Edward Louis Bernays etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edward Louis Bernays etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Özel sektör ve kültür/sanat

ABD’de ve bazı ülkelerde özel sektörün kültür yaşamına katkısı


Kurulacak başkenti planlaması için Birleşik Amerika’ya çağrılan mimar ve şehircilik uzmanı Pierre L’Enfant 1798’de ilk Başkan George Washington’a gönderdiği raporda devlet gücüne ve kültür yaşamına verilen önemin simgelenmesine yardımcı yapıların “senato”,  “hükümet binaları”, “başkan sarayı” ve bir “sanat hareketleri merkezi” olduğunu yazmıştı. Washington kentinin planını hazırlayan Pierre L’Enfant’ın tasarı ve taslaklarında önerilip de gerçekleştirilmiş yapılara en son katılan bir “kültür ve sanat merkezi” olmuş, bu hizmet için hazırlanan kompleks kapılarını ancak 1971’de açabilmişti.

Günümüzde “Kennedy Merkezi” adıyla bilinen, bir opera, bir konser, bir tiyatro salonuyla galeriler içeren yapı için ilk girişimler Başkan Eisenhover’ın onayı ile 1958’de başlamış, bu konudaki yasal işlemler tamamlanarak 1938’de yalnız bilim ve kültür amacına dönük yapılara tahsis edilen arazinin bir bölümü “Merkez”in sorumlusu olan vakfa bırakılmıştı. Vakfın üç yıl boyunca olumlu sonuç alamaması üzerine bu kez ise Başkan Kennedy el koymuş Roger E. Stevens adlı işadamını başa geçirterek yapı için gerekli bağışların toplanmasına, ellerin cebe atılmasına geçilmişti.

Aslında “Kennedy Merkezi” Birleşik Amerika’da geçmişi yüzyılı aşan bazı geleneklerin ürünüdür. Ülkede kültür ve sanata katkı o yıllardan bu yana önemli ölçüde holding ve şirketlerden kaynaklanırken beri yanda “Kennedy Merkezi” örneğinde görüldüğü gibi gene varlıklı kuruluşlar ve halkın bağışlarıyla da gerçekleşmektedir. 19. yüzyılda ülkenin ekonomik kalkınmasına koşut olarak başlayan kültüre özel sektör katkısı giderek artmış, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha da hızlanarak bütçesini devletten sağlayan Ulusal Sanat Vakfı’nın ölçülerini üç kat aşmıştır. 1967’de kültür hizmetine 22 milyon dolarlık özel sektör yardımının on iki yıl sonra 1979’da 436 milyon dolara yükseldiği düşünülürse bu hızın önemi anlaşılır kolayca.

Birleşik Amerika’da holding ve şirketler kültür-sanat etkinliklerini türlü yollardan gerçekleştiriyorlar.

Bunlardan örneğin;
  • Texaco Inc. gene ortak bağış ve yardımlarla 1883’de yapılıp işletilmeye başlanan Metropolitan Operası’nın temsillerini yıllardır televizyonla yayınlatarak hem bu kurumun yaşamına, hem de halkın kültür gereksinmesine yardım ediyor.


  • ATT (American Telephone and Telegraph) şirketi büyük Amerikan senfoni orkestralarına yurt içi turnelerinde yol ve konaklama yardımlarıyla onların küçük kentlere kadar gitmelerini sağlıyor.

  • Yıllar önce Rochester kentinde bir müzik okulu kuran Eastman-Kodak Şirketi, değerli öğretmenlerin ders verdiği bu ünlü öğrenim kurumuna onarım ve başka gereksinmeler için her yıl on milyon doları seve seve ayırıyor.

  • Tarım araç ve gereçleri üreten John Deere şirketi kendi fabrikalarının bulunduğu bölgelere dünyaca bilinen müzik sanatçılarını göndererek oralarda tanınmalarını sağlıyor.

  • Mobiloil Corp. Birleşik Amerika’da en ciddi, en nitelikli radyo-TV yayin sistemi olarak bilinen Public Broadcasting System’in işletmesine yardımcı parayı ödüyor.

  • Westinghause ve Alcoa gibi büyük şirketler ise sanat festivalleri düzenliyor.
  • Ayrıca dev petrol kurumu Exxon başta olmak üzere pek çok başka kuruluşun düzenlediği türlü alandaki serginin kültür yaşamına katkısı kuşkusuz büyük oluyor.

Böyle bir girişim geçen yılki gibi “Tutankamon’un Hazineleri” gibi ilginç bir konuda olursa…
Bunlara aslında pek çok büyük bankanın da bulunduğu daha yüzlerce örneğin katılabileceğine kuşku yok.

Büyük şirketlerden ve varlıklı kişilerden çoğunun daha çok kalıcı hizmet yuvalarını, kültür yapılarını yeğ tuttuğu bir başka gerçek...

Örneğin;
  • New York’da “Lincoln Merkezi” kültür sitesinde kentin en büyük konser salonu,


  • New York Filarmoni Orkestrası’nın evi Avery Fisher Hall,
  • Los Angeles’de konser salonuyla birlikte kentin en büyük kültür kompleksi Dorothy Chandler Merkezi ve daha pek çok benzerleri adlarını taşıdıkları varlıklı insanlar tarafından yaptırılmış,

  • bu alanda atılan ilk önemli adım geçen yüzyıl sonlarında gene New York’daki konser salonu “Carnegie Hall” olmuştu.


  • Dallas’da “Southern Methodist Univercity“ye ait tiyatro salonu “Bop Hope Hall” ünlü oyuncu tarafından yaptırıldığından ötürü onun adını taşıyor...

Bazı kültür yapılarının da kent zenginlerinin ortak bağışlarıyla gerçekleştiğini ekleyelim.

Yolu Colorado Springs kentine düşenler,
kültür merkezi olarak yapılmış modern çok maksatlı yapının girişinde mermer üzerine altın yaldızlı bağışçı adlarını göreceklerdir.

Bu tür girişimlere de daha yüzlercesinin katılabileceği unutulmasın.

Birleşik Amerika’da katıksız liberal sistemin ürünü bu tür girişimlere,
aynı oranda olmasa bile Avrupa ve Güney Amerika ülkeleriyle Avustralya’da da rastlanıyor.

Örneğin İngiltere’de holdinglerin kurduğu vakıflar,
yurtiçi etkinlikler dışında kültür ve sanat temsilcilerini dışarıya da göndererek tanınmalarını sağlarken firma adlarının reklamını yapıyor.

Örneğin;
  • Shell Petrol Şirketi son yıllarda British Council aracılığı ile Londra Senfoni Orkestrası’yla İskoç Bale Topluluğu’nun dünya turlarına;
  • BP Petrolleri, Londra Festival Balesi’nin dünya temsillerine;
  • DBS Bankası ünlü ‘Academy of St. Martin in the Fields’ topluluğu konserlerine;
  • Barcleys Bankası, Rambert Balesi’nin gösterilerine bol yardımda bulunmuş,

  • Rank,
  • Xerox,
  • ICI,
  • Rotmann’s,
  • Foster Wheeler gibi firmalar da gene önemli destek sağlamışlardır.

Federal Almanya’nın bu alanda öncülüğü elinde tuttuğuna kuşku yok.

  • Krupp,
  • Siemens,
  • Bayer,
  • VW,
  • AEG ve daha pek çok dev firmanın bu alandaki ödenekleri milyonlarca markı buluyor.

Örneğin Siemens’in, firmayı kuran aile geleneği gereğince başta müziğe önem verdiği,
  • genç müzikçileri yetiştirmek amacıyla Berlin Filarmoni Derneği’ne bağlı Orkestra Akademisi’ni kurup yaşattığı biliniyor.

Aynı firma,
  • Nürnberg Alman Müzesi’nin,
  • Münih’de ‘eski Pinakothek- Resim Galerisi’nin,
  • Sanatçılar Evi’nin ve başka kuruluşların en önemli desteği...

Siemens gene,
  • oyuncu ve oyun yönetmeni yetiştiren stüdyolar kuruyor,
  • dans topluluklarına yardım ediyor.
  • Firma’nın kendi orkestrası ve korosunun yanı sıra
  • çok sayıda tiyatro trupları var.

Siemens’in kültür ve sanata katkısı yılda bir milyon iki yüz bin mark yöresinde.

İtalya’da Fiat ve Olivetti gibi büyük firmalardan başlayarak pek çok endüstri kuruluşunun;
  • özellikle müzik ve opera sanatı alanında eğitime yardımcı olduklarını,
  • burslar verip genç yetenekleri desteklediklerini,
  • yarışmalar düzenlediklerini,
  • ayrıca başka sanat kollarında da ödüller dağıttıklarını biliyoruz.

Aynı alanda İsveç’in eski ve geleneksel Nobel’i başta olmak üzere başka Batı Avrupa ülkelerinin de etkinliklerini duyuyoruz.

Birleşik Amerika’da kültür ve sanata türlü yollardan katkılar çok artarsa federal bütçenin bu alandaki fasıllarında kısıntıya gidileceği görüşü giderek ağırlık kazanmakta. Şirketlerin ve kişilerin çoğunlukla kültür ve sanata eğilimlerinden ötürü değil, vergi sorunundan ötürü, doğrudan doğruya çıkarları uğruna bu gibi girişimlere kalktığını savunanların bulunduğu da bir gerçek. Beri yanda şirketlerin de yakındıkları sorunlar var. Onlar da kendilerine sanat kuruluşlar ve sanatçılar tarafından yapılan sürekli baskıları öne sürerek her isteyene yardım ve bağış zorunluğunda olmadıklarını yineliyorlar. Bütün bunlara karşın yakınan her kesimin bu konuyla çıkar sağladığına kuşku yok. Holding ve şirketler yardımlarıyla kültüre hizmet ettiklerini savunuyor, doğal olarak reklam ve tanıtmalarını gerçekleştiriyor, katkı ve yardım gören sanat kuruluşları, topluluklar ve sanatçılar sağladıkları gelirle yaşamlarını sürdürüp eser veriyor, halk, kültür ve sanat olaylarına getirilen hareket ve güven sayesinde daha çok görüyor, daha çok dinliyor, dolayısıyla daha çok eğitilmiş oluyor.

Hangi yorumlara kulak verilirse verilsin,
hangi yönden bakılırsa bakılsın özel sektörün kültür ve sanata katkısıyla yardımı tarafsız gözlemcilerce yararlı bulunuyor.

Acaba liberal ekonominin giderek geliştiği, önemli adımların atıldığı yurdumuzda durum nedir?
Bunlar maksada uygun olarak planlanmış, uzmanlara danışılarak gerçekleşmiş, harcamalar gerçekten verimli ve isabetli olmuş mudur?
Geçmişi gene İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraya kadar uzanan özel sektör kültür ve sanat ilişkileri çerçevesinde önemli ne gibi girişimler olmuş,
ne gibi yararlar sağlanmıştır?

Bu başlıbaşına önemli araştırı sorununa eğilme zamanının geldiğine inanıyoruz.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 125 - 1 Ağustos 1985
________________________________________________________



Türk özel sektörünün kültür sanat işlerine dair...

Son yıllarda özel sektörümüzün kültür ve sanat işlerine de fon ayırdığına dair gözle görülür bir gelişme var. Şöyle bir geriye bakarsak, bu konuda Türkiye’de başı çeken galiba bankalar olmuştu. Kültür ve sanat yayınlarıyla, ödüllü yarışmalarla, sonra galerileriyle... Holdingleşmeyle birlikte konuya verilen önemin de arttığını görüyoruz. Batı işletmecilik jargonunda “Şirket philanthropy’si” (philanthropy = insan sevgisi) denen türden bir yaklaşımla, artık özel sektör kârını “maksimize” etmenin yanı sıra, bütçesinden, eğitim, sağlık, kamu sorunları ve bu arada kültür/sanat işleri için fon ayırıyordu. Osmanlı döneminden miras dört dörtlük “Vakıf” kurumu da, T.C. yasalarına uyarlanmış yeni biçimiyle bu tür işler için güzel bir örgüt modeli oldu, bir kısım holdingler bu konuları vakıflarında odaklaştırdılar.

(Bugün İstanbul’da kurulmuş özel vakıfların sayısı 305’i bulmuş, bu ayrı bir araştırma konusu elbet.)


NELER YAPILDI?

Kalın çizgileriyle gruplanırsa, ödüllü yarışmalar, yayın, sanat galerileri en çok harcama yapılan etkinlikler. Henüz gelenekselleşmemekle birlikte, özellikle gazetelerin başı çektiği, ilgili kurumların katılımıyla genişleyen kültür ağırlıklı kampanyalar da bu yolda harcama yapılan kalemlerden biri. Özel müze açılması, özel koleksiyonların kamuya açılması gibi kalıcı olaylar, bu konularla uzun süredir uğraşmanın oluşturduğu birikimin doğal sonucu olarak, son zamanlarda gerçekleşen örneklerden. Uluslararası kültür/sanat etkinlikleri şimdilik çok sınırlı.

Vakıflı holdinglerin yanı sıra daha küçük boyutlu işletmelerin de pratik amaçlı yaklaşımlar var.

Örneğin;
  • pastel boya üretenin, resim;
  • iplik üretenin nakış, dantel;
  • kendisine eli yüzü düzgün bir amblem arayanın amblem  yarışmaları açması gibi...

Daha bilim ağırlıklı çabalar da gözlendi.

  • Mimarlık ve mühendislik alanında çalışan bir kuruluşun,
Mimar Sinan hakkında uluslararası düzeyde sergi ve sempozyumlara malzeme oluşturması gibi.

Son üç-dört yıldır, çocuklara ayrı bir önem verilip, kültür sanatla uğraşmaya itildikleri ise, bir ayrı gelişme. Özellikle çocuk resmi, Türkiye’de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar günışığına şu son yıllarda çıktı.

(Bu arada “Ulusal Çocuk Galerisi’ne Doğru” adlı serginin -Yıldız Şale’de- konunun ilginç örneklerini içerdiğini anımsatalım)

Kültür/sanat yayınlarının çok yaygın olduğunu söylemek pek kolay değil. Vakıflar kanalıyla yapılan yayınlar giderek sistemli bir biçime kavuşuyor.

Pek çok özel sektör kuruluşu, gerek yalnız gerek bilim/kültür/sanat kurumları ve derneklerle işbirliği yaparak, seminer, sempozyum, konferans v.b. etkinlikler düzenleyip, “daha önceleri nerelerdeydiniz?” dedirtecek denli ilginçlikler yaşatıyorlar. Bu arada iletişim teknolojisinin nimetleri, yapılan işlere renk katıyor, etkinliğini artırıyor. Multivizyon gibi, video-filmleri gibi araçlarla, özel sektör-kültür sanat ilişkisi daha pırıltılı görünümlerde somutlaşıyor, bir yerlere doğru sürüp gidiyor...




NEDEN ACABA?

Neden acaba, akılcı bir biçimde üretim yapıp, doğru pazarlara ürünü satıp, “kâr” büyütücü finansman politikalarıyla yetinmiyor bizim özel sektör?

Nobel ödüllü ekonomist Friedman’a hiç mi kulak vermiyor?

Ne diyordu hani, kârı büyütmenin dışında toplumsal amaçlı işlere kalkışmanın maliyetinin, işçilerin, müşterilerin ve ortakların ödediği bir “gizli vergi” olduğuna dair?

Neyse biz bu ilişkinin Türkiye’deki nedenini araştırmacılara bırakalım.

Ola ki, yöneticilerin kişiliklerinden kaynaklanıyordur. Belki rastlantısaldır, belki “statü-sembol” arayışlarından, belki de üretim politikaları gereğindendir. Bakarsınız, “hepsinden biraz”dır. Ancak, en arzu edilir bulgu, bu ilişkinin bir işletme yönetimi politikası olarak, bilinçle kurulduğu ve -hiç ayıp değil- işletmeye somut yararlar getirmesi amacıyla, planlı ve programlı sürdürüldüğünün belirtilmesi olacaktır.

Niçin mi?

GEÇMEMEKTE DİRENEN GEÇİŞ TOPLUMU

Çünkü, bütün -liberal ekonomilerin hüküm sürdüğü- dünyada artık özel sektör işletmeleri yeni işlevler yüklenmişlerdir.

  • Yaşam anlayışının değişmesi,
  • gittikçe alımgücünü sınırlayan enflasyon,
  • yenilenemeyen kaynakların azalması,
  • çevre sorunları,
  • iletişim teknolojisinin de körüklediği “sofistike” tüketicilerin artması... gibi etkenlerle, özel sektör işletmeleri artık “büyük gözaltı“ndadır.

Eskiden ne yaptığı ettiği, yalnız ortaklarını, biraz çalışanlarını, belki de müşterilerini ilgilendirirken, bugün, herkesi ilgilendirmektedir.

İşletmecilik dilinde “hedef kitleler” denilen bu gruplar;
  • iç ve dış baskı grupları,
  • hükümet organları,
  • çevre korumacılar,
  • potansiyel müşteriler,
  • basın yayın organları,
  • bilim kurumları,
  • rakipler,
  • kadınlar,
  • gençlik... gibi çeşitlilik göstermekte ve işletmenin özel durumuna göre beklenti içinde bulunmaktadırlar.

Özel sektör işletmesi artık bir “sosyo-ekonomik” birimdir ve bu bağlamda toplumsal sorumluluk sahibidir. Üstelik bu sorumluluğu yerine getirmek zorundadır. Çünkü artık, sorun yalnızca “kâr” değil, bu arslanağzı pazarda varlığını sürdürebilmek için ayakta kalabilmektir. Bunun yolu da, yukarıda örneklenen hedef kitlelerin işletme hakkında ne gibi bir imaja sahip oldukları ve neler beklediğinden başlayan, geniş çaplı araştırmalara dayalı bir iletişim sistemi kurmak, çevreden aldığını çevreye vermek amacıyla üretimin yani sıra yapılan “iyi” işleri, “iyice bir” duyurmak ve besleyici tepkileri (feed-back) almaktan başlar. Bu arada şu anlatılan işin de Türkçeye “Halkla ilişkiler” diye çevrilmek bahtsızlığına uğrayan, belki de bu yüzden girmediği kılık bırakılmayan “Public Relations” işinin ta kendisi olduğunu belirtmek gerek. Galiba en iyisi bu işi “P.R.” kısaltmasıyla anmak olacak bundan sonra. Bu “iyi” işlerin içine kültür/sanat/bilim/eğitim/çevre sorunlarına hizmet elbette girecektir. Bir P.R. etkinliği olarak, bir yönetim politikası olarak, bilerek ve istenerek girecektir. İşletme ile ilgili kitleleri arasında sağlıklı iletişim kurup, yönetim politikalarının belirlenmesine ışık tutan bir araç kimliğiyle, PR, bugün uluslararası büyük işletmelerce önemsendiğinden (1), kuruluşun iyi imaji ana amaçların elde edilmesini çabuklaştırmaktadır. Bunun da gizlenecek, saklanacak bir yanı yoktur. Ancak, gelin görün ki, Türkiye’de bir yandan “geçiş toplumuyuz” diye durmadan altı çizilen, nedense o “geçiş”in bir türlü bitmediği bir toplum biçimi yaşanıyor. “Kültür/sanat” bir yana, “sanayi”, “ticaret” bir yana. Hele o sonuncusu, eski Yunan örneği sanki biraz “ayıp” bir iş. O nedenle özel sektörümüz kültür sanat ilişkisini ya biraz “mahcup” bir biçimde sürdürüyor, ya da öyle olması gerektiği sanılıyor. Aman dikkat. İncelikle davranılmazsa, mutlak altında bir “iş” olduğu sanılabilir.

İşte size çok taze bir kanıt (2)
(Özel sektörün bir sanat etkinliği için değişik şehirlerden çağrılan eleştirmenler, açılıştan önce dört gün mükemmelen ağırlanmışlar da):

...Zaten o nazik çağrıyı aldığım zaman ‘dünya tersine dönüyor herhalde’ diye düşünmüştüm bir an. Olacak şey mi böylesine konukseverlik?
Yoksa ‘bu nazik davetin ardında özel sektörün, burjuvazinin büyük tuzaklarından biri yatıyor olsa gerek’ diye mi düşünmeliydim?

Görüyor musunuz şimdi şu “tuzaklı” özel sektörü?

Aslında eleştirmenimiz evhamlanmakta belki haklıdır. Kimbilir başından daha önce neler geçmiştir?

Basından bazılarını “hoş tutarak”, P.R. yapıldığını sanma alışkanlığı karşılıklı olarak sürdürüldükçe de duyarlı bir kişi olarak hep evhamlanacaktır.

Ama artık, nereye “geçtiğimizi” görüp, adını tekrarlayıp, hep birlikte rahatlayalım: Kapitalizme geçiyoruz galiba.

O zaman oyun kurallarına göre oynanacaksa, çağdaş işletmecilik yöntemlerinden yararlanılacak ve özel sektörün gündeminde kültür sanatla ilişki de yer alacaktır. Bundan kimsenin tedirginlik duymasına gerek yoktur. Yeter ki, özel sektör bu işi de kurallarına göre yapsın, kafa göz yararak değil. Açık, seçik, içten iletişimle. Aksi halde, yüzyılların iletişimsizliğinden kimseye yarar olmadığını bir kere daha göreceğiz.


BİLİNÇLİ İLETİŞİMİN ERDEMİ

Amerikan başarısı” hikayesinin “Freudien versiyonu” diye anılan Edward L. Bernay’ın dünyadaki ilk P.R. uygulamalarından burada birazcık söz etmekte yarar var.

Bizim, dışa bir hayli kapalı birileri olarak, dışımızda olup bitenleri soğukkanlı eleştirme şansına sahipliğimizden hep söz edilir ya,
bakarsınız işe yarar. (3)

Bernay, Freud’un yeğeni.
Amcasının psikolojiye eklediklerini, o Amerikan politikası ve ekonomisine eklemiş.
Yetmemiş, Avrupa’ya da danışmanlık etmiş.

Hem de ne tür sorunların çözümünde;
  • Çekoslovakyalı Tomas Masaryk’in Çekoslovakya Bağımsızlık Günü’nü ne gün ilan edeceğinden tutun,
  • haftada bir gün yıkanan ve yıkanmayı sevmeyen Amerikalıların her gün yıkanmalarını sonuçlayan, “sabundan heykelcikler yapma” kampanyalarıyla,
  • Cumartesi gecesi banyoları”nı tarihe karıştıran ilk P.R. çalışmalarına öncülük etmiş.
  • Kol saatini biraz “efemine bir mücevher” bulduğu için takmayan Amerikan erkeklerine cep saati alışkanlık olduğunu kanıtlamış.
Bunun sonucu fosforlu kol saati satışlarındaki patlamayla başlayan
ve bugün İsviçre ve Japon saat üreticilerinin kime borçlu olduklarını belki de bilmedikleri bir pazar yaratmış.

  • Bale hakkında hiçbir fikri olmayan Amerikan halkının baleyle tanışıp, onu benimsemesini sağlamış.
  • Bu arada müşterisi olmak isteyen Hitler’i, Franco’yu, Somoza’yı geri çevirmiş.
  • Kitaplarının Goebbels tarafından da okunmakta olduğunu öğrenince üzüldüğünü belirterek,
eline bir komputer geçiren sahtekârın bankadan para yürütebilmesi olasılığının her zaman bulunduğu“nu söylemiş.

Bunca marifetini aktardığımız Bernay,
kendisiyle geçen yıl yapılan bir söyleşide (4) hâlâ P.R.’ın ne olup ne olmadığının kesin çizgilerle belirtilmeyişinden yakınıyordu.


PEKİ, SONRA?

Amerika’dan, Japonya’dan, kapitalizmden, diğerlerinden, özel sektörden, kültür/sanattan bize ne?“lerin anlamsızlığında birleşiliyorsa, “global köy”de bir özne olarak kararlara katılmak bir gereklilik olarak görülüyorsa, içte ve dışta her düzeyde sağlıklı iletişim kanalları kurulması gerekiyor. Herkes kendi açısından mesaj vermek ve almak durumunda. Binlerce yıllık uygarlık deposu Anadolu topraklarında bugün yaşayanların, birkaç yüzyıllık birikimlerin torunlan tarafından geçildiğini görmek, ancak Osmanlı’nın dışarıda -bilimde, kültürde, sanatta- olup bitenlere kapalılığının bir sonucu gibi geliyor bazen. Evrensel dili konuşamıyorsak, bu saatten sonra oturup, komplekse kapılmak da pek anlamsız. Özel sektörüyle de, bilim adamıyla da, sanatçısıyla da diğerlerinden farkımızı ve ortak yanımızı en kolay ortaya koyacak dil kültür/sanat işte.

O halde, bu yolda harcanacak çabaların göstermeliğin ötesinde, uğraşın içtenliğini ve iletişimin doğru kullanıldığını kanıtlayan adımlar olması gerek.

Örnek mi?

Kültürün sürekliliği ve koruma, değerlendirme, yaşatma bilinci yaratacak, her ilimizde bir “Kültür Merkezi” projesi (5) için ülke çapında işbirliği...
__________________________________________
(1) “Trend-setting companies elevate P.R. to the level of strategic weapon” - “International Management”, June 1985
(2) Sanat Çevresi, Temmuz 85. S.6
(3) “The Permanent Campaign”, S. Blumeanthal, S.17
(4) Interwiev, Fraser P. Seitel, “The Practice of P.R.” 1984, ve, International Herald Tribune, June 18, 1984, S.24
(5) “Kültür Mirasımızı Koruma Semineri Sonuçlandı”, 18 Şubat 1984, Milliyet.



Avniye Tansuğ | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 125 - 1 Ağustos 1985