Haldun Taner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haldun Taner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haldun Taner



Haldun Bey, bu sayı Sanat Dergisi’nde şu konuyu ele alıyoruz, ne dersiniz?

Haldun Bey, su oyunu, şu filmi, şu sergiyi izlediniz mi?
Nasıl buldunuz?

Haldun Bey, şu olayın iç yüzünü bize anlatır mısınız?

Haldun Bey, tiyatro müzesi konusu yeniden alevlendi.
Ne dersiniz, yeniden yayına geçelim mi?

Haldun Bey, şu konuda bize yarına kadar bir yazı yetiştirebilir misiniz?

Haldun Bey, şu sanatçıyı, bu yazarı yitirdik.
Biliyorum, siz ‘ölüm yazıları’ yazmayı sevmezsiniz ama, bize onunla ilgili bir yazı yazar mısınız?

Bu kez olmadı. Ne kapağa koyacağımız resmi, ne bu sayıda yer alacak yazıları ona danışabildik. Türk tiyatro ve edebiyat yaşamının ayrılmaz bir parçası olan çok sevdiğimiz bir yazarın ölümü üzerine ondan yazı isteyemedik. Peki, biz şimdi kime danışacağız? Bilmediklerimizi kime soracağız? Sanat ve kültür olaylarının iç yüzünü kimden dinleyeceğiz? Milliyet gazetesinin içindeki küçücük odamızda -Sanat dergisi odası- kiminle sohbet edeceğiz? Odamıza kim çiçek getirecek? “Kafamız bozulduğunda” kime içimizi dökeceğiz? Sevincimizi, üzüntümüzü, dertlerimizi coşkumuzu, umudumuzu, tasarılarımızı, telaşamızı kiminle paylaşacağız.


İnsanoğlu ne bencil oluyor! Daha şimdiden sizi değil, sizsiz kalmış olan bizleri düşünüyorum Haldun Bey! Şimdiden diyorum çünkü -şu iğrenç iki sözcüğü kullanmak zorundayım- çünkü “ölüm haberiniz” gazeteye ulaşalı henüz birkaç saat oldu. Acaba şu anda size “Haldun bey, her ölüm haberiyle birlikte ölenin yanı sıra, belki de daha çok onsuz kalmış bizleri düşünüyoruz. Bu doğal mı, yoksa alçaklık mı” diye sorsam ne derdiniz? O sonsuz kültür birikiminizle, kendi yaşam deneyimlerinizle belki bilgece bir yanıt verirdiniz; belki sürekli okumanın, hafızanızın ve okuduklarınızı yaşama geçirme yeteneğinizle bir ünlü düşünürden bir alıntıyla yanıtlardınız; belki de yalnızca bir espri patlatırdınız. Ben de alır o yanıtı, bu yazının başlığı yapardım. Ama yoksunuz, soramadım.

Türk tiyatrosu ve Türk edebiyatındaki yerinizi arkadaşlarım yazdı, bana yaşamınızı, kişiliğinizi yazmak düştü. Ama bunu yazmak öyle güç ki Haldun Bey. Sizinle hiç karşılaşmamış birine sizin en sıradan bir karşılaşmayı (diyelim gazete koridorunda bir karşılaşmayı) bile nasıl olağanüstü kıldığınızı nasıl anlatabilirim ki! Torununuz ya da anneniz yaşında olsun, elini sıktığınız kadınların ellerini dudaklarınıza götürüşünüz; karşılaştığınız erkek ya da kadın, çocuk ya da yaşlı, ona “seni görüyorum, seni dinliyorum, seninleyim” diyen bakışlarınız; bu bakışlardaki olumlu ya da olumsuz, ama mutlak eleştirel tavır; ve bu tavrı küçük muzipliklerle, iğnelemelerle, nüktelerle inceden inceye, hiç “çaktırmadan” destekleyişiniz nasıl anlatılabilir. Kimi zaman gazetedeki odamızda bir konuşma sırasında söylediğiniz bir cümlenin şaka mı, yoksa ciddi mi, gerçek mi, espri mi olduğunu kavramamız için gözlerinizin ta içine bakma gereğini duyduğumuzu söylesem anlayan olur mu ki? Ya da hani bir gün odamızda ilk Emanuelle filmini bizlere tam üç buçuk saatte anlattığınız, oysa filmin bir buçuk saat sürdüğünü belirtsem, bu okura bir şey der mi? Ya da Türk tiyatro müzesinin gerçekleşmesi için ansızın 18 yaşında bir delikanlı kesilip, tüm yetilileri nasıl bombardımana tuttuğunuzu ve bu bombardıman sırasında nasıl için için keyiflendiğinizi anlatsam.

Anılar... Anılar... Hayır Haldun Bey, bu yazı benim sizinle anılarım olmayacak.
Sizi imdada çağırıyorum. Gelin hadi bir kez daha bana yardımcı olun. Bu yazıyı siz yazın...
Okurlar, ansiklopedilerde 1915 yılında İstanbul’da doğduğunuzu öğrenirler nasılsa, gelin devamını siz getirin.


“...DEVİR, MÜTAREKE DEVRİYDİ...”

Bebek bahçesine bakan beyaz bir köşkte otururduk. Devir, mütareke devriydi. Aydınların büyük kısmı teslimiyet içinde, bir kısmı da manda peşindeydi. O kara günlerde İstanbul’da tek başına “Ya kayıtsız şartsız istiklâl, ya ölüm” diye diklenen nutuklarıyla, baş yazılarla gençliğe yüreklilik aşılayan babam Prof. Ahmed Selahattin’i İngilizler kovalıyorlardı. Her gün annem balkona çamaşır asıp, evde arandığını babama parola ile bildirirdi. O günler babam yanında her zaman silah taşıyordu. İşte bir boş bulunduğu gün bu silahı usulca alıp, pencereye koşmuş, dışarıya iki el ateş etmiştim. Silah sesleri üzerine bütün ev, bütün mahalle birbirine girdi. Ama benim sağ kaldığım, attığım kurşunların da yalnız karşı bahçenin duvarını deldiği anlaşılınca yatıştılar.

Muziplik o zamanlarda bile vardı anlaşılan...

Babanızı yitirdiğinizde beş yaşındaydınız. Annenizle birlikte Saraçhanebaşı’ndaki dede konağına taşındınız: Dedeniz, nineniz, dört dayınız ve teyzenizle yaşamaya... Teyzenizden okuma-yazma, bir dayınızdan yoga, bir başka dayınızdan Fransızcayı, dedenizden sporu öğrendiğiniz ve bunları sevdiniz. Ama annenizin yeri bambaşkaydı. 1979’da annenizi yitirdiğinizde söylediklerinizi anımsıyorum:


“ANNEM, BENİM HER ŞEYİMDİ...”

Annem, benim babam, dert yoldaşım, arkadaşım, her şeyim oldu... Yaşamını bana adamıştı. Bunu hak etmek için ayrı bir çabayla çalıştım. İlk müsvettelerimin ilk dinleyicisi hep o olurdu. Ana dilimizin, halk Türkçemizin bütün inceliklerini onun konuşmalarından edinmişimdir. Kendi kendimle hiç övünmedim ama, onun benimle övünmesine çok çalıştım. Çeşitli hükümetlerle hapse girecek derecede başımı derde sokmamaya da kendimden çok onun için gayret ettim. Birikimim, aile terbiyem, büyük çalışma gücüm, onuruma karşı saygım, bende olumlu ne varsa, hep anama borçluyum.

Annenizi yitirdiğiniz günlerdeki acınızı anımsıyorum da, o zaman dediğimi yine söylüyorum.
Ne mutlu ki yalnız değildiniz, annenizi yitirmeden üç yıl önce, 1976’da Demet’le evlenmiştiniz. Ve sonra evlilik üzerine konuşmuştuk.

Evlilik” demiştiniz...

“EVLİLİK, BİR DENGE OYUNUDUR”

Evlilik, genel olarak çok ince bir ip cambazlığı, bir denge oyunudur. Ya iyi oynanmalı ya hiç oynanmamalıdır. Bence evlilikte en önemli ilke dürüstlüktür. Onun dışındaki ilkeler çiftine göre değişir. Dürüstlüğe halel geldi mi bir evliliği sürüklemek ancak izah edilir. İnsanlığa yakışmaz. Ama her evlilik belli bir süreden sonra bazen yıpranabilir. Ortamın değişen şartları insanı daha sinirli, hırçın ve sabırsız yapan etkenler, çiftlerin birbirine gösterdikleri saygı ve özeni azaltabilir. Evliliğin estetiği bozulunca, onu da uzatmamakta fayda vardır. Şu kısa ömür içinde yaptığımız her şey estetik olmalı... İlk evliliğim on dört yıl sürdü. Sonra evlilik deneyinden geçmiş yeni bir bekârlık dönemi yaşadım. Doludizginlikten bıkacak kadar doludizgin bir bekârlık. Sonra ikinci evliliğime girdim daha uslanmış olarak. Bana huzur veren, çalışma olanağı veren, karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı bir evlilik.


Durun Haldun Bey, yıllardan yıllara atlıyoruz... Yaşam öykünüzü vermem gerek. Çocukluğunuzu anlatıyordum. Hep çocuk yanınızdan bir şeyler sakladınız ama, şimdilik gerçek çocukluğunuza dönelim. Sizin deyişinizle “babanızın hatırasına hürmeten” devlet sizi Galatasaray Lisesi’nde parasız yatılı okuttu. (Çok özel bir soru: Sahi Haldun Bey, şimdi bana kendi babamın sınıf, okul anılarını kim aktaracak?) Galatasaray yıllarında iki hocanız Halit Ozansoy ve Monsieur Dard, sizi hep yazmaya teşvik etti, hiç unutmazsınız... Tıpkı, okuldan kaçıp izlediğiniz tiyatroları, filmleri, Naşit’leri, Cemal Sahir’leri, Şarlo’ları, Greto Garbo’ları, Buster Keaton’lan ve nicelerini unutmadığınız gibi...


Galatasaray Lisesi’ni 1935’te bitirip, yine burslu olarak Almanya’da, Heidelberg Üniversitesi’ne gittiniz İktisat okumaya. Doğrusu sizi hiç iktisatçı, ne bileyim bir bankacı gibi falan düşünemiyorum Haldun Bey, iktisadın üçüncü yılında -hani neredeyse iyi ki diyeceğim- şu hastalık (verem) çıktı ortaya.

Dört yıl boyu beni dört duvar arasına mahkum eden bir hastalık, içime yepyeni bir boyut açtı. İnsan, böyle durumlarda bir nefis muhasebesi yapar. Neyi yanlış, neyi doğru yaptığını tartar. Yüzeyde ve geçiciyle, derinde ve kalıcı olanın farkına bu dört yıl içinde vardım. Hastalığımı unutmak için kendimi okumaya verdim. Ve yazma gereksinmesini de bundan yıllarca sonra duydum.

İşte bu “yıllarca sonra” deyişinizden sonra sormuştum: Yazıya geç başlamanız, 30 yaşında başlamanız sizde bir telaş, bir geç kalmışlık yarattı mı?

Hayır, bilakis. Hiç acelem yoktu. Yaşıtlarım kıdemliydi, isim yapmışlardı bile.
Ben ne isim meraklısıydım, ne de erken başlayıp, kıdem almaya. Asıl mesleğim asistanlıktı. Arada yan iş olarak yazı yazıyordum.

Türkiye’ye döndükten sonra iktisadı bırakıp, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girmiş, burayı 1950’de bitirmiştiniz... Peki sonra ne oldu ki, yazarlık ön plana geçti?


“OLUMLU ELEŞTİRİLER VE İKİ ÖDÜL...”

Geç başlamama rağmen, ilk eserler iyi kritik aldı. Üçüncü kitabım iki önemli ödül kazandı. Bu arada tiyatro için de yazmaya başladım. İlk piyesim Şehir Tiyatrosu’nda sahneye konulmak üzereyken yasak edildi. Daha oynanmadan yasaklanması beni meşhur etti. Yere bırakılsa bir tenis topu kadar sıçrayabilecek bir oyun hızla yere atılınca tavana kadar sıçradı. Piyesim daha sahne görmeden beni meşhur eden yasakçılara minnettarım. Sonra Muhsin Ertuğrul’u tanıdım. Tiyatronun öyle rasgele bir meslek olmadığını öğrendim. Asistanlığı, işi gücü bırakıp, Viyana’ya tiyatro bilimi ve tarihi tahsiline gittim... Sonra Muhsin Ertuğrul, her yıl benden bir oyun ister oldu. Böylece Keşanlı Ali’ye geldik.

Ama başlangıçta Haldun Bey, anımsarsınız ya, başlangıçta size karşı bir tutum...

Küçük bir edebiyatçı zümresi, çoğu yazı yazmaya 15 yaşında başlamış olmanın ve Beyoğlu’nun kahvelerinde sayısız tartışmalara girişip, mesleğin kahrını (!) çekmiş olmanın kuruntusuyla edebiyata sonradan giren bu yeni yazara ilk başta pek dostça davranmadılar. Sanatta da, tapu kadastro idaresinde olduğu gibi kıdemi ön planda görüyorlardı. Kaldı ki, ben yazı yazarak değil ama, gerek Türk, gerek Fransız ve Alman edebiyatını yakından izlemek açısından hiç de yeni değildim... Bir de benim gruplaşmaların dışında kalmak özenim çok kişinin sinirlerine dokunuyordu. Kişisel özgürlüğümü grup dayanışmalarına yeğ tutuşum zaman zaman zararıma oldu ama, bundan vazgeçmedim.

Haldun Bey, bir de şöyle bir durum var: Türkiye’de yazar çeşitli dönemlerde baskılarla karşılaşan, çoğu kez engellenen, yasaklanan, hapislerde çürüyen bir insandır. Siz, bu gibi şeyler yaşamadınız...

Bir yazarın, bir düşünürün dürüstlüğü ve namusu, karakterinin tutarlılığı, hayatı boyunca tavrı, tutumu, icraatı, makalelerinde, demeçlerinde ve nihayet eserlerinde yazdıkları ile ölçülür. Takibata uğrayıp uğramadığı, hapse girip girmediği ile değil... Hayatım, mücadelelerim, yazdıklarım ortada. Bir yazar olarak her iktidar döneminde hep fikir ve yaratma özgürlüğünden yana oldum. Baskıya, sansüre, sanatçıya saygısızlığa karşı durdum. Zaman zaman yasaklandım. Takibata uğradım. Bir ara 146 hoca ile birlikte kürsümden de uzaklaştırıldım. Ama fikir namusu babında bunları saymak zorunu, hele bir hapisane belgesi gereğini hiç aklıma getirmedim.

Haldun Bey, şu yazıyı yazmamdan beş gün önce Atatürk Kültür Merkezi’nde yanyana oturmuş, Nureyev’in “Uyuyan Güzel” balesini seyrediyorduk. Her zamanki sevecen, saygılı ama, muzip edanızla, bale sanatı için yaşlanmış sayılabilecek Nureyev’e bakıp, “her şeyi zamanında bırakmak gerek” demiştiniz... Ama sizin için bırakıp gitmenin henüz zamanı değildi ki... İçinizde yaşlılık gibi bir şeyler hissediyor muydunuz diye soracağım ama, yanıtını biliyorum. Hayır, hissetmiyorum.

Dediniz ya:

“YAŞLILIK KAVRAMINA İÇİMDE YER YOK”

Ben yaşlandığımı, ancak meslektaşlar, satıcılar, şoförler arada bir ‘baba’ dedikçe hissediyorum.
Bu kalıbımın içinde hâlâ eski benliğimi, yani gençliğimi taşıdığımı hayretle görüyorum...

Kabareyi ilk kurduğum zaman, yakın arkadaşım Orhan Kemal, ciddi edebiyatın yanında, bu muzip türü pek kavrayamadığından, ‘Biliyor musun, bu senin yaramaz çocuk yapının sahneye yansıması’ dedi. Beni yakından tanıyan çoğu kimse, kerli-ferli görünüşümle hiç uyuşmayan şakalarıma, esprilerime, hareketlerime Orhan Kemal gibi mana veremezler. İsterler ki ağır oturayım, bana molla desinler. Oysa insan, yaradılışının gereği yaşamalı. e bu yanlarımın henüz ölmemiş olması bende yaşlılık diye bir kavramın yerleşmesini önlüyor. Yaşlılığı daha çok yaşdaşlarımda görüyorum. Şunu da ekleyeyim ki, aynaya seyrek bakarım.

Sonra da şöyle eklediniz:

Yaşlılığın en şaşmaz ölçülerinden biri de insanın yaşam defterinde beyaz sayfaların azalması. Bunu giderayak yeni şekilde doldurmaya çalışıyorum. Geçmişi özlemiyorum. İlerideki güzel günleri özlüyorum. Ama dedim ya, geçmişin tadına varmış bir insan olarak o güne kadar tat almak hassamı tavında tutmak istiyorum. Asıl yaşlılık, hiçbir şeyden zevk almamakla başlar.

Siz Haldun Bey, siz öyle yalnız şundan yada bundan değil, yaptığınız her şeyden zevk almayı, tat almayı sürdürdünüz.
Sizi iki gün önce Sanat Dergisi odasında gördüğüme dek bu böyleydi. Peki, ne zaman yaşlanacaksınız?

Biliyorum artık çok geç, hiç yaşlanmayacaksınız.

Sormadan edemeyeceğim: Yaşamdan memnun muydunuz Haldun Bey?

“YAŞAMDAN MEMNUN OLMAK...”

Yaşamdan memnun olmak için önce insanın sağlıklı olması, evinde mutlu olması, sonra istediği mesleği yapabilmesi gerek.

Ben bir bakıma bu üç şartı da gerçekleştirmiş sayıyorum kendimi. Mutluluğuma düşen tek gölge, kendimi mesleğime bütünüyle adayamamak oluyor. Çünkü, iki, üç talihli meslektaşımın dışında sırf yazarlıkla yaşayabilen yok. Sırf yazarlıkla yaşamak mümkün olmuyor. Yan işler üstleniyoruz. Ben, yan işleri mesleğime yakın alanlardan seçtim. 30 yıl hocalık yaptım, gazete yazarlığı yapıyorum... Yazarlık öyle bir meslek ki, insan 60, 70 yıllık bir ömür değil, dört ömür verse yetmez. Biz, bir ömrü dörde bölünce dağılmış oluyoruz. En iyi randımanı verememenin üzüntüsünü duyuyoruz.

Siz de, ben de biliyoruz ki Haldun Bey,
yaşamınız boyunca çeşitli hükümetler döneminde size gelen tekliflerin birine evet deseydiniz, “yan işlerden” hiçbirini yapmak gereği olmazdı:

Ben şahsen beni başkalarının getirip bir yere koymasına, bunun doğal sonucu olarak da yine başkalarının o yerden almasına katlanamam, onuruma yediremem. Daha alçakgönüllü bir yerde olayım ama, kimse beni ne alçaltabilsin, ne yükseltebilsin isterim.

İstediğiniz gibi oldu Haldun Bey. Sizi hayatta en üzen şeyin yakın dost saydıklarınızdan gördüğünüz ihanet ve vefasızlıklar olduğunu da biliyorum. Hatta sizin deyişinizle “bu yüzden yaşamdan soğuduğunuz” bile oldu. Ama hiç kin tutmadınız... Ve bize yaşamın güzellikler ve çirkinliklerle dolu olduğunu anlattınız. Ve bize dediniz ki:


“SEVİNÇLER VE DÜŞ KIRIKLIKLARI”

Neylersiniz, hayat iyi ve kötü anılarla dolu. Güzel şeyler, kötü şeylerin etkisini silip götürür. Yeter ki insan kendini bu sevinçlerle şımartmasın ve bu düş kırıklıklarıyla içini karartmasın. Mutlu ve mutsuz olayları yaşamın bir zorunluluğu olarak kabul etsin. Önemli olan, kişinin kendine yetebilen bir ruh dengesi içinde kalabilmesi ve bir işe yaradıkça dünya üstünde kalma tutkusuna gölge düşürmemesidir.


Bugün Haldun Bey, şu iki sözcüklü haber Sanat Dergisi odasına kara bir gölge gibi düştü düşeli “mutlu ve mutsuz olayları yaşamın bir zorunluluğu olarak kabul etmek” bizler için çok güç... Çok aceleye gelen bu sayımız için size danışmadık. Ama bu yazıyı yazmakta imdadıma yetiştiğiniz için ve her şey için çok teşekkür ederim.



Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 144 - 15 Mayıs 1986
___________________________________________________________________________________________________




Benim Haldun Taner’e özel bir hayranlığım vardı. İdealimde canlandırdığım bir insan tipine, neredeyse gerçek olamayacak kadar çok benzerdi. Birlikte bulunduğumuz süreler içinde, zaman zaman, o anın koşullarından ve konularından koparak dalıp gittiğimin farkına varır, toparlanırdım. Haldun Taner’i seyretmek, sözcükleri seçişini ve telaffuz edişini dinlemek, bir “hatıra zevki” verirdi bana. İkimiz de Kadıköy tarafında oturduğumuzdan, yürüyüşlerde karşılaşırdık sıkça. Selamlaşır, iki-üç söz eder, ayrılırdık. Son yıllarda biraz çökmüş omuzları, ama yine de uzun ve usul boyuyla giderken, arkasından bakardım. O bere giyerdi; ama ben hep, ‘eğer fötr şapka giymiş olsaydı, mutlaka karşılaştığımızda da, ayrılırken de şapkasını başından hafifçe kaldırıp yine koyacaktı’ diye düşünürdüm. Bir imgeydi bu elbet.

Son iki yıl, Simavi Edebiyat Ödülleri Seçici Kurulu’nda birlikte çalıştık. Toplantılarımıza o başkanlık ederdi. Toplantıları açar ve oylamaları yönetirken eski sözcükler kullanır, değerlendirmelerini dile getirip tartışırken, yeni, tertemiz bir Türkçe ile konuşurdu. Bu ayrıntıyı hemen Akşit’le paylaşmak isterdim. Çoğu zaman Cağaloğlu’ndan evlerimize aynı arabayla döner, uzunca süren yolda tadına doyulmaz bir sohbeti koyulturduk. Toplantılardan sonra olsun, törenlerden sonra olsun, yakınlarıma hep ve ille de ve yalnızca Haldun Taner’i anlatırdım. Ne önemi var şimdi bütün bunların? Var; çünkü ben, öykücü Haldun Taner’den herhangi bir vesileyle değil, onun ölümü vesilesiyle söz edeceğim birazdan. Onun ölümüyle birlikte, bir şeyler daha, biraz daha öldüyse benim için; önce o ölümlerden söz açmak öznelliği hakkımdır diye düşünüyorum: Haldun Taner’le simgeleşen bir şeyler.


NEZAKET VE ZARAFET TİMSALİ

Haldun Taner, bir asaletti. Nezaketin ve zarafetin timsali olarak ondan uygununu bulmak güçtür. Bunların; öğrenilmiş, edinilmiş, takınma özellikler olmayışındaydı herhalde büyüsü. Uygar, çağdaş, batılı ve hâlis-muhlis İstanbulluydu. Dünün İstanbullusu. Ama bir o kadar bugünün, çağcıl, genç adamı. Ne zor.

Kültürün, kültürle birlikte yoğrulmuşluk biçiminde kendini göstermesi; “kültürlü”lüğün aslında ne olduğu, ne olması gerektiğinin en canlı ve canalıcı örneğidir. Haldun Taner işte buydu. Artık gittikçe azalan, neredeyse hiç kalmayanlardandı. Ne kadar yazık oldu. Çocukluğumun İstanbul’undan, bugün bile çirkinleştirmelere, gittikçe güçsüzleşen bir dirençle de olsa, hâlâ karşı koyan o İstanbul’dan bir şeyler daha öldü Haldun Taner’in şahsında, onunla birlikte. Herhalde ardından yazılan yazılarda, pek haklı olarak “çelebi” sözcüğü sıkça kullanılacaktır. Ama “çelebi” sözcüğünde hafifçe de olsa tınlayan “babayanilik” ve alaturkamsılık anlamından kaçınılmalı: Haldun Taner tam ve gerçek bir “beyefendi” idi.

Öyküleri okunduğunda; Hüseyin Rahmi’den Orhan Kemal’e, anlatılagelen “halk”ı; hem içlerinden biri gibi tanıyarak ve severek, deyimleriyle, yaşama tavrı ayrıntılarıyla “sevap ve günah” larıyla yaşattığı, hem de bunları hiç bayağılaştırmamak gibi çok güç bir işin üstesinden, hiç çaba sarfetmemişçesine, rahatça geldiği görülür. Haldun Taner’in edebiyatçılığının bu ayırt edici özelliği, baştan beri anlatmaya çalıştığım kişiliğiyle sıkı sıkıya bağlıdır sanıyorum.

Onun ölümü, yalnızca edebiyatımız ve tiyatromuz için değil, kültür hayatımız için de büyük bir kayıptır. Kendisiyle yapılan bir söyleşide: “Elbet benim de içimde nice hikâyeler yatıyordur. Ömür izin verirse ortaya çıkar. Olmazsa... Sağlık olsun. Dünya bir şey kaybetmez” demiş. Nasıl kaybetmez! kaybın acısını yaşattıkça ve bilinçlendirdikçe; asıl önemli olanı, yani canlı bir örnek olarak kazandırdıklarını koruyabilsek, besleyebilsek.


ÖYKÜCÜLÜĞÜ

Haldun Taner gerçekten de öykücülüğümüzde özgün önemli bir yeri olan ve çizgisini hep korumuş bir yazardı. Mizahi yazınsal kılmayı başarmış çok az kişiden biriydi edebiyatımızda. Öykülerindeki ironi öğesi hep, yazınsallığın dışına taşmayan bir ölçüyü tutturmuş, onun edebiyatçı kişiliğinin belirleyici bileşenlerinden biri olmuştur.

Toplumsal”la “bireysel”in dengesini; herbirini, öyküsünün gerektirdiği ve taşıyabileceği ağırlıktan fazla zorlamayarak kurmaya özen göstermiş bir yazardır Haldun Taner. Böyle olduğu içindir ki, toplumsal çözümlemeleri de, kişilerini tiplemekte başvurduğu çarpıcı ayrıntılar da hiçbir zaman sırıtmaz öyküsünde.

Derinlik, incelik ve kurgu işçiliği kadar, gözlem ve ayrıntı çeşitliliği yönünden de zengindir Taner öyküsü. Dili ve biçemi klasik sayılabilir; dünyaya bakışı ve yorumları hep çağcıdır. Bu nitelikleriyle, hem kolay ve tad alınarak okunan, akıcı, okuru saran öyküler yazmış, hem de bunları dikkate değer saptama ve derinlikli çözümlemeleriyle boyutlandırmıştır. Tiplerden, durumlardan, ruh hallerinden, aykırılıklardan hatta durağan bir nesneden öykü çıkartmanın ustasıdır Taner.

Ayışığında Çalışkur”a, öykücülüğünün, hemen bütün özelliklerini, yine onun o kendine özgü “çelebi” mizahıyla yoğrulmuş olarak barındıran tipik bir örnek gözüyle bakılabilir. “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu”da, Taner’in öykünün kurgusuna ve yapı özelliklerine verdiği önemin, hiç de içeriğe verdiği önemden geri kalmadığını kanıtlayan bir başka örnek olarak anılabilir.


  • Yaşasın Demokrasi,
  • Tuş,
  • Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu,
  • On İkiye Bir Var,
  • Ayışığında Çalışkur,
  • Konçinalar,
  • Sancho’nun Sabah Yürüyüşü ve
  • Yalıda Sabah adlı sekiz öykü kitabıyla öykücü kişiliğini belirlemiş, öykü yazınımızda kendine özel bir yer edinmişti Haldun Taner.


  • Ama ben onun Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil adlı portreler kitabını da, orada çizdiği kişiliklere kattığı canlılığı anarak, yazınsal toplamına katmak isterim.

Gerçekten de öyle değil mi?
Ten ölüyor... Ama Haldun Taner... Ölesi değil!



Füsun Akatlı | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 144 - 15 Mayıs 1986
___________________________________________________________________________________________________





Türk Tiyatrosu’nda Haldun Taner olayı önce, “Günün Adamı” oyununun yazılmasıyla başlamıştı. Bugün de süren, kamuoyunda sürekli olarak yankı uyandırmış, bu çok renkli serüven, Taner’in, tiyatro yazarı, tiyatro kuramcısı ve uygulamacısı, tiyatro öğretmeni, kısacası dört dörtlük bir tiyatro adamı olarak ortaya koyduğu eylemle biçimlenir. (Taner’in otuz beş yıllık eylemiyle Türk tiyatrosu belirli noktalardan kalkıp belirli noktalara ulaştı.) Taner tiyatroculuk uğraşı içinde geçen süreye çeşitli türlerde yirmi beş dolayında oyun sığdırmıştır. Hep insandan, hep demokrasiden yana pırıl pırıl sahne oyunları...

Taner’in verimli tiyatro yazarlığı içiçe geçmiş üç evrede yer alır: Yanılsamacı anlatımla, iyi kurulu oyunlar yazdığı, 1949-1962 arasındaki ilk evre; 1960’ta “Lütfen Dokunmayın”la ilk denemesi yapılan epik-göstermeci anlatımla oyun yazdığı ikinci evre (Bu evre, gerçek anlamda 1964’te başlar ve günümüze uzanır); kabare oyunlarını yazdığı üçüncü evre (Bu evre gerçek anlamda 1967’de Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun kuruluşuyla başlar ve günümüze ulaşır).

Taner tiyatrosu her üç evrede de genel, ortak özellikler içerir. “Öz”de insancıl ve sevecen, ama alabildiğine eleştirisel, “biçim”de ise, bıkıp usanmazcasına denemecidir. Taner tiyatronun değişmez hedefi seyirciyi sarsmak ve onu düşünmeye yöneltmektir. Bu yolda kullanılan araç ise, oyun malzemesine göre değişen dozlarda kotarılan güldürü ortamıdır; yerine göre gülümseten, güldüren, kahkaha attıran bu güldürü ortamında hem Taner’in insancıl yaklaşımı dile gelir hem de güldürü ortamının sağladığı “uzak bakış açısı”yla “eleştirel” yaklaşım sağlanır.

Taner güldürüsünün özünde hep tersinleme (ironi) vardır. Oyunların niteliğine göre, ince alayı, arı gülmeceyi, farsı ve taşlamayı, söz komiği yanında hareket komiğini de içerir. İlk evre oyunlarında güldürü öğeleri daha kısıtlıdır, yer yer belirli bir burukluk yaratmak için kullanılır, ikinci ve üçüncü evre oyunlarında ise, daha bir yoğundur güldürü öğeleri, eleştiri ise, daha keskin, daha vurucu...

Taner oyunları sınırsız bir düş gücüyle yoğrulmuş ürünlerdir. Her oyunda özgün sahne durumları kotarılır, Seyircinin olaylar doğrultusundaki beklentileri sürekli olarak tersine çevrilir ve oyunlar birkaç aşamada yer alan şaşırtmalarla beklenmedik bir biçimde noktalanır. Seyirci her oyunda, muzip ve şakacı olduğunu bildiği bir yazarın oyununa güle oynaya katılır, onun tuzağına düşer ve oyununa gelir...

Taner tiyatrosunun çok önemli bir başka özelliği de, oyunlarında her zaman yoğun olan “düşünsel” (entelektüel) yaklaşımın, seyirciye üstünlük taslamayan, alabildiğine somut, kolay anlaşılır, sıcak bir anlatımla dile getirilmiş olmasıdır.


İLK EVRE OYUNLARI

İlk evre oyunları, öz ve biçimde birbirinden çok başka olmakla birlikte, genel olarak, insanın ve toplumun değer yargılarını,
bu yargıların zaman içindeki değişimini, kendi aralarındaki çatışmaları, bu çatışmalar içinde kalan “insan”ın konumunu irdeler.

  • 1949’da yazılan “Günün Adamı”, Taner’in ilk oyunudur. 1952’de İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda prova aşamasına gelmişken, sakıncalı olabileceği gerekçesiyle sahnelenmez ve 1961’e dek sahneye çıkarılmaz. “Günün Adamı”, siyasi bir partiye girme önerisi alan bir ekonomi profesörünün, bilim adamı değerleriyle politikacı değerleri arasında yaşadığı ikilemi dile getiriyor. Oyun, olayların beklenmedik dönüşlerle geliştiği bir politik taşlamadır. Dönem, Türkiye’nin çok partili demokrasiye geçiş dönemidir.

  • Taner’in ilk sahnelenen oyunu ise, “Dışardakiler” (1957) başlıklı bir buruk güldürüdür. Bu oyunda kişiler yoluyla İttihat ve Terakki dönemi duyguları ve değerleriyle, 1950’ler Türkiye’sinde yer alan duygu ve değerler arasındaki çelişki dile getirilir; aynı zamanda, coşkulu, coşamcı (romantik) bir kuşakla, parasal değerleri ön düzeyde tutan çıkarcı bir kuşağın çatışmasıdır bu.

  • 1958’de sahnelenen “Ve Değirmen Dönerdi” sıradan bir ressamın, biri tutucu, öteki yıkıcı iki karşıt çevre, iki karşıt değerler dizisi arasında kimliğini yitirişinin öyküsüdür. Geriye dönüş tekniğiyle anlatılan öykü, yine beklenmedik bir “son”la noktalanır.

  • 1960’ta sahnelenen “Fazilet Eczanesi” daha bir yaklaşımı içerir. bu oyunda birkaç oyun kahramanı değil, 1950’ler İstanbul’unun bir Boğaz semtinde yaşayan insanların üç günü dile getirilir. Bir anlatıcı tarafından başlatılan ve noktalanan oyunun dokusu gevşektir ve bir olaylar dizisinden çok, bir yaşam dilimi sergilenir öyküde. Temel çatışma, 1950’ler öncesindeki yaşama, çalışma ve ilişki biçimlerini belirleyen insancıl, ama biraz da tutucu değerlerle, 1950’ler sonrasının, çağa belki daha denk düşen ama insancıllıktan gitgide uzaklaşan değerleri arasındadır.


  • 1961’de sahnelenen “Lütfen Dokunmayın”, temelde yanılsamacı anlatımla oluşturulmuş olmakla birlikte, yazarın ilk epik-göstermeci anlatım denemesini yaptığı oyundur. Bu yapıtta, ünlü Baltacı-Katerine öyküsü, üç ayrı kuşaktan, üç ayrı yaradılışta insan tarafından, üç ayrı biçimde yorumlanarak sergilenir. Açık biçimde yazılmış, gevşek dokulu, alışılagelmiş dışı bir oyun olan “Lütfen Dokunmayın”da üç ayrı değerler dizisinin çatışması yanında, “gerçeğin” göreceliği vurgulanmakta, yalnızca söylentilere dayandırılmış tarih anlayışı ağır biçimde eleştirilmektedir. “Lütfen Dokunmayın” özüyle ve biçimiyle Taner’in tiyatrosunda bundan sonra yöneleceği hedefi belirler: Seyircinin gerçeklere, öğretildiği ya da koşullandırıldığı biçimde değil, kendi aklı ve yüreğiyle, “ilk kez görüyormuşçasına” bakmasını sağlamak. Bu nokta, Taner’in ve Brecht’in epik tiyatrosunun özdeki ortak paydasını oluşturur; yanlış koşullandırılmışlıktan sıyrılmak, gerçeği olduğu gibi görebilmek... Bundan böyle Taner tiyatrosu, yanlış koşullandırılma sorunu üstünde yoğunlaşacaktır.

  • 1962’de sahnelenen “Huzur Çıkmazı”, yazarın yanılsamacı anlatımla yazdığı son oyundur ve Taner tiyatrosunun ilk evresini noktalar. “Huzur Çıkmazı” elinden iyilik etmekten başka bir şey gelmeyen bir garip küçük adamın öyküsüdür. İyilik konusunda yanlış koşullandırılmış olan oyun kahramanı, Memnun, oyun içindeki eylemiyle, “iyilik” kavramını olumsuz, saçma, gülünç bir kavrama dönüştürür. Polisiye bir kurgu içeren, yine beklenmedik dönüşlerle gelişip, sürprizli bir sonla noktalanan oyunda Taner, gerçeklerden durmadan kaçan Memnun’un özel dramını dile getirirken, sanki iki yıl sonra tüm toplumsal boyutlarıyla gündeme gelecek olan “Gözlerimi Kaparim Vazifemi Yaparım”ın Vicdani’sinin ön çalışmasını yapmaktadır.

Haldun Taner, ilk evre oyunlarının değer çatışmalarıyla, değişen toplumsal-ekonomik-politik koşullar doğrultusunda değişen Türk toplumunun genel görünüşlerini çizer. Eskinin tutucu özelliklerini, yeninin yoz yanlarını eleştirir. Ülküsü ve özlemi, insana saygısıyla yaklaşan, akılcı, gelişmeye yönelik bir toplum bilincinin yerleşmesidir.


İKİNCİ EVRE VE KEŞANLI ALİ DESTANI

  • Yıl 1964... Taner, epik oyunlarını yazdığı evreye, “Keşanlı Ali Destanı” ile girer. “Keşanlı Ali Destanı”, Türk tiyatrosunda bir Haldun Taner patlaması olarak değerlendirilebilir. Brecht’in Avrupa ve Amerika seyircisine benimsetmek için onca zorluk çektiği epik yöntemi Taner, Türk seyircisine bir gecede benimsetebilmiştir; çünkü Taner, epik tiyatrosunu oluştururken, Brecht’in tiyatronun değişik dönemlerinde yer almış öğelerden birleştirerek kotardığı epik yöntemler yanında, geneksel tiyatromuzun “açık biçim”e yönelen “göstermeci” özelliklerini de tam verimle değerlendirmiştir ve seyircinin yakından tanıdığı, sevdiği bu geleneksel göstermeci biçimleri, geleneksel tiyatromuzun genellikle yoksun olduğu bir içerikle, akılcı, uyandırıcı, ilerici bir toplumsal ve politik taşlama içeren bir özle kaynaştırarak, bir Türk epik tiyatrosu bireşimi gerçekleştirmiştir.
Keşanlı Ali Destanı” bir gecekondu ortamında “kahramanlık” söylencesinin balonunu delerek toplumumuzdaki önemli bir yanlış koşullandırmayı ortaya çıkarır. Oyun, bir yandan, sırt sırta yaşayan gecekondu ve kent kesimleri arasındaki çelişkiyi vurgularken, bir yandan da toplumsal düzenin her iki kesimde de yansıyan bozukluklarını eleştirir. “Keşanlı Ali Destanı” yurt içinde sergilenme açısından bir rekora ulaşmış, ayrıca yedi yabancı ülkenin on bir ayrı kentinde sahnelenerek, uluslararası düzeyde de bir tiyatro olayı olmuştur.
  • Taner’in keskin, vurucu, şaşırtıcı epik oyunları birbirini izler ve aynı yıl “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” sahnelenir. Bu kez bir tek olay değil, yakın tarihimizin yetmiş yıl dile getirmektedir. Her tablonun sürekli baş kişisi Vicdani’dir: Toplumumuzun politik evreleri boyunca, büyüklerinin sözünü dinlemeyi ilke edinmiş, gözlerini tüm gerçeklere kapayıp görevini yapmaya koşullandırılmış, küçük, ezik ve çoğumuza çok benzeyen Vicdani... Bin doksanaltı kez sergilenen oyun, tıpkı “Keşanlı” gibi tiyatromuzun vazgeçilmez yapıtları arasında yer almıştır.

  • 1965’te sahnelenen ve bir süre yasaklanan “Eşeğin Gölgesi” ikinci yüzyıldan kalma bir fıkradan kaynaklanır ve politik bir allegori niteliği taşır. Taner, bu kez bir masal dili ve anlatımından yola çıkarak, yoğun bir toplumsal-politik eleştiri oluşturur. Oyunda, kendilerinin olmayan bir eşek yüzünden birbirine giren, yanlış koşullandırılmış, gözleri gerçeklere kapalı iki çırak arasında başlayan çatışmanın aşama aşama büyüyerek bir ülke sorununa dönüştürülüşü gösterilir. Eleştirilen, bir yandan toplumun çeşitli kesim ve kurumlarındaki bozukluk, bir yandan da uydurma sorunlarla kolayca atlatılabilen, ilgisi gerçek sorunların dışına kolayca çekilebilen sokaktaki adamın bilinçsizliğidir.

  • 1966’da “Zilli Zarife” sahnelenir. Yazarın günlük bir gazetede yer alan birbiriyle ilgisiz beş haber ve ilandan oluşturduğu oyun, gerçek kimlikleriyle sahneye gelen oyuncuların kararları doğrultusunda biçimlenir; giysiler sahnede değişir, oyuncular sürekli olarak oyuna girip çıkarlar, uzam sınırlamaları ortadan kalkar. “Gerçek ahlak nedir?” sorusu sorulmaktadır oyunda. Bir genelev ortamı içinde orta sınıf ahlak anlayışı değişir, gerçek namuslularla namussuzlar, gün ışığına çıkarılır.

  • 1968’de sahnelenen “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” ise, Türk tiyatrosunun kimliğini bulma yolunda yaşadığı üç dile getirir. Aynı zamanda gezginci tiyatrocuların renkli, coşkulu, buruk öyküsünü anlatır oyun. Tomas Fasulyeciyan topluluğu serüveni içinde Molière’in aynı oyunu önce Mınakyan tiyatrosu anlatımıyla, sonra Ahmet Vefik Paşa’nın bir uyarlaması olarak, sonunda da Kel Hasan’ın tuluat tiyatrosu anlayışıyla sergilenir. Sonuç, Türk tiyatrosunun kimliğini aramayı sürdürmek zorunda olduğudur.


  • Ayışığında Şamata” 1978’de sahnelenir. Yazarın ünlü “Ayışığında Çalışkur” öyküsünün doğrudan bir uyarlaması olan oyunun ilk perdesinde, kişiler ve olaylar, yazarın gerçekçi, eleştirel yaklaşımı doğrultusunda dile getirilir. Perde sonunda seyircilerden oyuna olumsuz tepkiler gelir; ve ikinci perdede, aynı kişiler ve olaylar, çeşitli bakımlardan koşullandırılmış seyircilerin istekleri doğrultusunda, ilk perdenin tam karşıtı biçimde sergilenir. Bir başka deyişle, “Ayışığında Şamata”da önce gerçek, sonra da yalan gösterilir.

Taner tiyatrosunun ikinci evresi sürmektedir...


KABARE TİYATROSU

Haldun Taner, tiyatro yazarlığının üçüncü evresini oluşturan kabare tiyatrosunun ülkemizde ilk tanıtıcısı, ilk yazarı, ilk uygulayıcısıdır. 1955’te Viyana’da izlediği ve şakacı, muzip, alaycı yaradılışına çok denk düştüğü için sevdiği kabare türünü, zengin bir gülmece geleneği olan, üstelik de gülüp boşalmaya sürekli gereksinim duyan Türk insanına kısa sürede sevdirmiş ve benimsetmiştir.

Tiyatroda açık biçim özelliklerini üç düzeyde de değerlendiren, bu nedenle de Taner’in geleneksel göstermeci öğelerden alabildiğine yararlanmasına olanak sağlayan kabare türü, toplumda yeralan güncel olayları taşlayan, çevik, vurucu, çok devingen bir şaka, sataşma, saldırı tiyatrosu olarak kent kültürümüze yerleşmiştir. Taner’in kabare tiyatrosu, Batı’daki benzerleri gibi, günü gününe yaşandığı için nesnel olarak değerlendirilemeyen olaylara ve sorunlara alaycı, düşünsel bir uzaklıktan gülerek bakar, yoğun bir politik taşlama içerir, polemiğe büyük ölçüde yer verir. Tümüyle bir uyarı tiyatrosudur, toplumun ve kişilerin kendi aksaklıklarıyla alay edip edemediklerini sınayan, bir anlamda toplumun hoşgörü, olgunluk, uygarlık düzeyini tartıya vuran... Kabare tiyatrosu aydın çevreye seslenen, seyircisini seçen bir tür; Taner de söyleyeceklerini incelikle söyleyen, sanat kaygısını ön düzeyde tutan bir kabare yazarı...

  • Kabare tiyatrosunun ilk denemesi 1962’de Taksim’deki Gen-Ar Klüp’te yapıldı. Taner, o yılların güncel olayları üstüne yazdığı skeçlerden oluşan “Bu Şehr-i Stanbul ki” oyununu, çeşitli tiyatrolarda çalışan ünlü sanatçıları haftada bir kez bir araya getirerek sergiledi; bu deneme başarıya ulaşınca da sürekli bir kabare tiyatrosunun ön çalışmalarını yapmaya başladı.

Taner’in kabare yazarlığı evresi gerçek anlamda 1967’de Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun kurulmasıyla başlar.
Haldun Taner, Zeki Alasya ve Metin Akpınar, birkaç yıl içinde çok tutulan bir türe dönüşecek olan kabare tiyatrosunun çekirdek ekibini oluştururlar.

  • İlk oyun “Vatan Kurtaran Şaban”dır: Tapu kadastro müdürlüğünden kültür ve sanat müsteşarlığına getirilen Şaban Bey’in gözüyle Türk sanat ve kültürüne bakış...

Gülmece sanatının doruklarına ulaşan bu kabare başyapıtından sonra,
Astronot Niyazi” (Z. Alasya ile),
Ha Bu Diyar
Dün Bugün”,
Aşk ü Sevda”,
Yar Bana Bir Eğlence” ve
başka yazarların da katkısıyla oluşturulmuş “Bu Şehr-i Stanbul ki 68”,
Dev Aynası”,
Haneler”,
Yalan Dünya” ve
Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun on yılını anlatan, 1977’de sahnelenen “Çıktık Açık Alınla” gelir gündeme.

Geçen on yıl içinde Akpınar-Alasya ikilisi büyük ün kazanmış ve kabare tiyatrosunu dar gece kulübü sınırlarından aşırarak, yazlık bahçelere, sinema salonlarına ulaştırmıştır. Ancak, sanat kaygısı ve incelik, geniş seyirci kitlesinin kolay gülme beklentisinden yana ödün vermiş, kabare türü Taner’in amaçladığının epeyce dışına çıkmıştır, birliktelik sona erer.

1979’da Ahmet Gülhan’la yeni bir girişim: Gala Kulüp’te Tef Kabare.
İki oyun: “Hayırdır inşallah” ve “Kapılar”...


Tanıtmaya çalıştığım her üç evresinde de hep bir uyarı niteliği taşır Taner tiyatrosu; ancak hep güleç bir yüzde delinir balonlar. Oyunlar boyunca seyircinin kendi kendisiyle severek, eğlenerek, büyük tat alarak hesaplaşmasını sağlayan işte bu güleç, şakacı ama, doğrucu yazar tavrıdır. Taner, tüm yapıtlarında bu çizgiyi yakalayarak hem çok tutulan hem de çok saygın bir tiyatro yazarı olma niteliğini kazanmış ve sürdürmüştür.


Ayşegül Yüksel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 144 - 15 Mayıs 1986
___________________________________________________________________________________________________





SANAT-KÜLTÜR

Sanat ve kültür Batı’da bir lüks sayılmıyor. Yüzyıllar boyu bireyin güncel yaşamına sinmiş, onun sökülmez bir parçası, köklü bir ihtiyacı haline gelmiş. Bunu bildikleri için de, oradaki hükümetler günü kurtarmak telaşı ile yarını umursamamak gafletine düşmüyorlar.

Bizde sanatçı ve entelektüel, Abdülhamit’ten bu yana, Atatürk dönemi hariç, hep şüpheli ve netameli görülmüş, hep üvey evlat muamelesine tabi tutulmuştur. Sanatçının ancak şüpheden, baskıdan, sansürden uzak bir özgürlük ortamında verimli olduğunu, sanatçının bir milletin ele güne karşı yüz akı ve övüncü olduğu gerçeğini ilk sezen devlet adamı Atatürk olmuştur.


TİYATRO

Tiyatro çok nazik bir bitkiye benzer. Her an çok yoğun özen ister. Biz ise, ona her an sadece hoyratlık, ilgisizlik gösteriyoruz.
Yine de yaşamakta devam ediyorsa buna sadece şaşmak gerekir.

Seyirci tiyatroya gelmiyormuş. Gelmiye dursun. Seyircinin ayağına gitmeyi neden düşünmüyoruz? İşyerlerinde, okullarda, hastanelerde, kahvelerde, hapishanelerde, meydanlarda, köy odalarında oynamayı bilinçli olarak düzenleyecek ekipler hiç seyircisiz kalamayacaklardır.

Bugüne dek, yirmiyi aşkın oyun yazdım. Ama, elim varıp bir çocuk oyunu yazamadım.
İyi bir çocuk oyunu yazmanın ne denli güç bir şey olduğunu bildiğimden...

Biz Türkler mizahı, taşlamayı, alayı bunca severiz. Haksızlıkların öcünü hiç değilse bu yoldan almak isteriz. Gereğinde kendi kendimizi ti’ye alabilecek kadar da filozofuzdur. Neden bugüne dek bir parodi tiyatromuz olmamış diye çok şaşırdım. Ben şahsen kabare tiyatrosunun tiryakisiyim. Bana göre her toplumun nabzı oranın kabare tiyatrosunda atar.

Düşünce özgürlüğü olmayan yerde kabare tiyatrosu olamaz.
Çünkü, kabare tiyatrosu şakacılıktan, muziplikten çok öte, bir taşlama, uyarma ve hücum tiyatrosudur.


POLİTİKA

İster gözetimli, ister gözetimsiz olsun, politika aslında, hırçın, düzayak, yavan bir iktidar çekişmesidir. İçine asgari bir tevazu, esneklik, nezaket, biraz nükte ve asgari bir centilmenlik girmezse, siyasi ortam yine hırçınlaşabilir ve yavanlaşır. Buna hassaten başta dikkat etmek sanırım çok gereklidir.

(...) Bizde gelip geçen bütün hükümetler, sanatın onların (üstünde) bir varlık olduğunu kabul etmekte güçlük çekiyorlar.
Sanatın kendi politik çizgilerine uymasını ya açık açık, çirkin çirkin buyuruyor, ya da için için, belli etmeden istiyorlar.


DEMOKRASİ

Demokrasi kuru bir etiket değildir. Demokrasi bir düşünce tarzıdır, bir yaşam üslubudur. Hasılı demokrasi en güç rejimdir.
Çünkü kültür ister, olgunluk ister, eğitim ister. Sade fikir özgürlüğü, söz eşitliği yetmez. O fikir ve sözlerde seviye de ister.


BASKI VE SANSÜR

Diktatörlerin bir ulusa zararı sade onlar uğruna ölen insanların sayısı ile ölçülmez. Bilim ve sanat alanında açtıkları gedikler, yaptıkları tahribat daha az acıklı değildir. Çünkü sansürü ve baskıyı buyuranların zevki, kendi basit kültür seviyeleri ile orantılı olur. Dünyada baskıya gelemeyecek çok şey vardır. Düşünce ve yaratma özgürlüğü bunlardan sadece ikisidir. Bilim ve sanat ısmarlama yapılamaz.

En güzel espriler sansürün anlayamayıp da seyircinin anladığı esprilerdir. Söyleyeceğini dikine dikine, hoyratça söyleyecek yerde, işin estetiğini de kollayıp kıvrak ve zeki bir biçimde dile getirmek, emin olun, o sözü daha da etkili yapar.


OKUMAK

Okumak yoluyla insan, dünyanın gelmiş geçmiş en akıllı insanlarıyla ahbaplık kurabilir, bir süre için olsa bile. Görsel çağın yüzeyselliğinden kurtarmak için çocuğu okumaya “harf” denen beyaz üstünde siyah simgelerden mana çıkartmaya küçük yaşta alıştırın. İlkin ne okursa okusun, okumaya alışmasıdır önemli olan. Seçmeyi sonra kendi yapacaktır. Okumak ve kitap düşmanlarından mikrop gibi korkun.


TELEVİZYON

(...) Televizyon iyi bir eğitim aracı. Bunun kadrini bilmiyoruz.
Oradan çoğu zaman yavanlıklar yayıp, halkı zevksizliklere koşullandırıyoruz.

Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 144 - 15 Mayıs 1986
___________________________________________________________________________________________________





ÖYKÜLERİ
  1. Yaşasın Demokrasi
  2. Tuş
  3. Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu (New-York Herald Tribune Uluslararası Hikâye Yarışması Türkiye Birincisi)
  4. On İkiye Bir Var (Sait Faik Armağanı)
  5. Ayışığında Çalışkur
  6. Konçinalar
  7. Sancho’nun Sabah Yürüyüşü (Uluslararası Bordigherra Ödülü)


OYUNLARI
  1. Günün Adamı
  2. Dışardakiler
  3. Ve Değirmen Dönerdi
  4. Fazilet Eczahanesi
  5. Lütfen Dokunmayın
  6. Huzur Çıkmazı
  7. Keşanlı Ali Destanı
  8. Gözlerimi Kaparım vazifemi Yaparım
  9. Eşeğin Gölgesi
  10. Zilli Zarife
  11. Sersem Kocanın Kurnaz Karısı
  12. Altmış Yıla Saygı (M. Ertuğrul Jübile Metni)
  13. Ayışığında Şamata


FIKRALARI - MAKALELERİ
  1. Devekuşu’na Mektuplar
  2. Hak Dostum Diye Başlayalım Söze
  3. Devekuşu’na Mektuplar ll
  4. Çok Güzelsin Gitme Dur (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Ödülü)
  5. Oyma Akıl, Koyma Akıl
  6. İki Kalas Bir Heves
  7. Seyitgazi’deki Ateş


GEZİ NOTLARI
  1. Düşsem Yollara Yollara I
  2. Düşsem Yollara Yollara ll
  3. Alman Çeşmesi (Berlin Mektupları)


DERS TAKRİRLERİ
  1. Bertold Brecht
  2. Molière
  3. Antik Yunan Tiyatrosu
  4. Avrupa’da Komedyanın Tarihi
  5. Soyut Tiyatro
  6. Teorik Dramaturji
  7. Oyun Yazımı Tekniği
  8. Geleneksel Türk Tiyatrosu Tarihi
  9. Piyes Tahlilleri


ARAŞTIRMALARI
  1. Hebbel’in Tiyatro Görüşü
  2. Madam Bovary ve Effie Briest
  3. Mizancı Murat Bey’in Romancılığı


KABARE OYUNLARI
  1. Bu Şehri Stanbul ki 1962
  2. Vatan Kurtaran Şaban
  3. Dün Bugün
  4. Mevzumuz Aşk ü, Sevda, Dekorumuz Deniz Derya
  5. Yar Bana Bir Eğlence
  6. Hayırdır İnşallah


KABARE UYGULAMALARI
  1. Gergedanlar (E. Ionesco)
  2. Generallerin Beş Çayı (B. Vian)


KOLEKTİF KABARE YAPITLARI
  1. Astronot Niyazi (Z. Alasya ile)
  2. Bu Şehri Stanbul ki 1970 (5 yazarla)
  3. Dev Aynası (4 yazarla)
  4. Yalan Dünya (3 yazarla)
  5. Ha Bu Diyar (4 yazarla)
  6. Çıktık Açık Alınla (5 yazarla)
  7. Haneler (F. Şensoy ve U. Bugay’la)
  8. Kapılar (U. Bugay ve K. Konduk’la)


YAZI DİZİLERİ
  1. Murat Efendi Adında Bir Osmanlı
  2. Ramazan Sohbetleri
  3. Direklerarası
  4. Viyana’nın Atlattığı Vartalar
  5. Bir Dostluğun Öyküsü (Türkiye - Almanya)
  6. Cahide Sonku
  7. Perşembenin Gelişi
  8. Enişte
  9. Çocuklara Mitoloji


SENARYOLARI
  1. Senin İçin
  2. Tuş
  3. Keşanlı Ali Destanı (A. Yılmaz’la)
  4. Dağları Delen Ferhad (L. Akad ve Y. Kemal’le)


TV ve RADYO DİZİLERİ
  1. Eski Türk Tiyatrosu 4 Bölüm (TV.)
  2. Hoş Seda 4 Bölüm (TV.)
  3. Bak Ne Suret Gösterir Seyreyle İbret Perdesi (Ramazan Sohbetleri, Radyo 30 bölüm)
  4. Fıkra Nasıl Anlatılmaz (TV.)



RADYO SKEÇLERİ
  1. Bir Münzevi ve 8 Skeç (Ankara radyosu)
  2. Dinleyici İstekleri (İstanbul radyosu)
  3. Beethoven (İstanbul radyosu)
  4. Hasanoğlu Hüseyin Berlin’de (S.F. Berlin radyosu)
  5. Yılbaşı Programı (Muammer Karaca için)
  6. Bir Miras Taksimi (İstanbul radyosu)
  7. Timsah (İstanbul radyosu)


ÇEVİRİLERİ
  1. On Yedinci Yüzyıl Türk Halıları (Kurt Erdman’dan)
  2. Euridice (V. Günyol’la birlikte, J. Anouilh’dan)
  3. Kızgın Damın Üstündeki Kedi (V. Günyol’la birlikte, T. Williams’tan)
  4. Anastasia
  5. Tiyatro Terimleri Sözlüğü (M. And. Ö. Nutku ile)



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 144 - 15 Mayıs 1986