Biçimsel değişiklikleri yenilik saymıyorsak eğer; “tarih kendini yineler mi?” sorusunun yanıtı kimi zaman kaçınılmaz biçimde “evet”. Toplumların ya değişimlere direnip, akıp giden zamana karşı koymaları ya da politikacıların ihtiraslarına kurban olarak benzer yanlışları yinelemeleri oldum olası şaşırtmıştır beni... “Son İmparator” Pu Yi, 3 yaşında tahta geçtiğinde halkı onun için ölmeye hazırdır. Bütün bir toplum 3 yaşındaki bebeğe tapınır. Çin’in yaşadığı büyük siyasal değişimlerden sonra, filmin son sahnelerinden birinde bir zamanlar canı istediği için saraydakilere yeşil mürekkep içiren Pu Yi’yi yaşlı ve kendi halinde bir bahçıvan olarak görürüz. Müze haline getirilen “yasak kent”teki sarayına bilet alarak girer ve burada 6-7 yaşlarında bir “devrim muhafızı” tarafından yolu kesilir. Bu iki sahne bile “Son İmparator”un izleksel bütünlük açısından ne denli yetkin olduğunu göstermeye yeter. Bernardo Bertolucci, yıllardan beri kafasında canlandırdığı, belki de kare kare ezberler duruma geldiği Pu Yi’nin yaşam öyküsünü epik bir öyküye dönüştürme projesini gerçek mekânları da kullanarak gerçekleştirdiğinde ABD’de hemen herkes Oscar’a en güçlü aday olarak “Son İmparator”u (The Last Emperor) göstermeye başlamıştı bile. Gerçi sıradan Amerikalı izleyicinin alıştırıldığı kalıpların dışına çıkan “Son imparator”un gereksiz yere uzun olduğu savları da ortalarda dolaştı ama, önyargılı olmamak koşuluyla bu filmin dokuz dalda Oscar ödülünü hak ettiği rahatlıkla söylenebilir.
1908’de 3 yaşındayken imparator olan Pu Yi, daha yıkanmasını bile öğrenemeden Çin’de cumhuriyet ilan edilir. Yasak kent sınırları içinde yapay bir soyutlanmışlık içinde imparatorluğunun gücünü yaşamaya başlayacağı dönemde ise tahttan indirilir. Japonların ülkeyi işgalini, kendisini bir kukla gibi kullanmalarını ve Çin devrimini yaşar. Her biri ayrı öykü niteliğindeki bu tarihsel ve siyasal değişimlerin içinden geçen Pu Yi, ülkenin yeni yöneticileri tarafından 10 yıl hapse mahkûm edilecek; iyi halinden ötürü zamanından önce salıverilecek ve yaşamının geri kalan kısmını bir bahçıvan olarak geçirecektir. Pu Yi, imparator olduğu halde gidemediği başkent Pekin’i 1960’ta, tam 52 yıl sonra görür ve kendisinin de garipsediği bir biçimde ilk kez “özgür” olduğunu duyumsar.
Yaşamöyküsü ne denli ilginç ve çarpıcı olursa olsun, bunu sinemaya dönüştürmek, aynı etkiyi yaratmak anlamına gelmiyor. Bertolucci’nin farkı ise burada: Yaşamöyküsünden yola çıkmasına karşın, son sahneye değin sinema yaptığının bilincinde hareket ederek, teknik olanaklar, görsellik ve öyküyü, birini diğerine feda etmeden kullanabiliyor. “Son İmparator” çok değişik açılardan “okunabilecek” bir film: Uçlarda gezinen ve düşünmemeye, tapınmaya alıştırılmış toplumların yeni hayatlar kurmalarının sanıldığı denli kolay olmadığını göstererek “sosyoloji dersi”; bir insanın yaşamöyküsünü fon olarak kullanıp, bütün bir tarihi anlatarak “siyasal tarih dersi” veriyor adeta. Çin İmparatorluğu’nun Çin Halk Cumhuriyeti’ne dönüşmesinin öyküsü olduğu kadar; bir bireyin yitik yaşamıdır “Son İmparator”. Pu Yi, yalnızca yasak kent sınırları içinde olsa bile imparator olmanın ne anlama geldiğini algılamaya başladığı an kurallarını koymak ister. Reform yapma gereğine inanır, toplumun geleneklerini değiştirerek, Batılı bir yaşam biçimini benimsemelerini ister. Gözlerinin bozuk olduğu anlaşıldığında saray çevresi çalkalanır: “Bir imparator gözlük takar mı hiç?”. Bir Batılı gibi giyinmeyi ve düşünmeyi özendirmek için ilk uygulamayı kendisinde başlatır ve beline dek uzayan saç örgüsünü kesip, atar “imparator çıldırdı, artık sonu yakın” yorumlarına aldırmaksızın.
Pu Yi’nin biraz ötede apayrı bir cumhuriyet kurulduğunu bile bile tutukevine dönüşen kendi sarayında reformlara kalkışması ayrıksı kişiliğinin de göstergelerinden birisidir. Evlilik biçimine, saraydaki savurganlığa karşı çıkar; yakın çevresine bir Çinli yerine İngiliz Jonston’ı (Peter O’Toole) getirir. imparatorluğun “sefasını sürmesi” beklenen bir insan, üstelik siyasal çalkantıların adım adım kendisine doğru yaklaştığı bir dönemde kuralları ve tabuları yıkma çabasına girişir. Bu çaba belirli sınırlar içinde imparatorluktan kuklalığa, oradan da toplama kampına ve bahçıvanlığa uzanan çizgiyi anlamlı kılar. Pekin’e ilk kez geldiğinde Mao için düzenlenen yürüyüşe tanık olur. Bu yürüyüş sırasında bir grup insan halk mahkemelerinde yargılanıp cezalandırıldıkları için teşhir edilmektedir. Devrimci eğitimden geçirilip “ıslah edilen” Pu Yi’nin bakışları bu insanlardan birine takılır. Toplama kampında kendisini vatan hainliğinden ötürü sorgulayan ve “devrimci eğitim” veren kamp müdürü bu kez “sağcı” yaftası boynunda takılı bir biçimde ölüme götürülmektedir. Her hızlı değişim gibi, siyasal değişimlerin iç dinamiği kimi önemli yanılgıların ayrımsanmamasına neden olur. Felsefeler ve ilkeleri özümsemek yerine, kişilere tapınma yanılgısı içine düşen toplumlarda yanılgıdan er-geç paylarını alır. Bertolucci, Pekin’deki yürüyüş sahnesini verirken Pu Yi’nin eski kamp müdürünü vatan hainine dönüştüren yanılgının içinde kendi yazgısını da gördüğünü duyumsatır.
Yerinde bir seçimle Bertolucci’nin “Son imparator”u kahraman yaratmaz, klişelerden alabildiğince kaçınılır. Çin’in siyasal değişimi de yan tutmaksızın, bireysel ve toplumsal eksenler çakıştırılarak verilir. “Son İmparator”u isterseniz bir bireyin dramı, isterseniz Çin Halk Cumhuriyeti’nin bugünkü “açıklık” politikasına nerelerden geldiğinin öyküsü, dilerseniz beyazperdeye ilk kez Çin’i “yasak kent” gibi son derece gizemli ve görmeye değer bir mekânın yansıması olarak izleyin. Sonuç değişmeyecek. Epik bir destanla karşı karşıyasınız.
Filmde Pu Yi’yi canlandıran John Lone ile imparatorun ingilizce öğretmenini oynayan Peter O’Toole son derece görkemli bir oyunculuk sergiliyor. Bertolucci, Pu Yi’nin eşcinselliği dışında, yaşam öyküsünün gerçekliğine bağlı kalmış. Unutulmaz bir duygu yoğunluğu ve görsellikle çerçevelenen “Son İmparator”u Bertolucci’nin -şimdiden- vasiyet filmi saymak bile olanaklı..
WALL STREET
Michael Douglas’a ilk Oscar’ını kazandıran “Wall Street” filmi, Douglas’ın yanı sıra, yönetmen Oliver Stone için de ayrı bir anlam taşıyor. 1986’nın Oscar ödüllerine boğulan “Platoon” filminden sonra, Oliver Stone’un yeni çalışması merakla bekleniyordu. Stone, hisse senedi alım-satım işiyle uğraşan babası Louis Stone’a adadığı “Wall Street’te; New York’un, güçsüzlere yaşam hakkı tanımayan ünlü borsa merkezinde başarılı olma hırsıyla yanıp tutuşan, Bud Fox adlı gence (Charlie Sheen) bir firsat tanıyan ünlü bir işadamını anlatır. Gordon Gekko, altetmeye çalıştığı bazı şirketler hakkında “casusluk” yapmak üzere görevlendirir Bud Fox’ı. Kısa zamanda Gordon Gekko’nun en değerli haber kaynağı durumuna gelen ve “iş ahlakı” değerlerini her şeyin para ve gösterişle ölçüldüğü bir dünyaya bırakan Fox, “önlenemez bir yükseliş” içine girer. Maddi değerlerin çerçevelediği dünyasında duygusal bir ilişkiye girerek, ilk yanılgıya kapılan Bud Fox, hâlâ için de sakladığı “iyi yanını” harekete geçirince, duyumsadığı yabancılaşma ile birlikte, büyük patron Gekko’nun düşmanı haline geliverir. Kısa yoldan zenginliğe ve rahat bir yaşantıya ulaşmanın bedelini, patronu tarafından gelen bir ihbar sonucu tutuklanarak ödemeye başlar...
Michael Douglas, “Wall Street”te kimsenin “özdeşleşmek istemeyeceği” Gordon Gekko’yu oynuyor. Kendisine En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandıran bu rol, sanat yaşamı açısından da ayrı bir dönüm noktası. Douglas ilk kez “kötü adam” karakteri canlandırarak, her rolün üstesinden gelebileceğini kanıtlama çabasına girişti. “Fatal Attraction” (Ölümcül Çekicilik) filminin o zavallı, evine ve karısına bağlı olduğu halde baştan çıkartılan erkeği ya da bir “The Jewel of the Nile”ın sevimli kişiliği yoktu artık: Michael Douglas, yaratılan idolünün üzerine gidiyor ve yıkmaya çalışıyordu. “Wall Street”in çok başarılı bir film olduğu söylenemez. Borsa düzenini anlatamadığı gibi, “birçok şeyi birden anlatma” çabasına düştüğü için bir netlik oluşturamıyor. Michael Douglas, Gordon Gekko rolüyle Oscar heykelciğini kazandı ama, doğrusunu söylemek gerekirse, karşısında tartışmasız bir rakip olmamasının avantajı küçümsenemez. “Untouchables” (Dokunulmazlar) filmi ile “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü kazanan Sean Connery ise yılların oyunculuk birikimini sergiliyor. Connery’nin akıllı tutumu sayesinde adını salt James Bond filmleriyle özdeş biçimde anımsamak olanaksız. Connery, “The Name of the Rose” (Gülün Adı) ve “Dokunulmazlar” ile özgün imajını oluşturdu.
MOONSTRUCK - AY ÇARPMASI
Cher... Bir dönem “Sonny and Cher” ikilisi olarak ün yapan, şarkıcılığı ile ön plana çıkan Cher, adeta yıllar geçtikçe daha güçlendi ve kendisini yenilemeyi çok iyi başardı. “Mask” filmi ile dikkatleri çeken Cher, “Silkwood”da Meryl Streep’in sevgilisini canlandırıyordu. “Moon struck / Ay Çarpması” ise insan sıcaklığının çepeçevre kuşattığı bir güldürü. New York’ta yaşayan bir İtalyan ailesinin yakın çevrelerini son derece güzel bir sinema diliyle anlatan “Ay Çarpması”, Akdeniz kültürünün, geleneğinin dev bir kentteki yansıması. Her yönüyle uyum sağlayarak, yaşadıkları toplumun bir parçası olan, ama çok kızınca ya da çok mutlu olunca italyancaya sarılacak denli duyarlıklar yaşayan Castorini ailesi, evrensel bir izleği sergiliyor: Herkes yaşadığı yere ayak uydurabilir; ama herkesin de kendine göre bir sınırı vardır. (Batı Almanya’daki işçilerimizin filmi de yapılabilir mi dersiniz?)
Kocasını yitiren Loretta, ailesiyle birlikte yaşamakta, ancak evlilik önerilerine de kendisini hazır hissetmektedir. Duygusal bir yakınlık duymamasına karşın, içine kapalı ve olgunlaşmamış Johnny Cammareri’nin evlenme önerisini kabul ettiğinde annesine (Olympia Dukakis) “Evleneceğim, çünkü birisine ihtiyacım var” diye açıklar. Annesi “Sakın âşık olayım deme, âşık olursan, erkekler seni kullanır” diye karşılık verir. İtalyan asıllı olmamasına karşın, senaryoyu büyük bir ustalıkla biçimlendiren John Patrick Shanley (En İyi Senaryo Oscar’ını aldı) İtalyan olmanın ipuçlarını keşfetmiş: Sık sık yemek yer, çok sık âşık olur, sevinç ve hüznü bir arada yaşar; örneğin bir ay tutulmasından hiçbir Amerikalının algılayamayacağı biçimde zevk alırlar. Yaşları ne olursa olsun, yaşama bağlılıklarından hiçbir şey yitirmeyen Castoriniler, film boyunca insana “iyi ki yaşıyorum” dedirten bir duygu yayarlar. Evlenmiş olmak için evleneceği Johnny yerine, kardeşi Ronny’ye rastlayınca gerçekten aşık olan Loretta, bu kez durumu nasıl açıklayacağının telaşına kapılır. “Ay Çarpması” Loretta’yı oynayan Cher’in kusursuz yorumu denli, Ronny’de Nicolas Cage, anne rolünde ise Olympia Dukakis ile takım oyunculuğu dediğimiz kavramın en güzel örneklerinden birini veriyor. Kanadalı yönetmen Norman Jewison, Amerikalı senaryo yazarı John Shanley, Rum asıllı Olympia Dukakis (ABD başkanlık seçimlerinde Demokratların aday adaylarından Michael Dukakis’in kuzeni), yönetmen Coppola’nın yeğeni Nicolas Cage ve bu ekibin New York Brooklyn’de bir İtalyan ailesi yaratması. İyi sinema yapmak, güzellikten yana olmak söz konusu olunca, bu çeşitlilik ne güzel bir gökkuşağı oluşturuyor! Olympia Dukakis’e de “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” Oscar’ını kazandıran “Ay Çarpması”, dileriz “Son İmparator” denli kısa bir süre içinde Türk sinemaseverlere sunulur.
Haldun Armağan | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 199 - 1 Mayıs 1988






