Peru'nun Flaubert'i Mario Vargas Llosa anlatıyor
SORU: Son kitabınız “Julia Hala ve Rahip”te, bir roman yazmak için çok gerekli iki öğeden ustaca yararlandığınız görülüyor: Anılar ve düş gücü.
Yapıtlarınızda bu iki öğeye ve otobiyografiye verdiğiniz ağırlık ne orandadır?
LLOSA: Bana kalırsa, edebiyat otobiyografinin bittiği yerde başlar. Bu da demektir ki, bütünüyle gerçeğe bağlı bir belgesel olmaktan kurtulmalı, daha ileriye gitmelidir roman. Bu kitabı yazma fikri, çok uzun yıllara dayanır: 1953-54'lere, Lima'da bir radyo istasyonunda çalıştığım günlere değin. O yıllarda öğrenciydim. Bir gün, radyo için skeçler yazan biriyle tanıştım. Beni çok etkilemişti; etkilemekten çok da şaşırtmıştı. Çünkü tanıdığım ilk yazardı. Mesleğini çok ciddi olarak yapıyordu. ama yazardan çok bir yazar karikatürüne benziyordu. En ufak bir edebiyat kültürü olmamasına karşın işini bir Flaubert titizliğiyle yapıyordu. Bir gün, yazdıklarını radyoda seslendirecek sanatçılardan ardı ardına telefonlar gelmeye başladı bizim yazara. Herkes metinden hiçbir şey anlamamaktan yakınıyordu. Ondan sonra sorun anlaşıldı:
Yazar çok çalışmaktan sürmenaj olmuştu. her şeyi birbirine karıştırıyordu.
Bu olayın bende büyük etkisi oldu.
SORU: Peki ya Julia Hala? Gerçek yaşamda o da var mıydı?
LLOSA: Az çok vardı galiba. Ayrıntılarda bir dolu değişiklikler yapmak koşuluyla tabii. Rahip Camacho'nun öyküsünü yazmaya niyetlendiğimde, anılarımda kalmış (yaşanmış) bir olayla birleştirmeye karar verdim bu öyküyü. Bakalım ne çıkacak, diye de merak ediyordum.
SORU: Öyleyse doğrudan doğruya anıların ve otobiyografik öğelerin ürünü bu...
LLOSA: Başta. “Niçin bütünüyle gerçekçi olmayayım?” diye düşünüyordum. Ama bir olay olduğu gibi yazıya dökerseniz. gereken heyecan yaşatamazsınız. Bu heyecanı sağlayabilmek için değiştirmek, yeni şeyler yaratmak gerekir.
SORU: Yazmak bir özgürlük, bu sözlerinize göre...
LLOSA: Yazmak, yeni şeyler bulmak, yalan söylemek kandırabilmeyi becermektir. Okuyucularınıza ve kendinize öyle tuzaklar kuracaksınız ki edebiyatın gerçeğine -isteseniz de istemeseniz de- varılabilsin. Özgürlüğe gelince, ben onu bir bölümden ötekine, diyelim ki otobiyografik bölümden Camacho’nun öyküsüne geçerken, fazlasıyla tadıyorum.
SORU: Bu sözleriniz otobiyografinin yazarı gerekmese de etki altına aldığı anlamına gelir.
LLOSA: Bence kişisel deneyimler her zaman bir yazarın yazın yaşamının, ya da sıradan birinin günlük yaşamının kökünü oluştururlar. En gerçeküstü, en düşsel romanlar için, hatta Kafka için, Borges için bile bu böyledir. Yine de, kişilerin hiçbir olaydan yola çıkmaksızın, yeni şeyler bulması olasıdır.
SORU: Yazarken, okur musunuz? Yani başka kitaplar ya da yazarlar size yol gösterir mi?
LLOSA: Edinmek istediğim belgeler açısından gerekli okumalarım oluyor. Bunların yanı sıra, bana çok yardımcı olan kitaplar da var.
SORU: Hangileri örneğin?
LLOSA: Sözgelimi Flaubert'in mektupları, romanlarından kimi bölümler, Madame Bovary'nin intiharı bilmem kaç kez okuduğum bir bölüm, çünkü olağanüstü güzel, müthiş zevk veren, bana çok yardımcı olan sayfalar bunlar. Öte yandan “Yaban Palmiyeler” ve özellikle “Ağustos Işığı”yla Faulkner de taptığım yazarlardan biri.
SORU: Ne zaman bir Latin Amerika yazarıyla karşılaşsa, hemen diktatörlerden, sansürden özgürlükten söz açılır. Yani edebiyattan çok politika konuşulur ne yazık ki! Önce aydınlar.. Onlar ne yaparlar sizde?
LLOSA: Onlar kendilerini Manişeizm’in tuzağına kaptırıyorlar. Yani, eğer barbarlığa karşıysalar Küba'yla birlikte oluyorlar, onun türküsünü söylüyorlar. Eğer Küba'ya karşıysalar, o zaman barbarlığın, yani Pinochet'nin, Vidala'nın yanında oluyorlar.
SORU: Peki üniversitelerde durum nasıl?
LLOSA: Peru'daki Ulusal Üniversite, Latin Amerika’nın öteki ülkelerinde olduğu gibi, yeni fikirlerin filizlendiği önemli bir merkezdir. Bir bakıma demokratik olmayan bir ülkede demokrasiden söz edilen ve uygulanan bir yerdir. Ancak bu yerler gitgide sloganlarla kuşatılmakta, politik akımların bilinçsizce sardığı yerler olmakta. Böyle olunca da, ulusal üniversite bir kültür yuvası olmaktan çıkıp kültürsüzlük merkezi ya da dogmatik ve fanatik kişilerin barınağı durumuna geliyor. Demokrasi çekirdeği de doğmadan ölüyor tabii. Özgürlüğün büyük ölçüde sınırlandığı, birtakım koşullara bağlandığı ülkeler için çok acı bir durum.
SORU: Son soru sansür üzerine. “Julia Hala ve Rahip” için sansür söz konusu oldu mu?
LLOSA: Gerçekte, romanlar üzerinde çok etkili bir sansür hiçbir zaman söz konusu olmadı. “Julia Hala” Arjantin de yasaklandı, ama bunun özel bir nedeni vardı. Çünkü Arjantinlileri iyiden iyiye alaya alan bölümler taşıyordu. Öte yandan “Katedralde Söyleşi”, dikta rejimine karşı çok daha katı bölümler taşımasına karşın Arjantin'de çok kolay geçti sansürden. Pinochet'nin ülkesinde ise tüm kitaplarım bir yıl boyunca yasaklandı. Şimdilerde böyle bir sorun yok. Küba’ya gelince, birçoğu şimdi bile yasaklanmış durumda. Kısaca sansür konusu, kitapların rahatsız etmelerine değil, kişilerin rahatsız olmalarına bağlı.
Türkçesi: Bülent Berkman | sanat olayı - Sayı: 8 - Ağustos 1981