Mazara Del Vallo, Sicilya’nın güney-batısında bir liman. Birçok Akdeniz limanını hatırlatıyor: Bodrum evlerine hem rengi hem biçimiyle benzeyen beyaz düz damlı evler, limandaki balıkçı tekneleri, limon portakal zeytin ağaçları, adam boyunu geçen kaktüsler, meyvaya durmuş frenkincirleri.. Kimi bağlarda yeni yapılmaya başlamış yazlıklar.
Sicilya adası, özellikle bu bölümü çeşitli ulusların egemenliğinde kalmış: Fenike, Girit, Yunan, Kartaca, Etrüsk, Roma..
Çeşitli akınlar yapılmış bu adaya: Barbar, Vandal, Ostragot, Müslüman, Norman, Lombardia akınları.
Bugün Sicilya’da bütün bu akımların, egemenliklerin, uygarlıkların oluşturduğu bir halk yaşıyor.
Tarihin her döneminden izler var.
Yalnız tarihin ilk döneminde Sicilya halkını oluşturan Skan, Sikül ve Elym’ler bazan bir mezarda bir vazoda bazan çağdaş bir ozanın şiirinde görünüp kayboluyorlar:
“Mezarları bulundu
Eski, eski Sikanlı yüreğin
Kazılarda
Antik Sicilyalı yürek
Şimdi yeniden çarpıyor
Bu sıcak Kasım güneşinde” (1)
Tarihin ilk günlerinden beri süren kaynaşmalarla yeni bir dil, bir ulus oluşmuş ki, uluslararası ünlü ansiklopediler bile Sicilya’nın “dili”nden “şiiri”nden sözediyor.
Bu oluşum İkinci Akdenizliler Toplantısına Sicilya yazarlarının getirdiği önerinin temelini oluşturuyordu:
Biz bunca ayrı ulus nasıl kaynaşarak bir halk olmayı başardıksa, Akdenizliler de kültürel iletişim, ekonomik işbirliği ile bir birlik oluşturup, barış içinde yaşamayı neden başaramasın?
Kısacası Mazara Del Vallo yazar ve sanatçıları belediyeleriyle birlikte düzenledikleri bu toplantıyla Akdenizliler arasında bir köprü olmayı amaçlamışlar. Ortak kültür ve tarih geçmişlerinin de bu köprüye desteklik edeceğini düşünmüşler. Ben bu tezleri dinlerken ozan Ahmet Erhan’ın Akdeniz duyarlığı sözünü hatırladım.
Gerçekten ortak bir Akdeniz duyarlığı mıydı? Evet.. Bunu şiirlerde, halk şarkılarında, insanların yoksullaştıkça artan cömertliklerinde görüyoruz. Ama bu “kavimler göçü” gibi tarihsel olaylardan çok yaşama biçiminin benzerliğinden, bir ekonomik yapı benzerliğinden gelmiyor mu? Bütün geleceği tarladaki ürüne, portakalın satılmasına, zeytinin bolluğuna, balıkçının ağının boş dönmemesine, denizde yitmemesine bağlı insanların duyarlığı elbette endüstri insanının duyarlığından farklı.. Sofrası gibi..
Ben ulusların sofralarında ekonomik ipuçları bulurum hep Sicilya yemeklerinin başını hamurişleri çekiyor: Sebzeli (Patlıcan, domates, kabak) erişteler, makarna çorbaları, çeşitli diken yapraklarından (hadi enginar diyelim) yapılan gözleme-omletler, hamur tatlıları.. Sicilya’nın bu yorgun toprağı bir zamanlar Roma’nın tahıl ambarıydı. Anadolu’muzda da kesme çorbaları, erişte pilavları, mihlamalar, gözlemeler var. Bir tarım ülkesinin özellikleri. Sicilya’nın en ünlü, en lezzetli yemeği deniz pilavı (risotto del mar). Hem Trabzonun hamsili pilavıyla Bodrum’un ahtapotlu pilavını hatırlıyorum. Hem de kocasının tutup satamadığı, tek başına hiçbiri karın doyurmayacak biriki balık, biriki böcek, ahtapot ya da biriki mürekkep balığını bir pirinç lapasıyla pişirip, kalabalık ailesini doyurmaya çalışan balıkçı karısının hüznünü duyuyorum. Sofraya taze sarımsaklı yeşil zeytin geldi mi, zeytini salamurada bekletip tatlandıracak zamanı olmayan, katığı yetmeyen zeytincinin, zeytini kabaca dövüp, acısını gidermeye çalışan telaşını görüyorum. Bu doğa şartlarına bağlı ekonominin duyarlığı elbette ayrı olacaktır. Yağmuru çiftçi ile yol işçisi aynı biçimde seyreder mi? Aynı duygularla bekler mi? Akdeniz duyarlığı iklim şartları kadar yaşama biçimi ortaklığından oluşur. Ve Karadeniz kıyısındaki balıkçı nasıl bir türküyle ağ çekiyorsa, bir benzerini “heyamol”una kadar aynı sözlerle Sicilya balıkçısından dinlersiniz..
Evet bir Akdeniz duyarlığı var.
Bu “gurbetçi, balıkçı, rençper” duyarlığı şiire, resme, öyküye yansıyor..
Kültürel iletişimin başlangıcı olabilir bu.
RAFAEL ALBERTİ: AK SAÇLI DELİKANLI
İkinci Akdenizliler toplantısının onur konuğu Rafael Alberti’ydi. Toplantının en renkli kişisi onuruna yapılan toplantıda da toplantı aralarında da uzun beyaz saçlı başı, çevresini saranlar arasında kayboluyordu. Sesini duyurmak istiyenler maestro diye sesleniyorlardı.
Toplantıların ilkinin yapıldığı Sinema Rivoli’den otele uzun bir kordon boyu aşılarak gidiliyordu. Otele dönüş yolunda Alberti’nin çevirmenine Ülkü Tamer’in Türkçesiyle Alberti’nin şiirlerinden oluşan Sürgünden Şiir’i uzatarak “maestro”dan imzalamasını istedim. Tepki değişik oldu. Alberti kapakta büyük harflerle yazılı adına “oooo!” diyerek bakıp arka kapaktaki gençlik resmine gülümsedi. Sonra kitabın hangi dilde basıldığını sordurdu. Türkçe yanıtını alınca, bir iki dize okumamı istedi. Hem Türkçe’yi, hem şiirin çeviride aldığı ses düzenini duymak istiyordu. Gırnata’ya Gitmemişin Şarkısı’nı okumaya başladım. İlk dörtlükte duraksadığımda Alberti sürdürmemi istedi. Heyecanlanmış, duygulanmıştı. Şiir biterken son dizeyi İspanyolca mırıldandı. Ve kitabı, yerine imzalı İspanyol dilinden bir kitap verme vaadiyle, benden aldı.
Deniz kıyısında, Alberti şiirini Türkçe’den dinlerken pek çok fotoğraf çekti ressam dostlar. Göndereceklerini söylediler. Daha gelmedi. Alberti de “imzalı İspanyolca kitabı vermeyi” unuttu. Hatırlatamadım. Üzgün değilim. O fotoğraf, o günden o andan ne taşır. Ne yansıtır: Uzun ak saçlı bir adam, orta yaşlı bir kadın, elindeki bir kitabı okuyor.. Objektife sığabilen bir iki sanatçı, Adnan Özyalçiner, Ignazio Delogu.. Ve biraz deniz ya da gök..
Mavi göğün altında, kendi yurdunu hatırlatan kıyılarda bir yabancı dilden şiirini dinleyen ozanın heyecanını hangi fotoğraf verebilir. Ünlü bir ozana, kendi dilinin güzelliğini, kendi ülkesinin ozanlarının ustalığını kanıtlamaya çalışan benim sınav duygularımı hangi objektif yakalayabilirdi.
Bir şey daha var, Sürgünden Şiir’dekiler İspanya’dan Franco yönetimi yüzünden ayrılıp uzun süre Sicilya’da yaşadığı sürede yazılmış. Yurduna çok benzeyen bir ülkede, kendi dilini çok andıran bir dili konuşan insanlar arasında yaşamanın gurbet acısını dindirdiğine inanılabilir. Bense bu benzerliğin acıyı arttırdığına inanıyorum. Bu acının izlerini gördüm Alberti’nin yüz çizgilerinde.. Neyse ki Ülkü Tamer çevirisi yurduna döndükten sonraki yıllarda geçti eline. İspanya’da kitaplarının yayınlanmadığı yıllarda bir yabancı dilde yayınlanan kitabını da görmek yaralardı onu.
Şimdi bende Alberti’nin bir resmi var.
Belleğime kazılmış bir resim: Akdenizin bir kıyısından bir başka kıyıya, yurduna seslenen bir delikanlı:
...que da su brazo a un mar de Andalucia.
Bütün ozanlar delikanlıdır çünkü.
ŞİİR RESİTALİ
İkinci Akdenizliler Toplantısı beni bir aydın olarak ilgilendiren konulara ayrılmıştı ama, şiirle tiyatroyla, müzikle süslenen geceler, doğal olarak daha çok ilgimi çekiyordu. Rafael Alberti’nin şiiri üstüne yapılan çözümlemelerle, Alberti’nin şiirlerini okuduğu geceyle, Makedon ozanı Boris Vişinski’nin italyancaya çevrilişi dolayısıyla yapılan tanıtım dışında şiire ayarlan en büyük zaman 22 Nisan Akşamı yapılacak şiir resitaliydi. Toplantıya katılan büyük ozanlar şiirlerini o gece okuyacaklardı. Bir tür yarışma sanki. İtalya ve Sicilya ozanlarının salondaki dinleyicileri anadilleriyle seslenmeleri dışında kalabalık oluşları yalnız beni değil öbür konuk ozanları tedirgin etmişti sanıyorum. Bojidar Bojilov’un eşinin “Bojidar yalnızca kırk dize okuyacak Bulgarca, oysa italyanlardan her biri kırkar dize okuyacak..” diye yakındığını hatırlıyorum. Gerçekten bizden toplam 40 dizeyi aşmayacak iki şiir istenmişti. Ve Bojilovla ben edebiyatımızı tek başımıza tanıtmaya çalışacaktık. Yunanlı ozanlar dört kişiydiler galiba. Tunus, Mısır, Cezayir ozanları ise ayrı uluslardan da olsalar Arapça okuyacakları için, bir dilin ayrı kullanımlarını sergileyebileceklerdi (Bu yargımda yanıldığımı, kimi arap ozanlarının italyanca ya da fransızca yazdıklarını gördükten sonra anladım.) Bu tek başına Türkçe okuma sorumluluğu beni öylesine tedirgin etmişti ki eşim Adnan Özyalçıner’e epey “vıdı vıdı” ettim. “Giysim iyi mi.. Gümüş küpelerim saçma durmuyor ya. Ya sesim, şu Sicilya nezlesinin izleri kaybolmuş mu?”
Sonra daha teknik sorular:
”Her toplantının sonunda Rolando Certa şiir resitalini duyuruyor ama, bakalım halk ne kadar ilgi gösterecek.. Acaba benim şiirimin İtalyancasını hangi ozan ya da aktris okuyacak. Benim sıram kimden sonra acaba? Resitale katılacakları okurken hemen Rafael Alberti’den sonra söylüyorlar adımı... Ya Alberti’yi en başa o şiirlerini bitirince aldılarsa, salonda kimse kalmazsa..”
Neyse Adnan ya heyecanımı bağışladı, ya da Mazara’da benden başka Türkçe konuşacağı kimse olmadığı için Türkçe’den cayamadı da her zamanki gibi kızıp darılmadı. Sorularıma hep yatıştırıcı yanıtlar verdi. Sonunda da benim kadar heyecanlandı sanırım.
Resital’in yapılacağı akşam Bojidar Bojilov, eşi, Adnan Özyalçıner’le ben herkesten önce otelden ayrılıp resitalin yapılacağı Sinema Rivoli’ye gittik. Kahvemizi içip gelenleri seyre daldık.
Sonunda sahne arkasına geçip sahnede yerimi aldım. Perde henüz kapalı.
Masada kim var kim yok iyice seçemiyorum. Alberti henüz gelmedi, onun ayırdındayım.
Yalnızca gözucuyla çevremi süzüp düşünüyorum:
“Her İtalyanın elinde bir sürü kağıt var. Herhalde şiirlerini burda seçecekler.. Belki hepsi kendi şiirleri değildir. Şiir çevirileri ya da arkadaşlarının çevirileridir. Şiirlerimin çevirisine güveniyorum. Her Gece Düşümde’yi Yaşar İlksavaş çevirdi Fransızcaya. Sevdalıya Kuyumcu Öğüdü’nü de Atilla Tokatlı. Certa şiirleri sevdiğini, beğendiğini, o yüzden İtalyancaya kendinin çevirdiğini söylüyor.. Herhalde pohpohlama değildir. İyi de bir ozan, şiirlerinin İngilizce çevirisinden anladığıma göre. Eh. İtalyancaları da iyi olmuştur. Bir de ben Türkçeyi kekelemeden, doğru dürüst okuyabilirsem..”
Perde açıldı. Rolando Certa açılış konuşmasını yaptı. Resitali başlattı. İlk adı okunanlar Sicilyalı ozanlar. Okuyuşlarına tiyatro edası da katıyorlar. Bu arada Rafael Alberti, perdenin sahneyi örttüğü köşeden gelip perdenin arkasına oturdu. Her görünüşünde aldığı alkışlarla, okunan şiiri bölmek istemiyor anlaşılan.. İncelik. İlk konuk ozan çağrıldı. Kesin hatırlıyamıyorum ama, Bojidar Bojilovdu galiba. Yalnız farkettiğim, şiirinin bir bölümünü özgün dilden okuyup ince bir davranışla sözü İtalyancaya bıraktığı. Ben böyle sakin davranabileceğimi, şiiri okumayı yarıda kesebileceğimi hiç sanmıyorum. Bu konuda önceden söylenen bir şey de yok bize. İşte bir konuk ozan daha. O da şiirinden bir dörtlük okuyup sustu. Şimdi şiirin bütünü İtalyanca okunuyor... Bu bir gelenek mi? Yoksa geçende Rafael Alberti’nin yorulup şiirleri yarım yarım okuyup, sözü şair çevirmenine bırakmasının yansısı mı? Ve benim adım, adımın her söylenişinde yüreğimi hoplatan tamlamayla “Bella Turchia” Güzel Türkiye’den... Yanımdaki mikrofona genç bir kadın geliyor. Ozan Simona Bologna... Rafael Alberti’nin çevirilerini okumuştu. Tanıyorum. Certa, şiirin eğer İtalyancası iyi değilse, fransızcadan çeviri yaptığı için kusurun kendisinde olduğunu söylüyor, incelikle dinleyicilere.
Ve uzun bir şiirimin bitiş dörtlüğünü okuyorum önce:
Biz sevdayı madenlerden tanırız
Sevdayla dağları delen de bizden
Paslanmaz bir yürekle sev de
Sevdiğine demir bir yüzük ver istersen
Alkışlanıyor, Bologna’nın okuduğu İtalyanca da...
Ve “Her gece düşümde”ye başlıyorum. Yarıda kesmeye de niyetim yok. Bu salon yapıldığından beri ilk kez Türkçeyle çınlıyor belki. Salona göz gezdiriyorum. Ön sırada, Boris Vişinski, Amerikalı yayıncı şair Arjantinli Octavio Prenz.. Adnan da aynı sırada olmalı. Ona bakacak gücüm yok. Hem bir yanlış yaparsam anlayacak tek kişi o. Şiir bitiyor. Alkışlar oldukça hızlı. Simona Bologna’nın okuduğu çeviri de aynı hızda alkışlanıyor. Benim için önemli olan Türkçenin, Türkçe bir şiirin alkışlanması. Salonu selamlıyorum. Eğdiğim başımı doğrultamadan biri sarılıyor boynuma.. Ortayaşlı bir kadın. Bütün heyecanımla ben de sarılıyorum ona. Ağlıyarak beni öpen bu kadını tanıyor muyum? Yakasındaki karta bakıyorum: Elena Sigala Dighenapoulos, Greek yazıyor. Demek bir yunanlı ozan. Boynundan çıkardığı bir zinciri takıyor boynuma (bunun küçük bir Meryem resmi olduğunu sonradan farkettim) Ben de boynumdaki türk işi kolyeyi taktım onun boynuna. Dudaklarından içten kutlama sözcükleri dökülüyor İngilizce.. Ben kendi kendime tekrarlıyorum “Kutlanan sen değilsin bir Türk ozanıdır, unutma..” Onu öpüyorum. Salonda herkes ayakta. Flaşlar parlıyor. Certa her zamanki coşkusuyla “Yaşayın şaireler (Bravo Poetesa)” diye sesleniyor. Sahneden Elena’yla elele iniyoruz. Çevremiz sarılıyor. Kutlamalar, kutlamalar.. Bu kutlamalar, bu dostluk bana değil, Türkçeye, Türk şiirine, dostluğa, daha iyi duyuyorum bunu, Adnanı bulup yanına oturuyorum. “Şairler hep dost olmalı” diyorum.. “Elena’nın davranışı coşkun bir şair davranışı, hangi Türk şairi olsa bu komşu kutlamasını sunardı.” Adnan elimi sıkıyor hafifçe. Yeniden başlayan resitale kulak veriyorum.
Bir Arap şairi, “Bu şiir yabancı işgali altında yazıldı” notuyla bir şiire başlıyor. Osmanlıcadan tanıdığımız tek tük kelimelerle beliriyor şiir “Arife”.. Baba oğul konuşuyor. Oğul durmadan soruyor “Baba bayram ne zaman.. Yarın mı.. Güneş doğunca mı yarın olur.. yarın yeni giysilerim olacak mı..” Babanın sesi daha dingin. “Güneş doğunca yarın olacak.. Ama gerçek bayram, çocukların sevineceği bayram daha sonra.” Çocuk ısrar ediyor: “sabah ne zaman...” Ben Tevfik Fikret’i anımsıyorum: Sabah olur geceler. Gece kıyamete kadar sürmez.. İtalyanca çeviriyi beklemeden alkışlamaya başlıyorum. İtalyanca çeviri bekleyebilir. Ben ilk kez Arapça bir şiir dinliyorum..
İkinci Akdenizliler Toplantısının eşgüdümcüsü Rolando Certa Bu köprü savaşta kurulmadı diye başlayan “Mazara Köprüsü” şiirinde İki nehrin arasında uzanan şehrime daha nice köprüler ister diyordu. Ben bu köprülerin kültür ve sanat alanında kurulduğuna inanıyorum.
Ben Mısırlı genç kadın ozan Ola Mustafa Abd-el-Rahman’ı,
babası ozan Mustafa Abd-el Rahman’ı,
İtalyan kadın ozanı Rosa Maria Ancona’yı,
komşumuz Yugoslavya’nın ozanı Boris Vişinski’yi,
Yunan ozanı Febo Delfi’yi tanıyorsam.
Onlar da Türk şiirini tanıyorlar..
Köprü kurulmaya başlamıştır.
___________________________________________
(1) Rolando Certa’nın “Ölükent Dattilo” adlı şiirinden.
Sennur Sezer | sanat olayı - Sayı: 18 - Haziran 1982
___________________________________________________________________________________
Mart sonlarına doğru, önce Sennur Sezer, sonra da ben “Mazara del Vallo (Trapani) Sicilya İtalya” adresli bir mektup aldık. Mazara del Vallo Belediyesi, 19-23 Nisan tarihleri arasında kentlerinde yapılacak olan “Akdeniz Ülkeleri Karşılaşması”nın ikincisine katılmamız için bizi Sicilya’ya çağırıyordu. Mektup, “Akdenizli şairler, yazarlar, aydınlar 19 Nisan sabahı Mazara del Vallo’da Hopps Otel’de buluşalım!” diye bitiyordu.
İSTANBUL NERE, MAZARA DEL VALLO NERE?
Buluşmasına buluşalım da önce şu Mazara del Vallo nere, şunun yerini haritadan bulalım dedik. Harita üstünde çizmeye kadar uzandık. Parmağımızla İtalya’nın en ucuna indik. Messina Boğazı’ndan Sicilya adasına atladık. Adanın batı yönünü izleyerek güneye yöneldik. Palermo’yu görünce geniş bir soluk aldık. Futbol takımından dolayı bu kentin adını biliyorduk. Zaten Palermo’dan sonra Trapani geliyor, ardından Mazara del Vallo kenti ince bir yazıyla beliriyordu. Bunların hepsi de kıyı kentleriydi. Gideceğimiz yer güneyli bir Akdeniz kenti olduğuna göre bavullara yazlık giysilerimizi, en alta da, deniz özlemiyle, mayolarımızı yerleştirdik. Eh biraz da yağmur yağabilir düşüncesiyle bavulların en üstüne ince birer pardesü koyduk.
İstanbul’dan 15 Nisan akşamı hareket ettik. Napoli’ye vardığımızda ayın 18’i olmuştu. Sirkeci’den bindiğimiz uluslararası trenin bağlantısı Napoli’ye kadardı. Burdan öteye başımızın çaresine kendimiz bakacaktık. Napoli’ye indiğimizde sabahtı. Napoli oldukça güneyde sayılırdı. Öyle olduğu halde üşüyorduk. Yaza kavuşma özlemi bizi hesaplarımızda yanıltmış olmalıydı. Toplantının başlamasına tam tamına 24 saat kalmıştı. Yolumuz Napoli’den ne kadar sürerdi? Mazara del Vallo’ya ne zaman varabilirdik? Hiçbirini bilmiyorduk. Saat 9.30’da, Palermo’ya saat 10’da kalkan bir tren olduğunu öğrendik. Buna çok sevindik. Tren peronda hazır bekliyordu. Hemen bindik. Ama yol ne kadar sürüyordu, Palermo’da kaçta olurduk? Bunların hiçbirini bilmiyorduk. Palermo’dan ötesiyse büsbütün karanlıktı bizim için. Şimdi toplantıya gününde yetişmekten çok “bir günden fazla gecikmeyiz inşallah!” diye düşünüyorduk.
Palermo garına gecenin 11’inde girdik. Artık daha güneydeydik. Havaysa Napoli’dekinden daha serindi. Bir de cisil cisil yağmur yağıyordu. Yol boyunca bu sinsi yağmura bakarak surat asıp durmuştum zaten. Gecenin 11’inden sonra nereye tren bulunur düşüncesiyle büsbütün kararmıştı suratım. Dudaklarımı sarkıtmış çevreme bakınırken bir de ne göreyim? En son peronda, tabelasında “Palermo-Trapani” yazan bir tren durmuyor mu? Hem de istim üstünde. Kalktı, kalkacak. Gişeye koştum. Biletleri aldım. 11.30’da kalkıyormuş. Ferahladım biraz. Bizim körüklü otobüsler kadar bir şeydi Trapani treni. İçi de maçtan dönen gençlerle tıklım tıklım dolu. Olsun. İki koltuk arasına bavullarımızı koyup yanıbaşlarında ayağa dikildik. Tam üç buçuk saat yarı uykulu yarı uyanık, ayakta, biraz daha güneye doğru yol aldık. Yağmur azalacağına hızlanıyordu.
Trapani’de çok çabuk boşaldı tren. Küçük istasyon çabucak ıssızlaştı. Saat sabahın üçüydü. Tarihli saatim 18 Nisan’ı gösteriyordu. Toplantının başlayacağı gündü bu. Bizse Mazara del Vallo’ya daha ulaşamamıştık. Bekleme odasında günün ışımasını beklemekten başka ne yapılabilirdi? Biz orda öyle kara kara düşünürken ordan geçen birine “Mazara del Vallo?” diye sorduk. Beklenmedik bir cevap aldık. 3.45’te kalkan bir tren varmış. Geldiğimiz tren Mazara del Vallo’ya gidiyormuş, ordan da Palermo’ya dönüyormuş.
Trende, şeftrenle bizden başka kimse yoktu.
Yanlış istasyonda inmemek ya da ineceğimiz istasyonu kaçırmamak için akla karayı seçtik.
Şeftren de yardımcı oldu bize. Ama yol boyunca uyuklamaktan kendimizi alamıyorduk. Öylesine yorgunduk.
Sabahın 4.30’unda Mazara del Vallo istasyonuna ayak bastık. Yağmur yağmaya devam ediyordu. Hopps Otelinin 100 metre ilerde olduğunu söylediler. Önümüze genç bir delikanlı düştü. O önde, biz bavullarımızla arkasında yola koyulduk. Traverslerin üstünden atlayarak bir arsalığa vardık. Arsanın otlukları arasından geçerek, yağmur suyuyla dolu çukurların üstünden zıplayarak, çamura batarak otelin kapısına dayandık. Bu inişli çıkışlı kese yoldan otel, gerçekten de istasyona çok yakındı. Yeni yapılmış büyük bir oteldi. Yapı artıkları arsalığın orasına burasına serpilmişti.
Kapıya kadar gelen delikanlı yanımızdan ayrılmaya niyetli görünmüyordu. Parmağını oynatarak “mani” istediğini belirtti.
Bir bin liret çıkarıp verdim. Gitti. Bizi soluk soluğa bırakmış olması da cabası.
Odamız otelin 3. katındaydı. Her şey hazırdı. Bir duş alıp saat beşte yatağa girdik. Başım dönüyordu. Gözlerim kapanırken nerede olduğumuzu hayal meyal düşündüm. Şu anda Sicilya adasının güneybatı ucundaydık. Bulunduğumuz yerin tam karşısında Tunus’un Bon Burnu bir çıkıntı yaparak Kuzey Afrika’yla Avrupa arasında en yakın köprülerden birini oluşturuyordu. Akdeniz tam orasındaydık şimdi. Bir gemideymişçesine sallanıyordum. Öyle de uyumuşum.
TOPLANTI BAŞLIYOR
Saat 8.30’da odamızın kapısı çalındı. Hazır olmamız bildirildi. 9’da yanımızdaki elmalardan birer tane yiyerek kahvaltı etmeden sekreterlik odasına indik. Akdenizliler toplantısının eşgüdümcüsü Sicilyalı şair yazar Rolando Certa’yla karşılaştık orda. Gelebildiğimize ve katıldığımıza çok sevindiğini söyledi. Sennur’un Fransızca gönderilen şiirini İtalyanca’ya kendisinin çevirdiğini, şiiri çok sevdiğini ayaküstü açıkladı. O sırada Yunanlı yazar şair Kostas Valetas girdi odaya. Certa bizi Valetas’a tanıştırmaya çabalarken biz Valetas’la kucaklaşmıştık bile. 1977’de Struga Şiir Akşamları dolayısıyle Üsküp’te karşılaşıp tanışmıştık. Arada mektuplaşmıştık. Onda beri ilk kez görüşüyoruz. Rolando Certa da Valetas’la Struga’dan tanışıyor. Bizi bir araya getirenin şiir olduğuna karar veriyoruz. Akdenizliler Toplantısının afişine bakıyorum: Masmavi bir deniz, üstünde sapsarı bir güneş, ortasında kanat çırpan ak bir güvercin Certa, bakışlarımı yakalıyor.
Düşündüklerimi hemen dillendiriyor: “Şiirde bu yılki konumuz: Barış Şiiri.”
Saat 10’da Belediye Sarayı’nda olacağız program gereğince. Dışarı çıktık. Akşamki yağmurdan eser kalmamış. Güneş var. Akdeniz her zamanki maviliğinde. Karanlıkta kasvetli bir kasaba olarak gördüğümüz Mazara del Vallo pırıl pırıl bir kent olup çıkmış. Küçük bir Fiat arabayla kıyıdaki asfalta çıktık. Burası upuzun bir kordondu. Kıyıda bir süre gittikten sonra kentin içine eski dar sokaklara saptık. Ordan kent alanına çıktık. Burda 1072 yılında yapılmış Normanlardan kalma yari yıkık bir kale kapısı vardı. Kentin simgesi sayılan bu kapı Mokarta diye anılıyordu.
Otomobilden indikten sonra kemerli bir kapıdan geçtik. Büyük bir hanın ya da kervansaray in avlusundaydık sanki. Burası Cumhuriyet Alanı’ymiş. Alanı çevreleyen 17. yüzyıldan kalma taş yapılar Mazara del Vallo’nun bir kesiti sayılıyor. Alandaki tek modern yapı açılış kokteylinin verileceği Belediye Sarayı. Alanda 1093’te yapılmış büyük bir katedral var. Alan, çepçevre bayraklarla donatılmış. Türk bayrağı en başta dalgalanıyor. Katedrali yapan Ruggero’nun alanın ortasındaki anıtının çevresinde vişneçürüğü ve sarı çiçekler açmıştı. Renk renk bayraklarla tatlı bir uyum içindeydi. Sicilya’da bu sarı ve vişneçürüğü çiçeklerden çok var. Bütün tarlalarda gördük. Onun için olacak Sicilyalı olan Garibaldi’nin bayrağı bu iki rengi taşıyor.
Belediye Sarayı’nın üst katına çıktık. İkinci Akdeniz Ülkeleri Toplantısının açılışının yapılmasını beklemek üzere yerimize oturduk. Akdeniz Ülkeleri Toplantısının ilki 8-10 Ekim 1977 tarihinde yine bu kentte yapılmış. Yunanlılarla birlikte yapılan bu toplantıda daha çok Yunan şiiri tanıtılmış. Bu kez program daha geniş kapsamlı tutulmuş. Çağrılan ülkeler şunlar: Cezayir, Arjantin, Bulgaristan, Kıbrıs (Rum kesimi olmalı, çağrılanın adından öyle anlaşılıyor) Mısır, Fransa, Yunanistan, Yugoslavya, Fas, Romanya, İspanya, İsviçre’nin Romanca konuşulan bölümü, Türkiye, Tunus, Amerika, Filistin. Akdenizliler Toplantısını Mazara del Vallo Belediyesi’nin parasal desteği ve Sicilyalı şair, yazar, sanatçılarının çabalariyle Belediye Başkanı Av. Nicolo Vella, Kültür İşleri Yönetmeni Sebastian Marascia, eşgüdümcü olarak da Rolando Certa yürütüyor. Toplantıya çeşitli ülkelerden değişik sayıda yazar çağrılmış. Bunların arasında Yunanistan beş, Tunus ise yedi kişiyle başı çekiyor. Tunus en yakın komşu, Yunanistan da ilk Akdenizliler Toplantısının ortağı. Doğaldır. Sicilyalılarla İtalyanlar ev sahibi olduklarından toplantıya 50’yi aşkın şair, yazar ve sanatçıyla katılıyorlar.
Gözlerimiz kalabalıkta tanıdıkları arıyor şimdi. Bu yılın onur konuğu Rafael Alberti’yi araştırıyoruz. Elimizde Alberti’nin Ülkü Tamer çevirisi Sürgünden Şiir kitabı var. Arkasındaki resimle kalabalıktakileri karşılaştırıyoruz. O mu, bu mu? Birisini benzettik. Olabilir de, olmayabilir de. Struga’dan tanıdığımız bir şair daha var. Uzun boylu. Sportmen. İşte orada ayakta duruyor. Bir prens gibi ince. Adı da Octavio Prenz zaten. Arjantinli. Tanıdık bir başka ad da Bojilov. Bulgar şairi. Görünürde yok. Bildiğim kadarıyla sarkık bıyıkları vardı. Uzun boyluydu. Benzer birini bulamadık.
Başkan, belinde iki renkli kurdeleden kuşağı ile mikrofona geldi. Açış konuşmasını okumaya başladı. Kısaca amaçlarının Akdeniz ülkelerini siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel açılardan birbirlerine yaklaştırıp sorunlarını kendi aralarında çözmelerini sağlayarak barış içinde yaşamak olduğunu söyledi.
AKDENİZLİLER AKDENİZ’İ KONUŞACAKLAR
19 Nisan sabahından başlayarak 23 Nisan akşamına kadar hepimiz Akdeniz’de Akdeniz’i konuşacağız. Programa göre saptanan bütün tartışma ve konuşma konuları Akdeniz’in daha sakin bir deniz, Akdenizlilerin daha mutlu kişiler olmaları için seçilmiş.
Bugün öğleden sonra tartışılacak ilk konu: Akdeniz’de barış ve işbirliğinin sağlanması. Yarın: Akdeniz sorunları kapsamında niçin yazıyoruz, için yazıyoruz? diye konuşulacak. 21 Nisan’da: Akdeniz kültürü açısından iletişim konusu incelenecek. 22 Nisan’da tartışılacak iki konu var: Birincisi, Akdeniz kültürünü korumak ve savunmak, ikincisi, Akdeniz ülkeleri arasındaki işbirliğini yaygınlaştırmanın gerekliliğini vurgulamak.
23 Nisan’da yapılacak gezilerden sonra hepimiz geldiğimiz yerlere dönüyoruz.
Başkanı dinlerken bir yandan programa göz gezdiriyorum, bir yandan da düşünüyorum. Akdenizliler olarak ortak bir yazgımız var. Sorunlarımız ortak. Barışçıl şiirler, insancıl yazılar yazıyoruz. Birbirimizi aynı sevgi, aynı dostluk, aynı kardeşlik duygularıyla selamlıyoruz. Herşeyimiz ortak da dillerimiz ayrı ayrı. Bu ayrılığa rağmen birbirimizi anlayabiliriz. Çünkü Akdenizliler Akdenizce konuşur.
HER YERDE BİR AMERİKALI VARDIR
Kokteylde türlü yaz yemişleriyle tatlandırılmış Sicilya şarabı sunuldu. Herkes ayrı öbeklerde birbiriyle konuşmaya dalmıştı. Biz Sennur’la konuşuyorduk. Derken kısa boylu, az tombalakça sarı saçlı biri yaklaştı yanımıza. Az buçuk Miki Roney’e benziyor. Adı Stanley Barkan, Amerikalı şair. Talat Sait’in dostuymuş. Dünya şiirinden örnekleri küçük kitapçıklar halinde yayınlayan bir yayıncı aynı zamanda. Yanında kitap dolu koca bir çanta var. Zor taşıyor. İçinden bir kitap çıkarıp bize verdi. Fazıl Hüsnü’nün Türkçe-İngilizce basılmış, Kuş ve Ben adlı şiir kitabı. Çeviren: Talat Sait. Barkan’ın yönettiği Cross-Cultural Review’in dördüncü kitabı olarak basılmış. Ne yalan söyleyeyim Sicilya’da bir Türk şairinin kitabıyla karşılaşmak bizi nice sevindirdiyse Amerikalı bir şairle karşılaşmak onca şaşırttı. Barkan, Türk şiirinden bir seçmeler kitabı hazırlamak istediğini de belirtti. Yardımcı olmamızı diledi. Kabul ettik. Birbirimize adres kartlarımızı verdik. Kartlar alınıp verildikten sonra Barkan, çantasını sürükleyerek başka bir topluluğun yanına seğirtti.
Certa’ya Akdeniz’le Amerikanın ilişkisini sorduk. Gülerek, “Haklısınız” dedi.
“Ama unutmayın, dengelemek için Bulgaristan’la Romanya’yı da çağırdık.”
Sanırım Certa, Struga’dan tanıyormuş. Neyse, bizi birleştiren şiirdir diyerek yanından ayrıldık.
RAFAEL ALBERTİ ORTAYA ÇIKIYOR
Kokteylden sonra kentin büyük caddesindeki Boscarino adlı sergi salonuna gidildi. Sicilyalı ressamların resimleriyle toplantıya katılan şairlerle yazarların her dilden kitapları burda sergileniyordu. Alberti’yi bu sergide gördük. Kitaptaki resmine benzemiyor. Ak saçlı, yaşlanmış. Resim sürgünden önce olmalı. Sürgün ünlü şairi biraz çökertmiş ama yıkamamış.
Serginin önüne sigara içmeye çıktık. “Sicilyalı Anti Grup”çulardan Nat Scammacca adlı bir şairle tanıştık. Anladığım kadarıyla şiir baskın Sicilya’da. Çünkü Rolando Certa da Impegno 80 adlı bir dergi çıkarıyor. Çoğu şiir. Anti Grupçu Nat Scammacca’nın da şiiri var bana verilen dergide. Ama Rolando Certa Anti Grup’dan değil. Dergi, dünya şiirinden örneklere de bol bol yer vermiş. Bütün bunlar ve Alberti’nin sürgünlüğünü Sicilya’da geçirmiş olması şiirin bu ülkede nasıl özgürce soluk aldığının açık göstergesi.
AKDENİZ’DE BARIŞ VE İŞBİRLİĞİ
Öğleden sonra ilk oturum Rivoli sinemasında başladı. Sahnede uzun bir başkanlık masası vardı. Katılan ülkelerin küçük bayraklarıyla süslenmişti. Türk bayrağı solda, en başta duruyordu. Başkanlık masasında birçok ülkeden ünlü yazar ve şairler yer almıştı. Oturum açıldıktan sonra Rolando Certa mikrofondan Sennur Sezer’i de başkanlık masasına çağırarak Türkiye’ye verdikleri değeri ve Türk şairlerine, yazarlarına gösterdikleri ilgiyi belirtmiş oldu.
Sennur Sezer, başkanlık masasında kaleme aldığı İngilizce bir metinle İkinci Akdenizliler Toplantısı’nı selamladığını belirterek şöyle dedi:
“Akdeniz’de barış olsun ki dünyanın bütün denizlerinde barış olsun.”
RAFAEL ALBERTİ İLE KARŞILAŞMA
Oturumun çıkışında Sennur’la kıyıda Akdeniz’i seyrederken bir topluluğun ortasında Rafael Alberti’nin geldiğini gördük. Elimizdeki Türkçe Sürgünden Şiir kitabını uzattık. Durdu Alberti. Kitabın hangi dilden olduğunu sordu. İkimiz birden “Türkçe” dedik. Kitabı elimizden aldı. Adına baktı. Arka kapaktaki resmine baktı. Gözleri ışıdı. Sennur’dan içinden Türkçe bir şiir okumasını istedi. Sennur’un okuduğu “Gırnata’ya Gitmemişin Şarkısı”nı sonuna kadar dinledi. Son dizesini İspanyolca mırıldandı gibi geldi bana. Hangi şiiri olduğunu anlamıştı. Önce “Gırnata” sözünden çıkarmıştır dedim. Sonra İspanyolların oraya “Granada” dediklerini düşündüm. Kitabı geri vermedi. “Bende kalsın” diyerek yürüdü.
Gece aynı sinemada Sicilya folklorundan çok güzel örnekler izledik. Hele balıkçıların ağ çekerken tutturdukları “Heyamol” Akdeniz’i Karadeniz’e bağlayan binlerce yıllık yaşam ve kültür ortaklığının kulaktan kulağa ulaşan çağdaş bir açıklamasıydı.
SABAH BİLDİRİSİ
Sabahleyin erken kalktık. Hava dünküne göre serin ve pusluydu. Bugünkü oturum otelin salonundaydı. Sennur, Türklere gösterilen ilgiyi boşa çıkarmamamız gerektiğini söyleyerek, “Niçin yazmalı, kim için yazmalı?” konusunda bir bildiri yazmamızı istiyordu. Masaya oturduk. Ben Türkçe bir şeyler yazdım. Sennur onları İngilizce yazmaya çalıştı. Saat 9’u geçmişti. Bu yüzden kahvaltıyı da kaçırdık. İngilizce metni, oturuma yetişmesi için, hemen sekreterliğe verdik. Onlar İtalyancaya çevireceklerdi. Oturum başladıktan sonra bizim bildiri çevrilmiş olarak geldi. Ortaklaşa imzalayarak Başkanlığa verdik. Onlar da, onu bekliyorlarmış gibi hemen okudular.
AKDENİZLİLER TOPLANTISI GELECEK İÇİN ATILMIŞ BİR ADIMDIR
Bildiri şöyleydi:
“Yazının bulunduğu günden bu yana her zaman yazarlar ve şairler yalnızca tek bir amaçla yazmışlardır:
“İnsanlığın mutluluğu”
Günümüzde bu amaç çok önemli ama gerçekleştirilmesi zor bir amaçtır. Bu zorluk nükleer savaş tehlikesinden, ekonomik ve siyasal baskılardan, yarın ne olacak korkusundan gelmektedir. Bütün Akdenizliler bu korkuyu yaşıyorlar. Çünkü onlar savaşı da açlığı da gördüler. Çocuklarının ölümlerini de. Bu yüzden Akdeniz şarkıları hüzünlüdür.
Bugün bir umudumuz var.
Yazarların ve sanatçıların işbirliği ile dayanışması.
Umutla doluyuz. Çünkü bu dayanışma Akdenizlilerin işbirliğine dönüşebilir.
Bu işbirliği kültürel, ekonomik ve siyasaldır. Bu da dünya barışını hazırlayabilir.
Bugün yazarların işi çok zor, ama umutsuz değil.
Akdenizliler toplantısı insanlığın geleceği için atılmış bir adımdır. Böyle bir girişimde bulundukları için bu toplantıyı düzenleyenlere ve bütün Mazara del Vallolu yazarlara teşekkür borçluyuz.”
BİR KİTAP TANITILIYOR, BİR OYUN OYNANIYOR
Öğleden sonra Yugoslavyalı Makedon yazar şair Boris Vişinski’nin İtalyancaya çevrilip yeni yayınlanan öykü kitabı tanıtıldı. Kitap, “Impegno 80” yayınevince, Rolando Certa’nin yönettiği “İnsanlık Edebiyatı” dizisi içinde yayımlanmıştı.
O gece Rivoli sinemasında Kostas Valetas’in “Elena Negrin” adlı bir oyunu sunuldu. Oyunun İtalyanca olması, üstelik karşılıklı konuşmalara dayanması dolayısiyle, bütün yabancılar gibi, biz de bir bölümünü izleyebildik. O gece erken yattık.
ÜÇÜNCÜ GÜN
Ertesi gün ayın 21’iydi. Tanışmadığımız kimse kalmamıştı hemen hemen.
Hele Arap ülkelerinin yazarlarının hepsiyle selamlaşıyorduk.
Yalnız eski tanışımız şair Bojidar Bojilov’la daha karşılaşamamıştık.
O sabah kahvaltıda lokanta çok kalabalıktı. Yalnız bizim masada iki kişilik yer vardı. Oraya da gelip Bojilov’la karısı oturmaz mu? Emin olmak için yakasındaki karta kaçamak bir göz attıktan sonra el sıkıştık. Karısıyla tanıştık. Sennur İngilizceyle, ben Sırpça kırması Bulgarcamla o sabah epeyce dertleştik. Birbirimizi bulduğumuza sevinmiştik.
AMERİKAN ŞOV
Kahvaltıdan sonra otelin taş salonundaki oturuma katıldık. Akdeniz kültüründe iletişim söz konusuydu. Arada, bir öğrenci topluluğu oturumu izlemeye geldi. O sırada Amerikalı şair Stanley Barkan söz almıştı. Ben iletişim konusunda konuşacak sanırken o bir teypten Kızılderili müziği dinletti. Sonra delikli bir kitap kapağı çıkarttı. Deliklerini gözüne getirip “Size bu kitaptan bakıyorum” dedi, ağzına getirip “Bu kitaptan seslendiğini” söyledi. Dudaklarını deliğe geçirip “Bu kitaptan sizi öpüyorum” diyerek ön sıradaki kadınlardan birini şappadak öptü. Okunan şey bir şiirdi. Bana kalırsa kötü de sayılmazdı. Ama Amerikalılar bu şov olmadan şiire sağırlaşmış olmalılar. Zaten hemen ardından tam bir şarkıcı gibi şarkı söylemeye başladı. Sözleri kendinin de olsa başkasının da olsa ne farkederdi.
RAFAEL ALBERTI’NİN ŞİİR RESMİGEÇİDİ
Öğleden sonra Rivoli sinemasında Rafael Alberti şiirlerini okudu. Daha önce Alberti adına bir kitap hazırlanmıştı. Elimizde onlar vardı. Kitapta Alberti’nin şiiri üstüne İgnazio Delogu’nun bir incelemesi yer alıyordu. İkinci bölüm Alberti’nin Arion adlı Sicilya deniziyle ilgili dizelerini kapsıyordu. Alberti için Jose Luis Tejeda adlı bir İspanyol şairi de konuştu. Alberti şiirlerini İspanyolca okuyor, Delogu anında İtalyancaya çeviriyordu. Alberti’nin şiirlerini sunuşu tam bir şiir resmi geçidi oldu. Şiirinden türlü örnekler sundu. En son okudukları taşlama şiirleriydi. Alaycı bir tonda okuyordu. Sanki bizim Can Yücel vardı karşımızda.
Bu şiir resmigeçidi aralıksız üç saat sürdü.
Şiirlerin sunulması sona erince Belediye Başkanı Av. Nicolo Vella, beline bağladığı renkli kurdelelerle törensel kıyafetini kuşanmış olarak sahneye geldi. Rafael Alberti’yi kutladı. Alberti’yi “Akdeniz’in yaşayan en büyük ozanı” ilan ederek Mazara del Vallo Belediyesi adına altın bir madalya verdi.
Burada yaşlı şairle birlikte şiirdi onurlandırılan.
Her türlü baskı altında bile özgürlüğünden vazgeçmeyen şiir.
Ayakta kalmasını bilen bir şairin hakettiği bir ödüldü bu.
SİRTAKİ EŞLİĞİNDE
Akşama programa göre Tunusluların folklor gösterisi vardı. Folklorcular gelemediklerinden gösteri yapılamayacaktı. Onun için yemekten sonra boştuk. Otelin lobisine indik. Sennur limonlu çay içti. Nezlesine iyi gelir diyerek. Biri barın karşısındaki köşede bulunan piyanoyu tıngırdatıyordu. Biraz sonra piyanoda sirtaki çalınmaya başladı. Biri kollarını iki yana açtı. Ona bir kadın katıldı. Ağır ağır oynuyorlardı. Çevrelerini birer ikişer izleyiciler sardı. Gittikçe hızlandılar. Zeybekikos başladı. Birden Sennur yerinden fırlayıp katıldı oyuna. O kadar ani oldu ki ilk anda farkedilmedi bile. Sennur hızlı bir zeybekle ilgileri üstüne çekti. Oyun bittiğinde sirtakiyi başlatan Sennur’la benim yakama baktı. Türk olduğumuzu anlayınca gözleri ışıyarak sarılıp öptü ikimizi. Biz de onun Yunanlı şair Panaghiotis Chr. Chatzigakis olduğunu anlayınca bir daha kucaklaştık.
ETKİNLİKLERİN SON GÜNÜ
22 Nisan etkinliklerin son günüydü. Sabahleyin otelin taş salonunda son tartışmaları izliyorduk. Önümüzde oturan sarışın, orta yaşlı bir kadın dönüp yakamızdaki kartlara baktı. Sonra yaşlı gözlerle Sennur’un boynuna sarıldı. Bu da Yunanlı kadın şair Elena Sigala Dighenapoulos’tu. Dün akşam Sennur’un birlikte oynadığı Chatzigakis’ten bizi sorup öğrenmiş.
BÜYÜK ŞİİR RESİTALİ
O gün öğleden sonra Rivoli sinemasında çağrılı bütün şairlerin katılması ile yapılan büyük şiir resitaliyle İkinci Akdenizliler Toplantısı sona eriyordu. Görkemli bir gösteriydi bu. Şiir herkesi birbirine bağlamıştı. Herkes birbirini tanıyordu artık. Kopmaz bir bağ kurulmuştu aramızda. Herkes okunan şiirleri birbirinden istiyor, sonradan da olsa mektupla birbirlerine göndermek için sözleşiyorlardı. Mısırlı, Arjantinli, Türk, Yunan, Bulgar, Yugoslav, Tunuslu, Faslı, Cezayirli, Fransız, Sicilyalı, İtalyan şiirlerle içiçe, birbirleriyle kolkolaydılar.
Elena’nın Sennur Sezer’i sahnede boynuna sarılarak kutlaması, birbirlerine boyunlarındaki kolyeleri takmaları yürekten kopup gelen çok duygulu bir davranıştı. Herkesi de etkiledi. İki şairin kısa bir süre birbirinden kopmadan sahnede elele duruşları iki insanın sevgi, dostluk, kardeşlik gösterisinden çok şiirin, sanatın özünde bulunan birleştirici gücün simgesiydi. Şiir her şeyden daha insancıldı.
EĞLENCE
Geceyi otelde eğlenerek geçirdik. Orkestra eşliğindeki bu akşam yemeğinde bütün masalar katılan ülkelerin bayraklarıyla donatılmıştı. Elena o gece de yanımızdan ayrılmadı, masada bizimle oturdu. Şarabımızı, ekmeğimizi bölüştük. Tuza birlikte bandık. Bol bol dans edildi. Her dilden şarkılar söylendi. Hepsi güzeldi. İki uzun boylu, ince yapılı şair Octavio Prenz’le Bojidar Bojilov her dansta ayaktaydılar. Rolando Certa, gecenin esprisi olarak Bojilov’a “Sen dünyanın en büyük (uzun) şairisin.” diye takıldı boyuna.
Gece, saat ikiye doğru, Certa’nın gerçekten güzel söylediği aryalarla son buldu.
HEPİMİZİN AKDENİZİ
23 nisan sabahı yürüyerek hep birlikte kenti dolaştık. Arap mahallesi Kazbah olduğu gibi korunmuştu. Çünkü Sicilya Normanlar’dan önce Arapların egemenliği altında da kalmıştı. Kazbah’tan sonra limana indik. Tersaneyi dolaştık. Ordan otobüslere binip otele döndük. Otelden yeniden otobüslere binerek daha güneye Selinunte yıkıntılarına gittik.
Castelvetrano’da deniz kıyısında yalnız deniz ürünlerinden oluşan bir öğle yemeği yenildi. Kopkoyu bir beyaz şarap sundular. Rengi altin sarisi. Soda katınca şampanya tadı veriyor. Yemekte Palermo’da çıkan İl Punto dergisi yöneticisi şair Guiseppe Guida ile karşılıklı oturduk. Şiirlerini gösterdi. Birkaç tanesini de verdi.
Yemekten sonra Selinunte yıkıntıları gezildi. Kent, akropol, Zeus tapınağı hepsi birbirinden görkemliydi.
Giderayak hava iyice ısınmıştı. Gerçek güney güneyliğini gösteriyordu.
Yıkıntı kent bir tepe üstünde kuruluydu. Deniz altımızda gözalabildiğine, çarşaf gibi, masmavi uzanıyordu.
Tepede güneş pırıl pırıldı. Bu güneşli göl, Akdenizdi. Hepimizin Akdenizi.
Otele kır çiçeklerinden derlediğimiz demetlerle döndük.
O gece uykuların en güzeli, en dingini en tatlısıyla düşlere daldık.
SON DEĞİL BAŞLANGIÇ
Ertesi sabahki kahvaltı, kahvaltıların en hüzünlüsü oldu. Ayrılık gelip çatmıştı. Kahvaltısını bitiren apar topar odasına bavulunu hazırlamaya koşuyordu. Otelin girişi oraya buraya serpilmiş bavullarla karmakarışıktı. Bavulların arasında ayaküstü konuşup vedalaşanlar. Birbirine ayakta imzalanan kitaplar. Alınıp verilen kartlar, birbirinin cep defterine yazılan adresler.
Görünüşte dağılmakta olan bir topluluğun görünümünü veriyordu bütün bunlar. Aslında ilişkiyi sürdürmek, bütünleşmek, birlikte hareket etmek için ilk adımların atıldığı andır bu an. Bütün uluslararası kültür, sanat karşılaşmalarında amaçlanan ve ulaşılmak istenen sonuç da budur.
Adnan Özyalçıner | sanat olayı - Sayı: 18 - Haziran 1982






