Grimm Kardeşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Grimm Kardeşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Masal Edebiyatı ve Grimm Kardeşler




Masalın kişileri, belli bir tarih anında, belli bir yerde yaşamış olan bir topluluğun belli fertleri değil de, bir padişah, bir tüccar, bir kocakarı gibi, yersiz, adsız kişilerdir. Bazı bazı, kişinin bir adı varsa, bu sadece anlatmayı kolaylaştırsın diye verilmiş,  ya da sahibinin bir özelliğini, bir halini belirtmek üzere takılmıştır: Sitti Nusret, Keloğlan, Köse, Altın-Toplu-Sultan gibi... İnsanların yerini kimi masallarda arslan, tilki, horoz gibi hayvanlar alır, ya da maceralarına devler, periler, ejderhalar gibi dünyamız üstünde gerçekten yaşamamış ve yaşamayacak olan tabiat dışı varlıklar katışır. Bu insanlar, hayvanlar, varlıklar, nerede, ne zaman yaşamışlardır? Masal bu sorulara: “Evvel zaman içinde bir memlekette” diye karşılık verir. Bazı bazı maceranın geçtiği yer söylenmişse, bu olup bitenlerle gerçek bir bağı düşünülemeyecek bir ülkedir:  Türk masallarındaki Yemen, Çin, Mısır gibi memleketler, kolayca görülür ki, masaldaki olaylarla gerçekten ilişiği olmayan yerlerdir. Bazı masallardaki, İstanbul, Halep gibi şehirleri de ancak “bir büyük şehir” anlamına almak mümkündür.

Masalın, kendine göre bir mantığı, peşin olarak kabul edilmiş “imkânlar"ı vardır. Hayvanlar konuşur, bazıları kılık değiştirip insan oluverirler, kimi insanlar hayvan kılığına girerler, varlıklar ve olaylar alıştığımız ölçülerin dışına çıkabilirler: Aklın alamayacağı kadar büyürler veya küçülürler... Hâsılı masal, ilk göze çarpan, bütün bu özellikleriyle, roman, hikâye gibi yeni çağ anlatma çeşitlerinden, bu özelliklerden bazılarıyla, başka birtakım vasıflarla da eski çağ destanları, chevalier - romanları, evliya menkabeleri gibi, ilk bakışta masala yakın görünen çeşitlerden ayrılır.

Böyle olunca, belli bir masalın konusundan değil, belki genel olarak masalların konusundan söz edilebilir: Kötülük-iyiliği, eğriliği-doğruluğu, azgınlığı-alçak gönüllülüğü... cisimlendirmiş, kişilerin savaşları veya başkaca alış verişleri, insanoğlunun erişilmesi güç amaçlara ulaşma isteğinden doğan düşleri, kendi becerikliliği, yılmazlığıyla, ya da olağanüstü güçlerin yardımıyla birbiri ardından, birbirinden çetin engelleri aşma çabaları... Bütün bunlar, tarih ve coğrafya ile çerçevelenmiş insan toplulukları içinde belli bir zamanı ve yeri bulunmayan, belki insanlığın tarih boyunca herhangi bir toplumda kolaylıkla benimsenebilen kalıplaşmış düşünce, duygu ve olaylar, gezgin thème’lerdir.


MASAL, ULUSALDIR

İşte, yalnız bu yönden masalların thème’leri açısından bakılırsa “ulusal masal olmaz” yargısına varılır. Ancak, bir sanat yaratması salt konu değildir; bir thème ile bunu geliştiren adsız-soyut insan çizgilerinden meydana gelmiş bir masal da düşünülemez. Masalcı sade kişilere can vermekle, onları birbiri ardına bağlanan olaylar içinde kımıldatıp “konuşturmak”la yetinmemiş, kendi toplumunun dilini konuşturmuş, bu toplumun sevinçlerini, dertlerini, şakalarını -açık veya kapalı, türlü yollarla- dile getirmiştir.

Bir masal, dili ile -masalcının dili ile- Türk, Fransız, Arap... masalıdır. Çocuğa ana dilinin bir işçi elindeki alet gibi nasıl kullanıldığını ilk öğreten, ona bu dilin türlü hünerlerini, kıvraklığını, zenginliğini, inceliğini ilk gösteren, kişiyi kendi dilini konuşmayanlardan uzaklaştırıcı, onu konuşanlara yakınlaştırıcı duyguyu -ninnilerin, tekerlemelerin, türkülerin yanı başında, ama onlardan herhalde daha geniş ölçüde- ilk aşılayan masaldır.

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi, her masalcının da kendine göre bir üslubu vardır. Bunun gibi, her milletin masalı da yüzyıllar boyunca sayısız masalcıların bir türlü yarışmalarının sonucu bir üslup kazanmıştır. Demek ki üsluplarıyla da, bir Alman, bir Çin masalından bir Türk masalını ayırt etmek mümkün olacaktır.

İyi usullerle usta masalcılardan derlenmiş bol sayıda Türk masal malzemesini inceleyince, insan çehrelerinin bizim olan çizgilerini tanırız. Türk masalcısının anlatmasındaki insanlar: çocuklar, kadınlar, erkekler; yoksul veya varlıklı, her tabakadan, her işten, devlet makamlarının her basamağından kişiler -padişah, vezir, şehzade, bey, ağa...- bizim insanlarımızdır. Onlarda, kendimizden ve çevremizdekilerden birer parça buluruz. Kişi nasıl kendi diliyle başka milletlerin fertlerinden ayırt ediliyorsa, davranışlarındaki özelliklerle de, içinde yaşadığı topluluğun damgasını taşır. Masalın kişileri de bu kanunun dışında kalmamışlardır. Türk masalları içindeki kişilerin, yabancılardan çok, bizim aşina olduğumuz nişanlarıyla da başka milletlerin masallarından ayrılır.


TÜRK MASALLARINDA KADIN KİŞİLER

Türk masallarındaki insan çehrelerini bazı çizgileriyle belirtmeyi denerken, “kadın kişiler"den başlayacağız. Masallarımızda çokluk, erkeğe bakan kadının önde bir yer aldığı görülür. Buna şaşmamalı. Masal, bizim memleketimizde -mâni, ağıt... gibi- kadın çevresinde gelişmiş, sanki kadın imtiyazı diye tanınmış bir sanattır. Masalı yoğuran, şekillendiren kadın sanatçı olunca, kendi cinsini daha keskin çizgilerle ve özene bezene belirtmesini, onun alın yazısı üzerinde ısrarla durmasını, davalarını ön plana almasını yadırgamamak gerekir. Ortaçağın patriarcal toplum düzeninde kadının erkekle eşit hakları yoktur. O, erkeğin buyruğu altındadır. Şark - İslam dünyasında iki cins arasındaki eşitsizlik daha da keskinleşmiştir. Türlü tabular, onun tabiattan aldığı hakları ve güçleri daha da sınırlandırmıştır. Böylece, kadının erkeğe baka, iki kat çetin bir savaşı vardır: Bir, bütün kendi çevresindeki insanların -babasının, kocasının, kardeşlerinin- omuzlarına binen kadere karşı, bir de erkek cinsine karşı...

Kadının bu savaşları çeşitli manzaralar gösterir. Masallardaki sağduyulu, iyi yürekli, uysal, çalışkan, doğru, güzel kadın, örnek type’tir. Baş roller, çokluk, bu yapıda kadınlara verilmiştir. (Destanlarda ise kadın, erkek niteliklerine yaklaştığı ölçüde önem kazanır; kendi nitelikleriyle siliktir.) Ama, bu örnek huylarla bezenmiş olsa bile kadın veya genç kız, hayatta olduğu gibi, masalda da hemencecik iyi güne kavuşamaz: Üstüne kanat germesini beklediği erkeğin hoyrat isteklerine boyun eğmediği için, ya da güzelliğiyle, iyi huylarıyla kendi cinsinden kötülerin; üvey anaların, kıskanç ablaların, kumaların, fesatçı komşu kızların... hasetlerini depreştirdiği için türlü belalara uğrar. Onun en koygun silahı, çokluk, sonsuz bir sabırdır... Masallarda sadece bu sabır tılsımının gücüyle ya da gene sonuna kadar şikâyetsiz dayanmış olmanın bir mükafatı olarak olağanüstü varlıkların işe karışmasıyla, uzun, zahmetli sınama bir gün sona erer, kötü günler iyiye döner.

Kadın, Türk masallarında sadece olumlu örnek type’ler -sevimli çehreler- halinde çizilmiş olsaydı, elbette eksik kalırdı. Üvey ana, cadı karı, bazı zalim ve kötü niyetli kaynana (masallarımızda kaynana, peşin hükümlere meydan okurcasına çokluk şefkatli ve yumuşaktır), kıskanç bacılar karşı safta yer alarak, iyilerin savaşlarındaki çetinliğini daha iyi belirttikleri gibi, masalın kadın dünyasını da tam gerçekliği içinde canlandırırlar.


TÜRK MASALLARINDA ERKEK ÇEHRELERİ

Türk masallarının ulusal özelliklerini ana çizgileriyle belirtmek için, onların erkek çehreleri üzerinde de durmalıyız. Bunlar, masalın orta halli ve fakir halk tabakaları içinde doğmuş ve gelişmiş bir sanat türü olduğunu göstermek bakımından belki kadın type’lerinden de manalıdır.

Türk masalının başlıca erkek kişilerinden biri, Keloğlan’dır: İtilip kakılan yoksul delikanlı; bazı da Keloğlan adını taşımadığı halde onun başlıca çizgileriyle beliren masal kahramanı: Hor görülen küçük şehzade, ya da itilip kakılmak için yaratıldığına inanılan, ama sonunda bu inancı yalanlayacak olan herhangi bir delikanlı... Keloğlan da şüphesiz, hem fakirin, acizin hasretli düşlerini, hem de önündeki çetin yolun mihnetlerini hesaba katarak, gözünü budaktan sakınmadan maceraya atılan insanın savaşını ifade eder. Keloğlan’ın bu savaşı pek gürültüsüz geçmez: O, haksızlığa uğradığı zaman, “dinsizin hakkından imansızın geleceğini"ni hatırlar, kötünün ettiklerini fitil fitil burnundan getirmesini bilir; padişah bile haksızın tarafını tutmuşsa, Keloğlan’ın amansız vuruşlarından kendini koruyamayacaktır.

Bizim fıkralarımızdaki Nasreddin Hoca’nın, hayal oyunlarımızdaki Karagöz’ün yerlerini, masallarımızda Keloğlan tutmuştur. Keloğlan başka bir sözü anlatma çeşidinin (épique-romanesque yapılı halk hikâyesinin) ünlü kahramanı Köroğlu’nun  -veya onun benzeri ideal yiğitlerin-  kılıç, kalkan ve gürzü yerine, keskin dilini, sağduyusunu ve kel kafası içindeki üstün aklını kullanmasını, becerikli elleriyle tuttuğunu koparmasını bilir. “Çift yanında çifte kanatlı atlar”ı olmadığı için, yalnız “altı ay, bir güz gitmek”le aşınmayan tabanlarına güvenen, diyar diyar dolaşmaktan bezmeyen bu delikanlı, bir parça da gurbete çıkmış köylümüzün alın yazısını taşır.

Eşkıyalar, destanlara, türkülere, günahlarından arınarak giriyorlar. Masallarımızda da “haramiler” çokluk sevimli yüzleriyle görünürler. Grimm kardeşlerin anlatmasındaki Kar-Beyaz(Schneewittchen)’ın, ormandaki evlerine sığındığı yedi cücelerin yerini bir Türk anlatmasında dağları mekân edinmiş “Kırk Haramiler” almıştır. Bunlar, kimseyi incitmeyen, kardeş edindikleri kızın ölüsünü toprağa gömmeye kıyamayacak, yanlarında dağdan dağa, bir altın tabut içinde gezdirecek kadar duygulu insancıklardır; adlarından başka, haramilikle bir ilgileri yoktur. Masallarımızdaki asıl zenaatlerini işleyen haramiler, hırsızlar da bulunur. Bu türlüleri, kanun dışında olmanın elverişsiz şartları içinde bile hesaplı zekanın, ölümle her an karşı karşıya bulunduğunu bilen serdengeçti cesaretin, kat kat üstün güçleri nasıl alt edebileceğini göstermek için, masalcının er meydanına saldığı pehlivanlar gibidir.

Masalda, hırsızlığın, haydutluğun suç olduğu, ahlâk dışı olduğu belirtilir, ama harami, eşkiya, iğrenç veya korkunç değildir: Kimi, idealleştirilmiş bir hak savaşçısı, kimi usta bir oyuncu, kimi türkünün dediği gibi, “İnsan çeşit çeşit, yer damar damar”. Masallarda da öyle. Her tabakadan, her işten kişiler: Padişah, vezir, bezirgân, köylü, hoca, esnaf, hırsız, kadı, şeyh, derviş... rolünde, insanın zayıfı, kuvvetlisi, akıllısı, aptalı, safı, kurnazı, doğrusu, eğrisi, zalimi, adili, adıyla değil de işiyle yargılanmak üzere masal boyunca oyununu gösterecektir.

Masal, her çeşit insanın “örnek edilmeye değeni” ile “kaçınılması, şerrinden korunulması gerekeni”ni dinleyicinin karşısına çıkaracaktır. Boy ölçüşen iki zıt güçten, olumlunun sonunda üstünlüğü alması masalın kanunundandır; çünkü masal iyimserdir. Kusurları büyütmek, cezalar üzerinde fazla durmamak, kötüleri korkunç olmaktan çok, gülünç göstermek gibi yollarla bizim masallarımızda  bu iyimserlik ve hoşgörülük daha da çok belirtilmiştir.


MASALIN YAZIYA GEÇMESİ

Masalı, yukarıda belirtmeye çalıştığım bütün özelliğiyle kendi öz çevresi içinde, sözlü anlatmada buluruz; onun bütün tadını ancak, onu sanatının ehli bir masalcıdan dinlerken tadabiliriz. Ama bu gerçek, en eski tarih çağlarından  -her milletin yazı kullanmaya başladığından-  beri masalın da yazıya geçmesine engel olmamıştır. Çoğu adsız kalmış, tek tük adları zamanımıza ulaşabilmiş yazarlar, halktan dinledikleri  -ve belki, kendileri de halka dinlettikleri-  masalları, az veya çok değiştirerek “kitap etmişler”, böylece yazılı edebiyatta bir çeşit meydana getirmişlerdir. Sonra bu kitaplar başka yazarlara kaynak olmuş. Böylece masal, bir yandan yazılı edebiyata, bir yandan da kendi sözlü geleneği içinde yüzyıllar boyunca gelişmiştir.

Ta en eski çağlardan başlayarak zamanımıza kadar, dünya edebiyat tarihinin belli başlı eserleri arasında masal kitapları dizilidir:
  • Eski Mısır’dan kalma masal metinleri,
  • Hindlilerin Pançatantra’ları,
  • eski Yunanda Esope’a mal edilen Hayvan Masalları,
  • Araplara İran yoluyla Hind’den gelen ve İslam sonrası Arap dünyasında işlenip zenginleştirilen Binbir Gece Hikâyeleri,
  • Türklerin Uygur yazısıyla bıraktıkları masallar,
  • daha sonraları Binbir Gece çeşidinden, yabancılardan aktarıp zenginleştirdikleri külliyatlar yanında Aziz Efendi’nin Muhayyelât’ı Billûr Köşk gibi masal kitapları,
  • Batı’da, Straparola, Basile, La Fontaine... gibi yazarların, eski masal kitaplarından veya halktan aldıkları malzeme ile meydana getirdikleri eserler...

Masal, gene en eski çağlardan başlayarak başka çeşitleri de konularıyla beslemiştir:
  • Eski ve ortaçağların destanlarında (Yunanlıların Odysseia’sında, Oğuzların Dede Korkut Kitabı’nda...)
  • daha sonraları da, destan romana doğru gelişirken meydana gelmiş “geçit-çeşitler”de (Ortaçağın Chevalier romanları, bizim Battal Gazi, Eba Müslim menkabelerimiz, sözlü geleneğimizdeki Köroğlu, Kerem gibi halk hikayeleri),
  • Batı’nın yeniçağa girerken ilk roman ve hikâye denemelerinde (Boccacio’nun Decameron’u, Rabelais’nin Gargantua ve Pantagruel’i... gibi), masal thème’lerinden ve motiflerinden pek çok şey bulur.

Yeniçağ edebiyatları artık kendi çeşit ve şekillerini  -Yeni hayat şartlarının gerektirdiği unsurlarla olgunlaşmış yapılarını-  kazandıktan sonra da, konu almak veya ifade tekniğinden, söyleyiş tarzından faydalanmak için, masallara başvuran yazarlara rastlıyoruz: Shakespeare, Andersen, Oscar Wilde... gibi. Öteden beri opera ve balenin, günümüz sinema sanatının (artistleri insan olan sinemanın ve canlı resmin) kaynakları arasında  -hele sonuncuda-  masalın önemlice bir yeri vardır.


KAYNAĞA GÖRE DEĞİŞEN ÖZELLİK

Masallar, sözlü gelenekte de, şehirden veya köyden geldiğine göre ayrı özellikler gösterir.
Şehirleri de, belki büyük şehirler, kasabalar diye ayırmak uygun olur.

Öyle sanıyorum ki, masallardan büyük şehir damgasını en çok belli edenler, aslı İstanbullu olanlardır.
Öteki şehirlerin masalları, çokluk, kasaba özelliği taşıyanlardan ayırt edilemiyor.

Küçük şehir, kasaba halkı ise köy şartlarına yakın bir toplum hayatı yaşar: Buralarda, çiftçi, küçük zenaat ehli, küçük memur... bir arada düşüp kalkar. Küçük memurlar ya yerlidir, ya yabancı. Yabancılardan, asılları büyük şehirli olanlar vardır. Böyle olunca masal, çoklu, derlendiği yerin değil, anlatanın dilini, üslubunu ve meselelerini yankılandırır. Büyük şehirlerde derlenen metinler için de öyle: Ankara ve İstanbul’dan gelen birçok anlatmalar köy veya kasaba özelliklerini gösteriyor. Geçim kaygısıyla  -temelli veya geçici bir süre için-  büyük şehirde yerleşmiş, aslı köylü veya kasabalı masalcı, kendi şehirleşinceye kadar, masalının aslındaki çeşniyi de yitirmeyecektir. Bu gerçek, anlatanın kimliği hakkında etraflıca bilgi veren derleyicilerin notlarında kesin tanıklarla beliriyor.

Köylü çevreler en çok, özleri bakımından da gerçekçi olan, güldürücü masallardan hoşlanırlar. Köylerde derlenen masallardan pek çoğu bu özelliği gösterenlerdir. Tabiat dışı unsurları, zengin, ağırbaşlı masalları da köylü anlatıcılar, masalın yapısı elverdiği ölçüde kendi sevdikleri çeşitten olanların niteliklerine büründürürler. Bundan başka, içinde açık saçık şakaların, sert çatışmaların yer aldığı, hocaların, hak bilmez beylerin ve ağaların, hırslarına düşkün, şahsiyetsiz, zalim padişahların, onların etrafındaki kötülüğe alet, ya da haksızlığa kışkırtıcı saray adamlarının yerildiği, alaya alındığı,  -eğer bir yarışma veya savaşma varsa, alt edildikleri-  masallar da bu çevrelerde en çok tutulanlardır. Hayvan masalları da en zengin gelenek halinde köy çevresinde gelişmiştir.

Çocukların kendi masalları vardır: “Mıdık” çeşidinden, devleri veya başka, kötü olduğu kadar aptal, ama güçlü varlıkları alt eden küçük oğlan, “Nohut-Bebe” tipinde, oyuncak ölçüsünde kahraman çocukların, hayvan özelliklerini yitirmeden insan macerası yaşayan, ya da insanlarla alış veriş halinde hayvanları konu edinen, çokluk, “zincirleme” denilen özel bir anlatma mekanizması olan masallar... Çocuk masallarını daha çok, kadınlar; analar, nineler, bazı da büyücek çocuklar  -çoğu kızlar-  küçüklere anlatırlar. Masal meclisleri, dinleyicilerin yaşlarına, cinsiyetlerine göre çeşitlenir; konular da öyle... Masal geleneğinin bu yönleri, yazık ki henüz, sade bizim memleketimizde değil, Batı illerinde de etrafıyla incelenmemiştir.

Boratav’ın “Zaman Zaman İçinde” (İst. 1958) adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.


Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 119 - 1 Mayıs 1985
____________________________________________________________________________________________________________________________



Bir masal örneği:
Hızır

Bir varmış, bir yokmuş... Bir padişah varmış. Bu padişah bir gün tellallar bağırtmış: “Kim bana Hızır’ı bulup getirirse ona ne isterse vereceğim.” diye. Hızır’ı kim bulabilir? Hiç kimseden ses çıkmamış.

Bir fakir adam varmış. Bir sürü oğlu-uşağı varmış bunun. Karısına demiş ki: “Karı. Nasıl olsa hepimiz neredeyse açlıktan öleceğiz. İyisi mi, ben gideyim padişaha: ’Hızır’ı bulacağım’ diyeyim. Kırk gün müsaade isteyeyim. Padişahtan oğlumuza, uşağımıza ölünceye dek yetecek yiyecek alayım. Kırk gün sonra padişah beni astırır, ama siz de rahat edersiniz.”

Kadın kocasını çok severmiş. “Etme, eyleme” dediyse de kulağına laf koyamaz. Adamcağız gider padişaha: “Padişahım, ben Hızır’ı bulacağım. Yalnız bana kırk gün müsaade. Bu kırk günde de benim nafakamı temin edin.” der. Padişah kilere emreder, “bu ne isterse verin” diye.

Bu adam kırk günde, oğluna, uşağına ölünceye dek yetecek erzak, iaşe alır, taşır evine.

Kırk birinci gün olur. Padişah buna yaverini yollar. Yaver alır adamı, gelir padişahın huzuruna. Padişah sorar: “Hani, Hızır’ı buldun mu?"

"Bulamadım padişahım, bulacağım da yoktu ya, ben onu zaruret dolayısıyla söyledimdi.”

Padişah bunun üzerine ordaki üç vezirinden birine sorar: “Padişah huzurunda yalan söyleyen bu adamı ne yapmalı?” O da: “Padişahım bunun etini parça parça edip kasap dükkanlarında çengellere asmalı.” der.

O sırada fakirin yanında peyda olan bir çocuk: “Külli şey’in ilâ aslıhi.” der.

Padişah ikinci vezire sorar.
O da: “Efendim, bunun derisini yüzmeli. İçine saman doldurmalı. El-âleme ibret olsun. Bir daha kimse padişah huzurunda yalan söyleyemesin” der.

Çocuk yine: “Külli şey’in ilâ aslıhi.” der.

Padişah üçüncü vezirine sorar.
O: “Efendim, bu fakir adam. Zaruret yüzünden işlemiş. Sizin şanınıza yakışan bunu affetmektir.” der.Çocuk da: “Külli şey’in ilâ aslıhi.” der.

Padişah bu sefer çocuğa: “Sen kimsin? Ben üç vezirime bu meseleyi danıştım. Onlardan sonra sen üç defasında da: ’Külli şey’in ilâ aslıhi.’ dedin. Bunun mânası nedir?” der.

Çocuk da: “Padişahım. Birinci vezirinizin babası kasaptı. Sözlerinde de aslını, cibiliyetini gösterdi. İkinci vezirinizin babası yastıkçı, derici idi. O da aslını gösterdi. Ben de bu fakir adamı utandırmamak için buraya geldim. Vezir istersen işte vezir; Hızır istersen işte Hızır.” der ve kapıdan çıkar gider. Meğer Hızır çocuk kıyafetine girip oraya gelmiş.

Padişah hemen arkasından yaverlerini yollar. Bakarlar, Hızır kaybolmuş. Hemen padişah birinci, ikinci vezirlerinin boynunu vurdurur. Üçüncü veziri kendine Baş-Vezir yapar. Fakir adama da altın, hediye verir. Adamcağız da güvene sevine evine gelir.

Onlar ermiş muradına...

"Az Gittik Uz Gittik,” Pertev Naili Boratav, Bilgi Yayınevi


Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 119 - 1 Mayıs 1985
____________________________________________________________________________________________________________________________



Masal dünyası ve Grimm Kardeşler

Grimm Kardeşler, yalnız Almanya’yı değil, tüm dünya ülkelerini kapsayan görkemli bir masal ve efsane hazinesi ortaya çıkarmayı başarmışlardır.


Grimm masallarını okumaya başladığımız anda, günlük yaşamın sıradanlığından uzaklaşıp, kendimizi taşların canlandığı, ağaçların tuhaf biçimlere girdiği, aynaların geleceği söylediği, hayvanların konuştuğu, cinlerin, cadıların uçuştuğu alabildiğine renkli bir dünyanın içinde buluruz.

Bilmem, çocukluğumuzda bizi heyecanlandıran, kokutan, düşlerimize giren gene de dinlemeye bir tülü doyamadığımız bu dünyanın, çocuksu bir yanı olan yetişkinlerin gözünde de inanılmaz bir çekiciliği olduğunu söylemeye gerek var mı?

Nedir Grimm masallarının etkileyici yanı?

Canlandırılan dünyanın olağanüstülüğü mü?
Bu dünyada her şeyin olabileceği, hiçbir şeyin olanaksız olmadığı duygusu mu?
Mantık ve akıl kurallarının hiçe sayılması mı?
Tüm çelişkilerin sonunda çözülmesinin, tüm dileklerin, umutların gerçekleşmesinin (prens canavarı mutlaka yenecektir, külkedisi mutlaka sevgiyi ve mutluluğu bulacaktır) yarattığı rahatlama mı?
Kötünün, iyiye, doğruya her zaman yenik düşmesi mi?


Kuşkusuz, çocuklar için bir gerçektir bu dünya. Bizlere gelince, belki de gerçek yaşamda bulamadığımız bir güvenceyi masallarda buluyoruz.
Sıkıntıların, bilinçaltına yerleşmiş korkuların, tutuklukların atıldığı bir sığınak oluşturuyor masal bizlere.


“KURBAĞALAR KRALI”

Grimm masallarından “Kurbağalar Kralı” buna güzel bir örnek veriyor. “Kurbağalar Kralı"nın kahramanı olan küçük prenses, bir gün en sevdiği, en değerli oyuncağını, altın bir küreyi kuyuya düşürür, (küre burada oyun oynamanın, çocukluğun, ya da kendi içine kapalı uyum dolu bir dünyanın simgesidir) prenses onu yitirdiği anda büyük bir mutsuzluğa düşer. Bir kurbağa, prensese yardım önerir, küreyi bulup getirecek, buna karşılık prenses ona sevgisini verecektir. Prensesin öneriyi kabul etmesiyle yaşamında yeni bir dönem başlar. Artık uyumlu, dengeli çocuk dünyası sona ermiştir, kurbağa her an, her dakika karşısındadır. Prenses, kurbağadan korkar ve iğrenir  -ona dokunamaz bile-. Kurbağa ise prensesle oyun oynamak, yemek yemek, her şeyi onunla paylaşmak ister; sonunda prensesle yatmaya kalkışınca, prensesin korkusu büyük bir nefret ve öfkeye dönüşür ve kurbağayı yakaladığı gibi duvara fırlatır. Prenses böylece korkusunu yenmiştir, aynı anda büyü bozulur ve kurbağa yakışıklı bir prens olur. Prensesin korkusunu yendiği anda sevgiyi bulması, erotik bir korkunun çözülmesini dile getiriyor.

Öyle sanıyorum ki, masalların yüzyıllar boyu halk tarafından bu denli sevilmesinin,
ağızdan ağıza, kuşaktan kuşağa anlatılmasının en önemli nedenlerinden biri psikoterapik işlevlerinden kaynaklanıyor.

Günümüzde masallara yapılan başlıca eleştiri içerdikleri kaba güç ve saldırganlık öğelerine yöneliyor. Prensesin kurbağayı duvara çarparak öldürmek istemesi, prensin canavarı parçalaması, Haensel ve Gretel’in cadıyı kazana atmaları, kurdun kırmızı şapkalı kızı yemesi vb. gibi imgelerin özellikle çocuklar üzerinde olumsuz bir tepki yaratabileceği öne sürülüyor.

Bir başka önemli eleştiri de, masalların insanları gerçeklerden uzaklaştırdığı, edilgenliğe yönelttiği düşüncesinde toplanıyor. Özellikle Almanya’da on beşi, yirmi beş yıl önce üniversite hareketlerinin başladığı, genç kuşakların seslerini duyurduğu ve eğitimden siyasete değin birçok alanda çeşitli reformların öngörüldüğü dönemde masallara karşı çıkılıyordu. Masalların, tıpkı televizyonda gösterilen kovboy filmleri gibi, çocuklar üzerinde ters bir tepkisi olduğu söyleniyordu.

Ayrıca pek yakın bir geçmişte Alman toplumunun yaşadığı korkunç olaylar, masallardaki korku imgelerini anımsatmıyor muydu?
Auschwitz fırınlarından sonra, Haensel ve Gretel’in cadıyı nasıl kazana sokup yaktıkları anlatılabilir miydi?

70’lerin sonlarına doğru çocuk yazarı Michael Ende ile birlikte yeni bir masal anlayışı doğuyor. Çocukları gerçeklerden uzaklaştırmayan, tersine bilinçlendiren, gerçeklerle yoğun bir biçimde hesaplaşmalarını sağlayan bir anlayış. Michael Ende’nin insanların birbirlerine yabancılaştıkları, sevgisizliğin giderek dalbudak sardığı tüketim toplumunun sorunlarını işleyen “Momo” adlı yapıtı buna ilk örneği veriyor. Bankaya para yatırır gibi zamanı yatırarak zamanı yaşamayan, yatırıma dönüştüren gri adamlarla her anını dolu dolu yaşamak isteyen küçük kız Momo’nun savaşı anlatılır bu masalda. Sonunda diğer masallarda olduğu gibi, burada da iyi, kötüyü yenecek, Momo savaşı kazanacaktır. Klasik masal türünün tüm özelliklerini taşıyan bir masaldır “Momo”, ama yetişkinleri de en az çocuklar kadar etkileyen, düşünmeye yönelten gerçekçi, çağdaş bir masal.

Kuşkusuz geleneksel masal anlayışına karşı çıkış yeni değildi. Halk masallarının yazılı edebiyata girmemiş olduğu dönemlerde bile, çocuklar üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler tükenmeyen bir tartışma konusuydu. Aydınlanma çağının ünlü eğitimbilimcilerinden Basedow, masalların çocukları ürküttüğünü ve gerçeklerden kopardığını öne sürüyordu. Doğu masallarından etkilenerek masal yazan Wieland bile halk masallarının, burjuva kesimi gençliğini edilgenliğe yönelttiğini söylüyordu.

Batı kültür tarihine baktığımızda,
akılcılığın ve ilerlemeye olan inancın ağır bastığı dönemlerde, masalların önemsenmediğini ya da hor görüldüğünü görüyoruz.
Nitekim, Aydınlanma Çağı’nın akla dayanan dünya görüşüne masal dünyası kapalı kalmıştı.

Öznelciliğin, duyguların ağır bastığı dönemlerde ise, masallara özel bir ilgi duyuluyordu. Çoğu kez tarihsel bunalımlardan, politik çalkantılardan kaynaklanan bu dönemlerde, birey akıl kurallarına olan güvenini yitiriyor, her şey öznel yaşantıların konusu oluyor, her şey doğal ölçütlerin dışında alışılmadık biçimlerde ortaya çıkıyordu. Bu bakımdan romantik dönemde masalların en yüksek sanat türü olarak değerlendirilmesi bir rastlantı değildi. Masal türü hem düşlem gücüne seslenerek bu döneme özgü bir yanı yakalıyor, hem de sunduğu mutlu sonla bu döneme egemen olan korkuların, karamsarlığın aşılmasını sağlıyordu. Alman romantiklerinden Novalis masalı, “Hem her yerde hem de hiçbir yerde olan bildik, tanıdık bir dünyanın düşleri” olarak tanımlar. Novalis’e göre yaşam hiç de bildik, tanıdık değildi, şaşırtıcıydı, korku vericiydi, ancak düşlere, masallara sığındığı zaman insan kendini güvence dolu bir dünyanın içinde buluyordu.


GRİMM KARDEŞLER

Jacob ve Wilhelm Grimm’in halk masallarını toplayarak yazılı edebiyata kazandırmaları bu döneme rastlar. Masal dünyası Grimm Kardeşler’in içinde yaşadıkları, yetiştikleri bir dünyaydı. Her ikisi de çocukluk ve gençlik yıllarını köşkleri, renk renk çiçek bahçeleri, sarayları, kaleleri, daracık orman yollarıyla Grimm masallarının geçtiği yerleri anımsatan ufacık eski bir kentte, Hessen yöresindeki Steinau an der Kinzig’de geçirmişlerdi. Çobanların, arabacıların, avcıların, hizmetçilerin anlattıkları çeşit çeşit masallar, çocukluk yıllarının en önemli yaşantılarını oluşturuyordu.

1806’da bu masalların geçtiği yerleri araştırarak, köy köy, kasaba kasaba gezip dolaşarak hiç bıkmadan, büyük bir tutku ve direnç gücüyle masal toplamaya başladılar. Sonraki yıllarda Alman dilbilgisinin temellerini atacak ve Alman filolojisini kuracak olan Jacob Grimm masal araştırmalarını bilimsel bir titizlikle sürdürüyordu. Bir bilim adamından çok sanatçı olan Wilhelm ise, daha çok anlatım ve üslup sorunları üzerinde duruyordu, masalları hem halk ağzında yaşayan canlılığını, özgünlüğünü koruyarak hem de arı, güzel bir dille yazılı edebiyata aktarmak çabasındaydı. Böylece her iki kardeş de farklı yaklaşımlarıyla birbirlerini tamamlıyorlardı.

Altı yıllık bir çalışmanın sonunda;
  1. 1812’de “Çocuk ve Ev Masalları"nın ilk cildi,
  2. 1815’te ikincisi,
  3. 1822’de ise “masallar üzerine bilimsel bir inceleme” yazısıyla üçüncü cildi çıktı.

Bugün Grimm masalları en çok okunan yapıt olarak dünya yazınının başında gelmektedir.
Yüzbinlerce kez tekrar tekrar yayınlanmış ve hemen hemen tüm dünya dillerine çevrilmiştir.


Jacob Grimm masal araştırmalarıyla ellerine büyülü bir değneğin geçtiğini söylüyordu.

Gerçekten de, Grimm Kardeşler’in bu büyülü değneği dokundurdukları yerde,
yalnız Almanya’yı değil, tüm dünya ülkelerini kapsayan görkemli bir masal ve efsane hazinesi ortaya çıkmıştı.



Zehra İpşiroğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 119 - 1 Mayıs 1985
____________________________________________________________________________________________________________________________

Bir Grimm masalı:

Yedi Kargalar

Bir adamın yedi oğlu varmış. O kadar istermiş de bir kızı olmazmış. Günün birinde karısı ona müjde vermiş: Gebe olduğunu söylemiş. Çocuk dünyaya gelmiş. Bu seferki kızmış. Buna çok sevinmişler ama, çocuk pek cılız, pek ufacık bir şeymiş. Bu yüzden de evde vaftiz edilmesi lazım gelmiş.

Vaftiz suyu getirsin diye babası, oğullarından birini kuyuya yollamış. Öbür altı oğlan da onun peşinden gitmişler. Hepsi de suyu önce kendisi doldurmak istiyormuş. Bu yüzden testi kuyuya düşmüş. Oğlanlar oldukları yerde kalakalmışlar; ne yapacaklarını şaşırmışlar. Hiçbiri eve dönmeye cesaret edememiş.

Çocukların hâlâ dönmediklerini gören baba:
- Yezit oğlanlar muhakkak oyuna daldılar! demiş.

Kızın vaftizsiz öleceğinden korkuyormuş. Canı çok sıkılmış:
- İnşallah hepiniz karga olursunuz!
Diye beddua etmiş. Daha sözünü bitirmeden başının üstünde bir hışırtı işitmiş. Havaya bakmış; kömür gibi kara yedi tane karganın uçup gittiğini görmüş.

Anne-baba bu bedduayı bir daha geri alamamışlar. Oğullarının yedisini de elden kaçırdıklarına çok üzülmüşler. Bütün sevgilerini biricik kızlarına vermişler, onunla bir parça olsun avunmuşlar.

Kız çok geçmeden kendini toplamış, gün geçtikçe güzelleşmiş ama, başka kardeşleri bulunduğundan uzun zaman haberi olmamış. Ana babası bunu duyurmamaya çalışmışlar.

Nihayet günün birinde, ahalinin kendisinden bahsettiklerini işitmiş.

Diyorlarmış ki:
-Kız güzel ama, yedi ağabeysinin başlarına gelen felaket onun yüzünden oldu.

Bunları duyunca kız çok üzülmüş. Annesine, babasına gidip sormuş:
- Ağabeylerim var mıydı benim? Onlara ne oldu? demiş.

Bunun üzerine ana-babası bu sırrı daha fazla saklamak istememişler. Allah’ın böyle takdir ettiğini, yoksa doğumunun buna sebep olmadığını anlatmışlar. ama kızcağızın içine kurt düşmüş. Kardeşlerini kurtarmayı kafasına koymuş. Bir yerlerde durup dinlenemez olmuş. Nihayet bir gün gizlice yola çıkmış. Ağabeylerinin izini bulmaya, ne pahasına olursa olsun onları kurtarmaya karar vermiş.

Evden çıkarken ana-babamı anarım diye bir yüzük, karnım acıkırsa yerim diye bir dilim ekmek, susarsam içerim diye bir testi su, yorulursam otururum diye de bir iskemle almışmış.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş...
Nihayet dünyanın öbür ucuna, güneşin yanına varmış ama güneş çok sıcakmış, korkunç bir şeymiş.
Hem de küçük çocukları yermiş. Kız hemen buradan kaçmış; doğru aya gitmiş. Ay da pek soğukmuş. Hem de kötü huyluymuş.

Çocuğun orada olduğunu anlayınca:
- Burnuma insan kokusu geliyor! diye bağırmaya başlamış.

Kız oradan da çabucak kaçmış; yıldızlara gitmiş. Bunlar ona güler yüz göstermişler. Her yıldız ayrı bir sandalyede oturuyormuş. İçlerinden seher yıldızı ayağa kalkmış; ona bir aşık kemiği vermiş.
- Yanında bu kemik olmazsa sırça sarayı açamazsın. Halbuki kardeşlerin orada... demiş.

Kız bu küçük kemiği almış. Bir mendilin içine sarmış, yola çıkmış. Gide gide sırça saraya varmış. Büyük kapı kilitliymiş. Kız aşık kemiğini çıkarmak için mendili açmış. Bir de ne görsün? Mendil bomboş değil mi? Meğerse kız iyi kalpli yıldızın hediyesini kaybetmişmiş. Şimdi ne yapacak? Kızcağız ağabeylerini kurtarmak istiyormuş. Halbuki sırça sarayın anahtarını kaybetmiş. Bunun üzerine bir bıçak almış. Küçük parmağını kesmiş. Kapıya bunu sokmuş. Bereket versin kapı açılıvermiş.

Kız içeri girince karşısına bir cüce çıkmış:
- Yavrum, demiş, ne arıyorsun burda?

Kız:
- Ağabeylerimi... Yedi kargaları arıyorum!

Cüce:
- Bay kargalar evde değiller. Onlar gelinceye kadar bekleyeceksen gir içeriye!

Bunun üzerine cüce yedi tabak, yedi bardak içinde kargaların yemeklerini içeri getirmiş.
Küçük kız her tabaktan birer lokma yemiş, her bardaktan birer yudum içmiş. Sonuncu bardağın içine de yüzüğü koymuş.

Birdenbire havada bir hışırtı, bir kanat hışırtısı duymuş. Cüce:
- Bay kargalar eve geliyor! demiş.

Kargalar gelmiş; yiyip içmek istemişler. Tabaklarını, bardaklarını görünce arka arkaya söylenmeye başlamışlar:
- Tabağından kim yemiş?
- Bardağımdan kim içmiş?
- Buna bir insan ağzı deymiş!

Yedinci karga bardağı dikip içerken ağzına yüzük gelmiş. Bakmış. Anne-babasının yüzüğünü tanımış:
- İnşallah kız kardeşimiz buraya gelmiştir... Öyleyse kurtulduk sayılır! demiş.

Kapının arkasında durup bu sözleri işiten kız meydana çıkmış. Bunun üzerine kargaların hepsi tekrar insan kılığına dönüşmüşler.
Sarmaş dolaş olmuşlar. Hep birlikte evin yolunu tutmuşlar...



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 119 - 1 Mayıs 1985
____________________________________________________________________________________________________________________________


Aziz Nesin’den bir masal:
Tanrısal Adalet

Var varanın, kır kıranın, ali kıran, başkesenin, sözü geçmez boş kesenin, güvenmez sözüne kimse kimsenin, çoktur sayısı darılanın küsenin, dolu olup yağanın boran olup esenin, uzatmayalım sözü her neyse, ne onun ne benim ne senin, esenin besenin kösenin, kasanın masanın asanın kesenin, garip oğlan örneği göbeğini kendi kesenin, sözümüz burdan dışarı benzesin benzemesin, şişip şişip götün göbeğin ensesin, işte öyle bir yerde bir zamanlar...

Durun durun, ay aman, o zaman ne zaman, o yer hangi yer? Bunu söylemeye mangal kadar yürek ister. O yürek ne sende var hemşire, ne bende var birader... En iyisi biz ödlekler, masal dinler masal söyler ve korku dağları bekler, fare deliğinde yiğitler ve kurtarmak için paçasını yazar da şöyle geneller: Ne zaman o zaman, hangi yer o yer? Her zaman ve her yer...

Her zaman ve her yerde olduğu ve her insanın başına geldiği gibi, bir zamanlar bir yerde bir insan öldü. İnsanların ölmelerinde hiçbir olağanüstülük yoktur; çünkü her insan doğar, yaşar ve ölür. Ne var ki, kimisi yaşar ölür, kimisi de yaşamadan ölür. Her nasıl olursa olsun, her insanın ölmesi zorunlu olduğuna göre, bir zamanlar bir yerdeki insanın ölmesi de olağan sayılmalıydı. Ama bu insan, herhangi birimiz gibi bir insan olmayıp -aman ne ayıp- olağanüstülerin üstünde olağanüstü bir olaydı. Bu insan doğup büyüyüp yaşayıp öldüğü ülkenin en zengin üçünden biriydi. Salt ülkesinin değil, dünyanın da en zengin kırklarından biriydi. Zenginlik, kimileri için bir değerlilik sayılmayabilir. Ama bu ölen sözkonusu insan öyle bildiğiniz zenginlerden değildi, çok üstün nitelikleri vardı. Örneğin, ülkesinde her yıl en yüksek vergiyi o verirdi. İyiliksever ve son kertede yardımseverdi. Ülkesinin yedi ayrı kentinde yoksul öğrenciler için büyük yurtlar kurdurmuştu. Hastalanan işçiler için hastaneler, veremli işçiler için sanatoryumlar yaptırmıştı. Yaptırdığı okulların sayısı pek çoktu. Yetenekli ve zeki ve çalışkan, ama yoksul öğrencilere burs verirdi. Tarihsel ve eskil yapıtların onarılması için paralar vermiş, iyilik kurumlarına çok büyük bağışlarda bulunmuştu.

Ölen işte böyle bir insandı. Böyle bir insanın ölümü, senin benim, şunun bunun, falanın filanın ölümlerimiz gibi sıradan herhangi bir ölüm olmayıp “yeri doldurulamaz büyük bir kayıp” denilen olağanüstü bir ölümdü ki, o ülkenin en çok satışlı gazetelerinde, ölümünün ilanları tam boy iki sayfaya bile sığamamış, üçüncü bir sayfanın yarısına dek yerini de kaplamıştı. Ölen kişinin sahibi olduğu holding, banka ve şirketleri ve fabrikaları ve ortağı olduğu kuruluşlar, işler, ve şirketler ve oralarda çalışanlar ve işgörenler ve daha nice şirketler, firmalar ve nice nice kişiler, ayrı ayrı ve boy boy, kalın kara çerçeveli ilanlar vererek, bu insanın ölümünden duydukları büyük acıyı sonsuz üzüncü en yürek paralayıcı sözcüklerle dile getirmişler ve onun nasıl bir eşsiz iyilikçi ve yardımsever olduğunu bu ilanlarla anlatmışlardı. Ölen kişinin bir kuşak öncesinden başlayarak -çünkü iki kuşak öncekiler anılmaya değmezdi- süren bütün yakın, çok yakın, az yakın akrabalarının adları sıralanmış olduğundan, ilanlar da zorunlu olarak büyük oluyordu. Akraba adlarının çokluğu da, ölen kişinin önemini gösteriyordu. Akrabalardan işe yarayanların ve yarayacak olanların hiç birini darıltmamak için, gelinlerin, damatların, daha yeni doğmuş yiğenlerin bile adları ilanlara konulmuşken, yine de pek çokları adları unutuldu diye darılmışlardı. Çünkü böyle bir insanın ölüm ilanında adının geçmesi o kişi için bir onur ve iş piyasasında da bir krediydi. Ölüm ilanlarında adları geçmeyenler, adı geçenlerin çoğundan daha yakın akraba olduklarının tartışmasını yapmaya başlamışlardı.

Böyle bir insanın ölümünün ilanlarla duyurulmasıyla yetinilmemiş, gazeteler ilk sayfalarında bol fotoğraflı yazılarıyla da haberi kamuya duyurmuşlardı. Bundan başka, o ülkenin radyo ve TV istasyonları da acı haberi, o kişinin özgeçmişini, yurduna yaptığı büyük hizmetleri, iyilik ve yardımlarını anlatarak halka iletmek yoluyla kamu görevini yerine getirmişti.

Bu önemli kişiye yapıldığı gibi, kendi ölümlerinin de böyle gazete, radyo, TV duyurularıyla ve görkemli bir patırtıyla duyurulacağını bilseler, o önemli kişinin pek çok yurttaşı da ölmeye razı ve hatta kendilerini öldürmeye hazırdılar. Öyle bir cenaze töreni yapıldı ki, yer yerinden ve gök kökünden oynadı denilse az. Yaşayan ya da yaşadığını sanan pek çok insan, böyle bir ölümü kıskanmıştı.

Ölüm ilanlarında, çiçek gönderilmemesi, çiçeğe verilecek paranın falanca iyilik kurumuna bağışlanması rica edilmişken ve pek çokları da bu ricayı yerine getirmişken, yine de öyle çok çelenkler gönderenler olmuştu ki, çelenkler arabalarla, kamyonlarla taşınmış ve taze mezarın üstünde çelenklerden bir tepe oluşmuştu. Altta kalıp da çelenk kordelalarındaki şirket ve firma adlarının yazıları okunmayanlar şanssızlıklarına üzülürlerken, tepede kalan çelenklerin kordelalarındaki yaldızlı harflerle yazılı iş yeri adları okunanlar çelenge verilen paranın boşa gitmediğini görüp sevinmişlerdi. Cenaze töreni öyle kalabalık, öyle kalabalıktı ki, ketin gidiş gelişi tam yedi saat tıkanmıştı. Bu iyiliksever insan, ne çok seviliyordu. Sanki bütün kent halkı, onu son yolculuğuna uğurlamak için mezarlık yoluna dökülmüştü. Mezarı başında çok acıklı ve ağlatıcı ve gözyaşı döktürücü söylevler çekilmişti.

Her şey olup bitmiş, evli evine, evi olmayan sıçan deliğine çekilip gitmiş, o iyi insanın ölüsü de toprağın altında kalakalmıştı. Karıncalara, kırkayaklara, akreplere, solucanlara, yılanlara çıyanlara, köstebeklere sıçanlara, farelere karafatmalara, tesbih böceklerine, danaburnulara, bokböceklerine ve tüm börtüböceğe bırakılan o iyiliksever insanın çürüyecek olan kalıbıydı. Ölümsüz ruhuysa, kalıbının cenderesinden fırlayıp özgürlüğüne kavuşmuştu. Ruhu da, tıpkı kalıbının görüntüsündeydi.

O iyiliksever insanın öldüğü gün, kendi ülkesinde on ikibin altıyüzdört ve bütün dünyada da bir milyondan çok insan ölmüştü. Bunca ölünün ruhu, cesetlerinin cenderesinden ve yerçekiminden kurtulmuş olarak özgürce uçuşuyorlardı. Üstlerinde hiçbir giysi yoktu. Kadın olsun, erkek olsun, çıplaklar kampında olduğundan daha çıplak, anadan doğma, yani daltaşak ve dalyaprak dolanıp duruyorlardı. Bulundukları öteki dünya merkezi ısıtma yöntemiyle ısıtıldığından ve ısı sürekli ayarlandığından ruhların soğukalma, nezle olma, hastalanma olanağı yoktu. Hangi dilden konuşurlarsa konuşsunlar, sanki hepsi de anadilleriyle konuşuyormuş gibi birbirlerini anlıyorlardı. Öyle mutluydular ki, niçin bunca zaman dünyanın kahrını çekip de ölmediklerini şaştılar.

Ruhların hepsi de nasıl olsa cennete gideceklerine inanıyorlardı. Nasıl ki, dahaca ölmemiş ve dünyada yaşamakta olan bütün alçaklar, bütün namussuzlar, bütün hainler, bütün muhbirler, bütün hırsızlar, bütün kaçakçılar, bütün sömürücüler, bütün zorbalar, bütün halka kan kusturanlar, özetleyin bütün suçlular bile cennete gideceklerini umuyorlarsa, o gün pis kalıplarından kurtulmuş olan bir milyondan çok ruh da cennete girecekleri umudu içindeydi ve hiçbiri cehenneme atılacağı kuşkusuna kapılmıyordu.

Ruhlar, daltaşak ve dalyaprak olarak özgürce dolanı ve uçuşurlarken, bulutları sarsan, yıldızları titreten ve ruhların tüylerini diken diken eden bir ses şöyle gürledi:

"Yarın sabah, büyük mahkeme kurulacaktır. Hangi ruhların kaç sayılı Tanrısal mahkemede yargılanacakları giriş kapılarına asılı dizelgelerde yazılıdır. Ruhlar, yüce divan önünde, dünyadaki yaşamlarının hesabını verip yargılanarak Tanrısal adalet yerine getirilecek ve her ruh ya cennetteki yerini alacak ya da cehenneme atılacaktır. Yarınki duruşma zamanına dek ruhlar isterlerse cenneti, isterlerse cehennemi gezebilirler. Gerek cennetteki, gerekse cehennemdeki haberalma (informasyon) bürolarında, ruhlara istedikleri gerekli bilgi verilecektir. Şu anda cennetin ve cehennemin kapıları açılmış bulunuyor.

Bulutları sarsan, yıldızları titreten ve ruhların tüylerini diken diken eden gür ses, daha son seslemi söylerken bütün ruhlar cennetin kapısına koştular. Cennetin kapısından bir itiş kakış, öyle bir hırgür başladı ki, dünyada olanları bile bastırdı. İyi ki kalıplarından kurtulmuşlardı da ezip çiğnenen olmuyordu. Ruhlar sel gibi akarak cennete doluştular.

Cehennemin kapısından giren tek ruh olmamıştı. Çünkü hepsi de, iyi insan olduklarına ve cennete gireceklerine inanıyorlardı. Önemli olan, cennetteki en iyi yerleri şimdiden kapmak ve kapatmaktı.

Bir zamanlar bir yerde ölen o iyiliksever ve yardımsever insanın ruhu da itişip kakışarak cennetin kapısından dalmış ve görünümün güzelliği karşısında apışıp kalmıştı. Bütün tasarıların, bütün imgelerin üstünde bir güzellikti bu.

İki yanda tozpembe, soluk mor, açık yeşilimsi, akpak, camgöbeği mavisi, sarımtrak renklerde bulutlar vardı ve bulutların üstünde renk renk yıldızlardan harflerle “Danışma” diye yazılıydı ve her bulutun ortasında açılmış bir boşlukta dünya güzeli bir kız gülümsemekteydi ve bu kızlar anadan doğma çıplak sereserpe yayılmışlardı. Afallayan iyi insanın ruhu, yayılan ağzından akan salyalarını eliyle silerek danışma bulutlarının arasında dolaştı durdu. Her danışma bulutunda bir melek vardı. Bu meleklerden hangisine gidip danışması gerektiğini bir türlü kestiremiyordu. Çünkü hepsi de birbirinden güzeldi. Sonunda bir altın sarısı saçlı meleğe sokulup utana sıkıla kendini tanıtıyordu ki, altın sarısı saçlı melek civelek civelek bir gülüşle,
- Biz sizi tanıyoruz... dedi.

İyi insanın ruhunun ağzı kulaklarına dek yayıldı sevinçten. Demek adı sanı ve ünü buralara dek yayılmıştı.

Melek,
- Size cenneti gezdirmek için rehberlik edecek bir melek ister misiniz? diye sordu.
- Evet, rica ederim... dedi iyi insanın ruhu.
- Nasıl bir parça olsun? diye sordu Melek.

İyi insanın ruhu ne diyeceğini bilemedi.

Melek, önüne büyük bir albüm koyup,
- Bakın, burdan beğendiğinizi seçin! dedi.

Ruh, albümü karıştırdı. İyi ki şu anda ruhtu, yoksa toprağın altında çürümekte olan kalıbı olsaydı, albümdeki çırılçıplak cennet güzellerinin renkli fotoğraflarını görünce çarpılırdı. Her resmin yanında, o kızın vücut ölçüleri, yaşı yazılıydı. Rehber melekler 16-25 yaş arasındaydı. Rehber melekler içlerinden biri seçilmeyecek kertede hepsi de birbirinden güzel olduğundan iyi insanın ruhu, fotoğraflardan birini göstermesiyle, fotoğrafını gösterdiği melek hemen yanında belirdi:
- Sizin rehberinizim, emrinizdeyim...

Rehber melekle iyi insanın ruhu arada uçarak, arada yürüyerek dolaşmaya başladılar.

Rehber,
- Özel olarak görmek istediğiniz bir şey var mı? diye sordu.
İyi insanın ruhu,
- Cennetin en iyi, en güzel yerlerini görmek istiyorum, dedi, yarın büyük yargılamadan sonra cennete gelince önceden beğendiğim yeri almak isterim.
Melek,
- Cennette nasıl bir yer alacağınız, yarınki yüce divanda, işlediğiniz sevaplara göre belli olur... dedi.

İyi insanın ruhu, yurdunda pek çok sevap işlediğini, hatta yurdunun en çok sevap işleyen insanı olduğunu, alçakgönüllülük gösterisi altında anlattı.

O zaman rehber melek,
- Öyleyse birkaç parsel alabilirsiniz... dedi.
- Nasıl, burda da mı arazi parsellere ayrılmış?
Melek,
- Tabii, dedi, ama işledikleri sevaba göre pekçok parsel alanlar da var.
- Her parsel ne kadar?
- Beşyüz metrekare.
- Küçük.
- Sevabınız çoksa, yüz, hatta, bin, hatta daha çok parsel alabilirsiniz...
- Ayrıca ayrı ayrı yerlerde parseller alabilir miyim?
- İşlediğiniz sevaba göre, elbet...
İyi insanın ruhu sevindi buna.
- Öyleyse gezip görelim... dedi.

Kuş seslerinin yaprak hışırtılarına karıştığı bir doğa müziğini dinleyerek sonsuz bir ormanın serin gölgeli yolunda yürüyorlardı.

İyi insanın ruhu,
- Ormanları severim ama, dedi, cennetteki evimin deniz kıyısında olmasını isterim.
Rehber Melek,
- Burası dünyaya benzemez, dedi, burda siz her neyi görmek isterseniz onu görürsünüz. Şimdi orman olarak gördüğünüz bu yeri, deniz kıyısı olarak görmek isterseniz öyle görürsünüz.

İyi ruh şöyle bir baktı yanına yöresine. Ormanın içinde, çayırlarda pınar yanlarında üçerbeşer çıplak -evet hepsi çıplak- gülüp oynaşıp dans edip şarkı söylüyorlardı.

- Burasını deniz kıyısı olarak görürsem ya bu kızlar ne olacak?

- Orda da  başka melekler bulunur... dedi.

İyi ruh içinden bir deniz kıyısı geçirdi. Yanındaki rehberle birlikte kendini, yumuşacık dalgaların kumsalı öpüp yaladığı bir çimerlikte buldu. Meleklerin kimisi denizde oynaşıyor, kimisi kahkahalar atıyor, kimisi kıyıda şarkılar mırıldanarak güneşleniyordu.

Evinin bir göl kıyısında olmasını yeğlediğini daha düşünürken, görmekte olduğu görünüm birden değişiverdi. Şimdi, yeğni bir rüzgarda gümüş derisi titreşen bir gölün uzun kamışları arasından batan güneşin kızıllığını seyrediyorlardı. Her yanda su perileri oynaşıyordu.

- Cennette hem yazlığım, hem kışlığım olabilir mi?

- Bu sizin işlediğiniz sevabın çokluğuna bağlı... Öyle çok sevap işleyenler var ki, onların sayısız köşkleri, yalıları, konakları, evleri var.

İyi ruh, kendisinden çok sevap işlemiş bir insan olabileceğini düşünemiyordu. Bir kışlığı olmasını daha düşünürken kendini bir dağ doruğunda buldu. Rehberle birlikte çıplak ayaklarının altında ezilen kar çiçekleri çıtırdıyordu ve hiç de üşümüyorlardı. Öbek öbek melekler birbirlerine kar topu atıyor, kimisi de kardan adam yapıyordu.

- Ben nasıl parseller istiyorum biliyor musun? dedi.

Rehber,
- Nasıl? diye sordu.

Bir ev ve arsa komisyoncusuna anlatır gibi, iyi ruh rehber meleğe anlattı:
- Her zaman, yani çok zaman oturacağım evin arsasının manzarası güzel olmalı. Deniz görmeli. Bahçesi de büyük... Önü açık... sonra çarşıya pazara yakın olsun, taşıta da... Öbür evlerimin arsalarına gelince... Bir çiftliğim olsun istiyorum...

Gönlünden bütün geçenleri söyledi.

Melek,
- Bunlar, yarınki yargılanmanızdan sonra belli olacak... dedi.

İyi ruh, herşeyin gönlünden geçirdiği gibi görünmesine pek şaştığı için rehbere,
- Ben seni de gönlümden geçtiği gibi mi görüyorum? diye sordu.

Rehber,
- Elbette, dedi, isterseniz beni esmer ve kara saçlı, isterseniz ak tenli ve kumral saçlı, isterseniz tombul ya da daha uzun boylu görebilirsiniz.

Cennetin en hoşuna giden yanı buydu işte. Rehberin, iki limon ucu gibi kendisine çevrilmiş memelerinin uçlarına baktı, içi gitti. Daha, bu denli güzel şey niçin iki tanecik olsun diye düşünmeye kalmadı, bir de baktı ki, rehber, sık üzümlü bir iri salkım gibi saçından ayağına dek hep meme olmuş. Melek bir meme salkımı biçimindeydi. Bu denli çok memeden daha çirkin bir şey olamazdı. Gönlünden geçirip kızı eski biçiminde gördü ve o zaman işte, gözü, kızın apış arasına gitti. Ah işte orası! O doyumsuz güzelliği tanımlamak cennette bile öndenetime uğrardı. İyi ruh, rehberin o en güzel yerini düşünürken, rehber salt o yerinden bir salkım biçimine dönüştü. Meleğin her yeri, ağzı, burnu, kulakları, her yeri apış arasına dönmüştü. İyi ruh, bu korkunç çirkinliği görünce, Tanrı’nın işini bildiğini, insanın neyinin ve neresinin çift, neyinin ve neresinin tek yaratılmasının uygun olduğunu ancak O’nun bildiğini düşündü. Rehber, yine o güzel melek oldu. İyi ruh kendi önüne bakıp, ya rehber de onu önündeki organından bir salkım olarak görürse diye düşündü. Yirmi yıl önce olsaydı neyse ne, ama hele şimdi... Kötü şeyleri kafasından atmak için başını bikaç kez salladı.

Rehber melekle iyi ruh ertesi sabah, yargılama zamanına dek cenneti gezip dolaştılar. Asılmış dizelgelerden birinde, 1 numaralı Tanrısal yönetim mahkemesinde yargılanacağını görmüştü. İstenilen saatte 1 numaralı Tanrısal yönetim mahkemesinin kapısına gitti. Duruşma saat dokuzda başlayacakken, saat on olmuş, çağrılmamıştı. Yaşadığı dünyada olduğu gibi, öteki dünyada da işlerin ciddiye alınmamasına canı sıkıldı. Başka ruhlar da, aldıkları sıra numarasına göre kuyruğa girmişlerdi. Mübaşirin adını haykırdığını duydu. Mahkeme salonuna büyük bir güvenle, hatta kasılarak girdi. Mahkeme salonu, dünyada hiçbir yerde olmayacak kertede görkemli bir yerdi. Kubbesi bulutlardan, duvarları, yağmur perdesindendi. Kürsüde başyargıcın yeri boş, bu boş yerin sağ ve solunda yargıçlar ve en sağda da savcı vardı. Salonun sağ yanında kanatlı melekler, sol yanında da üç sivri uçlu sopalarıyla şeytanlar ve ortalarda da zebaniler vardı.

Başyargıcın yerinin arkasına asılı levhada şu yazı okunuyordu: “Adalet ananın emeli, insanın ameli, babanın temelidir.”

Yargıçlar kürsüsünün sağında, çok uzun boylu, ve uzun saçları göğüslerini örten orta yaşa yakın ama çok güzel, gözleri bir ipek örtüyle bağlı, elinde terazi tutan bir kadın ayakta duruyordu. İyi ruh bu kadını tanıdı. Dünyada da bu kadın adaleti simgeliyordu.

İyi ruhun yanına, ordaki bütün insanlar gibi çıplak bir adam gelip,
- Ben sizin avukatınızım... dedi.

- Daha önce hiç konuşmadık ki, sizinle anlaşmamız da yok... dedi iyi ruh.

- Burda avukatlar atanır, hiç merak etmeyin, bütün dosyalarınızı inceledim... dedi avukat.
Sonra, sağda ve solda duran iki kalın defteri göstererek,
- İşte bakın, bunda sevaplarınız yazılı, bu soldaki de günah defteriniz...

Sevap defteri dörtbeş parmak kalınlığındaydı, ama günah defteri sevap defterinin en az üç kalınlığında üst üste konulmuş sekiz on defter vardı. İyi ruh buna pek şaştı. Nasıl olur, onun ne gibi bir günahı vardı ki... Olsa olsa bunlar başkalarının günah defterleriydi.

Önce iyi ruhun kimliği, yani kimin nesi ve neyin nesi olduğu saptandı. Daha sonra adının sonundaki hecenin “id” mi, yoksa “it” mi olduğunda kuşku uyandığından bunun bağlı olduğu nüfus dairesine sorulmasına karar verildi.

"Adalet, ananın emeli, insanın ameli ve babanın temeliyazılı levhanın önündeki boş bulunan başyargıcın yerinden tok, kalın ve sert bir ses gürledi ki, o sesin verdiği dehşetten yürekler tir tir titredi.

Kendi görünmeyen başyargıcın gürleyen korkunç sesi konuştu:
- Sanığın önce sevap defteri açılsın ve yaptığı sevaplar bir bir okunsun ve her sevap ayrı ayrı tartılarak sevabının derecesine göre kendisine cennet armağanları ihsan edilsin....

Kanatlı sevap melekleri uçuşarak, o kalın sevap defterinin kapağını, sonra da yapraklarını bir bir açtılar. İyi ruhun avukatı, sevap defterinde yazılı bütün iyilikleri okumaya başladı. İyi ruh, yaptığı en küçük, hatta iyilik bile denilmeyecek iyiliklerin bile sevap defterine yazılmış olmasına şaşıp şaşıp kaldı. Yaptığı her iyilik okundukça, gözleri bağlı adalet meleği, arkasında asılı dizelgeye bakıp o iyiliğin ağırlığını terazinin kefesine ve öbür kefesine de terazi dengeye gelene dek cennet armağanını koyuyordu.

Avukat, sevap meleklerinin defterden okuduklarına göre konuşuyordu:
- İyiliksever ve yardımsever müvekkilim, ülkesinin yedi ayrı ilinde öğrenci yurdu kurmuştur.

Bu büyük iyilikti. Adalet meleği, terazinin kefesine ağırlıkları koyup duruyordu.

Sonunda adalet meleği,
- Yürmüdörtbuçuk kilo, onsekiz gram ve dört miligram iyilik... diye seslendi.

İyilikler milimi milimine ölçülüyor ve hiçbir haksızlığa yer verilmeyerek Tanrısal adalet yerine getiriliyordu.

- Müvekkilim onaltı ilkokul, dokuz lise yaptırmıştır.

Adalet meleği tartıyordu:
- Yedi kilo, dörtyüzonbeş gram, iki miligram.

İyi ruhun iyilikleri sayılmakla bitecek gibi değildi.

- Kimsesizler için dört hastane.

- Otuz kilo, yediyüzonüç gram...

- Yoksullara beş aşevi... İki genel kitaplık... Üç sanatevi... Bir müze.

- Yüz kilo...

- Beş kilo... On kilo... Artık terazi çekmiyor, baskül gerekli...

İyi ruhun iyilikleri baskülde tartılmaya başlanmıştı.

- İki ton, beşyüzotuz kilo, elli gram üç miligram iyilik...

- Üç buçuk ton, iki yüz kilo, sekiz onda bir miligram...

Sevap defterindeki sayfaların okunması bitmişti. Avukatı, iyi ruhun kulağına,
- İstersen, dedi, işlediğin bunca sevapla sen bütün cenneti bile alabilirsin.

O sırada söz verilen savcı günah defterinin açılmasını istedi. Günah yazan melekler günah defterlerini açıp yazılan günahları okumaya başladılar.

Savcı okunan bu günahlara göre iddiada bulundu:

- Sanık, o denli büyük günahlar işlemiştir ki, bu günahlarından kurtulabilmek ve dünyada yaptığı gibi cennette de güzel görünümlü çok iyi parseller kapatabilmek için sevaplar da işlemek zorunda kalmıştır. Evet, yoksullar ve işçiler için hastaneler yapmak iyiliğini göstermiştir. Ancak, para kazanmak için kaç işçiyi veremden, besinsizlikten, kötü beslenmeden ve iş kazalarından ve ağır çalıştırmaktan ve daha başka nedenlerden öldürdüğü günah defterinde yazılıdır. Önce işçileri öldürmüş, hastalanmalarına neden olmuş, sonra da hastalananlar için hastaneler yaptırmıştır. Yaptırdığı öğrenci yurtlarına gelince... İşyerlerinde çalışan işgörenlerin, işçilerin, memurların kaçının çocuğunun, onların haklarını yediği ve onları sömürdüğü için, okula gidemediklerinin, öğrenim göremediklerinin günah defterinden saptanması gerekir.

Savcı çok ağır suçlamalarda bulundu. İyi ruhun bütün yaptığı iyiliklerin, yardımların arkasındaki kötülükleri, soygunları, üçkağıtçılıkları, sömürüleri, dalavereleri hem de günah defterinden tek tek sayıp döktü. Nasıl yaptığı iyilikler bütün ayrıntılarıyla sevap defterinde yazılıysa, yaptığı kötülükler de hiçbiri unutulmadan en ince ayrıntılarına dek günah defterinde yazılıydı. Kaç insan, onun yüzünden hırsız, ipsiz, alçak, kötü olmuştu, kaç kadın ve kız onun yüzünden kötü yola düşmek, kendini satmak zorunda kalmıştı, bunların hepsi günah defterinde yazılıydı.

Gözleri bağlı adalet meleği, günahları da terazisinde tartmaya başladıysa da, günahların ağırlığından kantarın topuzu koptuğundan büyük bir baskülde tartıya başlandı.

- Yüz kızın kötü yola düşmesine neden olmasının günahı, ikiyüz ton, dokuzyüz kilo, dörtyüz gram, kırkiki onda üç miligram...

- Yeterli besin alamamaları yüzünden hastalanıp ölen işçiler nedeniyle ... ton. ..... kilo ..... gram ....... miligram ..... milimili gram günah...

Günahları dağlar gibi yığıldı. Günahlarından sevapları çıkarıldı.
Bu çıkarma işleminde yanlışlık olmasın diye hem sağlaması yapıldı, hem de elektronik hesap makinası kullanıldı.

Başyargıcın sesi gürledi:
- Büyük günahları yüzünden sonsuza dek cehennemin dibine atılacaktır.

Zebaniler gelip,
- Hadi yüklen günahlarını! dediler.

İyi ruhun sırtına günahları yüklenince, ağırlığın altında ezilip yamyassı oldu ve üçüncü boyutunu yitirip iki boyutlu bir düzlem oldu.
Karikatüre benzeyen bu insan düzlemini zebaniler cehennemin dibine attılar.

Gelelim kıssadan hisseye.

Sevgili okurlarım, ben size bir masal anlattım. Bildiğiniz gibi, hepsi değil ama, masalların pekçoğu, çocukları da, büyükleri de uyutmak içindir ve bu yüzden pek çok ülkede devlet adamları, hükümet adamları, siyaset adamları, ileri gelenler, büyük adam sayılanlar, halkı uyutmak için masal anlatırlar ya da anlattıkları şeyler masaldır. İşte benim anlattığım bu masal da, uyutucu masallardan biridir. Öteki dünyanın olup olmadığını, ne gördüğüm, ne de görenden duyduğum için, bilmiyorum. Belki siz öteki dünyaya inanıyorsunuzdur. Benim başkalarının inancına saygım vardır. Ben inanmasam bile, siz öteki dünyaya inanıyorsanız, şunu bilmelisiniz ki, öteki dünyanın da bu dünyadan hiçbir ayrımı yoktur. Bu dünyada en iyi, en geniş, en güzel parsellere sahip olanlar, öteki dünyada da, güzel manzaralı parsellere sahip olacaklardır. Çünkü, iyilik yapmak hakkına salt onlar sahiptir. Zavallı yoksullar, iyilik bile yapamazlar ki, cennette bir yer kapabilsinler. Bunlar, iyilik yapmak hakkını bile yoksullara bırakmamışlardır. Kötülük yapmak da, iyilik yapmak da ancak onların hakkıdır.

Masal burda bitti.

Gökten düşmüş üç elma.
Ne bana, ne sana, koçanı kaldı Hasan’a.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 119 - 1 Mayıs 1985
____________________________________________________________________________________________________________________________





Los Angeles Olimpiyat Oyunları’ndan önce bir de sanat olimpiyatı düzenlenmişti 1984’te. Dünyanın her yanından gelen otuz beş çizgi film ustası, bu olimpiyat sırasında, sinemanın keşfinden bu yana yapılmış en iyi canlandırma sineması örneğini seçmek için bir oylamaya çağrılmışlardı. Kazanan film  yirmi altı dakikalık bir Sovyet filmi oldu. Yuri Norştayn’ın “Masallar Masalı”. 1979 yapımı. Bu filmi biz beş yıl önce Lille Uluslararası Kısa Filmler Şenliği’nde izlemiştik. İzlemiş ve çarpılmıştık.

Bir kez size yakın gelen ismi dışında içeriğinden de çok iyi tanıdığımız bir şiire, şiirimizin büyük ustasının aynı addaki şiirine rastlantısal denemeyecek atıflar vardı.

Film bir su başında bir çınar dibinde, uyuklayan bir kedinin yanında, şavkıyan bir güneş altında boş bir kâğıda yaşamı dökmeye çalışan bir şairin görüntüsü ile başlıyordu.

Sonra film bir anılar dizisine geçiyordu bu beyaz ve parlak masal güneşinin altında. Bir anılar demeti çocukluktan tüm canlılığıyla taşınan.

Düş ve gerçeğin, masal ile yaşanmışın birbirine karıştığı bir izlenimler buketine. Yani masalların masalına.

İp atlayan kızkardeş, ipi çeviren bir yarı boğa - yarı insan yaratık, suda keyif çatan dev bir balık, ağlayan bir kardeş, taşan süt, anne. Bir ninni.

Bu ninniden doğan bir küçük kurt yavrusu. Uyanınca kayboluveren düşlerimizin tüm kahramanları gibi, kelebek kanadı kadar duyarlı ve canlı, kocaman gözlü bir kurt yavrusu. Ürkek. Hiç de ninnideki gibi ağlayan çocukları kapıp götürebilecek bir yaratık değil. Zaten ağlayan çocukları kapıp götüremez ki, küçücük, karda kışta yiyecek ekmek bulamamış, közde pişirdiği patatesleri avurtlarını şişirerek puf puf diye üfleyip soğutarak yiyen, bir otomobil farından ödü kopan kocaman gözlü, küçücük göbekli, dik kulaklı kurt yavrusu.

Böyle bir kötü kurt imgesini uydursa uydursa masaldan ve yavru kurtların duyarlığından haberi olmayan büyükler uydurmuştur. Sonra ninniyi bastıran bir ses.. Top ve tüfek sesleri. Savaş... Bir fener altında sevdikleriyle dans eden kadınlar... Tangoların en içlisiyle... birden sevdiğinin kolları arasından sıyrılıp giden bir erkek... biri daha... biri daha yitip giden. Yalnız kalan kadınlar. Kırılan tango... kristal bir gözyaşı şişesi gibi... Rüzgârda savrulup gelen resmi kara haberler... ardı ardına... “Kocanız, oğlunuz, babanız filanca vatan savunması sırasında maalesef...” bir daha... “kocanız, oğlunuz, babanız filanca vatan sa..”...

Arda kalanlardan parkta, kar altında bir parkta, bir bankta yalnız bir kadın... Elma yanaklı bir oğlan... elinde pembe yanaklı bir elma... Elmaya ortak olmak isteyen kargalar... onlar da  aç... Ama sulu elmadan kocaman bir ısırık alır çocuk... sonra düşer elma... düşer çocuk...

Kadın bankta yalnız değildir... Sakat bir savaş gazisi... Artık savaş öncesinin sağlıklılığında olamayacak, bir sakat, ama sakat makat yine de bir birlikteliğin denemesine girişirler... Elma karlar üzerinde kalır... ısırılmış pembe yanağı ile...

Yine şair su başında düşer bir şeyler yazmayı... Kedi uyuklar... Bir yaşamın anılarından dantela gibi örülmüş bir masaldır “Masallar Masalı”. Bugüne değin izlediğimiz, Walt Disney’vari veya diğer örneklerini bildiğimiz masal filmlerinden çok değişiktir. Bugüne değin güzelim masalları en basit, en sempatik çizgilerle resimlemeyi ve bir düş kadar çok boyutlu, çok derinlikli olan öyküleri basitleştirerek iki boyuta renkli olarak indirgemeyi öngören anlayışa, yani “masal filmi”ne karşı “film ile masal” anlayışını getiriyor. Daha önce yaptıkları, “Tilki ile Tavşan”, “Leylek ile Balıkçıl”, “Siste Bir Kirpi” filmlerinde de bu yönelimin izlerini taşıyor, Yuri Norştayn ve eşi Francesca Yarbusova.

Görüntüler, başka hiçbir ressamın biçemine benzemez biçimde özgün. Her çerçeve kendi başına da müthiş etkileyici olan görsel değerler sunuyor. Ses bandının özenli çalışması da masal filmlerinde sıkça rastlanan abartı ve karikatürden uzak. Yalın, yumuşak sesler. İnsanı yüreğinin en uzak, en dokunulmamış köşesinden yakalayan. Zor tabii bu denli örneği görülmemiş bir filmi beyaz üzerine siyah yazılarla anlatmak. Ama Los Angeles’teki seçicilerin oylarının da kanıtladığı gibi, sinema tarihinde “masal” olarak, masal tarihinde “sinema” olarak bir dönüm noktası “Masallar Masalı”.Sinema çağının masalı”na örnek.



Yavuzer Çetinkaya | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi 119 - 1 Mayıs 1985