiir bu ilişkiyi kökten değiştirir, o ancak tarih pahasına yapılabilir. Onun tüm ürettikleri (kahraman, katil, aşk, alegori, yazıt parçaları, nakarat, ant; oynayan çocuğun dudaklarındaki bilinçsiz bağırma, kargınmış suçlu, ilk kez sevişen kız, rüzgarda doğan bir cümlecik, bir ağlayış parçası), tüm bunlar, artık kullanılmayan sözler, yeni kullanılan sözler ve alıntılarla birlikte kendilerini hiçbir zaman ölüme ya da duvarlara çarpılmaya bırakmazlar. Onlar sona varmaya, en tepede varolmaya eğilimlidirler. Kendilerini kurtaracak ve neyseler o yapacak şiiri beklerler. Tarih olmadan şiir olamaz; ama şiirin tarihi başka bir biçime sokmaktan başka amacı yoktur. Onun için tek gerçek devrimci şiir, vahiy gibi olan şiirdir.

Şiir tarih ve toplumun özü olan şeyle, dille yapılır. Ama o konuşmayı ve mantıksal söylevi yöneten yasalardan bambaşka yasalara göre dili yeniden yaratmayı arar. Bu şiirsel değiştirme dilin en gizli derinliklerinde olur. Cümlecik -ayrılmış sözcük değil- dilin çekirdeği, en basit ögesidir. Bir sözcük başka sözcükler olmadan, bir cümlecik başka cümlecikler olmadan var olamaz.

Şöyle ki, her cümle her zaman bir başka cümleye gizli bir başvuru içerir ve bir başka cümlenin açıklamasını gerektirir. Her cümlecik kendinin ötesinde bir şeye başvurarak bir şey “söylemek isteme”yi kurar. Dil, herbiri gideceği “yönü” gösteren devinimli ve değişebilir simgelerin bir birleşimidir. Bu yolla gerek anlam gerekse ile isim sözcüklerin “amaçlılığı”na dayanır. Ama şiir dokunur dokunmaz onlar ritmik birimlere ve imgelere dönüşürler; kendi kendilerine dururlar ve kendi kendilerine yeterlidirler. Sözcükler birden devinimlerini yitirirler, düzyazıda bir şeyi söylemenin çeşitli yolları vardır; ama şiirde yalnız tek bir yol vardır. Şiirsel sözcüğün yerine hiçbir şey geçemez. O bir şey söyleme isteği değil, değiştirilemezcesine söylenmiş bir şeydir. Ya da o ne bir şeye “doğru gidiş”, ne de şundan bundan “söz etmek”tir. Şair dehşetten ya da sevgiden söz etmez, onları gösterir. Şiirin değiştirilemez ve yerinden oynatılamaz sözcükleri kendilerinden başka yollarla açıklanamaz. Anlamları artık onların ötesinde değil, onların içindedir; imge, anlamın “içinde”dir.

Şiirsel imgenin asil görevi bize çelişik ve sadeleştirilemez gibi görünen bir birleşik gerçeklikte erimektir. Bu işlem, uyandırdığı ve yeniden yarattığı şeyler arasındaki çatışmaları ve karşıtlıkları kaldırmadan ya da feda etmeden yer alır. Şiirsel imgenin sözcüğün kesin anlamıyla açıklanamayışının nedeni budur. Şimdi şiirsel dil, gerçeğin bize kendini gösterdiği örtünçlüğün bir parçası olur. Dili bir çeşit değiştirmede imge, yalnız gerçeğe çıkan kapıyı açmakla kalmaz, ayrıca sanki gerçeği çırılçıplak soyar ve onu bize son biriminde gösterir. Cümlecik imge olur. Bir şiir tek bir imgedir, ya da bölünemez bir imgeler burcudur. Gerçek dediğimiz şeyin çekilmesiyle bıraktığı boşluk, uyarı ya da çatışan görünümler kalabalığıyla doldurulur, elbette uyumsuzluklarını bir imalar güneş sisteminde eritmeyi arayarak… Şiir: Örtünç, bozulabilen sözcükler ki kendilerine değen dudaklar olduğunda onları aydınlatıp yakabilirler. Belli zamanlarda, kimi konuşucuların ağızlarındaki bu cümlecik değirmeni görünmek isteyen apaçık doğrunun bir kaynağı olur. O zaman biz zamanın bütünlüğüne aktarılmış oluruz. Dili sonuna dek sömürerek şair onu aşar. Israrla tarihin üstünde durarak onu soyar ve onun ne olduğunu gösterir: Zaman.

Tarih bizi bunun anlamsız ve sonsuz, belki bir hortlaklar geçidinden başka bir şey olmadığından kuşkulandırdığında, dilin örtünçlüğü daha belirgin olur ve bir diyaloğu engeller. Sözcükler anlamlarını ve böylece iletişim güçlerini de yitirir. Tarihin sadece bir olaylar dizisi durumuna indirilmesi dilin de bir cansız simgeler topluluğu durumuna indirilmesini içerir. Tüm insanlar ayni sözcükleri kullanırlar, ama birbirlerini anlamazlar. İnsanlar için sözcüklerin anlamları konusunda “bir anlaşmaya varma”ya çalışmak yararsızdır. Dil bir antlaşma değil, insanin ayrılamayacağı bir boyuttur. Her söz serüveni toptandır, bir insan tüm benliğini ve yaşamını tek bir sözcüğe koyabilir. Şair, tüm varlığı sözcüklerle bir olan bir adamdır. Bunun için, yeni bir diyaloğu ancak şair olanaklı kılabilir. Şairin yazgısı, özellikle bizimki gibi bir dönemde, “donner un sens plus pur aux mots de la tribu”dür. Sözcüklerin ortak dilden köklenerek bir şiir doğurmaya taşındığını gösterir bu Çağdaş şiirin simyacılığı denen şey bu olgudan kaynaklanır. Ama sözcükler insanlardan ayrılamazlar. Böylece şiirsel eylem şairin dışında, şiirle sunulan sihirli nesnede yer alamaz, daha çok o insanin kendini yaşantısının merkezi olarak alır. Karşıtlıklar adamın kendinde erir, yalnız şiirde değil. Bu ikisi ayrılmazdır. Rimbaud’nun şiirleri Rimbaud'nun kendisidir; onu üstüne sözcüklerin indiği bir çeşit canavara çevirme girişimlerine karşın o parlak küfürlerle savunan bir delikanlıdır. Hayır, şairle sözü birdir. Son yüzyıl süresince uygarlığımızın en büyük şairlerinin ‘motto’su bu oldu. Yüzyılın son büyük etkinliğinin (gerçeküstücülüğün) anlamı da bundan ayrı değildir. Şair adına lâyık hiçbir şairin kayıtsız kalamayacağı bu girişimlerin büyüklüğü, umutsuzlukla da olsa, bizi parçalayan bu ikilemi kökünden yıkma çabalarındadır. Şiir bilinmeyene sıçrar, yoksa hiçbir şeydir o.

Şimdiki koşullarda şiirin aşiri savlarına başvurmak gülünç görünebilir. Tarihin egemenliği şimdikinden hiçbir zaman daha büyük olmadı, hiçbir zaman “olaylar”ın baskısı daha boğucu olmadı. “Bundan sonra ne yapmalı”nın zorbalığı gittikçe daha dayanılmaz oluyor; ne yapılacağında bizim isteğimiz sorulmadığı ve bu nerdeyse her zaman insanin yıkımına doğru yöneltildiğinden şiirsel etkinlik daha gizli, ayrılmış ve seyrek oluyor. Daha düne değin bir şiir yazmak ya da aşka düşmek yıkıcı eylemlerdi; ikili niteliğini gözler önüne sererek toplumsal düzene uymaktı. Bugün düzen kavramı kalmadı ve onun yerini bir üçler, kitleler ve direnişler bileşkesi aldı. Gerçeklik değişik yüzlerini bıraktı ve çağdaş toplum olduğu gibi göründü: Birbirlerinden yalnız zorbalık derecelerine göre ayrılan toplulukların yönettiği propaganda ve kamçılarla “uyumlandırılmış” şeylerin bir uyumsuz toplamı. Bu koşullarda şiirsel yaratı saklanıyor. Bir şiir bir Bayram'sa, mevsimsiz ve pek uğranılmayan yerlerde yapılan bir yeraltı bayramıdır.

Ama şiirsel etkinlik bu gizlilik yoluyla eski yıkıcı güçlerini yeniden buluyor; cinsellik ve gizlerle yüklü, açıkça formüllenmediği için daha az kargınmış olmayan bir gizliliğe meydan okuma. Dün evrensel birleşmenin özgür havasını soluması beklenen şiir, bizi zorlamanın ve numaraların büyücülüğünden korumak için bir büyübozucu olmayı sürdürüyor. Şiirin, yaşamamızı bozmakla yetinmeyip vicdanlarımıza da egemen olmak isteyen tüm bu güçlere çağdaş insanin Hayır diyebilme araçlarından biri olduğu söylendi. Ama bu olumsuzluk, içinde kendinden daha büyük bir Evet de taşıyor.



Türkçesi: Yusuf Atılgan | sanat olayı - Sayı: 8 - Ağustos 1981

Beat Yazını

Beat Generation’un ünlü yazarlarından Allen Ginsberg, Peter Orlovsky ve genç gitarcı Steven Taylor ile
Stockholm Kültür Evinde iki gün ardarda gösteriler yaptı. Şiirlerini okudular, beat şarkıları söylediler.

Aşağıda Beat Generation’un doğuşu ve Beat Yazını üzerine bir yazıyı, ardından da Allen Ginsberg’le yapılan bir konuşmayı sunuyoruz.


“Beat Generation” yazınıyla, Türk kültür yaşamında hemen hemen yalnızca bizim kuşak ilgilendi.

  • Orhan Duru “Yeni Ufuklar” dergisinde, bu kuşağı ve yazınlarını tanıtıcı yazılar yazdı;
  • Doğan Hızlan ilgilendi onlarla “Beat Generation” sözünü Türkçe’ye “Dövülmüşler Kuşağı” diye çevirdi.
  • Şiirlerini Ferit Edgü ile Orhan Duru çevirdiler, küçük bir kitap olarak yayınladılar.
  • Ben, “Yeni Ortam” gazetesinde Jack Kerouac’dan ve “beatnik” yazarlardan söz eden yazılar yazdım.

Kerouac’ın birkaç romanı da sanıyorum son yıllarda yayınlandı ve önemli bir gürültü koparmadı.

“Beat Generation”, 1950 yılından başlayarak ortaya çıkmış bir yazın ve yaşayış biçimiydi.

Bu şairler, yazarlar, yapıtlarıyla olduğu kadar, yaşayışlarıyla da büyük gürültüler koparıyorlardı. Öyle bir yaşayış biçimiydi ki bu, orada sanatın yerleşmiş kuralları, Amerikan yaşama tarzının ilkeleri, yeni bir estetik, yeni bir ahlâk adına alt-üst ediliyordu. Bu yaşayış biçiminin içine, uyuşturucu kullanmak, Tibet’e yapılan hac yolculuğuna benzer yolculuklar, her çeşit çılgınlık, konformizm ve mülkiyetin yadsınması, alkol, eşcinsellik de giriyordu.

Yüzyıl başında Dadacıların ayaklanmasına benzer bir ayaklanmaydı bu.

“Beat Generation” sözü 1952 yılında New York Times gazetesinde yayınlanmış “İşte Beat Generation” adlı bir makaleden doğmuştu. Yazar, yeni başlayan bu edebiyat akımına ve yaşama biçimine dikkati çekiyordu. Yüzyılın 20’li yıllarının “yitik kuşak” sözünü çağrıştıran bu ad hemen tuttu.

“Beat” sözü “to beat” fiilinden geliyor, dövme, dövülme anlamını da taşıyordu.
“Beatnik” sözüyse, bu “beat” İngilizce sözcüğüne “İy-diş” dilinin eklerinden olan “-nik” ekinin katılmasıyla doğmuştu.

Beatnikler Amerikan toplumsal değerlerini yadsıyan bir yaşama tarzı seçiyorlardı, onları da arkadan gelen kuşak “hippi”ler izleyecekti.

“Dövülmüşler Kuşağı”nın bu ilk dönem, belli başlı şairleri arasında,
  • Charles Olson,
  • Allen Ginsberg,
  • Gregory Corso,

roman yazarları arasındaysa,
  • Jack Kerouac,
  • Alexander Trocchi,
  • William Burroughs vardı.

1977’de Vietnam Savaşı’na karşı yüzbinlerce insanla Pentagon üzerine yürüyen Norman Mailer ile,
tiyatrocular:
  • Julian Beck ile
  • Jack Gelber’i de bunlara katmak gerekir.
  • Resimde de “Action Painting” topluluğunu.

Bütün bu yazarlarla şairler, Lawrence Ferlinghetti’nin San Francisco’daki “City Lights” yayınevi çevresinde toplanmışlardı.

Tibet’e, Hindistan’ın başka bölgelerine yaptıkları yolculuklarda bu yazar kuşağı Zen Budizm’le de ilgilendi.

Bir gazetecinin Beat neyi arıyor? sorusuna, 1969’da, henüz 47 yaşındayken ölen Jack Kerouac:
Allah’ı. İstiyorum ki, Tanrı bana yüzünü göstersin karşılığını verecektir.

Başka bir yazısında da Kerouac,
“beat”i “vahşi bir yaratma, kuralsızlık, varlığın derinliklerinin yüze çıkması, elden geldiğince sanrı diye tanıtlayacaktır.

Edebiyatsal karmaşaları, dilbilgisine - sözdizimine ilişkin saplantıları karşısında bir nesnenin düşünü görerek alışkanlık halinde düzene sokmak gerekir.
Sözcükler üzerinde durmak gerekmez; yükselişi duymak gerekir; üflemeli, üflemeli, bir caz trompeti üflermiş gibi diye yazacaktır.

Bu yüzden sözcükler de uydurur Kerouac; sırasında, kendini uyuşturucuların ya da uyarıcıların dalgasına kaptırmış gibi yazar.

“Beatnik” yazını üzerine yazan eleştirmenlerle kültür tarihçileri bu akımı daha çok Dadacılıkla karşılaştırmakta;
bu yazınsal akımı, resimde kübizm ya da soyut resmin yaptığı devrimle bir tutmaktadırlar.

Romancı Trocchi, bu konuda şöyle söyleyecektir:
Bir düşkünüm ben, tarihin korkunç bir dönemecinde, bu dönemeci bir yazar olarak ele almakta yetersizim. Ben kişisel Dada’mı yaşadım.

Jack Kerouac’ın romanlarından söz eden eleştirmenler, romancının öznelliğini ne denli romana döktüğünü belirtecekler;
bununla ilgili olarak da “romansal öznellik” kavramını getireceklerdir roman eleştirisine.

Kendisine “Şiir nedir?” diye soran bir gazeteciye,
Allen Ginsberg, Dadacılar ya da Gerçeküstücüler gibi soyunmakla karşılık verecek, Şiir çıplaklıktır diyecektir.

Elbette cazla da ilgiliydiler.

Arkadaş çevreleri,
  • aktör James Dean’den,
  • saksofoncu Charlie Parker’e,
  • şair Bob Dylan’dan,
  • boksör Muhammed Ali Clay’e kadar uzanıyordu.

Kendilerinden önce gelmiş yazarlarla şairlerden,
  • D. H. Lawrence’e,
  • Henry Miller’e,
  • Dylan Thomas’a bağlıydılar en çok.

  • William Bourruoughs, bir yapıtının imgelerini yakalayabilmek için drog kullanmakta ölçü tanımayacaktı.

Charles Olson, şiir üzerine bir denemesinde “şiir kinetik bir iştir” diye yazacaktır,
okuyucunun üzerine boşalmak istiyorum ben; o okuyucu benim ritmime katılmalıdır, orgazmla uygunluk gösteren bu ritme”.

Gerçekten Ginsberg’i de, Ostrovsky’yi de dinlerken bunu duyuyordu insan: Kendinden geçme ve boşalma.


BAŞKALDIRI YAZINI

“Beat yazını” bir başkaldırı yazınıdır. Nihilist bir yazın: Dada gibi, Gerçeküstücülük gibi...

 Bu nihilizmin kaynakları, bu yazın üzerine yazılmış denemelerde şöylece gösterilmekte:

  • Amerika’da varolan anarşist gelenek; “protesto” etme geleneği.
    Bu gelenek sürgün protestocularca kurulmuştur: Düşünür Thoreau’dan Henry Miller’a kadar.
  • 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bir yana atılan iyimserlik ve liberalizm geleneği.
    Soğuk savaşı yaratan bunalım. Amerikan toplumunun milliyetçilik ve konformizme doğru itilmesi.
  • Tüketim toplumu; onun yarattığı “yalnız yığınlar”...
    Amerikan insanı sanki bir “robot” ya da “nevrozlu bir kişi” olmak zorunda kalıyordu.

Beat yazını -yazarların yaşayışlarıyla da- işte bu tüketim toplumunu -ve bu “bilimsel toplum”u- protesto ediyordu.
Bu teknolojik kültüre karşı, tribü geleneklerini, zanaatlar dönemini savunuyordu. Beat, varoluşçuluğun da paralelindeydi.


UTANILACAK BİR OLAY

Allen Ginsberg de, Orlovsky de, Kerouac da sayısız yolculuklar yapmışlar.

Ginsberg’e, Tibet’e giderken, Türkiye’den de geçip geçmediğini sordum. Hayır, geçmemişti. Afrika üzerinden Hindistan’a gitmiş. Orlovsky’yse İstanbul’da bir ay kadar kalmış. Önce bir öğrenci yurdunda, sonra da Sultanahmet’te bir otelde. O çevrede “sosyalist” bir Türk şairine rastlamış. İstanbul’u çok görmek istiyorlardı. Ginsberg, şiirlerinin Türk diline çevirmenlerce değil de genç kuşağın modern yazarlarınca çevrilmesine çok sevindi. Karşılaştığım andan başlayarak, onun alçakgönüllü, derin sıcaklığına kaptırdım kendimi. Anlıyorum ki, gurur ya da kendini övüp durma boş yazarlara özgü. Ginsberg’in şiirlerini 60’lı yıllarda “Les Temps Modernes” dergisinde okuduğumda, “İşte güncel bir Rimbaud” demiştim kendi kendime.

İkinci gün “Stockholm Tidningen” gazetesinde, İsveç kültür yaşamının “kurumsallaştırılmış” kesimi adına utanılacak bir olay yer aldı.

Genç gazeteciyle Ginsberg kentin ortasındaki eski kesimde, Gamla Stan’da dolaşırlarken gazeteci, akademi üyesi Arthur Lunkvist’e benzer bir yaşlı zatın akademiye girdiğini görmüş. Hevese kapılmış. “Dur, Lunkvist’e telefon edeyim. Sizle görüşmekten zevk alır herhalde” demiş. Bir dükkâna girerek yüz metre ötedeki akademiye telefon etmiş. Akademi sekreteri, romancı ve doçent Gyllesten çıkmış telefona. “Vaktimiz yok” demiş. Ertesi gün, gazeteci protesto ediyordu bu olayı gazetesinde. Dayanamayıp Ginsberg’in “Uluma” (Howl) şiirinin en az yarım milyon kişiye ulaşmış olduğunu da söylüyordu o yazıda. Yaratıcı kültürün, konformist kurumlarla uzlaşamayacağı, aklı başında İsveçli aydınları da utandıracak  biçimde yeniden ortaya çıkıyordu. Kurum, hâlâ Ginsberg’in nihilizminden korkuyordu. Şiir Akademisi üyesi olduğunu da bilmiyordu.

Colorado’da bir üniversite kurmuş Ginsberg ve arkadaşları, orada Beat yazını okutacaklar.



Demir Özlü | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 70 - 15 Nisan 1983
_______________________________________________________________________________________







Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 70 - 15 Nisan 1983
_______________________________________________________________________________________




1960’larda doğan yeni kuşaklar,
sizi ilk kez ünlü punk müzik grubu “clash” ile birlikte yaptığınız ortak müzik çalışmalarından sonra yakından tanıma olanağı buldu.

Sözgelişi 68 yılında doğmuş olan bir gence kendinizi nasıl tanıtmak isterdiniz?

Kim olduğumu biliyorum dersem yalan söylemiş olurum. Hiç kimsenin kendi kişiliği hakkında yeterli bilgi sahibi olabileceğine de inanmıyorum. İnsan egosu öyle hiç değişmeyen, durağan bir yapıya sahip değil. Sürekli değişen bir doğanın bir parçasıyız hepimiz. Bu da kaygı değil, mutluluk verici bir durum.

Şiiri çok seven bir insanım. Rusya’dan göçmüş bir Yahudi ailesinin oğluyum. Amerikan Yazarlar Birliği’nin üyesiyim. Kendimi kimi zaman bir ilerici olarak, kimi zaman da bir gerici olarak görüyorum. Kimi zaman eşcinselliğin en büyük savunucularından, kimi zamansa en militan savaş aleyhtarlarındanım. Kimi zaman bir budalayım, kimi zamansa bir dahi.

Biraz önce söylediğim gibi, kişinin kendisini değişmeyen bir doğaya sahip olarak görmesi yanlış bir tavırdır. Dürüstlüğün, yalın düşüncelerini değiştirmeksizin “dışa” açılmanın, kişinin kendi egosunu tanıyarak uyumlu bir kişilik edinebilmesinin, yeryüzünü insanlık tarihi boyunca çürüten hastalıkların yok edilmesinde en doğru adım olduğuna inanıyorum.

Beat kuşağının şiirini, diğer çağdaş şiir akımlarından ayıran özellikler nelerdir?

Biz bireyin yalın düşüncelerinden yola çıktık. “Yerel” konuşmaların, yani bireyin kendi kendisiyle yakın ilişkiler içinde olduğu sosyal grupla kurmuş olduğu ortak iletişimin dilinin şiirimizin özünü oluşturmasına çalıştık. Yani “her kişi kültürünü kendi yüreğinde yaratır.” ilkesinin beat şiirinin temel ilkesi olması için çaba harcadık.

Amacımız, “yalın” düşünceden, “dürüst” düşünceden ya da “çılgın” düşünceden yola çıkarak toplumda açıkça söylenemeyeni söylemek oldu. “Söylenemeyen” sözcüğünü “bilinçdışı”, “gizli” ya da “özel” sözcüklerinden daha açıklayıcı olduğu için kullanıyorum. Biz sürekli olarak herkes tarafından bilinip de bir türlü söylenemeyeni açıkça söyledik. Aile içinde, arkadaşlar arasında, sokak çeteleri içinde özel olarak bilinen şeyler şiirimizin kaynağı oldu. TV’nin, radyonun, “resmi” edebiyatın sözünü edemediği, arkadaşlar arasında konuşulsa da konuşulmasa da her kişinin gece yatağında kendisi ile konuştuğu şeyler.

Charles Risnichov’un şöyle bir dizesi var:
                                                               Her kişi
                                                  konuşur kendisiyle
                                                  gece karanlığında
                                                  yatakta.

İşte bizim şiirimiz de bu açıklığı getirmeye çalıştı.


Herkesin bildiği şeyleri yeniden vermeye çalıştınız?

Onunla kalmadık, her kişinin düşündüklerine de dürüstçe sahip çıkması gerektiğini de göstermeye çalıştık. Herhalde her erkek annesiyle sevişmeyi en azından birkaç kere kafasından geçirmiştir. Ancak bu düşünce hiçbir zaman açığa vurulamaz. Oysa bu düşüncenin dürüstçe kabul edilerek, var oluşunun bilincine varılması gerekiyor.

Robert Duncan şair, insanlara kafalarından geçen imgeleri anlama ve anlatma olanağını açandır, der...

“Açığa vurulmamış” ya da “söylenmemiş” düşüncelerden garip bir dil ortaya çıkar. Bir çeşit “iç” dildir bu. Yatakta sevgilinizle ya da içkili kafayla dostlarınızla konuştuğunuz bu dile “kestirme” bir dil de diyebiliriz. Bu kişilerle konuştuğunuzda bu “kestirme” dili kullansanız da sizi rahatça anlarlar.


Kişinin gece yatakta kendi kendisiyle konuştuğu şeylere sahip çıkmasının kültürel değişimlere ve siyasal devrimlere katkısı nedir?

Kültürel değişimlerle siyasi devrimler arasında bir çelişki olduğuna inanmıyorum.
Bu konuda Marksçılarla görüş birliği içindeyim.

Bence sorunun çözümü şair William Carlos Williams’ın şu cümlesinde gizli:
Yeni bir dünya, sadece yeni bir düşünce tarzı ile yaratılabilir.

Eflatun şöyle der: “Müziğin makamı değiştiğinde kentin duvarları sarsılır.”

Ya da William Blake’in söylediği gibi: Değişen göz değiştirir her şeyi.

Yeni bir dünya ile karşı karşıya gelen bir kişi farklı bir davranış biçimi gösterir. Örneğin sokaklarda çaresiz dolaşan öfkeli bir genci alalım. Bu genç bir iş bulabileceğine, dünyanın bir geleceği olduğuna inanmadığından, sevişebileceği bir kız arkadaşı olmadığından, polis peşinde olduğundan, belki de annesinden nefret ettiğinden, kısacası şu veya bu nedenden ötürü sokaklarda dolaşıp evlerin camlarını kırmaktadır.

Ama bir bakarsınız, bu genç evlenince yeni bir perspektif edinir. Düşünce tarzı değişir. Bu gencin en büyük kaygılarından biri cam kıranlara karşı evini, çocuğunu korumak olur. İşte değişen düşünce tarzı, dünyanın farklı biçimde algılanmasını böyle sağlar.

İdeolojik düşüncelerden kaynaklanan kültürel ve siyasal devrimler dış görünüşte bazı değişiklikler getiriyor ama insanları değiştiremiyor. Buna en güzel örnek William Burroughs’un oğlunu gösterebilirim. Çok ağır alkolikti ve sonunda karaciğerini değiştirmek zorunda kaldılar. Fakat Burroughs’un oğlunun fiziksel yapısındaki bu değişiklik kafasını hiç değiştirmedi. İçki içmeyi eskisi gibi sürdürdü. Tıpkı bunun gibi toplumdaki dış değişimler de bireyi etkileyemiyor.


Birkaç yıl kadar önce bir TV programında “60’larda bir deliliği durdurmaya çalıştık, ama artık çok geç,” demiştiniz...

O gün çok karamsar bir günümdü herhalde.


Bugün aynı karamsarlık içinde olanlar için ne diyeceksiniz?

Cenneti yaratma rüyalarının sona ermesi kadar, dünyanın sonunun yakın olduğu saçmalıklarının da sona ermesi gerekiyor.
Bu iki düşünce tarzı elini kolunu bağlayıp hiçbir şey yapmamak için birer özürden başka bir şey değil.


Stockholm Kültür Sarayı’ndaki gösterinizde
kendi şiirlerinizin yanı sıra William Blake’ten bestelediğiniz şiirleri de müzik eşliğinde Peter Orlovsky ile birlikte söylüyorsunuz.

Bu şiirlerin arasında ünlü “Tiger” da var. Yanlış hatırlamıyorsam Blake’in sesini ilk kez 1940’ların sonuna doğru duymuştunuz.

Evet. 1948 yılında Jack Kenouac, Neal Cassady ve  William Burroughs kendi köşelerine çekildiğinde bir yalnızlık dönemi geçirdim. Birlikte dört senelik bir arkadaşlığımız vardı. Bir arkadaşımın New York’taki evini kiraladım. Uzun bir süre evdeki kitapları, özellikle Eflatun’un ve Blake’in kitaplarını okuyarak oyalandım. Bir gece yine Blake okurken bir ses halüsinasyonu yaşadım. Blake’in sesi derinlerden “Sunflower” adlı şiiri okuyordu. Öylesine etkilendim ki, uzun bir süre bu sesi bir daha duymaya çalıştım, ama bir türlü başaramadım.

Blake’e olan büyük ilgimi şiirlerini destekleyerek göstermeye çalıştım.


“Naropa Institute” adlı bir eğitim merkezi kurarak burada beat edebiyatı üzerine dersler verenlerin başında geliyorsunuz.
Bu kuruluş hakkında bilgi verebilir misiniz?

“Naropa” aslında bir meditasyon merkezidir. Okulun Tibetli rektörü Trunpa, öğrencilerin fiziksel ve sözlü anlatım biçimlerinin geliştirilmesinden yana olduğundan buraya hem budistler hem de şairler geliyor. Başka bir deyişle, bu okulun açılışı budistlerin dilini, şairlerinse duygularını geliştirmek açısından bulunmaz bir fırsat oldu.

Şiir bölümünü ben ve Annie Waldman yönetiyoruz.
Jack Kerouac’ın şiir ve düzyazı konusundaki düşüncelerinin beat edebiyatının üzerindeki etkisini göstermeyi amaçlıyoruz.


Öğretim nasıl yapılıyor?

150 öğrencimiz var. Sanıldığının tersine yazarlıklarının doruğunu yaşayan birçok beat yazarı da, çalışmalarımıza kılavuzluk ediyor.

Kerouac’la benim çalışma yöntemimiz olan “sürekli yaratma” yöntemi hakkında uzun çalışmalar yapıyoruz. Bu yöntem ilk yaratının en doğru, en geçerli olduğu düşüncesinden kaynaklanıyor. Biliyorsunuz Kerouac romanlarını iki günde yazardı. Yaratma işleminde, yaratılacak olan hakkında çok berrak bir çıkış noktası aramak yeterli. İşte bu noktayı yakaladığınız anda yazma sorununu çözümlemiş sayılabilirsiniz.



Yavuz Baydar | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 70 - 15 Nisan 1983