Tan Olayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tan Olayı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türkiye'de ve Dünyada Basın

IPI, 37 yıldır basın özgürlüğü için savaşım veriyor

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Genel Kurulu 9-11 Mayıs tarihlerinde İstanbul’da toplandı. Bu nedenle hazırladığımız sayıda, Sami Kohen’in bu kuruluşu tanıtan yazısının yanı sıra Halûk Şahin’le yapılan günümüz dünya basını üstüne bir söyleşi, izleyen sayfalarda [sayfanın devamında] da Alpay Kabacalı ve İlhami Soysal’ın Türk basınıyla ilgili yazıları yer alıyor.


İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra, basının “Dördüncü Kuvvet” olduğuna inanan ve bu gücün özgür ve demokratik bir ortam içinde işlevini yerine getirebileceğine inanan bir avuç gazeteci ve yazar, uluslararası bir kuruluş oluşturmak için harekete geçmişlerdi. Amaçları, dünyada basın özgürlüğünü korumak, serbest haber ve bilgi akımını sağlamak, çeşitli ülkelerde basının mesleki düzeyini yükseltmek ve bu amaçla gazeteciler arasında dayanışma ve işbirliği kurmak olan bu gazeteciler, başta Birleşmiş Milletler’den ve konu ile yakından ilgileneceği sanılan organı UNESCO’dan destek görmeyi bekliyorlardı.

Ne var ki, UNESCO bu girişime biraz kuşku ile baktı ve kurulması düşünülen örgütün mutlaka ilgili hükümetlerce onaylanması gerektiğini öne sürdü.

Bu hareketi tamamen mesleki planda ve bağımsız tutmak isteyen gazeteciler, bu girişimlerini BM veya diğer herhangi bir kuruluşun yardımı da olmadan gerçekleştirmeye karar verdiler. Bu işin başını çeken, aslında Columbia Üniversitesi Gazetecilik Okulu’na mensup birkaç öğretim üyesi ile başta “New York Times” olmak üzere bazı büyük gazetelerin de editörleri ve başyazarları idi. Bu seçkin grup, 1949’da New York’ta toplandığı zaman, “Uluslararası Basın ve Tanıtma Enstitüsü” adını koymayı düşündüğü kuruluşun temelini atmak için, 15 ülkeden 16 gazeteciyi ABD’ye davet etmeye karar verdi. Bu gazeteciler, başında bulundukları gazetenin tirajına ve büyüklüğüne göre değil, kendi kişisel değerlerine, basın özgürlüğüne bağlılık derecesine göre seçileceklerdi.


IPI’DE İLK TÜRK

Seçilenler arasında, o yıllarda Türk basınının özgürlük savaşçısı sayılan, dünyaca üne sahip Ahmet Emin Yalman da bulunuyordu. Diğer gazeteciler ise, Finlandiya’dan Japonya’ya, Arjantin’den Avustralya’ya kadar, çeşitli kıta ve ülkelerden geliyordu. Bu 16 basın mensubu, 18 Amerikalı meslektaşı ile bir dizi toplantı yaptıktan sonra, “Uluslararası Basın Enstitüsü”nü (IPI) kurmaya karar verdiler. Böylece, dünyanın en güçlü uluslararası basın örgütü haline gelecek olan IPI’nin kurucuları arasında bir Türk de bulunuyordu.

IPI, 1951’de Paris’te ilk toplantısın yaparak resmen kurulmuş oldu. İlk oturumda 15 üyeli bir Yürütme Kurulu seçildi. “New York Times”ın editörlerinden Lester Markel’in başkanlığındaki bir kurulda A. E. Yalman da yer alıyordu. Örgütün merkezi Zürih’te kuruluyor, üye gazetecilerin ülkelerinde IPI’ye bağlı “milli komiteler” oluşturuluyordu. Böyle bir komite Türkiye’de de faaliyete geçiyordu.

1950’lerin ikinci yarısı Türk basını için fırtınalı bir dönemdi. Menderes rejimi, basını giderek karşısına alıyor, fikir özgürlüğünü ortadan kaldıracak yasalar çıkartıyor, gazetecileri yıldırmak için aralarında Yalman gibi ünlülerin de dahil bulunduğu birçok yazarı ve muhabiri hapse atıyordu...

IPI kurulduğu zaman, Türkiye tek partili sistemden çoğulcu demokrasiye ilk adımlarını atıyordu. Bu nedenle IPI’nin gözünde Türkiye “hür” bir ülke idi ve bu toplulukta yer almaya hak kazanmıştı. Yaman’ın kişiliği de, Türk basınına ve Türkiye’ye büyük itibar kazandırmış bulunuyordu. Ancak daha sonraki yıllarda basın özgürlüğüne indirilen ağır darbeler, bu imajı sarstı. IPI, görevini ve rolünü yerine getirmek zorundaydı: Bu nedenle basın özgürlüğünü ortadan kaldıran Türkiye’deki yöneticilere karşı cephe alacaktı.

Nitekim 1956-1960 yılları arasında, IPI çeşitli vesilelerle Menderes rejiminin basına karşı uygulamalarını şiddetle protesto etti. Çeşitli ülkelerdeki milli komiteler, genel kınama korosuna katıldılar. Zaman zaman IPI, çeşitli hükümetleri ve uluslararası kuruluşlar devreye sokarak, Türk hükümetinin bu tutumunu değiştirmesi için büyük çaba harcadı. Menderes yönetimi ise, başta buna karşı tepki gösteriyor, hatta IPI Milli Komitesi’ne baskı yaparak, üyelerin istifa etmesini istiyordu. Ancak bu çabalar sonuç vermiyor, hiçbir gazeteci bu baskılara boyun eğmiyordu. O dönemde Demokrat Parti’nin savunucusu olan “İstanbul Ekspres”in sahibi ve başyazarı Mithat Perin, Ben böyle kahpelik yapmam diyerek mesleki ahlâkını ve onurunu ortaya koyuyordu.


İPEKÇİ’NİN ROLÜ

Bu mücadele, IPI’nın ve hür ülkelerdeki bütün gazetecilerin takdirini kazanacaktı. 1960 devriminden sonra Türk Milli Komitesi, Zürih’teki merkeze çektiği telgrafta Türkiye’de basın özgürlüğünün yeniden kurulması için gazetecilerin dünya çapındaki dayanışmasına teşekkür ederken, IPI de mesajında Türk gazetecilerinin mücadelesini övüyor, başarısını kutluyordu. 1963’te Yalman’ın yanısıra, Abdi İpekçi’nin de öncülüğü ile, milli komite “Türkiye Basın Enstitüsü Derneği” altında yeniden faaliyete geçti. Bir yıl sonra da IPI yıllık Genel Kurul toplantısını, ilk kez İstanbul’da yaptı. Bu, Türk basını ve Türkiye için şerefli bir olaydı.

1960’larda ve özellikle 1970’lerde bir Türk gazetecisi IPI camiası içinde aktif rolü ile ön planda görülecekti. Bu gazeteci Abdi İpekçi’den başkası değildi. İpekçi sadece örgütün Yönetim Kurulu’nda görev almakla kalmayacak, aynı zamanda, BAşkan yardımcılığını da üstlenecekti. O yıllar, Türkiye’de basın özgürlüğünün pekiştirilmesi mücadelesinin verildiği bir dönemdi. İpekçi bu çabaların başını çekiyordu. IPI bu kez Londra’ya nakledilen merkezinden Türkiye’deki bu gelişmelere sempati ile bakıyor, bunlara yardımcı olmaya çalışıyordu.

IPI’nın o sıralarda ilgilendiği bir konu da, özgür gazetecilerin uluslararası yakınlaşma ve anlayışı sağlamaya katkıda bulunmaları idi. Bunun en iyi örneğini Türk ve Yunan gazetecilerinin bir araya getirilmesi olayı oluşturuyordu. Bunda da İpekçi öldürüldüğü güne kadar büyük rol oynayacaktı...

1980 ilkbaharında Floransa’da yapılan IPI Genel Kurulu’nda, Yürütme Kurulu için yapılan seçimleri kazananlar arasında bu satırların yazarı da var. Böylece Türkiye için kritik bir dönem olan 1980-83 yıllarında, IPI’nin bu üst organında bir Türk gazetecisi gene görev almış bulundu. Bu görevi 1984’te Hasan Cemal devraldı ve günümüze kadar başarı ile sürdürdü.



İSTANBUL RANDEVUSU

Bugün 62 ülkeden 2000 seçkin ve önde gelen gazetecinin üyesi bulunduğu IPI’nin Türkiye’ye bakış açısı, ülkemizi çok iyi tanıyan ve büyük sempatisi bulunan direktörü Peter Galliner’in de çeşitli sohbetlerimizde söylediklerinin ışığında şöyle özetlenebilir: Türkiye’de basın özgürlüğünün kurulması yolunda son yıllarda önemli adımlar atıldı. Mevcut kısıtlamaların çoğunun kaldırılması kuşkusuz sevindiricidir. Bugün Türk basını, gemiş yıllara oranla daha geniş bir ifade özgürlüğüne sahiptir. Ancak, bugün dahi birtakım kısıtlamalar yürürlüktedir. Hâlâ hapiste bulunan gazeteciler vardır. Basınla ilgili yasalar (muzır yayınlar yasası ve yeni hazırlanan yasalar gibi), basın özgürlüğünü zedeleyecek niteliktedir. IPI bu tür kısıtlamaların bir an önce kaldırılmasından ve Türk basınının öteki demokratik ülkeler gibi, maddi veya manevi baskıların dışında kalmasından yanadır...

IPI bu yıl Genel Kurulu’nu İstanbul’da Türk basınının bu tür kısıtlama ve baskıların ortadan kaldırılması için mücadele verdiği bir sırada yapmış bulunuyor. Aslında büyük rağbet ve ilgi gören bu toplantının İstanbul’da yapılmış olması önemli bir gelişmedir. Geçen yıl Buenos Aires ve Montevideo kentlerinde yapılan Genel Kurul toplantılarının sonunda, Peter Galiner “Gelecek toplantı Mayıs 1988’de İstanbul’da yapılsın dediği zaman, 400’e yakın delegenin çoğu, bu öneriyi alkışlarla onaylamıştı. Çünkü Galliner’in de belirttiği gibi, bu, IPI’nin Türk basınına desteğini ve Türk gazetecileriyle dayanışmasını sergileyecek, aynı zamanda da Türkiye’nin basın özgürlüğünü kurma yolunda katettiği mesafeyi ortaya koyacaktı. Özellikle İskandinavlardan buna karşı çıkanlar oldu tabii. Onlara göre IPI, “basını ağır baskılar altında tutmaya devam eden bir ülkede toplanamazdı. Sonunda biz Türk delegelerin çabaları ile bu itirazlar etkisiz hale getirildi ve “İstanbul randevusu” ezici bir çoğunlukla onaylandı.

Gerçekten IPI’nin İstanbul toplantısı dünyadaki özgür gazetecilerin Türkiye’deki mesai arkadaşları ile dayanışmalarını, Türkiye’nin insan hak ve hürriyetlerine saygılı olması konusuna verdiği büyük önemli ve ilerisi için beslediği umutları sergilemelerine (ve ayrıca Türkiye’den iyi izlenimlerle ayrılmalarına) fırsat vermiş bulunuyor...


Sami Kohen | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 192 - 15 Mayıs 1988
______________________________________________________________________________________


Halûk Şahin’le Dünya Basını üstüne

Teknolojik Devrim, Gütenberg’den bu yana en büyük sıçrama

Dünyada basın nasıl bir değişim geçiriyor?

İletişimin diğer alanlarında olduğu gibi yazılı basında da bir teknoloji devrimi yaşanıyor. Bilgisayar, gazetecilik işinin ilk adımından son adımına kadar ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Zaman ve mekân sınırlamaları ortadan kalkıyor. Bu devrim, yazılı iletişim sürecinde Gütenberg’in matbaasından bu yana en büyük sıçramayı temsil ediyor.

Bu teknolojik devrim gazetenin karşısına yepyeni rakipler çıkarıyor. Gazetelerin bu durumda ayakta kalma şansı var mı sizce?

Uzun yıllardır gazetelerin öleceği söylenir; ama gazeteler ölmüyor. Ne radyo, ne televizyon gazeteleri öldürebildi; ne de kablolu televizyon ya da “teletext” öldürecek. Gazetenin başka hiçbir iletişim ortamında bulunmayan bazı üstünlükleri var. Gazete 21. yüzyıla ayakta girecektir, hiç kaygılanmayın.

Şu andaki sağlık raporuna gelince... Durum ülkeden ülkeye değişiyor ancak, genel olarak Batı ülkelerinde hastanın hayati tehlikeyi atlatmış ve istikrarlı olduğunu söyleyebiliriz. Büyük artışlar yok, ama büyük düşüşler de yok. Bir örnek: 1987 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde toplam günlük tiraj 300 bin artış ile 62,8 milyona varmış... Küçük bir artış, ama gene de artış...

Bu genel görünüm içinde Türkiye’nin yeri neresi?

UNESCO’ya göre bir ülkede gazete satışlarının “doyum noktası”na erişebilmesi için her 1000 kişiye 300’den fazla gazete düşmesi gerekiyor.

Bu sayı,
  • rekoru elinde bulunduran Japonya’da binde 570 dolayında.
  • İsveç’te 528,
  • İngiltere’de 451,
  • Sovyetler Birliği’nde 405,
  • Federal Almanya’da 333,
  • ABD’de 282,
  • Fransa’da ise 210...

Fransa’da bizimkine benzer bir basın bunalımı yaşanmakta. Tirajlar artacağına düşüyor.

UNESCO’nun ölçütüne göre bizim doyum notasına ulaşabilmemiz için günde 15 milyondan fazla gazete satılması gerek.
Oysa biz 2,5-3 milyon arasında patinaj yapıyoruz.

Teknolojik değişime paralel olarak, gazetelerin içeriği de değişiyor mu?

Gazeteler arasında okuyucuya göre zorunlu bir uzmanlaşma gerçekleşiyor. Bulvar gazeteleri haber verme işlevinden tümüyle vazgeçip tam anlamıyla “eğlencelik” duruma geliyorlar, buna karşılık ciddi gazetelerin önemi ve ağırlığı artıyor. İngiltere’de The Independent tuttu; öbür ülkelerde de “saygın” gazetelerin parasal durumları sağlam. Le Monde bile geçirdiği büyük krizi atlatmışa benziyor... Şu sıralar çok tehlikeli bir boğazdan geçmekte olan basınımızın da benzer süreçler içinde olduğunu sanıyorum.

Ortaya yeni gazete türlerinin çıktığını söyleyebilir miyiz?

Son on yılın en önemli gelişmelerinden biri, belki de birincisi ortaya “uluslararası gazete”lerin çıkması oldu.
Eskiden birçok ülke “yerel” basın ile “ulusal” basın arasında rekabet vardı. Şimdi bunlara “uluslararası gazete”lerin rekabeti de katılıyor.

Bu gazeteleri biz de büyük kentlerimizin gazete bayilerinde daha sık görmeye başlıyoruz:

  • International Herald Tribune,
  • Financial Times,
  • USA Today,
  • Wall Street Journal...

Bu gazetelerin özelliği, uzay uyduları ve bilgisayarlar yardımıyla tüm içeriklerini yeryüzünün çeşitli noktalarına aktarıp
oralarda basılarak günü-gününe satışa sunulmaları.

Örneğin International Herald Tribune gazetesi, merkezi Paris’in yanı sıra,
  • Londra,
  • Zürih,
  • Hong Kong,
  • Singapur,
  • Amsterdam,
  • Marsilya,
  • Miami,
  • Roma ve
  • Tokyo’da da basılıyor...

Yapılan hesaplara göre, yeni bir noktada baskı yapmanın mali açıdan yeterli olabilmesi için 10 binlik tiraj yetiyor. Yani IHT eğer Türkiye’de 10 bin satabileceğine inansa, sayfalarını uydu yoluyla İstanbul’da bir basımevine geçip sabahleyin diğer gazetelerimizle birlikte elimize ulaşabilir.

Kim okuyor bu gazeteleri?

Bu gazetelerin has müşterileri uluslararası ve hatta uluslarüstü dev kapitalist firmaların çok gezen çok ülkeye yayılmış yöneticileri. Bu yüzden bu gazeteler ekonomik haberlere özel bir ağırlık veriyorlar. Ancak birçok ülkenin siyasal ve ticari elitleri yani seçkinleri de bu gazeteleri okuyorlar. Böylece dünya çapında ortak bir kültürün mayası oluşuyor. Bu kültürün etkilerini biz de ülkemizde hissetmekteyiz.

Dünyada basın özgürlüğünün durumu konusunda nasıl bir değerlendirme yapabilirsiniz?

Basın özgürlüğü açısından,
  • Doğu Bloku’ndaki Glasnost dışında, büyük rahatlatmalar olduğunu söyleyemeyiz.
  • Özellikle Üçüncü Dünya diktatörlüklerinde ağır baskılar devam ediyor.

  • Irkçı Güney Afrika’da yerli ve yabancı basın üzerindeki denetim gittikçe daha da ağırlaşıyor.
  • İsrail diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Güney Afrika’nın ayak izinden gidiyor.
  • “Casus Avcısı” kitabının sansür edilmesi olayında tanık olduğumuz gibi İngiltere’de bile yönetimler baskıcı önlemlere başvurabiliyorlar.

Genel olarak gazetecilik dünyanın en tehlikeli mesleklerinden biri olmaya devam etmekte.

“Freedom House” adlı bir insan hakları örgütünün verilerine göre 1987 yılı içinde dünyada,
  • 25 gazeteci öldürülmüş,
  • 10 gazeteci kaçırılmış ya da kaybolmuş,
  • 188 gazeteci tutuklanmış,
  • 29 gazeteci dövülmüş,
  • 51’i sınır dışı edilmiş,
  • 90 gazete ve radyo istasyonu kapatılmış,
  • 14 basımevi bombalanmış,
  • 28 basımevi saldırıya uğramış ve hasar görmüş.

Yıllık kongresini geçen hafta İstanbul’da yapan Uluslararası Basın Enstitüsü son yıl içinde 31 ülkeye 63 protestoda bulunmuş...

Durum çok parlak değil yani. Bir yandan sınır tanımayan yeni teknolojiler nedeniyle özgürlüğün potansiyel alanı genişlerken, öte yandan baskıcı yönetimler eski moda yasalarla duruma egemen olmaya çalışıyorlar. Gene de tarihsel planda temel yönelimin basın özgürlüğünün genişlemesi yönünde olduğunu söyleyebiliriz.

Glasnost’un, yani Sovyetler Birliği’ndeki “açıklık” politikasının basına etkisinden söz ettiniz. Nasıl bir şey bu?

Glasnost’un etkisiyle özellikle Sovyetler Birliği basınına büyük bir canlılık geldiği biliniyor. Sovyet lideri Gorbaçov’un gündeme getirdiği “perestroika” ve “Glasnost” Sovyet siyasal kadrolarının birçok kesiminden beklenen desteği göremezken gazetecilerden büyük bir destek gördü. Gazeteciler ve sanatçılar “açıklığın” en büyük savunucusu kesildiler.. Tabii bu “açılma” hemen “sınırlar” sorusunu da birlikte getirdi. Eleştirinin, açıklığın, özgürlüğün sınırları ne olmalıydı? Belirli güçler hemen duvar çekme uğraşına girdiler. Bu savaşım süreceğe benziyor. Diğer Doğu Avrupa ülkelerinde de “glasnost” rüzgârları hissedildikçe basın ön cephede rol oynayacaktır. Glasnost sürerse sosyalist basın önemli gelişmelere gebedir.

Yeni teknolojiler gazetecinin hayatını nasıl etkiliyor?

Yeni teknolojiler her şeyden önce gazetecinin çalışma koşullarını değiştiriyorlar ve ona bir zamanlar hayal bile edemeyeceği bazı olanaklar sağlıyorlar.
Örneğin birçok Batı gazetesinde muhabirler artık haberlerini kucak terminallerinde yazıp telefon yoluyla merkeze geçiyorlar.

İngiliz Guardian gazetesinin Güney Afrika muhabiri bakın bu durumu nasıl anlatıyor:

Kucak terminalim benim için dünyanın anahtarı.
  • Üç tuşa bastım mı yerel santrala bağlanıyorum. İki tuş daha, 10 bin kilometre uzakta Guardian’ın Atex bilgisayar sistemine bağlanıp haberimi geçiyorum. İstersem o gün haber ajanslarının geçtiği haberleri ve meslektaşlarımın yazdıklarını da okuyabilirim.
  • İstersem, birkaç tuşa basarak Telecom Gold bilgi servisine bağlanabilirim. Orada benim gibi uzaktaki muhabirler için hazırlanmış günlük basın özeti var. İstersem bu servisin biyografiler dosyalarını karıştırabilirim, BBC’nin dünya servisinde yayınlanan haberleri okuyabilirim ya da Guardian, Financial Times, Washington Post, Daily Telegraph, Economist ve Keesing gibi yayınların eski sayılarına bakabilirim.  
  • Beş tuş darbesi daha, Atlantik Okyanusu’nu geçtim bile, Amerika’da Virginia eyaletinde Source veri-temeline bağlandım. Burada AP ve UPI’nın Güney Afrika haberlerini okuyabilirim.
  • Birkaç tuş darbesi daha, bir başka veri-temeli bana, rakibim olan muhabirlerin bazı Amerikan gazetelerine geçtiklerini okuma olanağı sağlar...

 Buradan Londra’ya 1000 kelimeyi geçmek 65 saniye sürüyor. Ücreti yaklaşık 1600 lira.
Oysa aynı haberi telefonla yazdırsam yaklaşık 150 bin lira ödemem gerekecek...



Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 192 - 15 Mayıs 1988
______________________________________________________________________________________



Türk Basınının 250 Yılı

  • Türkiye’de çıkan ilk süreli yayın, 1795’te Fransa’nın İstanbul Büyükelçiliği tarafından, Doğu’da yerleşmiş Fransızlara (Fransa) cumhuriyetinin sorunları hakkında bilgi vermek, Türklere de Avrupa’yı ilgilendiren çıkar konularını tanıtmak amacıyla 15 günde bir yayımlanan Bulletin de Nouvelles’di.

  • Ertesi yıl (Eylül ya da Ekim 1796) yeni büyükelçi Aubert Dubayet’nin çıkarttırdığı, Gazette Française de Constantinople gerçek anlamda ilk gazete sayılır.

İzmir’de yayımlanan,
  • Le Spectateur Oriental (1821),
  • Le Smyrnéen (1824) ve
  • Le Courrier de Smyrne (1828) de ilk gazeteler arasındadır.

  • 1828’de Mehmet Ali Paşa, Kahire’de yarısı Türkçe yarısı Arapça olarak Vakayi-i Mısriyye’yi çıkarttırdı.
  • Türkiye’de yayımlanan ilk Türkçe gazete, II. Mahmut’un çabasıyla 11 Kasım 1831’de yayımlanan Takvim-i Vakayi’dir.

İlk sayısında iç ve dış haberleri zamanında halka duyurmak amacıyla çıktığı duyurulan bu gazete,
sonradan yalnızca resmi haberlerle padişah fermanlarını yayımladı;
  • Arapça,
  • Farsça,
  • Fransızca,
  • Rumca,
  • Ermenice ve
  • Bulgarca nüshalar da çıkardı.

  • İkinci Türkçe gazete olarak 1 Ağustos 1840’ta yayımlanan Ceride-i Havadis’i görüyoruz. Bu gazeteyi çıkarma “imtiyaz”ı William Churchill adlı İngilize, kapitülasyonlara aykırı olarak tutuklanması İngiltere hükümetince protesto edildiğinden, bir “ödün” olarak verilmişti. Ceride-i Havadis’te siyasal ve ekonomik haberlere, makalelere ve ilk kez özel ilanlara yer verildi.

  • 1849’da kimi araştırmacıların ilk Türkçe dergi saydıkları Vakayi-i Tıbbiye yayımlandı. Bunun bir bülten olmaktan öte önem taşımadığını göz önünde bulunduran birçok araştırmacı, Münif Paşa’nın 1862’de Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye adına çıkardığı Mecmua-i Fünun’un ilk Türkçe dergi olduğu görüşündedirler.

  • Türkiye’de gazeteciliğin Agâh Efendi ile Şinasi’nin 21 Ekim 1860’ta çıkardıkları Tercüman-ı Ahvâl ile başladığı kabul edilir.

Tercüman-ı Ahvâl’in önsözünde, gazetelerin yararı üzerinde durulurken şu görüşler dile getiriliyordu:

Gazete, iki açıdan yararlıdır.
 Halkı aydınlatmaya yaradığı gibi, kamuoyunun da yankısıdır.
 Gazetenin dili halka yöneldiği ve halktan geldiği için, herkesin kolaylıkla anlayabileceği biçimde olmalıdır.
 Bir eğitim aracı olan gazetenin, okurlarını yetiştirmesi gerekir.

Tercüman-ı Ahvâl ilk döneminde haftada iki gün çıkıyor, başyazılarını Şinasi yazıyordu. Hemen her konuya yer veren, ilk “tefrika”yı ve Şinasi’nin Şair Evlenmesi adlı oyununu yayımlayan bu gazete sonradan haftada üç, bir ara altı sayı olarak çıktı; 11 Mart 1866’ya kadar yaşadı.


  • Çok geçmeden Şinasi buradan ayrılarak Tasvir-i Efkâr’ı çıkardı (27 Haziran 1862). Şinasi’nin Avrupa’ya gitmesinden sonra başyazarlığı Namık Kemal üstlendi. Özgürlük sorunu üzerindeki yazılarıyla dikkatleri çeken Namık Kemal Avrupa’ya kaçınca, gazete Recaizade Ekrem yönetiminde 1866’ya kadar yayımlandı.

Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) yayımlanan,
  • Muhbir,
  • Basiret,
  • İbret,
  • Sabah gibi gazeteler de basın tarihi açısından önem taşır.

Basın rejimi ilk kez 1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi ile düzenlenmiş ve sansür öngörülmemişti.

Ancak, sarayın ve Babıali’nin adı geçen gazetelerin yayınından tedirgin olması üzerine 1867’de, Ali Paşa’nın sadrazamlığı sırasında, “Kararname-i Âli” diye anılan kararname çıkarıldı. Bu, Matbuat Nizamnamesi hükümleri dışında gazetelerin kovuşturulup cezalandırılmasına olanak veren yeni bir düzenlemeydi.

Yurt dışına giderek orada “Yeni Osmanlılar” hareketini başlatan aydınlar Paris, Cenevre, Londra, vb. Avrupa kentlerinde birçok gazete çıkardılar.

Başlıcaları,
  • Hürriyet,
  • Ulûm,
  • Hayal,
  • İstikbal,
  • İnkılâp’tı.

Namık Kemal ile Ziya Bey’in (Paşa) çıkardıkları Hürriyet, bunların en önemlisidir. 29 Haziran 1868’de Londra’da yayına giren ve Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin haftalık yayın organı olduğu duyurulan gazete, 3 Nisan 1870’te Cenevre’de çıkmaya başladı, aynı yıl 100. sayısında kapandı.

1870’te Ali Efendi’nin çıkardığı Basiret ile yine aynı yıl yayına giren, bir süre sonra Ahmet Mithat Efendi’nin yönetimine geçen (1872) İbret de anılmaya değer gazetelerdendir. Birçok kez geçici olarak kapatılan İbret, son olarak 4 Nisan 1873’te kesinlikle kapatıldı; yazarları Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik ve Ahmet Mithat sürgüne gönderildiler.

Bu dönemde daha geniş kitlelere seslenme, yeni alanlara yönelme arayışlarının sonucu olarak, kadın, çocuk, mizah ekleri ve gazeteleri de yayımlandı.

  • Terakki gazetesinin (1868) haftada bir kadınlar için çıkardığı ek (1869) ile haftalık mizah eki  Letaif-i Âsâr (1870), kendi alanlarında ilk yayınlardır.
  • Mümeyyiz gazetesi (1869) ise çocuklar için özel ek çıkardı (1869).
  • İlk mizah gazetesi Diyojen de 1869’da çıktı.
Bu gazetenin sahibi Teodor Kasap, 1872’de mizah basını yönünden önem taşıyan Çıngıraklı Tatar ile Hayal’i yayımladı.


ABDÜLHAMİT SANSÜRÜ

1876’da bir kararname ile getirilen basın sansürü, Encümen-i Teftiş ve Muayene adlı kurul eliyle uygulandı. Aynı yıl Abdülaziz’in tahttan indirilerek II. Abdülhamit’in tahta oturmasının ardından kabul edilen Kanun-ı Esasi (Anayasa), 12. maddesinde Basın, kanun dairesinde serbesttir hükmünü getirdi. Bu madde gazetelerin bir ölçüde soluk almasına olanak verdiyse de, 1878’de parlamentoyu kapatıp Kanun-i Esasi’yi yürürlükten kaldırması ile başlayan mutlakçı baskı rejimi, gazeteleri tam bir sıkı denetim altında tuttu. Basın tarihinin ünlü Abdülhamit sansürü, birçok sözcüğün kullanılmasını yasaklayacak denli ileri gitti.

Bu dönemi sözü edilmeye değer gazetecisi, kırk beygir gücünde yazı makinesi olarak nitelenen Ahmet Mithat Efendi’dir. Rodos’ta sürgündeyken kardeşi adına yayımlanan Kırk Ambar dergisine (34 sayı, 1873-1876) hemen her konuda yazılar yazan Ahmet Mithat, 1876’da Türkiye’ye dönünce Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkarmıştır (26 Haziran 1878). Bu yayınlar ve forma forma satışa sunulan romanları okuma alışkanlığı kazandırma, kitleleri eğitme amacı güdüyordu. Aynı yıllarda Türkiye dışındaki Jön Türkler, Abdülhamit rejimine yönelik pek çok gazete ve dergi çıkardılar.

Başlıca merkezler olarak Avrupa (Paris, Cenevre, Napoli, Filibe, Rusçuk) ve Mısır (Kahire) en önemli yayınlar olarak,
  • Meşveret,
  • Osmanlı,
  • Şura-yı Ümmet,
  • Hilâfet,
  • Sancak,
  • Terakki,
  • İctihad,
  • Doğru Söz,
  • Yıldız,
  • Zuhurî vb. anılabilir.


İKİNCİ MEŞRUTİYET VE MÜTAREKE DÖNEMLERİ

İkinci Meşrutiyet’in ilanının ertelenmesi günü, 24 Temmuz 1908’de gazeteler kendi aralarında yazıları sansüre göndermeme kararı aldılar ve bunu uyguladılar. Gazetelerin sansürsüz çıkmaya başlaması ile basın tarihinde yeni bir döneme girildi. Bu dönemin özelliklerinden biri, gazete ve dergi sayısı ile tirajlardaki artıştır. Bir hesaplamaya göre, on yıl içerisinde (1918 sonuna kadar) 918 gazete ve dergi yayımlanmış, bunların 353’i 1908-1909’da çıkmıştır.

1908-1918 dönemi basınının bir başka özelliği, çoksesliliğe yönelmiş olmasıdır.

Çeşitli düşün akımlarını savunan gazete ve dergilere ilk kez bu dönemde rastlandı:

Ümmetçiliği savunan
  • Volkan,
  • Sırat-ı Müstakim,
  • Sadâ-yı Din,
  • Tarîk-i Hidayet gibi yayın organlarının yanı sıra;

sol akımların sesini duyuran,
  • Gave,
  • Amele,
  • İştirak,
  • Sosyalist,
  • İnsaniyet,
  • Medeniyet gibi gazete ve dergiler çıktı.

Yine aynı dönemde, hemen her konuya yer veren “kırk ambar” dergiciliği, yerini yavaş yavaş düşünsel tutarlılığı olan edebiyat ve düşünce dergilerine
(
  • Genç Kalemler,
  • Yeni Mecmua,
  • Türk Yurdu, vb.) bırakmaya başladı.

İkinci Meşrutiyet’in ilk yılları, özellikle mizah dergi ve gazeteleri sayısında ve tirajlarında artışa yol açtı.
Ancak, İttihatçıların basın üzerinde baskıları başlayınca bu dergiler birbiri ardı sıra kapandı.

İttihat ve Terakki’nin örgütlediği terör gazetecilere de yöneldi:

  • Serbestî gazetesi başyazarı Hasan Fehmi,
  • Sadâ-yı Millet başyazarı Ahmet Samim ve
  • Şehriban başyazarı Zeki Bey kiralık katillerce sokak ortasında öldürüldüler.

Mütareke (Bırakışma) döneminde çıkan,
  • Peyam-ı Sabah,
  • Alemdar ve
  • İstanbul gazeteleriyle
  • Refik Halit’in (Karay) yayınladığı Aydede adlı mizah dergisi İstanbul hükümetini desteklediler.

  • Vakit,
  • Akşam,
  • Yeni Gün,
  • İleri gazeteleri ise Anadolu’daki “Milliciler” yanında yer aldılar.

Bu yıllarda İstanbul’da çıkan başlıca dergiler şunlardı:
  • Birçok aydının yazılarına yer veren Büyük Mecmua (1919),
  • ümmetçilerin görüşlerini savunan Sebilü’r - Reşad
    (1908’de çıkan Sırat-ı Müstakim’in yerine; daha sonra Anadolu’da yayımlandı),
  • Almanya’dan dönen sosyalistlerin çıkardığı Kurtuluş (1919),
  • Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın yayın organı Aydınlık (1921).

Kurtuluş Savaşı sürerken, bu eylemi destekleyen birçok Anadolu gazetesi çıktı. Sonraki dönemlerde, kâğıt darlığına ve binbir güçlüğe karşı durmaya çalışan bu küçük gazetelerden Milli Mücadele Basını tanımıyla ve övgüyle söz edilecekti.

  • Mustafa Kemal de Sivas’ta İrade-i Milliye gazetesinin kurulmasına öncülük etti;
  • “Heyet-i Temsiliye”nin Ankara’ya gidişinden sonra burada Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kararlarını duyurmak üzere Hakimiyet-i Milliye gazetesini yayımlattırdı.

  • Yunus Nadi’nin çıkardığı Yeni Gün de İstanbul’dan Ankara’ya taşındı ve Kurtuluş Savaşı’nı destekledi.
  • Bu sıralarda Ankara’da Yeni Dünya (daha sonra Seyyare-i Yeni Dünya) adlı sol gazete de yayımlandı.



CUMHURİYET’TEN SONRA

Cumhuriyet’in ilanından sonra Ankara başkent ilan edildiyse de, basının merkezi İstanbul’daydı.

1924’te İstanbul’da küçüklü büyüklü 98 gazete ve dergi, Ankara’da ise 12 gazete ve dergi çıkıyordu; başlıca gazetelerin tirajı 3-10 bindi.

Mütareke döneminde,
İstanbul hükümetini destekleyen gazetelerin bu kez halifelik sorununu ele alarak muhalefete yönelmeleri (Kasım 1923) üzerine kimi gazeteciler (
  • Hüseyin Cavit,
  • Velid Ebüzziya,
  • Ahmet Cevdet) tutuklanıp İstiklâl Mahkemesi’nde yargılandılar, beraat ettiler.

Latin harflerinin kabulünden sonra (1929) gazeteler bir ölçüde tiraj kaybına uğradılarsa da,
bu kriz dönemi, devlet desteği ve okuma yazmanın yaygınlaştırılması sonucu kolay atlatılabildi.

Doğu Anadolu’daki Şeyh Sait Ayaklanması’nın ardından çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu (4 Mart 1925),
hükümete basın özgürlüğünü dilediğince kısıtlama ve gazete kapatma yetkisi verdi.

Olayla ilgisi bulunmayan ama tek parti yönetimine karşı muhalefet yürüten gazete ve dergiler (
  • Vatan,
  • Tevhid-i Efkâr,
  • Sebilü’r - Reşad,
  • Aydınlık,
  • Resimli Ay, vb.) kapatıldı;

  • Hüseyin Cahit (Yalçın),
  • Zekeriya Sertel,
  • Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı),
  • Muammer ve  Nuri beyler, Ankara İstiklal Mahkemesi’nde çeşitli cezalara çarptırıldılar.
Elazığ İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan dokuz gazeteci beraat ettirildi.

1929’da Serbest Fırka’nın kurulması, suskun muhalefetin sesini bir ölçüde yükseltmesine olanak verdi:
Arif Oruç’un bu partiyi destekleyen Yarın adlı gazetesi, tirajını 80 bine yükseltti.

İzmir gazetelerinden
  • Hizmet,
  • Halkın Sesi,
  • Yeni Asır ile İstanbul’da yayımlanan (1930) Son Posta muhalefete geçtiler.

Çok geçmeden Serbest Fırka’nın kendini feshi yoluna gidildi.

1931’de çıkan Matbuat Kanunu da Bakanlar Kurulu’na ülkenin genel politikasına aykırı yayınlardan dolayı gazete ve dergileri geçici olarak kapatma yetkisi verdi.

Dönemin başlıca İstanbul gazeteleri,
  • Cumhuriyet,
  • Akşam,
  • Tan,
  • Son Posta,
  • Vakit (Kurun) idi.

Ankara’da çıkan ve 1934’te Ulus’a dönüştürülen Hâkimiyet-i Milliye, iktidar partisi organıydı.

Başlıca dergiler,
  • Kadro,
  • Çığır,
  • Fikir Hareketleri,
  • Yeni Adam,
  • Yedi Gün,
  • Yücel,
  • Akbaba ve
  • Servet-i Fünun / Uyanış’tı.


İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE SONRASI

1938’de Matbuat Kanunu’nda değişiklik yapılarak basına yeni kısıtlamalar getirildi:

Gazete ya da dergi çıkarmak için bildirimde bulunmayı yeterli sayan hüküm değiştiriliyor, “ruhsat” sistemine dönülüyordu. “Ruhsat” verilebilmesi için, bir bankadan  -o döneme göre yüksek tutarlar olan-  1.000-5.000 liralık güvence mektubu alınması koşulu getiriliyordu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında basın, Matbuat Umum Müdürlüğü’nden verilen direktiflerle yönetildi. Hangi haberlerin yazılıp hangilerinin yazılmayacağını belirten ön sansür niteliğindeki bu direktiflere aykırı yayında bulunan ya da hükümetin hoşlanmadığı konulardan söz açan gazeteler geçici olarak kapatılıyordu.

  • Yurt ve Dünya,
  • Adımlar,
  • Yürüyüş,
  • Yeni Edebiyat,
  • Ses,
  • Yeni Ses gibi “sol” sayılan dergilerle yazarları çeşitli baskılarla karşılaştılar;
kimisi kapatıldı ya da kapanmak zorunda bırakıldı, kimi yazarlar Sıkıyönetim Komutanlığı’nca İstanbul dışına sürgün edildi.

Bu dönemde Alman faşizminin yanında yer alan, Türkçülüğü savunan dergiler (
  • Çınaraltı,
  • Çığır,
  • Ergenekon,
  • Gökbörü) de yayımlandı.

4 Aralık 1945’te yer alan “Tan Olayı”, basın tarihinde önemli bir yer tutar.

İktidar partisiyle kimi sağcı yazarlar tarafından kışkırtılan bir bölük üniversite öğrencisinin başlattığı gösteriler, Tan gazetesinin basılması, dizgi ve baskı makinelerinin parçalanmasıyla sonuçlandı. Aynı gün La Turquie gazetesiyle birkaç kitabevi de saldırıya uğradı. Olaydan sonra Sabiha ve Zekeriya Sertel’in çıkardıkları Tan gazetesi, Görüşler dergisi ve sol eğilimli yayın organlarının tümü kapandı.



1946-1960 DÖNEMİ

1946’da çok partili rejime geçilirken, iktidar partisi basına ödünler vermek zorunda kaldı.
Bunların en önemlisi, Basın Kanunu’nun hükümete gazete ve dergi kapatma yetkisi veren maddesinin kaldırılmasıydı.

İki büyük gazetenin, Milliyet’le Hürriyet’in temelleri bu dönemde atıldı.

Kimi gazeteler yeni kurulan Demokrat Parti’yi desteklediler.

Bu hava içerisinde,
  • Gerçek,
  • Gün,
  • Yığın,
  • Zincirli,
  • Hürriyet,
  • Marko Paşa gibi sol yayınlar da çıktı, ancak bunlar çok geçmeden kapatıldı ya da çeşitli baskılarla karşılaştı.

Demokrat Parti, 1950 seçimlerinde iktidara gelişinin hemen ardından   -kimi değişikliklerle bugün de yürürlükte bulunan-  Basın Kanunu’nu hazırlayarak Meclis’ten geçirdi. Bu, basın üzerindeki kısıtlama ve baskıları ortadan kaldırmaya yönelik bir yasaydı. Ancak, çok geçmeden Demokrat Parti de basın özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik düzenlemelere girişti.  Bunların en önemlisi, 1954’te çıkarılan “Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun”du.

Giderek Demokrat Parti iktidarı ile basının arası iyice açıldı; dört yıllık süre içerisinde (Mart 1954 - Mayıs 1958),
  • 1161 gazeteci kovuşturmaya uğradı,
  • 238 gazeteci mahkûm edildi.

Demokrat Parti iktidarının son yıllarında ise baskılar alabildiğine arttı;
27 Nisan 1960’ta;
  • gazete ve dergileri kapatma,
  • basım ve dağıtımlarını önleme,
  • gazetecileri sorguya çekme yetkileriyle donatılan “Tahkikat Komisyonu” kuruldu.

İktidar partisi milletvekillerinden oluşan Meclis’e bağlı komisyon hemen harekete geçerek 12 gazete ve dergiyi basımevleriyle birlikte kapattı, birçok gazeteciyi sorguya çekti. Buna karşılık basın da 27 Mayıs’ın hazırlanmasında önemli ölçüde etkin oldu. Bu dönemde iktidardan yana olmayan gazetelere kâğıt tahsisinde güçlük çıkarma, ekonomik baskılar uygulama yollarına gidilirken, iktidardan yana yazarlarla gazetelere Başbakan buyruğundaki “Örtülü Ödenek”ten paralar dağıtılarak besleme basın yaratıldı.


Demokrat Parti döneminin başlıca gazeteleri,
  • Milliyet,
  • Hürriyet,
  • Cumhuriyet,
  • Dünya,
  • Yeni Sabah,
  • Vatan,
  • Yeni İstanbul’du.

CHP organı Ulus kapatılınca, yerine Halkçı ve Yeni Ulus gazeteleri çıkarıldı.
Demokrat Parti’nin organı ise Zafer’di.
Dönemin en etkili siyaset dergileri Varlık ve Yeditepe idi.


27 MAYIS’TAN SONRA

27 Mayıs 1960’ta yönetime gelen Milli Birlik Komitesi’nin ilk ele aldığı konulardan biri basındı. Cezaevlerindeki gazeteciler hemen salıverildi, basın özgürlüğünü kısıtlayan yasalar, yasa maddeleri kaldırıldı. 10 Ocak 1961’de basın mesleğinde çalışanlarla çalıştıranlar arasındaki ilişkileri düzenleyen ve gazetecilere birçok haklar sağlayan 212 sayılı yasa çıkarıldı.

1961 Anayasası’nda basına özgürlük ve güvence öngören maddeler yer aldı:

  • 22. maddeye göre basın özgürdür; sansür edilemez,
    gazete ve dergi çıkarmak için önceden izin almak ya da parasal güvence vermek gerekmez.
  • 23. maddeye göre, haberlerin, düşün ve kanıların yayımlanması engellenemez.
  • 25. maddeye göre, basımevlerine ve basım araçlarına el konulamaz.

Bu açık ve buyurucu maddelere karşın, anti-demokratik yasalar ve taraflı uygulamalar yüzünden,
kapsamı dönemden döneme değişen baskılara ve kısıtlamalara tanık olundu.

1961-1971 döneminin belirgin özelliklerinden biri, 1946’da susturulmuş olan sol basının yeniden sesini duyurması oldu.

1961’de yayımlanan Yön ile sonraki yıllarda çıkan,
  • Sosyal Adalet,
  • Eylem,
  • Ant,
  • Aydınlık,
  • Emek,
  • Türk Solu vb. dergiler çeşitli baskılarla karşılaştılarsa da sol akımların temsilcileri olarak yayımlanmakta direndiler.

Aynı dönemde,
  • Bugün,
  • Babıali’de Sabah gibi gazeteler,
  • Hareket,
  • Toprak vb. dergiler sağ görüşleri temsil ettiler.

Dönemin başlıca gazeteleri  -tiraj sırasıyla-,
  • Hürriyet,
  • Günaydın,
  • Milliyet,
  • Cumhuriyet,
  • Akşam’dı.


12 MART VE SONRASI

12 Mart 1971’de kuvvet komutanlarının verdiği muhtıra üzerine hükümetin istifasıyla yeni bir dönem açıldı. Bu olağanüstü dönemde Anayasa maddeleri hiçe sayılarak basın üzerinde çeşitli baskılar uygulandı. Birçok gazeteci mahkûm edildi, sol ve sağ görüşleri temsil eden dergiler kapatıldı ya da kapanmak zorunda kaldı. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun (FIJ) 1972 Eylül’ünde İstanbul’da toplanan kongresinde basın üzerindeki baskıları kınama ve cezaevlerindeki gazetecileri ziyaret kararı alındı.

1973 seçimlerinden sonra giderek sağ ve sol yayın sayısı arttı.

  • Politika,
  • Vatan,
  • Aydınlık,
  • Demokrat gazeteleriyle,

  • Ürün,
  • Ülke,
  • Kitle,
  • Birikim vb. dergiler solun çeşitli kesimlerini temsil ederken;

Milli Selamet Partisi’ni destekleyen,
  • Milli Gazete ve
  • Yeni Devir,

Milliyetçi Hareket Partisi’ni destekleyen,
  • Hergün,
  • Orta Doğu,
  • Millet gazeteleri çıktı.

  • Tırmanan terörün basına da yönelmesi, Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi başta olmak üzere kimi gazetecilerin öldürülmesi sonucu basınımız da kara günler yaşadı.

  • Dönemin özelliklerinden biri, tipo tekniğinden ofset tekniğine geçilmesi, çok renkli gazetelerin yayımlanmasıydı. Bu, kullanılan teknolojiden dolayı girdilerde önemli artışlar yarattı. Tirajları da yükseltmek için kuponla ya da çekilişle armağanlar dağıtma yöntemine başvuruldu.

1970’lerin en çok satan gazeteleri,
  • Hürriyet,
  • Milliyet,
  • Günaydın,
  • Tercüman,
  • Cumhuriyet’ti.
1980’lerde Güneş ile Sabah da bunlara eklendi.
Magazin gazeteleri Tan ve Bulvar da yüksek tirajlara ulaştı.


12 EYLÜL’DEN SONRA

12 Eylül 1980 askeri darbesi Anayasa’yı, demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldırınca basın üzerinde baskılar başladı. Sıkıyönetim komutanlıkları gazetelere ön sansür niteliğinde buyruklar veriyorlar, askeri rejimin hoşlanmadığı yazılar dolayısıyla gazeteler kapatılıyor, gazeteciler tutuklanıyordu. Bu dönemde, daha önce açılmış kovuşturmalar sonuçlandırılarak, birçok gazeteci için yüzlerce yıllık hapis cezalarına hükmedildi.

  • 1982 Anayasası, basınla ilgili maddeleri yönünden de geriye gidişi, özgürlük kısıtlamalarını simgeliyordu.

  • Basın Yasası, 1983 Kasım’ında Anayasa paralelinde değiştirilerek tek parti döneminin yasasında bile yer almayan kısıtlamalar getirildi.

  • 1986’da Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu’nda değişiklik yapıldı; 1927’de çıkmış olan yasa, amacından saptırılarak basını ve sanat eserlerini kapsamına alan bir sansür yasasına dönüştürüldü.

  • 1988’de Basın Yasası, Yurttaşlar Yasası (Medeni Kanun) ve Borçlar Yasası’nda değişiklikler öngören tasarılar hazırlanarak Meclis’e verildi; bunlar, basının kimi yolsuzlukları ortaya koymasını engellemeye yönelik hükümler getirmekteydi.

Birbiri ardına gelen kâğıt zamları ise, oranları ve zamanlaması göz önünde bulundurularak,
basına ve kültür eserlerine konulan dolaylı bir sansür niteliğinde görüldü.



Alpay Kabacalı | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 192 - 15 Mayıs 1988
______________________________________________________________________________________



İktidar ve Basın

Dünyanın başka ülkeleri için bir şey diyemeyiz ama, Türkiye’de iktidarla basının arası hiçbir zaman iyi olmamıştır. İyi imiş gibi görüntü verildiği dönemler olmuştur. Ama gerçekte bu bir aldatmacadır. Hem de karşılıklı bir aldatmaca. İktidar basının gönlünü hoş tutar gibi görünmüş, basın da zaman zaman iktidarı desteklermiş gibi davranmıştır. Sonra, bakarsınız bir noktada ip kopar... Bu geçmişte böyle olmuştur, günümüzde böyle olmuştur, gelecekte de böyle olmayacağına ilişkin hiçbir belirti yoktur.

  • Türkiye’de gazetelerin, dergilerin daha doğrusu basının macerası İzmir’de yayımlanmaya başlanan “Smyrnée” adlı Fransızca gazete ile başlar, yıl 1824’tür.

  1. 1831 yılında İstanbul’da “Le Moniteur Ottoman” (Osmanlı Habercisi) adlı gazete
  2. ve aynı tarihte “Takvim-i Vekayi” yayın dünyasına girerler.

Bunların ikisi de devlet gözetiminde, devlet sözcüsü olarak çıkarılan gazetelerdir
ve doğaldır ki dünyaya gözlerini devlet desteği, iktidar desteği ile açarlar.

  • Sonra William Churchill adlı bir İngiliz “Ceride-i Havadis”i çıkarır (1840).

  • Bunu Agâh Efendi’nin çıkardığı “Tercüman-ı Ahval” izlemiştir. Bu gazete, ilk özel Türk gazetesi sayılır (1860). Biz Türk basın tarihinin derinliklerine girmeyeceğiz. Şinasi’nin yazarlığını yaptığı bu gazete 1861 Mayıs’ında hükümetçe iki hafta süreyle kapatılmıştır ki, bu, basınla iktidarın ilk çekişmesidir. Bu ilk kapatmanın gerçek gerekçesi açıklıkla bilinmemekle birlikte, bu gazetede yer alan ve Ziya Paşa’nın eğitim işlerini eleştiren bir yazısından olduğu sanılmaktadır.

  • “Tercüman-ı Ahval”i, bu gazeteden ayrılan Şinasi’nin çıkardığı “Tasviri Efkar” izlemiştir (1862). Ne var ki, üç yıllık bu deneyimden sonra Şinasi iktidarın gözüne fazlaca batmaya başına bir kaza geleceğini görünce soluğu Paris’te almak zorunda kalmıştır. Şinasi’nin kaçması üzerine bu gazeteyi sürdürme işini Namık Kemal üstlenmiş, ancak 1876’da yayımladığı “Şark Meselesi” başlıklı bir yazısından ötürü gazetecilik yapması yasak edilmiş, o da Avrupa’ya kaçmıştır. Bu kez gazeteyi devralan Recaizade Ekrem’dir ve onun da sonu Şinasi ve Namık Kemal’den çok farklı olmayacaktır.

  • 1866’da yayın dünyasına giren Ali Suavi’nin “Muhbir” gazetesinin de 1867’de bir emirle çıkışı yasaklanmıştır.

Görülüyor ki daha işin başlangıcında, henüz ortada Birinci Meşrutiyet bile yokken iktidar-basın ilişkileri hiç de parlak değildir.

Bu böylece sürüp gidecektir.


CUMHURİYET DÖNEMİ

Biz, Osmanlı Devleti dönemi basın-iktidar ilişkilerini bir yana koyup, Cumhuriyet dönemi ilişkilerini şöyle özetlemek istiyoruz:

Kurtuluş Savaşı günlerinde Türk basını ikiye bölünmüş durumdadır.

  1. Bunların bir bölüğü İstanbul hükümetinden ve işgalcilerden yana, hiç değilse yayımladıkları yerdeki siyasal güçle yani iktidarla iyi ilişkileri olan basındır.

  1. Bir başka bölüğü ise Anadolu’daki Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı desteklemektedir, padişahın hükmünün geçtiği yerlerde okunup yayılmaları yasaktır.

Aynı durum padişahçı yayımlar için de Anadolu’da söz konusudur.

Kurtuluş’tan sonra, Ankara’da belirmiş olan siyasi otorite yani iktidarla, çoğunlukla İstanbul’da olan basın arasında ilk kara kediler görülür. Zaten işbirlikçi damgası yemiş gazete ve gazetecilerin bir bölümü çoktan ortadan silinmişlerdir. Bir kısmı kendiliğinden kaçmış gitmiştir, bir kısmı vatan haini damgasıyla 150’likler listesine alınmış sınır dışı edilmişlerdir.
(
  • Refik Halit Karay,
  • Ref’i Cevad Ulunay,
  • Mevlanzade Rıfat,
  • Sait Molla,
  • İzmirli Hafız İsmail,
  • Ali Kemal,
  • Neyyir Mustafa,
  • Ferit,
  • Pehlivan Kadri,
  • Fanizade Ali İlmi,
  • Trabzonlu Ömer Fevzi,
  • İzmirli Refet)

(Bu konuda geniş bilgi için bak. İlhami Soysal, ”150’likler”, Gür Yayınları, İstanbul 1985 ve aynı yayınevinden “İşbirlikçiler”, İstanbul 1985).

  • Padişah yanlısı ve işbirlikçi bir gazeteci ise 1922’de Sakallı Nureddin Paşa tarafından İzmit’te feci şekilde katlettirilen Ali Kemal’dir...

Bütün bunlara ek olarak 1923 yılının Kasım’ında İstanbul’dan birtakım basın mensupları
(
  • Hüseyin Cahit Yalçın,
  • Ahmet Cevdet,
  • Velit Ebüzziya,
  • Abdülkadir Kemali) ve Baro Başkanı Lütfi Fikri beylerle daha başkaları İstiklal Mahkemesi’nde yargılanacak, bunlardan Lütfi Fikri, beş yıl hapis cezasına çarptırılacaktır.

İstiklal Mahkemesi Başkanı Topçu İhsan Bey’in (Eryavuz), bir iktidar yargıcı olarak şu sözleri basın için ilginçtir:

Matbuat su ve ateş gibi bir unsurdur. Hem çok faydalı hem de çok zararlı olabilir. Yapılacak şey iyi ilişkiler kurarak faydalarını en yükseğe, zararlarını en aşağıya indirmektir.” (Daha fazla bilgi için bak: Ahmet Emin Yalman, “Gördüklerim, Geçirdiklerim” İstanbul 1971, 4 Cilt; Ergun Aybars, “İstiklal Mahkemeleri”, Ankara, Bilgi Yayınevi, 1974.)


TAKRİR-İ SÜKUN

1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun Yasası’na göre ise iktidar, kendine karşı saydığı basının çanına ot tıkamakta hiç gecikmemiş,
  • “Tevhidi Efkar”,
  • “Son Telgraf”,
  • “İstiklal”,
  • “Sebülürreşat”,
  • “Aydınlık” ve
  • “Orak-Çekiç” gazeteleri 6 Mart 1925’te,
  • ertesi gün de Adana’daki “Tok Söz” gazetesi, bakanlar kurulu kararıyla kapatılmıştır.

İş bu kadarla kalmaz.

9 Mart’ta,
  • İzmir’de “Sada-yı Hak”,
  • Trabzon’da “İstiklal” ve “Kahkaha”,
  • İstanbul’da “Presse du Soir”,
  • Adana’da “Sahva” gazeteleri,
15 Nisan’da da,
  • “Tanin”, ardından
  • “Resimli Ay” dergisi ve
12 Ağustos 1925’te,
  • “Vatan” gazeteleri kapatılır.

Gazetecilere bir kez daha İstiklal Mahkemesi yolu görünür.

  • Hüseyin Cahit Yalçın,
  • Baha ve Kadri Beyler,
  • Muammer ve Nuri Beyler tutuklanıp, Ankara İstiklal Mahkemesi önüne çıkarılır.

  • Hüseyin Cahit Yalçın ömür boyu sürgün cezasına çarptırılır.
  • Muammer ve Nuri Beyler ise “Tanin”in sorumlu müdürleri olarak ikişer yıl hapis cezasına mahkûm olurlar.

“Resimli Ay” dergisinden,
  • Zekeriya Sertel ve
  • Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) üçer yıl sürgüne mahkûm edilirler.

  • “Tevhidi Efkâr”ın başyazarı Velit Ebüzziya,
  • “Son Telgraf” yazarı Sadri Ertem, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu ve İlhami Safa,
  • “Sebülürreşat”ın başyazarı Abdülkadir Kemali (Öğütçü)
  • ve kapatılan öteki gazete sorumluları Şark İstiklal Mahkemesi’ne gönderilir, Elazığ’da yargılanırlar.

Bu kafileye,
  • Ahmet Emin Yalman,
  • Ahmet Şükrü Esmer,
  • İsmail Müştak Mayokan ve
  • Suphi Nuri İleri de dahil edilir.

Sonuçta gazeteciler aklanırlar ama, günler ve aylarca tutuklu kalmışlar ve asılmak korkusu içinde hayatları kararmıştır.

1929’a kadar basın tam bir suskunluğa gömülür.

1929’da Arif Oruç İstabul’da “Yarın” gazetesini yeniden yayımlamaya başlar.
“Yarın” bir muhalefet gazetesidir. 1930’da kurulan Serbest Fırka’yı destekler.

  • Zekeriye Sertel,
  • Selim Ragıp Emeç,
  • Ekrem Uşaklıgil ve
  • Halit Lütfi Dördüncü’nün ortaklığıyla kurulan “Son Posta” gazetesi de bu görevi üstlenir.

İzmir’de de,
  • “Hizmet”,
  • “Hakın Sesi” ve
  • “Yeni Asır” da muhalefet kervanına katılır ve iktidarı çileden çıkarırlar.

CHP iktidarı, yeni bir basın kanunu çıkarmak için parti grubundan ve gazeteci kökenli Fazıl Ahmet Aykaç, Ahmet İhsan Tokgöz ve eski İstiklal Mahkemesi savcılarından Ahmet Süreyya Örgeevren’e bir soru önergesi verdirtirler ki kamuoyu hazırlansın. TBMM’de 5 Temmuz 1931 günü yapılan görüşmeler, tutanaklarda yer alan biçimiyle son derece ilginçtir ve bir siyasi iktidarın, basın hakkındaki görüşlerini sergilemesi bakımından ibret vericidir.

Bazı gazetelerimizin takip ettkleri muhataralı istikamet vatandaşların ve vatanın siyasi izan ve medeni vicdanı üzerinde sarih bir şekaveti icra ederek masum ruhları tamamen zehirleyecek mahiyetler almaya başladı. Hale hiçbir faydası olmadığı gibi atiye de bir çok vehamet ve zarar hazırlayan bu felaketli cereyan karşısında hükümet ne düşünüyor? Milli varlığı istilaya başlayan bu zehirli havadan ammenin vicdanı pek muzdariptir...” diye başlayıp giden bu soru önergesi, aslında ammenin vicdanının değil, iktidarın vicdanının çok muzdarip olduğunu göstermektedir.

Önergeyi o günlerin başbakanı İsmet İnönü yanıtlamıştır. Ancak, usta bir politikacı olarak soruya yanıt vermeden önce, önerge sahipleri ve öteki milletvekillerinin içlerini iyice dökmelerine olanak hazırlamak üzere önce milletvekillerini dinlemek istediğini söylemiş, Meclis’te görüşme açılmış ve başta önerge sahipleri, basının yazdıklarından rahatsız olanlar iyice içlerini dökmüşlerdir. Basının bu iç dökmede ne hayasızlığı, ne yalancılığı ve ne de iftiracılığı kalmıştır. Basın aleyhinde olabilecek bütün eski kirli çamaşırlar ortaya dökülmüş ve arada da bol bol vatan, millet, sakarya edebiyatı yapılmıştır.

Örneğin Denizli milletvekili Mazhar Müfit Kansu’nun şu sözleri dikkat çekicidir:

Efendiler, serbest-i matbuat makinesi altında bir vatandaşın şan ve şeref ve haysiyet ile uğraşılır, sonra bütün rejime ve devlete ve en nihayet bunların kuvve-i muhassalası olan en büyük makama, yani Gazimize kadar taarruz edilir. Hürriyet-i matbuat bu mudur? Evet, hürriyet-i şahsiyemiz vardır, biz demokratız, amma bizim demokrasimiz başka bir demokrasidir. Tarihin hiçbir millete yazmadığı bunca felaketlerden, bunca ızdıraplardan, bunca elemlerden, sahte hürriyetin cinayetlerinden, en nihayet büyük harb-i umuminin tecrübelerinden istihraç ettiğimiz bir demokrasi biliriz. Bizim bildiğimiz demokrasi budur. Biz demokrasiyi, vatanın saadet ve selameti için vatandaşın refah ve saadeti için önümüzde yürüyen Büyük Gazi’nin demokrasisini biliriz.

Şu yukarıdaki sözlerin aradan altmış yıla yakın süre geçtikten sonra günümüzde de benzerlerini dinleyip okumuyor muyuz?

Evet demokrasi ama, “bizim demokrasimiz.”
Kendimize benzettiğimiz demokrasi, demokrasi olamayan demokrasi...

Pek uzun olan Mazhar Müfit Kansu’nun konuşmasından şu sözleri de aktaralım:

Dolandırıcılık eden ve birtakım masumlar aleyhine küfürler savuran muharrir istemiyoruz. Efendiler, bize bir terbiye fikri verecek olan yancılarımızın behemahal tahsil görmüş, ilim ve irfana malik zevattan olmasını istiyoruz. Bizim istediğimiz efendiler namuslu, tahsil görmüş, muktedir insanlardır. Yoksa hapishaneden kaçmış, eline bir kalem alarak gelip masaya oturmuş insanlara mı muharrirlik verelim? Hülasa efendiler, bizim istediğimiz, gazetenin sahibi yani müdür-i mesul diye bir şey çıkarmışlar, böyle müdür-i mesul diye zavallı bir adamı getirirler, sonra herhangi bir hadise karşısında bu zavallı adam mahkemeye gider ve hapiste yatar. Muharrir efendi yine masasının başında söğmekte devam eder.”

Bu sözlerin noktasına virgülüne kadar benzeri sözler, aynı TBMM çatısı altında 1956 yılında Basın Kanunu’nda değişiklikler yapılırken bu kere de Demokrat Parti milletvekilleri tarafından tekrarlanmıştır. Günümüzün iktidar partisinin başkanının söyledikleri de, sanırız daha farklı değildir. Ya da hiç değilse benzeridir.

1931 yılında Meclis’teki basın hakkındaki görüşmelerde, önerge sahiplerinden Ahmet İhsan Bey de kendisinin basında “şeyh-ül matbuat” diye tanındığını, 43 yıldır basına emek verdiğini belirttikten sonra, muhalif basına verip veriştirmekten geri kalmamakta ve hürriyet-i matbuat, mutlaka mukaddesata, büyüklere, bu Meclise hürmet, inkılabı yapana hürmetle kaimdir demektedir.

Arada da anılarından söz etmekte padişahlık döneminde “Servetifünun” dergisi imtiyazını nasıl aldığını şöyle anlatmaktadır:

Gazetemin müsaadesini ilk aldığım zaman, 1302’de verilen ruhsatnamede ziruh adam resmi basmayacağım yazılı idi. Acaba ölüsünü basabilir miyim diye sordum. O da olmaz dediler. Nihayet Abdülhamid’in oğluna doktorlar ameliyat yaptılar. Muvaffakiyetle yapıldı. İlk defa olarak ameliyat yapan doktorların resimlerini gazeteye koydum. Türkiye’de ilk olarak canlı resim o zaman çıkmıştı. Torunlarımın görmeyeceğini zannettiğim bu içtimai ve büyük medeniyet hayatını bazan düşündükçe kendimi rüya görüyorum, yahut da yeni dünyaya gelmiş bir insan zannediyorum.

Kendisinin basına pek çok hizmeti olduğunu anlatan Ahmet İhsan Bey’e göre, bu matbuat kendisini “matbuat düşmanı” diye ilan ederek onuruyla oynamıştır. Onun için, verir veriştirir!..

İşte söylediklerinden bir paragraf daha:

Matbuat bir arkadaşımızın söylediği gibi bir silahtır. Bu silahı düşmana karşı kullanırsanız vazifesini görür fakat düşmana karşı kullanmazsa o vakit kullanan adamın elinde bir şekavet aleti olur. O vakit bir Baba Tahir vardı, o da Babıali’de bir Çamlıbel eşkiyası kesildi. Kanun haricine çıktığı vakit kaparlar, fakat tekrar açılırdı. Bir gün Baba Tahir’in matbaası, bairade kapatıldı diye bir ilan çıktı. Akşam üzeri baktık ki matbaanın kapısında şöyle bir levha var: Bairadei aliye kapatılan matbaa bairadei seniye açılmıştır. Oradan geçen Sadrazam Rıfat Paşa bu ilanı yan gözle okuyarak kös gitti. Abdülhamid’in bir siyaseti vardı. O, sarayı yükseltmek ve Babıali’yi çürütmek için böyle şeyler yapardı. Fakat bunlar kimi çürütüp kimi yükseltecekler acaba?


MUZIR KONUSU

Günümüzün Muzır Kurulu anlayışının ağababalarından olan, Ahmet İhsan Tokgöz’den şu sözleri de dinleyelim:

Bir de ahlak ve fazilet aleyhinde olan açık saçık neşriyat meselesi vardır. Pekâlâ bilirim ki, bu neşriyat iki kısımdır. Birisi ardır, sanattır, diğeri behimiyet kısmıdır. Bizde ar kelimesini arsızlıkla karıştırarak behimiyetle birbirine kattılar. Evet Venüs’ün bir statüsü de ardır, fakat nihayet bir aile hayatı vardır. Aile içinde babaya, anaya hürmet ve faziletli bir kocaya düşmek hissini kendilerine telkin... (okunamadı) kızlar vardır. Yoksa durup dururken benim eve getirdiğim gazete, efendim bana nişanlım istediğim mantoyu bana almadığından dolayı ben nişanlımı değiştireceğim diye telkin ederse mutlaka faziletin ne demek olduğunu anlatamadığımız gibi aynı zamanda faziletsizliği de telkin etmiş oluruz. O zaman bu milletin istikbalinden, atisinden ümdimizi kesmek lazımdır. Evet lazımdır. Ben gazeteme 1917 senesinde muhabere zamanında Hilali-ahmer’e hürmet eden hemşirelerin resmini basmıştım. Yoksa herkesin açık seçik olarak resmini hiçbir zaman basmadım ve basamazdım.”


İNKILÂP MATBUATI

İşte “Servetifünun” adlı ünlü derginin kırk yıllık sahibinin basın özgürlüğü anlayışı da bu!

Şu sözler de onun:

Matbuat hürdür fakat kimsenin faziletine dokunmamak ve en mukaddes olan devlet rejimine, devlet otoritesine zarar getirmemek şartıyla. Artık hiç şüphem yok ki, muhterem hükümetimizin başında bulunan zat ve arkadaşları ve bütün Meclis ne yapıp yapacağız, matbuatı fazilete irca için icap eden kanunu yapacağız.

Cumhuriyet gazetesi sahibi Yunus Nadi Bey de matbuatı öyle alabildiğine bir serbestlikle hareket edemeyecek surette çelik çembere koymaktan yanadır ama, fazla da aşırı gidilmemesini istemektedir.

Bir yerde şöyle demektedir:

Bizde yanlışlıkla muhalif unvanı verilen ve hakikatte müzevirden başka bir şey olmayan bazı gazetelerin son zamanlarda herkesi sinirlendiren taşkınlıkları bugünkü istizah ile şu heyecanlı içtimaa saik olmuştur. İnkılabın ve inkılap fırkasının müdafii bir gazeteci olarak hıyanet matbuatının hezeyanlarıyla mücadeleye girişmiş bulunduğumu muhterem arkadaşlarımla bütün millet biliyor.

Yunus Nadi Bey de kendisine karşı ileri sürülen kimi iddialardan şikâyetçidir,
onun için matbuat hürriyetinin çelik bir çembere alınmasından yanadır.


Eski İstiklal Mahkemesi üyelerinden Ali Saip Ursavaş ise muhalif gazetecilere düpedüz sövgüler yağdırmakta, tam bir mahalle dedikodusu halinde ağzına geleni aktarmakta ve basına karşı önlemler alınmasını istemektedir. Kime fırıldakzade derlermiş, kim kirye, kim zaharya diye anılırmış, kim nereden nasıl kaçmış, kim ailesinin namusunu bile korumamış, Ali Saip Bey tüm bu dedikoduları, alçak, şerefsiz gibi sıfatlarla süsleyerek sayıp dökmektedir.

Bu oturumda Edirne milletvekili Şerif Bey, Efendiler bize inkılap matbuatı lazımdır,
çünkü inkılap henüz vazifesini ikmal etmemiştir demekte ve sağa sola gitmeyen bir basın istemektedir.

Şu sözler Şerif Bey’indir:

Sağa sapamazsınız. Saptığınız takdirde irtica olur. Altı yüz seneden beri hocaların, loşluklara sığınarak bu millete, bizzat benim dediğim olacak bizzat benim düşündüğüme iman edeceksiniz gibi paslı gayelerine doğru gidemezsiniz. Sola gidemezsiniz. Çünkü sola giderseniz henüz daha inkılabın tam, kâmil manasıyla neticesine ermediniz. Neticesine ermediğinizden sola giderseniz rejiminiz demode olur. Şu halde bir tek vazife kalıyor. O da bu rejimi sonuna kadar götürmek ve devlet mefhumunu bütün şumul ve müeddasıyla yaşatmak lâzımdır efendilerdemekte, bunun sağlanması yolunu da sağlam bir basın yasasında görmektedir.

Emin Sazak’tan Refik Koraltan’a, Refik Şevket İnce’den daha bilmem kimlere kadar pek çok milletvekili bu minval üzere konuşurlar.

Başbakan İsmet İnönü de, en son verdiği cevapta, gerekli basın kanununun çıkarılacağını,
bu görüşlerden pek memnun kaldığını ifade eder sözünü bağlar:

Her şeyden evvel ve her şeye müreccah olarak memlekette lazım olan sükûn ve nizamdır.


1946 SONRASI

Şu yukardan beri aktardıklarımız,
Serbest Fırka denemesinden sonra basın özgürlüğüne karşı, bu özgürlükten rahatsız olanların tepkilerini dile getiren görüşlerdir.

Aynı şeyler, 1946 sonrasında, Demokrat Parti’yi tutan basına karşı da CHP saflarında söylenmiştir.
Benzer sözler, özellikle 1954’lerden başlayarak DP saflarında ve CHP muhalefetini tutan basına karşı söylenmiş, önlem alıcı yasalar çıkarılmıştır. 1960 sonrasında da aynı kaygıları izlemek mümkündür. İktidarların istediği, hep güdümlü bir basındır. Bunun için başvurulmamış yol kalmamıştır. “Besleme basın” bunun örneklerinden biridir. Sıkıyönetim uygulamaları bunun örneklerinden bir başkasıdır.

Örnekleri sonsuza kadar uzatmaya gerek var mı?

Özetle görünen şudur ki, basın tarihi baştan sona bir iktidar ve basın kavgası içinde geçmiştir. Böyle de geçecektir. Bu arada çok gazete ve gazeteci ağır zararlara uğramışlardır. Ama görünen bir şey var: Basın hep varolmuştur, o astığı astık kestiği kestik iktidarlardan ise bugün ortada hiçbiri kalmamıştır. Kalmayacaktır da.

Basın hancı, iktidarlar ise yolcudur. Bizce, akıldan çıkarılmaması gereken budur.

Basının üzerine çok giden iktidarların uzun ömürlü olabildiklerini tarihler yazmamaktadır.



İlhami Soysal | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 192 - 15 Mayıs 1988