Türk resim piyasası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk resim piyasası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türk Resim Piyasası




Son yıllarda her yeni mevsim başında olduğu gibi, bu yıl da, resim piyasası bol hareketi, dedikodulu, tartışmalı, ama bir o kadar da karmaşık günler yaşıyor:

  • Birbiri ardına açılan yeni sanat galerileri, yarışı sürdüremeyip kapısını kapatanlar ya da iç dekorasyon, hediyelik eşya satışı, antikacılık vb. gibi asıl uğraşlarına dönerek bu yarıştan kopanlar..
  • Öte yandan, artık milyonlarla konuşulan resim fiyatları, bunların satılma şansları ve yılda bine yakın resim sattığı iddia edilen ressamlar...
  • İşadamlarının, özel sektörün ve devletin resim piyasasına getirmek istedikleri bilinçsiz katkı ve ödüller, ödüller...

Resim piyasasındaki bu devinim Türk resmine neler kazandırıyor? Gerek galericilerimiz, gerekse ressamlarımız, bu devingen ortamın genelde yanıltıcı olduğu görüşünde birleşiyorlar. Türkiye’deki galerilerin, işleyişlerindeki tutumla, sağlıklı bir sanat eylemi sürdürdüklerini söyleyebilmek, bugün için olanaksız gibi.

Amaçta birer ticari kuruluş olan galerilerin, bilinen ticari kurallara uymakla birlikte, toplum yaşamına yavaş yavaş sindirilen sanatsal ve kültürel etkinlikleri üzerinde de düşünmek zorunda olduklarını belirten ressam Nuri İyem, galerilerin çoğunun bu konuya önem vermemelerini eleştiriyor:

Kimi galerilerin yeniyi savunduklarına tanık oluyoruz. Ama, ticari eylemleri, söylediklerinin tam tersi oluyor. Nitekim, depoları ve duvarları eski-püskü -bazen de sahte- sanatsal değeri olmayan resimlerle dolu.

Eski olsun da ne ve nice olursa olsun, hemen alınıyor ve seyirciye sunuluyor. Bu tür sorumsuzluklarla sürdürülen galericilikte, sanatsal ve kültürel açıdan olumlu sayılacak bir yön bulabilmenin olanağı yoktur sanıyorum.


GALERİCİLER NE DİYOR?

Galericiliğin işlevi konusunda, galericilikle uğraşan kişilerin görüşleri de, Nuri İyem’den farklı değil.

  • Baraz Galerisi’nin sahibi Yahşi Baraz sanat galerilerinin henüz bir kişilik kazanmaktan uzak olduğunu belirterek şunları söylüyor:

Bugün, birbiri ardına açılan sanat galerileri, Türk resim piyasasının olumlu bir gidiş içinde olduğunun kanıtı değildir. Bu galeriler, genelde tam kişiliğini bulmamıştır. Dünyada, salt empresyonistlerin ya da salt gerçeküstücülerin yapıtlarını sergileyen galeriler açılıyor. Bizde ise, bir klasiğin ardından, bir amatörün yapıtlarının sergilendiği galeriler var. Türk resim piyasasına bu galerilerin fazlaca bir katkı sağladığını söylemek güç.

  • Urart Sanat Galerisi’nin yöneticisi Gülnar Alpan ise şöyle değerlendiriyor günümüz resim piyasasını:

Resim piyasası 1984-85 kış sezonunun başında, şimdiye dek görülmemiş bir karmaşa içinde. Henüz Kasım ayının ortalarında olmamıza karşın, fiyat yüksekliği konusu tüm koleksiyoncu ve sanatseverleri endişeye düşürecek boyutlara varmış durumda. Rakamlar sıfırları silinmek istercesine listelerde duruyor ve herkes bu fiyatların nereye varacağını soruyor. Galericilerin, bu konuda sanatçılarıyla titiz bir araştırma içine girmeleri ve değerlendirmelerini sanatçının sanatı, yaşı ve verimliliği ile doğru orantılı olarak yapmaları gerekir. Bu konu, dikkate alınmazsa, çağdaş Türk resminin geleceği pek parlak değildir.


FİYAT ARTIŞLARI

Bugün resim piyasasında en çok konuşulan konulardan biri, fiyatların artışı. Galerilerde sergilenen yapıtların fiyatları, artık milyonlarla ifade ediliyor. Bu arada 10-12 milyon lira fiyat biçilen tablolar da var. Ancak, Türkiye’de, resimlere biçilen bu fiyatların, sağlıklı değerlendirmeler sonucu ortaya çıktığını söylemek oldukça güç. Her şeyden önce, Türkiye’de, resim piyasasını yönlendirecek, belki de “iyi resim”,  “iyi ressam” saptamasına varabilecek bir bilir-kuruluş yok. Bu eksiklik, ortaya bir kavram kargaşası çıkarıyor. Ne alıcı, ne koleksiyoncu, aldığı resmin gerçek değerinin ödediği para olup olmadığını biliyor. Ne de, bir süre sonra satmaya karar verdiğinde, aynı bedeli edip etmeyeceğini.

  • Cumalı Sanat Galerisi sahibi Aydın Cumalı, galericinin en önemli işlevinin, sergilediği sanat yapıtının ederini belirlemek, bir bakıma o yapıta kefil olmak olduğunu söylüyor. Oysa Türkiye’deki yaygın yöntem yapıtın değerini ressamın belirlemesi. Bu nedenle, bir tabloya konulan milyonluk rakamlar, sadece ressamı bağlıyor. Galeri açısından ise, böyle tabloların sergilendiği bir mekân olma reklamını getirdiği için olumlu bile sayılabilir.

Alıcı kesimde ise, belirli bir beğeni değişimi göze çarpıyor. Yakın geçmişe değin, tabloyu dekoratif bir öğe olarak değerlendiren resim alıcısı, evinin duvarını süsleyecek ve özellikle ne anlatıldığı kolayca algılanabilen resimleri yeğliyordu: İzlenimcilik akımının ülkemizdeki temsilcilerinin ürünleri ve natürmortlar gibi. Oysa şimdi ilgi, daha çok yenilikçi resme doğru yöneldi.

  • Urart yöneticisi Gülnar Alpan bu konuda şunları söylüyor:

Bu konuda dikkati çekecek kadar bir değişme, bir gelişme var. Bundan önceki yıllarda eski ve figüratif resme rağbet daha fazlayken son iki yıl içinde bu seçim değişme göstermeye ve ilgi çağdaş, yenilikçi resme doğru kaymaya başladı. Ancak, rakamlar konusunda bir önlem alınmazsa, bu ilgi, doğal olarak, azalma tehlikesiyle karşı karşıya gelecektir.

  • Şu günlerde, Türkiye’deki bir sergisi nedeniyle bulunan ressam Bedri Baykam ise, Türkiye’deki resim beğenisinin de öteki ülkelerden soyutlanamayacağını belirterek, tüm dünyada artık resme biçilen fiyatın yapıldığı çağla orantılı olarak saptandığını söyledi. Buna göre, 18. yüzyılda verilmiş bir empresyonist ürünün değeri kuşkusuz çok fazlayken, 20. yüzyılda yapılan bir emresyonist tablonun önemi pek de çok değildir.

  • Yahşi Baraz’a göre ise, 20. yüzyılda resim her şey gibi, insan yaşamı gibi değişti, soyut bir biçim aldı.
Ancak bu tür resmi algılamanın güçlüğü, resim sanatını çok iyi bilmeyen Türk resim alıcısının ilgisinin gerekli ölçüye ulaşmasını engelliyor.


KİMLER RESİM ALIYOR?

Bugün Türkiye’de üç çeşit resim alıcısından söz edilebilir.

  • Bunlardan biri, devlet. Devlet, yılın çeşitli zamanlarında açtığı sergiler ve yarışmalarla, birçok sanatçının yapıtını satın alıyor ve onlara bir ölçüde destek götürmüş oluyor. Türkiye’de, resme devletin desteği öteden beri eksik kalmış bir konu. Oysa, resim piyasasının yeni yeni oluştuğu bir toplum için, bu desteğin önemi konusunda herkes birleşiyor. Geçmişi yeni yeni bir yüzyıla dayanan Türk resminde, hemen hemen hiçbir ressam, ressam gibi yaşamamış, yani tüm zamanını ve düşüncesini sanatına ayıracak maddî olanağı bulamamıştır. Türk resim piyasasındaki profesyonel anlayış ise çok yenilerde kendini göstermeye başlamıştır.

Devletin yarışmalar sonucu, satın alımlarla sanatçıya sağladığı destek, henüz bir tutarlılık kazanamayan resim piyasasına yeni bir açmaz getirmektedir.

Satın alınan tablolar, ya müzelerde ya da depolarda toplanmaktadır:

Bir depoda, birbiri ardına sıralanmış tabloların işlevsizliği ne denli belirgin ise, müzelere asılan 25-30 yaşlarındaki ve sanat geçmişleri on yıla bile varmayan ressamların yapıtlarının işlevi de o denli tartışmaya açıktır.

Bu durum, zaten piyasaya hâkim olan kavram kargaşasını körüklediği gibi, müzelerin bu konudaki etkisini de en aza indirgemektedir.

  • İkinci grup resim alıcısını özel kuruluşlar oluşturuyor. Bu grubun resim alma yöntemi de, devletinkinden farklı değil. Ya yarışmalarda verilen ödüller karşılığı olarak tablolar satın alınıyor (DYO’nun düzenlediği yarışmalar örnek verilebilir), ya da banka vb. kuruluşların özel koleksiyonuna katılmak üzere yapılıyor bu alım işi. Ancak, bu tür satın alım ve ödüllendirmelerin de uzun vadede, resim piyasasına yarardan çok, zarar getireceği görüşünde birleşiyor, bazı çevreler. Buna göre, yakın bir gelecekte, Türkiye’de ödül almayan sanatçı sayısının, ödüllüler yanında azınlıkta kalacağı düşünülebilir. Bu durumda, şimdilik, “iyi resim”i belirlemekte bir ölçüt olma özelliğini taşıyan ödüller (güvenilir isimlerden oluşan bir seçici kurulun değerlendirmesini var sayarak) işlevini yitirme aşamasına gelecektir.

Özel kuruluşların resim satın alma olayı da, şimdiden tavsamaya yüz tuttu. Satın alınan resmin değerlendirilmesindeki kısıtlı olanaklar, bu alana bir doymuşluk getirdi. Bugün bir özel banka, koleksiyonundaki binin üzerinde tabloya, artık yenilerini katma arzusunu yitirmiş durumda. Daha binlerce tabloyu satın alıp depoda istiflemenin o kuruluşa, ressamlara ve özellikle Türk resim sanatına ne yararı olabilir ki?

  • Üçüncü grup resim alıcısını, içlerinde ünlü işadamlarının da bulunduğu kişiler oluşturuyor. Bu grup alıcının, Türk resim sanatına katkı sağlamak için, bu alana yaptığı yatırımın sağlıklı olmadığı görüşünün savunulduğu söylenebilir.


GALERİLERİN PAYI

Türkiye’deki sanat galerilerinin işleyişi, tüm dünyadaki örneklerinin tersine yatırımcılığa dayanmıyor. Yatırımcı galeriler de var elbette, ancak bunların sayısı, önemsenmeyecek kadar az. Öteki galerilerin çalışma yöntemi, bir bakıma emanetçiliğe dayanıyor. Ressamlar, resimleri galerilere veriyorlar, galeriler de satış üzerinden önceden kararlaştırılan pay yüzdesini alıyorlar. Böylece, sanatçı galeriye kendi sermayesiyle katılmış oluyor.

Galerilerin resim satışlarından aldıkları pay ise, yüzde 25 ile yüzde 50 arasında değişiyor. Bu yüzde, sanatçı ile galericinin anlaşması yoluyla saptanıyor. Yakın bir geçmişe değin yüzde 25 pay ile çalışan galerilerin aldığı yüzde payının artmasına, bazı ressamların neden olduğu da söylentiler arasında. Galericilere, “benim resmimi sat, sana yüzde 50 veririm” diyerek piyasayı yükselten böylelikle elde kalmış resimlerini değerlendirmeye bakan ressamların sayısının da pek az olmadığı belirtiliyor.



ÖNERİLER

Türk resim sanatının gelişmesi ve dünya piyasasında yerini alabilmesi için, iç piyasadaki çekişmelerin, tartışmaların ya da sansasyonların fazla bir yararı olmadığı görülüyor. Bu büyük bir bölümü, Türk resminin gelişmesinin sağlanması için, resim sanatımızın ve sanatçılarımızın yapıtlarının yurt dışında tanıtılmasının gerekliliğinde birleşiyorlar.

Bu konudaki önerilerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

  • Bugün için, Türk resminin en önemli sorunlarının başında “kavram kargaşası” gelmektedir. Bunu önlemek için, bir Modern Sanat Müzesi kurulmalıdır. Bu müzenin merkeziyetinde, Türk resminin gelişmesi için önemli adımlar atılabilir. Ama öncelikle, bu müze hangi sanatın, hangi akımın ve bu akımlarda hangi sanatçıların önde olduğunu saptar, resimlerin ederleri üzerindeki tartışmayı çözümler.

  • Türk resmi, mutlaka yurt dışında tanıtılmalıdır. Bunun başlıca yolu, ressamlarımızı tanıtan kitapların yurt dışında yayınlanması ve sergilerin düzenlenmesidir. Her yıl verdikleri ödüllerle Türk resmine katkıda bulunmayı düşünen özel sektörün, ödül vermek yerine her yıl beş Türk ressamını yurt dışında tanıtmayı üstlenmesi, Türk resmine daha yararlı olacaktır.

  • Resim alıcısı işadamları, koleksiyonlarını sergileyecek özel müzeler oluşturmalı ya da kurulacak Modern Sanat Müzesi’nin destekçisi olmalıdırlar. Türk zengini, sanatına sahip çıkmak zorundadır.

  • Galeriler, salt satış ve sergileme mekânı olarak değerlendirilmemeli, aynı zamanda her biri Türk resim sanatının birer arşivi olma işlevini üstlenmelidir: Resimle ilgili yayınların, broşürlerin derlenmesinden, dia arşivine değin.

  • Resim fiyatlarının saptanmasında, galeri yöneticileri ve sanatçılar mutlaka titiz bir araştırma içinde olmalıdır.

  • Devlet ya da özel sektör, ressamlarımızın Batı’daki sanat merkezlerinde araştırma yapmalarını, hatta belirli bir süre yaşamalarını sağlamalıdır.

  • Sanat yapıtlarına vergi bağımsızlığı getirilebilir. Bu, sanat yapıtının sürekli alımını hızlandıracak bir etken olacaktır.


UMUT MU, UMUTSUZLUK MU?

Çeşitli sanatçı ve galeri yöneticisinden aldığımız görüşler ışığında, sayısı her gün artan galerileri, fiyatları her gün artan tablolarıyla resim piyasasının sorunlarını, umutlarını, umutsuzluklarını, kimi çevrelerce “yapay” olarak nitelenen devinimini yansıtmaya çalıştık.

Her ne kadar eleştirilse de, bugünkü devinimin gelecek için umut kıvılcımları taşımaktan geri kalmadığını belirterek, yeniden ressam Nuri İyem’e bırakalım sözü:

Nice bir kötü işlese de, hemen her galeri giderek artan bir seyirci ve alıcı yaratmaktadır. Bu küçümsenemeyecek bir kazançtır. O insan, o sevgiyi açar, geliştirir, serpiştirir. Gün geçtikçe, çevremizde resme karşı bir gereksinme doğmaktadır. Giderek bizim insanımız da, duvarlarının çıplaklığının ıssızlığından kurtulmak ve resim seyretmek mutluluğuna ermektedir. Bir zamanlar Akademi’den ressam diplomasını alanların yüzde doksanı, ortaokul resim hocalığında eriyip giderlerdi. Şimdilerde ise, ‘ressam olarak yaşamımı sürdüreceğim, başka bir işle uğraşmayacağım’ diyen birçok ressam genç var. Bu kendine güveni, elbetteki bugünkü ortama -ya da resim piyasasına- ve bir de günahlarıyla, sevaplarıyla bizim olan galerilere borçluyuz.



Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 109 - 1 Aralık 1984
____________________________________________________________________________________________




Plastik sanatlar ve özellikle resim piyasasında son yıllarda gözlenen canlılık hiç kuşkusuz sevindirici bir şey. Ayrıca bu canlılığın ardındaki toplumsal ve ekonomik nedenleri incelediğimiz zaman, Türkiye’nin son yıllardaki gelişimini ve yeni toplumsal biçimlenmeler alışını görebiliyoruz. Bu bakımdan resim piyasasının canlılığının nedenleri irdelenirken, aynı zamanda yakın tarihimizin toplumsal ve ekonomik gelişmelerini de irdelemiş oluyoruz.

İslâmiyetin resmî yasaklaması nedeniyle bu alanda ortaya çıkabilecek olan yetenekli kişilerin; yazı, minyatür gibi alanlara kaymış olduklarını varsayabiliriz. Ancak bu alanların sanatçıya açtıkları ufuk ve yaratıcılık olanakları resimle karşılaştırılamayacak kadar dardı. Fakat her şeye karşın o günlerde de bir yazı alış-verişi, bir cilt kapağı alış-verişi, bir minyatür alışverişi olduğunu tahmin edebiliriz. Ve gene bu alış verişin en önemli alıcısının saray ve çevresi olduğunu tahmin etmek de, sanıyoruz yanıltıcı olmaz. Zira biraz aşağıda genişliğine ele almak istediğimiz bir hususu şimdiden vurgulayarak, bu tür gereksinmelere kaynak ayırmak salt gelirin bir fonksiyonu olmadığını, her şeyden önce böyle bir gereksinmenin hissedilmesi gerektiğini belirtelim.

Osmanlı toplumu, burjuvazisi “zuhur etmemiş” bir toplumdu. Tarım kesiminde sermaye birikimine olanak tanımayan bir toprak düzeni yanı sıra, İmparatorluk içindeki Müslüman-Türk unsurların açıklanması çok güç bir biçimde ticarete ilgi duymamaları, dahası “hor görmeleri”, daha ileri yüzyıllarda, örneğin 19. yüzyılın bile bir Osmanlı Burjuvazisinin ortaya çıkamamasına neden olmuştu. Zaten Doğu-Batı arasındaki ticaret yollarının da denetim dışında kalması Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya ticaretindeki payını önemli ölçüde azaltmıştı. Bu dönemde plastik sanatlara karşı ilginin, artık Batı standartlarına göre yetiştirilmeye çabalanan “asker-sivil bürokrat” arasında başladığını görüyoruz. Zaten bunun aksi de beklenemezdi. Bu dönemde resim yapmak ve evinin duvarına resim koymak genellikle saray çevresinin ve “paşazadelerin” bir alışkanlığı idi. Zaten o dönemde resim yapmak “gelir getirici” değil, tam tersine “para götürücü” bir uğraş idi. Ve işte bu nedenle çok dar bir çevre içinde kalınmıştı. Bu dar çerçeve içinde bir piyasa oluşması ve piyasa için resim yapılması elbette söz konusu olamazdı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında gördüğümüz bu olgu, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında da aynen sürdü. Her ne kadar Cumhuriyetimiz uygarlıktan yana olan her alanda olduğu gibi, güzel sanatlar konusunda da tüm olanaklarını kullanmak çabasında olduysa da, olanaklar çok kısıtlıydı. Devletin çok önemli ölçüde alıcı olmasına karşın, bir “resim piyasası”nın nesnel koşulları gerçekleşmemişti. Salt resim yapıp satarak yaşamını sürdüren birkaç istisna belki olmuştu. Fakat genelde resim yapmak “bir hobby”, bir “yan uğraş” durumunda kaldı. İsim vermeden şu kadarını söyleyelim ki; nice değerli ressamın, en verimli çağlarında, haylaz ortaokul öğrencilerine resim derslerinde harcadıkları zaman, günümüzde telafisi mümkün olmayan bir savurganlıktır.

1950’li ve 1960’lı yıllarda Türkiye hızla kabuk değiştirmeye başladı, tarım kesiminin ağırlıklı olduğu bir köylü toplumundan, sanayi kesiminin ağırlıklı olduğu, kentleşen bir yapıya dönüşülüyordu. Ulaşım ve haberleşme olanaklarının hızla genişlemesi insanların ufkunu açmıştı. Henüz öğrenci olduğum 1965’lerde, o zamanlar 500 doların altında olan birey başına yıllık ulusal geliri payının 1000 doların üstüne çıktığı takdirde azgelişmişlik zincirini kıracağımız söyleniyordu. Şimdi gene 800’e düştüyse de, bir zamanlar 1300’e çıktığı zaman bile bireysel ve toplumsal taleplerin ardı arkası kesilmiyordu.

Adnan Menderes’in “her mahalleye bir milyoner sloganı boş ve ucuz bir slogan değildi. Daha 2. Meşrutiyet döneminde başlayan, cumhuriyetin ilk yıllarında sürdürülmeye çabalanan ulusal burjuvaziyi devlet eliyle yaratma amacının dile gelmesiydi. Ve bu amaca bir ölçüde 1970’li yıllarda ulaşıldı.

Varlığını cumhuriyet döneminde de sürdüren “levanten kesim” hariç tutulursa, cumhuriyet döneminin “zenginleri” burjuvanın moral niteliklerine ve bilincine sahip değillerdi. Hele burjuvazinin yüzyılların imbiğinden geçmiş kültürünün yanına bile yaklaşmamışlardı. Levanten kesim ise kültürel gereksinimini ülke dışından giderebiliyordu. İşte bu koşullar altında kimi piyasaların oluşması mümkün olamıyordu.

Belirli bir “piyasanın” oluşabilmesi için her şeyden önce o piyasaya bir arz ve o piyasada bir talep olması gerekir. O dönemlerde de bugünkü ölçülerde olmasa bile bir resim arzı olduğu biliniyor. Fakat talep salt devletten, kimi kamu kuruluşlarından ve özel bazı bankalardan geliyordu. Bir piyasanın olmaması arzu da sınırlıyordu. Zira resim çizerek, boyayarak yaşamını sürdüremeyeceğini anlayan kimi yetenekler, yan uğraşlara sapmakta ve buralarda boğulmaktaydılar. Çoğu kamunun olan az sayıdaki galerilerden birinde bir sergi olanağı sağlamak, resim satmanın temel yöntemiydi. Fakat buralar “piyasa” değildi. Zira insanlar “yüzyüze bir ilişki” içindeydiler. Oysa ki “pazar ekonomisinde” alıcı ile satıcı arasında “piyasanın ajanları” vardır, yani profesyonel uzmanları. Galeri sahibi dostlarım lütfen alınmasınlar, “piyasa kuralları” açısından, fiyatları düşmesin diyerek hale fazla gelen sebzeleri denize döken kabzımallarla, X’in şu dönem tablosunun fiyatı şu kadardırdiye fetva vererek tabloyu kimseye satmayan galerici arasında hiçbir fark yoktur. Üstelik resim “maliyet unsurlarının” saptanması son derece güç olan, tümüyle talebin büyüklük, yoğunluk ve elastikiyetine bağlı olan bir metadır.

Türkiye’de 1980’li yıllarda çok sayıda galerisiyle, iyi yetişmiş uzmanlarıyla ve bu piyasa için üretim yapan son derece yetenekli ve başarılı ressamlarıyla ve yoğun talebiyle bir resim piyasası oluşmuştur. Yukarda değindiğimiz kimi noktalar bu gelişmenin nedenlerinin işaretlerini veriyordu. Ancak yazımızın bu bölümünde bu gelişmelerin nedenlerini daha analitik bir biçimde sıralamaya çabalayacağız.

  1. Piyasa yönünden: Arzın ve talebin var olduğu yerde piyasa kaçınılmaz bir biçimde oluşur. Hatta arzı kanalize eden bir piyasa reklam vb. yöntemlerle talebi de yapay olarak doğurabilir, canlandırabilir. Örneğin geçtiğimiz yıllarda yapılan yoğun reklamların Türk halkında bira içme alışkanlığını yaratması ilginç bir örnektir. Ancak resim piyasası için bu etkeni ileri sürmek yanıltıcı olur. Fakat bu piyasanın oluşmasının sonucunda gözlenen “özenme ve özendirme” de yadsınacak bir olgu olmasa gerektir.

  1. Arz yönünden: Türkiye’de çok yetenekli ressamlar her zaman var olmuştur. Ancak yukarda değindiğimiz gibi bunların çok önemli bir bölümü geçinebilecek başka uğraşlara sapmışlardır. Ancak bir piyasanın oluşması ve ressamların “salt resim yaparak” yaşayabileceklerini görmeleri arzı çok artırmış, zenginlik ve çeşitlilik getirmiştir.

  1. Talep yönünden: İnsanlık sürekli bir gelişim halindedir. Türk insanı da gelişmektedir ve talepleri artmaktadır. Örneğin savaş yıllarında Türkiye’de radyolu evler parmakla gösterilirken, şimdi beş yaşında çocukların bile transistörlü radyoları vardır. Örneğin daha “dün” denilebilecek bir zamanda televizyon her evde bulunmayan bir lüks iken ve bunu paylaşmak isteyen komşuların ziyaretleri için “telesâfir” adı kullanılırken, şimdi yaygın bir biçimde videolar alınmakta, video kulüpleri çığ gibi artarak büyümektedirler. Vitrinlerdeki siyah-beyaz televizyonların kimse yüzüne bakmak istememektedir. Bu koşullar altında elbette resim, müzik, sinema vb. gibi uğraşlar konusunda da arayışlar ve yeni talepler olacaktır. Ancak resim talebinin böylesi artmasının özel bazı nedenleri vardır.


Şimdi bunlar üzerinde tek, tek duralım.

    1. Zevklerdeki gelişme: Kurumlar bir yana bırakılırsa, resmin alıcısı toplumun zengin kesimleridir. Bir öğretmen, ya da üst düzeyden bir devlet memuru kimi giderlerinden kısarak bir resim alabilir. (Şimdi zor alır ya...) Fakat resmin asıl alıcısı bunlar değildir. 70’li yıllara gelene dek çok rafine bazı istisnalar hariç tutulursa Türk burjuvazisi, devletin kanatları altında zenginleşen ve yükselen bir kültürsüz kesimdi. Bugünkü konumlarına nasıl ulaştıklarını üç aşağı - beş yukarı biliyoruz. Fakat bunları izleyen “ikinci kuşak” Türkiye’nin, hatta dünyanın en iyi okullarında okudular, çağın kültür ve uygarlığını benimsediler. Bu kuşak resim piyasasında bir “talep patlaması” yarattı.

    1. Yatırım özelliği: Eskiden resme harcanan para “sokağa atılmış” para olarak düşünülürdü. Sonra birden anlaşıldı ki resme harcanan para enflasyonun üzerinde bir rant yapmaktadır. Eskiden halı alırken, altın alırken nasıl bir ticarî amaç olabiliyor idiyse, şimdi aynı husus resim için geçerli oldu. (En azından bilinç altında).

    1. Ayrıcalık duygusu: Bir resim onu çizen, ya da boyayan ressamın “tek” ürünüdür. X’in resmini salonunun duvarına asan kişi, buna salt kendinin sahip olmasının gurur ve zevkini yaşar. Eskiden kanvas üzerine basılmış orman, değirmen vb. resimlerini çok görkemli, yaldızlı çerçeveler içerisinde duvarlarına asan kimi zenginler, bunun yerine orijinal bir tabloyu koymayı yeğler oldular. Bu belki pahalı bir duyguydu ama, yukarda değindiğimiz gibi yatırım özelliği de vardı. Kaldı ki gelir dağılımı gitgide bozulurken, Türkiye o kadar kolay para kazanılan bir ülke oldu ki, bunu pahalı bulmayanlar da çok...

    1. Gösteriş ve moda olgusu: Yukarda değindiğimiz “ayrıcalık” kişiye hem zevk verebilir ve hem de başkalarına karşı gösteriş yapma olanağını verir. Ve insan psikolojisinin bu zayıf duygusunun resim piyasasının canlanmasında etkili olabileceğini düşünmek, sanıyorum fazla yanlış olmaz. Ayrıca ünlü ressamımızın “orijinal” bir resmini duvara asmak günümüzde bazı çevrelerde “moda” olmuştur ve bunun yadsınması da mümkün değildir.

Yukardaki hususların ışığı altında Türkiye’de bir resim piyasasının doğmasının nedenlerinin anlaşılabileceğinin umudunu taşıyoruz. İyi mi olmuştur, kötü mü olmuştur? gibisinden bir soru sorulacak olursa, elbette iyi olmuştur. Bu arada zincirin bazı halkalarında sömürü olmuyor mu? Oluyor tabii. Fakat Türk resminin ve ressamının dünkü durumunu bugünkü durumuyla karşılaştırırsak, gelişmenin genelde olumlu ve umut verici olduğunu söyleyebiliriz.



Toktamış Ateş | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 109 - 1 Aralık 1984
____________________________________________________________________________________________




Alıcı ve satıcı kesimin oluşturduğu pazar kavramı, ilk bakışta ait olduğu ortamın koşullarıyla bağımlı görünse de, gelişmesini hazırlayan etkenler, genel ekonomik kurallarla ilgilidir. Araştırma, tanıtım, üretim zorunluluklarının belirlenmesi, fiyat saptanması olarak özetleyebileceğimiz bu etkenler, düzenli bir pazar oluşumunun geleceğe yönelik yapısı için de gereklidir.

Son birkaç yılın ürünü olan Türkiye’deki sanat pazarlaması, gene aynı dönem içindeki özel galeri furyasının zorunlu itişiyle ortaya çıkan bir olgu olarak, henüz genel ekonomik kuralların bağlayıcı kapsamına girmiş görünmüyor. Bu pazar, bir bakıma kendiliğinden oluştu ve kısa sürecin getirdiği birtakım ham koşulları, önünde hazır buldu. Buna, pazarlamanın ve galericiliğin hazırlık dönemi de diyebiliriz. Günlük yaşamın gereklerine uyumda titiz davranan ve geçerli ekonomik ilişkilerle palazlanan bir kesim, zenginliğin bir göstergesi olarak, evinin duvarına özgün bir tablo asmak, mobilyasını daha gösterişli kılacak bir “görgü” kuralını yerine getirmek isteyince, galerilere başvurmak zorunda kaldı. Ancak neyi seçeceklerini, nereden başlayacaklarını kestiremiyorlardı. Genellikle aile büyüklerinin geleneksel giyimler içindeki fotoğrafları ve pasaj içi dükkânlarda satılan kartpostal türündeki zevksiz manzaralarla süslü duvarlara yeni konuklar gelecekti ama, bunların seçimi, bir deneyimi ve “kültür”ü gerekli kılmaktaydı. Galerilerde sergilenen resimler, değişik yemekleri midesine doldurduğu için hazımsızlık çeken obur insanın durumuna benzer bir rahatsızlık yaratıyordu.

Bu tabloların hangisi iyi, hangisi kötüydü?
Gelecek vaat edenleri saptarken hangi ölçülerden hareket edilecekti?
Eski tablo bulundurmanın tatmin edici duygusuna ulaşmak için, kimleri tercih etmek gerekecekti?
Bunlar için istenen paralarda, yanıltıcı bir yön bulunabilir miydi?

Aynı şey, paranın hızla değer kaybetmesi ve artan enflasyon hızı karşısında, sanata yatırım yapmanın çok daha kazançlı ve onurlu bir iş olabileceği görüşünden hareket etmeye başlayan koleksiyon sahipleri için de geçerliydi. Tabloları ekspertize edecek danışmanları bulunan ya da bu konuda belli bir deneyimi ele geçirmiş olanlar açısından, sorun büyük ölçüde çözümlenmiş sayılabilirdi. Ancak o noktada bile, birtakım kuşkuların var olduğu görülebiliyordu. Sanatçı sayısındaki artış, özellikle amatör kesimin birtakım boşlukları doldurma çabasına yönelik yoğun girişimleri de, bu tür kuşkular üzerinde etkili oluyordu.

Ankara’da pazarlamanın itici gücünü oluşturan bürokrat ve yüksek düzeydeki memur kesiminin sanata yakınlaşmasında, başka birtakım etkenlerin payından söz edilebilir. Bu kesimi, genellikle kişisel beğeniler ve ortamın değer yargıları yönlendirmektedir. Belli galerilerle olan ilişkiler de seçim konusunda etkili olabilmektedir. İstanbul’un alıcısını, genellikle koleksiyoncuların oluşturduğu söylenebilir. Eski ressamlar ve yetenekli genç kuşak sanatçıları, alıcı bulabilmektedir. Galerilerin de daha çok bu yönde çaba harcadıkları görülebiliyor. Etki, uyandıracağına inanılan sergilerin arkasında, tanıtıma dayalı büyük galeri yatırımının yer aldığı da gözlenebiliyor.


TÜRKİYE’DE GALERİCİLİK MESLEĞİ

Sanatı pazarlamaktan çok, seçkin zümreye seslendiği için çekici görünen galericilik mesleği, Türkiye’de 1970’li yılların başında bir “yan iş” olarak doğdu. Kitap ya da antika eşya satışını pazarlayan yerlerin bir bölümü, küçük bazı değişimlerle galeri ortamına dönüştürüldü. Bu gibi yerlere ilk bakışta galeri dedirtecek ışık ve mekân sorunları çözümlenmiş değildi. Ama eldeki olanakların değerlendirildiği ve büyük tepki uyandırmayacak bir düzenleme yoluna gidildiği görülebiliyordu. Sergi seçimi, Batı ülkelerinde uzmanlaşma düzeyine gelmiş köklü galericilik mesleğinin gerektirdiği ilkelerden kaynaklanmıyordu. Önceleri sanatçı başvuruda bulunuyor, genel koşullar üzerinde anlaşılıyor ve sergi açılıyordu. Aradan geçen on beş yirmi yıllık sürenin, bugün durumu değiştirdiği söylenemez. Belli sanatçılarla çalışma ilkesi, bugün de yerleşmiş değildir. Sergi tanıtımı yolunda, bazı engeller ve katı yaklaşımlar aşılmış olsa bile, galerilerin sanatçı karşısındaki tutumları, henüz berraklığa kavuşmamıştır. Aynı galeride hem kalite düzeyi, hem de eğilimleri farklı sanatçıların, birbiri arkasına sergi açtığı görülebiliyor. Oysa bilindiği gibi, Batı’da sanat ortamını yönlendiren ve beğeni ölçülerini hâkim kılan başlıca kuruluşlar, galerilerdir. Orada izleyici ve sanat koleksiyoncusu, hangi galeride ne tür işle karşılaşacağını bilir ve seçimini ona göre saptar. Kuşkusuz bunda galericilik geleneğinin önemli bir yeri var. Fransa’da geçen yüzyılın sonlarına doğru, aristokrasinin giderek tarihe karışması ve kentsoylu kesimin kültür değerlerine sahip çıkmasıyla, galericilik ve koleksiyonculuk arasında çok yakın bir ilişkinin varlığı bilinir. Fransa’da Amerika’ya sıçrayan ve orada zengin bir pazar bulan sanat oluşumlarında da, paralı ve kültür açlığı içindeki taşıyıcıların kuşkusuz büyük katkısı olmuştur. Bunların çoğu koleksiyoncu kişilerdi. Sanat yapıtlarını toplamayı, yalnız bir kazanç vesilesi olarak görmüyor, toplum içindeki konumlarının ve işlevlerinin de zorunlu bir gereği sayıyorlardı. Kentsoyluluk bunu gerektiriyordu. Bu kişilerin bir bölümü, sonradan resmi mülkiyete geçen ve müzelerin çekirdeğini oluşturan yapıtların koruyuculuğunu üstleniyor, bu geleneğin başka kuşaklara aktarılmasında da etkili oluyorlardı. Stchoukin ve Morosov’un, Sovyet müzelerinin zenginleşmesini sağlayan tarihsel katkılarını düşünelim. Vollard ve Uhde gibi koleksiyoncular, aynı zamanda seçkinleşen galericilik mesleğinin de öncüleriydiler. Sanat ortamıyla doğrudan ilişkileri vardı. Pazarlamanın ölçütlerini oluşturmakla kalmıyorlar, sahip çıktıkları akımlar ve sanatçılar üzerine kuramsal kitaplar da kaleme alıyorlardı. Batı’da sanayi devriminin yarattığı yeni yaşam düzeni, toplum ilişkileri ve değer yargıları, sanat yapıtına dışardan değil içerden yaklaşan yeni bir değerlendirici tipi yaratmıştı. Siparişin yerini sahiplenme alıyordu. Toplum içinde yalnız kalan ve bir anlamda itilen sanatçıyı, eski saygın yerine oturtmakta kentsoylu atak davranıyor ve tarihsel görevini yerine getiriyordu.

Türkiye’de böyle bir dönemden geçilmemesi, değer ölçülerinin oturmamış olması, sanat pazarlamasında çelişik yaklaşımların doğmasına neden oluyor. Yaklaşık otuz yıllık bir geçmişi bulunan özel galericilik, sanat yapıtının alınıp satılır bir “meta” aşamasına eriştiği son on yıl içinde birdenbire gözde bir meslek görünümü kazanınca, önemli bir sorun ortaya çıktı:

Sanat yapıtına fiyat biçmede, hangi ölçütlerden hareket edilecekti?
Eski bir tablonun değerini saptayacak öncelikler neler olacaktı?
Genç bir sanatçıyla, bugün yaşamakta olan eski kuşak sanatçısının ortak fiyatlarda buluşmaları, gerçekte bir çelişki değil miydi?
Tablonun eski olması, fiyatının yüksek düzeyde tutulması için yeterli bir neden miydi?
Tabloya konulmuş yüksek bir değer, onun sanatsal niteliğinin de bir göstergesi olabilir miydi?


BİR KARGAŞADIR GİDİYOR...

Fiyat konusundaki kargaşanın artan galeri sayısıyla birlikte çoğalması, bu sorular üzerinde düşünmeye yöneltiyor bizi. Ama kargaşa bu konuda da bitmiyor: Özel galeri sahip ve yönetmenlerinin büyükçe bir bölümü galeri furyasının toz pembe görüntüsünün açtığı kapıdan girdikleri için belli bir sanatsal görüşten, sınırları çizilmiş bir programdan, amaçları saptanmış tercih politikasından hareket etmiyorlar. Durum böyle olunca, çok farklı düzeylerdeki sanatçıların sergilerini, aynı galeride, aynı sanat mevsimi içinde izlemek, genellikle büyük bir düş kırıklığı yaratmıyor. Genç, fakat yetenekli ve geleceği umutlu bir sanatçının elinden tutarak onu sanat çevrelerine kabul ettirmek, ya da çağdaş sanatımız açısından ihmal edilmemesi gereken çağdaş ve yeni bir eğilimin izleyicisi olma sorumluluğunu üstlenmek gibi ağırlık taşıyan tutumlar, henüz galerilerimizin sorunları çerçevesine girmiş değil. Başvuran sanatçının sergisini açmaktan kaynaklanan yaygın uygulama, bazı küçük ayrımlarla, bugün de geçerliliğini korumaktadır. Galeriler için, satış ölçütü genellikle ön planda geliyor. Orta boyutları aşmayan, figürden ya da doğadan kopmayan resimler tercih nedeni oluyor. Bu kısır yaklaşım, ressamları bir örnek kompozisyonlar üretmeye zorladığı gibi, çağdaş sanatımızın geleceğini olumsuz yönde etkiliyor. Oysa her konuda örnek aldığımız Batı’da, çağdaş sanat gelişmelerinin güncel bir konum içinde izlenebildiği galeriler, iç düzeninden sergilediği sanatçılara ve eğilimlere varıncaya kadar, açık bir ayrımlaşma politikasına girmişlerdir. Neyin nerede izlenebileceği, neyin nerede bulunabileceği konusu, büyük bir çelişki yaratmaz. Amatör ressamlarla çalışan küçük bir galeri topluluğu dışında kalanlar, geleceğin öncü ve atılımcı sanatını oluşturacak değerlerin savunmasını yaparlar. Afiş, katalog, kitap gibi tanıtıcı yayınlara büyük ölçüde yer verirler. Bizdeki galeriler içinde salt sergi etkinliklerine yönelik çalışanlar, parmakla sayılacak kadar az olduğundan, galeri giderlerine önemli bir yük getirecek bu tür uğraşlar fazla yaygın değildir. Değişik dönemlerde ekonomik bunalımların yarattığı olumsuz gelişmeler, antika eşya ve kitap satışı gibi temel işlevi belirleyen gelirlerin değişmeyen desteği, bizdeki galerileri ayakta tutmakta ve resim satışlarının durgunlaştığı dönemlerde bir tür güvence sağlamaktadır. Hatta bu desteğin, galeri ziyaretçilerinin sayısını artırdığı ve ilgiyi yoğunlaştırdığı söylenebilir. Ancak gene de iki büyük ilimizdeki tablo alıcılarının sayısı, zaman içinde büyük iniş ve çıkış göstermez. Orta düzeydeki gelir sahipleri arasında, sanata duydukları yakın ilginin etkisiyle resim alanlar fazla değildir. Onlar da genellikle galerinin eğer varsa-kendi koleksiyonunu oluşturan tablolarından beğendiklerini, ödemedeki kolaylık ilkesine bağlı kalarak satın alma yoluna giderler. Ancak bu uygulamanın yaygın olduğu söylenemez. Taksitli satışları öngören karma sergilerin sürmemiş olması da bunu göstermektedir.


YENİ BİR DESTEK ARAYIŞI...

Galerilerin bugün hayatta bulunmayan ressamlara karşı duyarlı davrandıkları, özel koleksiyonlardan bu tür resimleri topladıkları dönemle, yurt dışında yaşamakta olup da yurtla sanatsal bağlarını pekiştirmek isteyen sanatçıların birer ikişer Türkiye’ye gelmeleri arasında da yakın bir ilgi kurmak mümkündür. Bu, galerilerin pazar olanaklarını genişletme isteklerinin bir uzantısı gibi görülebilir. Koleksiyoncu ve alıcı kesiminin belli bir birikimi oluşturduğu ülkemizde, bir ölçüde doyma noktasına gelmiş gibi görünen pazar, kendisini ayakta tutacak yeni bir destek aramaktadır. Çünkü, koleksiyoncu ve alıcı, genellikle sanatçının belli ya da en olgun dönemlerinin ürünlerini arayıp bulmak yerine, o sanatçıdan birkaç resim edinmeyi yeterli görmektedir. Resim piyasasını, kısa zamanda tıkanmaya götüren nedenlerden biri de budur. Kimi galericilerin, olumlu bir yönelişle, Türk resmine dış pazar arama çabalarına girmelerinde, bu tıkanıklığa bir çözüm düşüncesinin payı bulunabilir. Ancak, Türk resminin dışa açılması, dün olduğu gibi bugün de devletin programlı ve kapsamlı girişimlerini gerekli kılmaktadır. Geniş aralıklarla dışarda düzenlenen sergiler, bu açılmayı sağlayamamakta, kişisel çabalar ise yeterli düzeyi tutturamamaktadır.

Bugüne kadar eski ailelerin evlerinde, birer anı değeri taşıdığı için korunmuş, ama elden çıkarılması düşünülmemiş olan eski tabloların satış için galerilere taşınması ve zengin sayılabilecek koleksiyonların sergilenmesi de sinirli pazarı, bir ölçüde canlandırmıştır. Ancak bu aşamada eski ve yıpranmış resimlerin onarılması sorunu ortaya çıkmış, ülkemizde bu sorunu bilimsel yollarla çözümleyecek ehliyetli uzmanların bulunmaması, galerileri ve alıcıları eli kolu bağlı bir duruma sokmuştur. İki müzemizdeki restorasyon atölyeleri, bilindiği gibi yetersiz ve ihtiyaçları karşılayacak düzeyden uzaktır. Batı’da başlıbaşına bir meslek aşaması kazanmış ve çağdaş teknolojinin olanaklarıyla donanmış bulunan tablo onarımcılığı, bizim kültür yaşamımıza uzak bir konu olmaya devam ediyor. Pazarlamanın koleksiyonculuğa ilişkin boyutları, belki de zamanla bu mesleğin oturmasını sağlayacaktır.


İMZASIZ RESİMLER SORUNU

Eski tabloların pazarlanması, bir başka ve daha önemli bir sorunu, imzasız resimler konusunu da gündeme getirmektedir. Eski resim furyasının çekici görüntüsüne kapılıp, bu tür resimleri piyasaya sürenler, fazla net olmayan yakıştırma ve tahminlerde bulunmakta, ekspertiz kadrolara sahip bulunmayan galeriler ister istemez bu tahminlerle yetinmektedirler. Hatta ortamın bulanıklığından yararlananların, sahtecilik heveslerine yöneldikleri de gözlenebilmektedir. Ancak bu tür eğilimler, şimdilik daha çok açık müzayede satışlarını ilgilendiren ve yaygın olmayan bir konudur. Eski tarihli tablolar, genellikle sınırlı düzeydeki bu müzayede satışlarında, ilgililerin ve meraklıların dikkatine sunulmakta ve alıcı bulmaktadır. Bugün hayatta bulunmayan ya da yaşayan en yaşlı kuşağın retropspektif nitelikli sergilerini yaparak koleksiyoncuların dikkatini bu tür sergilere çekmek, daha çok deneyimli galerilerin uğraş alanı içine girmektedir.

Olumlu ve olumsuz yönleriyle Türkiye’deki sanat pazarlaması, bir arayışın ve oluşumun içinden geçmekte, sağlıklı ve düzenli bir sanat ortamının geleceği, bu oluşumu belirleyecek tüm etkenlerin göz önüne alınmasını gerektirmektedir.



Kaya Özsezgin | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 109 - 1 Aralık 1984
____________________________________________________________________________________________




Selçuk Erez
Büyük şehirlerimizde giderek çoğalan galerilerde sergilenen resimlerin değer artışları, Türk parasının değer kaybının temposunun üstünde 1920’lerde Nasıl olsa satamam düşüncesiyle resmini imzalamayan çokken, bugün salt resim satarak geçinen ressamlarımız vardır.

16 Kasım 1980 tarihli gazetelerde, Tüm memurların mal bildiriminde bulunacakları ve evleri, tarlaları yanında kıymetli tabloları da bildirecekleri belirtiliyordu. Demek ki, artık tablolar da “çok değerli” nesneler arasında yer almaktaydı. Müzayedelerde eski Türkçe imzalı resimler, paşa tabloları milyonlara satılabiliyor. Çağdaş ressamlar arasında da böyle yüksek fiyata alıcı bulabilenler var.

Ancak, bütün bu sevindirici gelişmelerin yanında, işin tamamen halledilmemiş olduğunu, resim sevgisinin o kadar yaygınlaşmadığını yansıtan göstergeler de mevcut. Eserleri en çok satan ressamlar kimlerdir? Bugün Türk evlerinin duvarlarını genellikle ne süsler? sorularının cevapları bize bu konuda yararlı ipuçları sağlamaktadır: Atalarımızın kara iklimli topraklarda göçmenlikle geçirdikleri yüzyılların etkisiyle benimsediğimiz, içinde geyikler gezen, göllü dereli, ulu dağlı yeşil yayla resimleri ya da dokumaları bugün “best-seller” listesinin başında yer almaktadır. Dişleri dökük, burnu kırmızı, ağzı pipolu ayyaş bir ihtiyar resmi yirmi yıldır “en iyi satanlar” arasındadır. Son on yıldır piyasamıza bir gözünden yaş damlayan masum bir oğlan çocuğu resmi hâkimdir. Minibüslerin arka pencerelerinden başhemşirelerin makam odalarına kadar her yerde en çok görülen bu resmin Avrupalı ressamını çok aradığım nal de tespit edemedim.

İstanbul’un, bu en gelişmiş şehrimizin merkezinde yer alan ve resme para verebilecek yurttaşlarımızın itibar ettikleri bir çerçevecide şu anda çerçevelenmiş bekleyen müşteri siparişlerinin ne olduklarının saptanmasında yarar vardı.

Bu incelemeyi yaptım, sonuç ilginçti:

Ressamlar:
Muzaffer Akyol (8),
Kainat Pajonk (6),
Orhan Peker (3),
Fikret Mualla (3),
Balokay (2),
Nuri İyem (1),
İbrahim Safi (1),
Nihat Akyunak (1),
A. Meriçadali (1),
Nasip İyem (1),
Avni Arbaş (1),
Hakkı Anlı (1).

Diğerleri:
Çevreler, işlemeler (23),
Goblem (13),
Poster (13),
Dergilerden resim (12),
Japon kumaş reprodüksiyonları (11),
Japon kâğıt reprodüksiyonları (9),
Kuru çiçekler (8),
Gravürler (8),
Papirüs resimleri (7),
Kartpostallar (4),
Yabancı resim reprodüksiyonları (4),
Sanat fotoğrafı (3),
Eski harita (2),
Amatör karakalem (2),
Amatör suluboya (2),
Karakalem Hitit kabartması kopyası (2),
Hüsn-ü hat (1),
Tayland ağaç kabuğu süslemesi (1).

Demek duvarları süsleyecek 154 nesnenin sadece 29’u ressamlarımızın eserleri.

Çerçeveci, bana yıl boyunca getirilen ressam eserlerinin çok değiştiğini, şu an için geçerli ressam sıralamasının bir yıl içinde getirilenleri ifade etmediğini, ancak ressam eserleriyle diğer nesnelerin arasındaki oranın bugünküne benzer olduğunu belirtti. Demek ki, resme yatırım yapabilecek kapasiteli yurttaşlarımızın evlerinin, işyerlerinin duvarlarına asılanların sadece yüzde 19’u ressam eseri. Aşırı genellemeler yapmak doğru değilse de bu gözlemler, bize resim sanatının yurdumuzda daha kaç fırın ekmek yemesinin gerektiğini sezdirebilmektedir.

Gerçek resim zevkini kitlelere yayabilecek ilkokul, ortaokul, lise resim öğretmenleri ve toplumu bu konuda eğitecek imkânlara sahip TRT, üstlerine düşeni yapsalar kısa zamanda doğru yoldan anlamlı adımlar atmış oluruz. Diğer taraftan özellikle gençlere ucuz, taksitle iyi eser vermeye kıyacak ressamlarımızın çoğalması da goblenlerin, kuru çiçeklerin yerini ressamlarımızın yapıtlarının alacağı günleri bizim de görmemizi sağlayabilir.


Mengü Ertel
Kökeninde, yaşadığımız toplumun tüm sorunları yatan resim piyasamızın da, diğer yanlışlardan soyutlanması düşünülemez.
Çarpık ekonomik düzenin yarattığı sakat değer yargıları, resim sanatımızı da olumsuz yönde etkiliyor.

Sosyal konumları gereği oturmaları gereken evlerin kirasını ödemeleri olanaksız insanlar, kültürel yapıları düzeyindeki sanat yapıtlarının fiyatları karşısında sergi izleyiciliği aşamasından koleksiyonculuğa geçemiyorlar. 10-15 yıl öncesine kadar günlük değer ölçülerinin çok çok altında satılan resimlerin, Batı burjuvazisine öykünen varlıklı kişilerin birbirleri ile yarışarak tırmandırdıkları rakamlara, enflasyon hızı eklenince, ortaya, Türkiye gerçeklerine uymayan garip fiyatlar çıkıyor. Bu durum (gelir düzeyleri olağanüstü) 8-10 kişiyi geçme yen bir grubun birkaç resim satın almasıyla da piyasada yanlış bir yargı oluşuyor.

Sanatçılar in doğal kıskançlıkları ile “o, bu kadar fiyat koyduysa, ben, çok daha fazla isterimtavrı resim fiyatlarına sıfır ekleme yarışına dönüyor. Sosyal ilişkileri iyi, fakat ticarî amaçları olmayan galerilerin, kaliteleri yetersiz resimlerle sergiler açmak zorunda kalmaları da gelişimi olumsuz yönde etkiliyor.

Yakın zamanda yurt dışına gidip dönen birkaç sanatçı arkadaşla, olağan dünya resim piyasası fiyatlarını Türk parasına çevirerek yaptığımız karşılaştırmalar bile bizim fiyatların daha pahalı olduğunu gösteriyor.

Resim piyasasının canlanması için özellikle sanatçıların özveri göstermeleri gerektirdiğine inanıyorum. Böyle bir tavrı benimsedikleri takdirde resimseverlerin, olanaklarını sonuna kadar zorlayıp, resim pazarını oluşturacakları muhakkaktır.


Kemal İskender
Türk resim piyasasının bugünkü gelişimi sağlam bir gövdeyi kemiren kanserli bir ürün dinamik ama hastalıklı büyüyüşünü anımsatıyor. Kanserli bir ur ne kadar sağlıklı sayılabilirse, bu piyasanın belli çıkar odaklarının egemenliğindeki düzensiz yönlendirilişi de o denli verimli sayılabilir. Bir şeyin anlamı ürettiği değerlerle ölçülür.

Türk resim piyasasının bugün için güncelleştirmeyi başardığı değerler ise şöylece sıralanabilir.

  1. Türk resminin bugün hayatta olmayan büyük ustaları.
  2. Çallı kuşağı izlenimciliğinin temelini attığı Boğaziçi manzaralarının yoz ya da melezleştirilmiş biçimlerinde ısrar edenler.
  3. Naifler ya da para ettiği için naiflik taslayan “mektepliler”.
  4. Benlik arayışının verimsizliğini, folklorun yüceltilmesinde ya da yerelliğin “bizdenlik” ayrımında arayanlar.
  5. Batı’da yaşadıkları için “Türk resminin Paris ekolü” (Paris’in yerini son zamanlarda New York almak üzere) gibi sloganların gölgesinde, isimlerine görülmemiş oranda yatırım yapılanlar.

İlk maddedeki Türk resminin ustaları, 1970’lerden sonra gelişen “piyasa”dan önce de vardı. Piyasa ile birlikte yapıtlarının fiyatlarına eklenen sıfırlar arttı sadece. Bir de “yahu falanca ressam lodosun rengini öyle bir tasvir etmişti ki diyerek resim peşine düşen sanattan bihaber koleksiyoncular arttı.

Öte yandan, son yılların ödül tutarı yüksek yarışmalı sergilerinde, Batı’da yaşayan Türk sanatçılarının ülkeye yeni baştan “ithalini” sağlamak amacıyla tezgâhlanan ödüllendirmeler Amerikanvarî pazarlama yöntemlerinin Türk sanat piyasasında ustaca uygulandığını göstermektedir. Diğerlerine gelince, bunlar zararlarının önü alınması yıllarca sürecek bir yerleşiklik kazanmıştır zaten.

Böylesi bir ortam içinde, sanatsal niteliğe, sanatçının yapıtlarının satış şansı ile doğru orantılı bir değer biçilmesi yanlış ama, doğal bir davranış olsa gerektir. Bu çarpıklıklar, sanatı konusunda yeteri kadar reklam yapılan ressamların fabrikasyon bir üretime her yıl birkaç sergi açarak fırsattan istifade etmelerine neden olmaktadır. Başka alanların “sanat güneşlerine” ya da yıldızlarına taş çıkartacak isimler böylece oluşturulmaktadır. Kimi kişilerin kralların ressamı, çoban ressam, naif ressam, baba-kız ressam, avant-gardist ressam ya da bilmem neyi ilk defa gerçekleştiren ressam gibi ucuz imgelere bağlı olarak sunulan değerlerle devinim kazanan bu piyasa ortamında resimden illüstrasyonun (resimleme) anlaşılmasının ise şaşılacak hiçbir yanı yoktur.


Utarit İzgi
İstanbul’da yer alan aşırı sayıdaki resim galerilerini ve onlara bağlı resim piyasasını değerlendirirken, sanat sürecinde çok kısa sayılması gereken 30 yıllık bir geriye dönüş yapmak yararlı olur.

1950’li yıllara dönmek, anıları tazeleyerek bir süre orada yaşamak, pekçok konuya ışık tutacaktır.

Sanat eserinin insanlara ulaşabilmesi ne kadar zordu o yıllarda. Toplumu bilinçlendiren, uyandıran sanat yayınları son derecede kısıtlıydı. İletişimin sağlanması için sanat eseri ile insanları birleştiren, sanatçıya yaptığı eseri bir arada görme olanağı sağlayan, genç neslin yetişmesinde öncülük yapan, sergi mekânı yok denecek kadar azdı. Bir resme ulaşmak için, genellikle sanatçının çalıştığı yere kadar gitmek, çok defa uygun olmayan koşullar altında onunla birleşmek kabil olurdu. Hazırlanan bir projede veya gerçekleştirilen bir yapıda, sanatçıya yer verebilmek isteği, büyük uğraşlara rağmen, hemen her seferinde, başarısızlıkla sonuçlanırdı. Evlerde, bürolarda, bankalarda duvarlar hep çıplak ve boştu.

Böylesine karanlık yıllarda, sanatçılarla sanatseverlerin toplandığı, sergilerin açıldığı, halkın bilinçlendirildiği küçücük Maya Galerisi pırıl pırıl parlayarak etrafa ışık saçıyordu. 30 yılı geride bırakıp bugüne baktığımızda, İstanbul’un hemen hemen her semtinde sanat galerilerinin varlığını görüyoruz. Bankaların, büyük holdinglerin, şirketlerin ve şahısların yönettiği irili-ufaklı galeriler doğuyor, çoğalıyor ve bazen de sağlıksızlıklarından ötürü ölüyor. Yaptıkları hizmet, gerçekleştirdikleri işlev ve amaçları açısından hepsinin olumlu ve kusursuz olduğunu söylemek kabil olmasa dahi, büyük bir karmaşanın ve çelişkinin yer aldığını vurgulasak dahi, önemli olan, insanı sarsan olay, Maya’dan ateşlenen ve toplumu aydınlatan sanat ışığının bugüne daha parlak ve daha yaygın olarak ulaşmış olması.


Suna Tanaltay
Son yıllar Türkiye’sinde dikkati çeken bir “Resim olayı” var. İzleyicisi, meraklısı, alıcı ve satıcısıyla bir resim olayı... Sanatçısı, ustası her zaman vardı. Dün gibi, bugün gibi yarın da var olacak, kuşkusuz... “Marifet, iltifata tabidir derdi eskiler... Bugün, iltifat arttı. Sevildikçe, sergilendikçe, yazılıp çizildikçe, üstelik rakamlar da büyüdükçe “Resim” iyice gün ışığına çıktı.

Toplumun bir kesimi “iyi seç; satın al ve sakla. Nasıl olsa değerlenecek düşüncesiyle yola çıkmış durumda. Hatta bunlar arasında, hayatta olmayan bir ressamın tüm resimlerini satın alıp sergileyenler, duyuranlar ve değerlendirenler var. Resimseverler, isimleri de bilirler... Kınanacak bir durum mudur?.. Bir başka açıdan düşünürsek, sanatçı isimleri ve güpgüzel resimleri gözönüne serilmiştir. Kazançlar bizi ilgilendirmez; çünkü altın birbirinin aynıdır. Resim ise, her biri bir başka altın, bir başka mücevher olan güzelliktir. İzlenmesi, görülmesi, duvarlara asılması, paylaşılmasıdır önemli olan...

Eski ustalar, böyle bir içtenlikle resimlerini dostlarına armağan ederlermiş. Örneğin, Üsküdar’daki birçok dost evinde Hoca Ali Rıza’nın tatlı bir peyzajını bulmak mümkünmüş. Resmin satılması düşünülmezmiş bile. Sergilenip satılmaya kalkışılsa, alan varmış mı ki?.. Örneğin, bugünün resim piyasasında altın isimlerden biri olan Nazmi Ziya, 1937’de açtığı sergisinde bir tek resim satamamış... Bu büyük hasta, sergi kapanmadan vefat etmiştir. Tıpkı Batı’daki örnekleri gibi... Gerçek değerin yıllar sonra ortaya çıkmasına bütün dünya alışmıştır. Bir kadeh içkiye ya da bir akşam yemeğine bir tablo armağan eden Fikret Mualla’nın bugün çok aranan bir isim oluşu gibi...

Oysa günümüzde durum değişmiştir. Yalnızca resim yaparak geçinen ressam vardır.
Adının ve resminin bilinmesinin tadını yaşayan birçokları, zaman zaman resimlerini satmaktadırlar da...

Rakamlar nasıl oluşur?..

Eski objeler için rahmetli Hüseyin Kocabaş’ın bir sözü vardır: “Alıcının iştihası ile satıcının insafı arasında bir rakamdır.

Bu rakam iyi saptanırsa, resimler birçok evin duvarını süsler.
Çok yüksek tutulursa, sahibinde kalır. Son ayların “Satmamak için... diye konuşulan örnekleri var.
Çok sayıda sıfırlar izliyorsunuz. Sayı yazmak bir özgürlüktür; okumak da...
Resmi izleyebilmek ise hepsinden güzel...

Gerçek sanatçı, yani yaratıcı olmak çok değerli bir özellik...
Günümüz insanının en önemli sorunu yalnızlıktır. Sanat ise, bireyi tüme götüren en yüce yol...
Sevenler, izleyenler ve değerlendirenlerle yaratıcıların el ele, gönül gönüle olması, konunun en güzel yönüdür.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 109 - 1 Aralık 1984