Değişik kesimlerden, kültürlerden, deneyimlerden çıkıp gelen insanoğlu ancak iletişim yoluyla bir oydaşmaya varabilir. iletişim ise, bir karşılıklı anlaşma, tartışma işidir. Bir toplumda anlaşmazlıklar, gelişigüzel değil de, akla dayalı oydaşma yoluyla çözülebilir. Toplu istenç, ancak tartışma süreci içinde anlaşma alanlarını sürekli geliştirerek oluşabilir. Tartışma yoluyla oydaşma sağlamanın ise akla dayalı bir alt yapısı, birtakım kuralları, yolu-yordamı, başka bir deyişle, bir tartışma ahlakı vardır.
Son otuz yıl içinde toplumsal birimlere önemli ölçüde damgasını vuran 63 yaşındaki Alman düşünür Jürgen Habermas, bu yakınlarda İngilizceye çevrilen bir kitabında, tartışma ahlakı, ahlak bilinci gibi kavramlar üzerinde duruyor; iletişim eyleminde bu kavramların yerini irdeliyor.
SAVIN GÜCÜYLE İKNA
Habermas’a göre “tartışma, daha sağlam kanıtlarla beslenen savların gücüne dayanır. Tartışmada amaç, evrensel bir dinleyici kitlesini ikna edebilmek, söz konusu sava genel onay, birleşik rıza kazanabilmektir. Tartışmaya katılanlar, kendileri öğrenmeye hazır olduklar gibi, muhataplarının içtenliğini de veri sayarlar. Geçerlilik savları eleştiriye açıktır; taraflar hem zihinlerinin, hem de huylarının kapılarını eleştiriye açık tutarlar. Eleştiriden gocunmamak, onlar için artık doğal bir yaşam tarzıdır. Çünkü eleştiri, aklın ondan hiç ayrılmayan gölgesidir; başka bir benzetişle, eleştiri, bir madenci lambası gibi hep aklın önüne ışık tutar.”
Tartışma sürecinde ötesine geçilen aşamanın içeriği, kategorik olarak değerden düşer. Dinsel-fizikötesi düşünce tarzları ve gelenekler, bundan ötürü geçerliliğini yitirmiştir. Yeni bilgi ve öğrenme düzeyi, eskisini artık geride bırakmıştır. Anlaşmaya yönelik her eylem, paylaşılan bir durumu tanımlamada bir işbirliği süreci diye algılanır. Tartışmaya katılanlar, Habermas’ın “yaşam dünyası” (Lebenswelt) dediği bir alanda anlaşmaya varırlar. Günlük yaşamı paylaşma, iletişim eyleminin arka fonunu oluşturur.
İletişim eylemini anlamakla akla dayalı yorumlar yapmak arasında temel bir ilişki söz konusudur.
Bu süreçte tartışmacılar, hem birbirlerini etkiler, hem de ister istemez birlikte değişikliğe uğrarlar.
Karşılıklı eleştiri ise, iletişim alanında yetkinleşmeden, “söylem” (discourse) dediğimiz özel iletişim biçimlerinin künhüne varmadan gerçekleşemez. İletişimde eleştiri; konunun daha önce kabul edilmiş, olumlanarak yadsınmış, ötesine geçilmiş, başka bir deyişle korunarak aşılmış (sublate - aufheben) kavramlarını, sav ve kanıtlarını bilmekle mümkündür.
Dünyaya bakış tarzlar nin çoğulculuğu içindeki görüşlerden evrensel bir çekirdek çekip çıkarmak, akla dayalı evrensel bir iletişim kuramı oluşturmaya bağlıdır.
Burada;
- bir yol, Socrates’in “propaedeutic” diye adlandırılan daha üst düzeyde öğrenmeye, incelemeye yönelik söyleşi tarzıdır. Bu tarz; biçimsel anlambilim (semantik), konuşma edimi kuramı ve dil pragmatiği aracılığıyla akıl temelinde evrensel kuralları oluşturma amacı güder.
- İkinci bir yöntem, biçimsel-pragmatik tarzda düşünceyi derine indirmenin, düşünceyi karşılıklı kazıp çıkarmanın görgül (ampirik) yararına dayanır. Düşüncenin hem kökeninde, hem de gelişiminde (ontogenesis) yer alan eylem, çok geniş kapsamlı bir yapabilme ve yaptırabilme gücüne sahiptir.
- Üçüncüsü, asıl bilimsel olanı ise, toplumsal ussallaşma (rasyonalizasyon) kuramına toplumbilim yoluyla yaklaşmaktır. Burada söz konusu olan, yaşam dünyasının üstünde bir toplumsal sistem sorunudur; düşüncelerin tarihi olmanın ötesine uzanıp, kuramın tarihine dönüşen bir paradigma (model, kip, çekim örneği) sorunsalıdır.
PARADİGMA DEĞİŞiMi
Denilebilir ki, çağımızda amaca yönelik etkinliklerden iletişim eylemine doğru bir paradigma değişimi olmuştur.
Özneye dayalı bilinç teorisi, yerini karşılıklı etkileşime dayalı iletişim teorisine bırakmıştır.
Paradigmaların yarışmasının toplumsal bilimlerde çağdaş fizikte olduğundan daha başka bir anlamı var. Freud ve Piaget’nin yanı sıra; Marx, Weber, Durkheim, Mead gibi toplumsal bilimlerdeki büyük kuramcıların özgünlüğü, onların bir bakıma, bugün de başkalarıyla eşit düzeyde yarışabilen birer paradigma getirebilmiş olmalarındadır. Bu kuramcılar bugün de bizim çağdaşımızdırlar. Habermas’a göre, söz konusu kuramcılar, “en azından, tek bir temel paradigmayı kuramsal olarak kullanmada ilerlemeler sağlayan Newton, Maxwell, Einstein ya da Planck gibi ‘tarihsel’ duruma düşmemişlerdir.”
Örneğin Marx gibi, Freud gibi paradigmaları şimdi de çağdaşımız olan büyük düşünürler, üzerine yapının kurulabileceği temeli döşemişlerdir. Durkheim, Mead, Max Weber, Piaget, Chomsky de, Marx ile Freud gibi, bilimsel gelişmeye temel olan felsefi kuramın tohumlarını atmışlar, gerçekte felsefi bir düşünceyi kendi özgül araştırma alanlarına zincirleme tepki yaratacak biçimde salıvermişlerdir.
Freud’un psikanalizde, Mead’in iletişim teorisinde, Durkheim’in din sosyolojisinde toplumsal bilimlerin temellerini atmalar bu türdendir. Baskı yoluyla belirti oluşması, kutsal aracılığıyla dayanışmanın yaratılması, rol üstlenmenin kimlik oluşturucu işlevi, toplumun ussallaşması anlamında çağcıllaşma, eylemin doğal sonucu düşünsel doğması anlamında merkezden arınma, varsayım sinama etkinliği anlamında dil geliştirme becerisi edinme gibi temel deyimler, birer paradigma, birer çekim örneği niteliği taşımaktadırlar. Bu paradigmaların hepsinde deneye, gözleme dayalı olmakla birlikte evrensel nitelikte sorular konulmaktadır. Bu deyimlerin hepsi de oğulcuk (rüşeym) biçiminde birer felsefi düşünceyi içlerinde barındırmaktadır.
Habermas’a göre, “Bu tür kuramsal yaklaşımların görgül (ampirik) karşı saldırıların pek gözde birer hedef tahtası olmaları hiç de rastlantı değildir. Bilim tarihinde bu tür çevrimsel (devrevi) hareketler, söz konusu bilim dallarının tek bir birleşik bilimde iç içe geçtiklerini göstermiyor. Bütün bunları analitik filozofların çıtkırıldım gözde çocuğu nörofizyoloji gibi nesnelci yaklaşımlara doğru utkan yürüyüşün birer aşamaları değil de, beşeri bilimlerin felsefileşmesi yolunda evreler saymak, hem daha anlamlı, hem de daha akıllıca olacaktır.” (s. 15)
Habermas, felsefeyi sıradan bir bilgi dalı düzeyine indirgeyen çağsonrasıcıları (postmodernistleri) “genç tutucular” diye niteliyor, “onlar estetik çağcıllığın temel deneyimini kucaklıyor, ussal kavrayış ve bir amaca yönelik olmanın bütün baskılarından, çalışmanın ve bir yarar sağlamanın bütün zorunluluklarından kurtulup, merkezinden arınmış bir öznelliği açığa vurarak çağımız dünyasından kopuyorlar. Onlar çağcıl bir davranışla uzlaşmazcasına, bir çağ karşıtlığına gelip yaslanıyorlar.”
Habermas ise felsefeye, bilimlere yer gösteren bir görev yüklemekten çok yer tutucu (Platzhalter) bir işlev tanıyor. Neyin yerini tutuyor felsefe? Felsefe, güçlü evrensellik savlarıyla ortaya çıkan görgül kuramların yerini tutuyor. Felsefe bir kültür müfettişi olmaktan çıkıyor, bilimlerin arasını bulan bir yorumcu işlevini üstleniyor.
_________________________________________________________________
Jürgen Habermas, Moral Consciousness and Communicative Action, (Ahlaki Bilinç ve İletişim Eylemi), The Massachusetts Institute of Technology Press, Cambridge, Massachusetts, 1990, 215 sayfa.
Cavlı Çulfaz | ADAM SANAT - SAYI: 84 - KASIM 1992
