Dışişleri Bakanlığımızın da desteği ile Çin’in dört kentinde konferanslar vermek ve incelemeler yapmak üzere çağrıldığımda kafamda yalnızca Çin operası diye bilinen fakat opera ile bir ilişkisi bulunmayan Çin’in geleneksel tiyatrosunu incelemek vardı. Gerçi, Hong Kong’da, Paris’te ve başka yerlerde bu türü birçok kez görmüş, ayrıca okuyarak da, üniversitedeki Asya Tiyatrosu dersimde de üzerine eğilmiştim. Bunu bir de vatanında görmek kaçınılmaz bir fırsattı.
DÖRTLER ÇETESİ
Ancak, çok mutlu değildim, “Dörtler Çetesi” diye bilinen Kültür Devrimcilerinin 1969’dan beri yaptığı büyük yıkıntı ve kıyımdan arta kalan bir şey olduğunu sanmıyordum. 1966’da film oyuncusu Mao’nun üçüncü karısı Çiang Çing Çin sanat ve edebiyatının tek yargıcısı olduğunda, Çin sahnelerinde ne geleneksel Çin tiyatrosu ne de Batı biçiminde tiyatro gösterilebiliyordu.
1970’de bütün Çin’de yalnızca sekiz oyuna izin verilmişti.
Bunların beşi çağcıllaştırılmış Pekin tipi opera, iki bale ve bir senfoniydi.
Bu eserlerin ilk dördü geleneksel Çin operasının çok değiştirilmiş biçiminde;
- “Kaplan Dağının Kurnazlıkla Ele Geçirilmesi”,
- “Kırmızı Fener”,
- “Şaçiapang”,
- “Limanda”;
iki devrim balesi ise;
- “Kızıl Kadın Müfrezesi” ile
- “Beyaz Saçlı Kız”;
senfonik müzik ise;
- Şaçiapang ve bir de
- tiyatro gösterimi gibi değil de bir dinleti gibi sunulan “Kırmızı Fener Operası” ile toplam yalnızca sekiz oyun.
Bir milyarlık dev ülkede gece gündüz yalnızca bu sekiz oyun gösterime izin verilmiş. Bununla da kalınmamış bunların filmleri yapılıp sinema ve televizyonda gösterilmiş. “Dörtler Çetesi” bunu bile yeterli bulmayıp sık sık bu sekiz oyun üzerinde değişiklikler yapmışlar. Söylendiğine göre Bayan Çiang Çing Şangay liman işçileri üzerine “Limanda” adlı opera üzerinde yaptığı değişiklikler için iki ton kâğıt kullanmış.
İşte bunları bildiğimden Dörtler Çetesi’nin yıkımının kısa sürede onarılamıyacağını düşünüyordum, çok mutlu değildim.
Yanılmışım, Çin kısa sürede bir tiyatro cenneti olmuştu.
ÇİN BALESİ
Pekin’de baleye de gittim. İnanılmaz, olağanüstü bir olayla karşılaştım. Söz konusu bale gösterimini veren topluluk Çin’in kuzey eyaletlerinden Lioning’den gelmiş. Kuruluş tarihi 1981, sanatçıları da çok genç bir topluluk. Dört perdelik klasik bir bale olan “Korsan”ı (Le Corsaire) kusursuz oynuyorlar. Sanatçı sayısı da, teknik düzeyi de bizim yirmi beş yıldır en büyük gururumuz olan Ankara Devlet Balesi düzeyinde. 2700 kişilik bir salonda oynuyorlar. Yerim orkestra şefinin hemen arkasındaydı, genç şefi bütün bale boyunca izledim, tempoları ne kadar yerindeydi, sahneye ne denli yardımcı oluyordu, dekorlar ne güzeldi, dansçılar ne büyük bir olgunlukla, anlayışla oynuyorlardı? Düş mü görüyordum? İki yılda bir klasik bale toparlanıp nasıl bu düzeye gelmişti? Zaten gördüğüm her şey bu Çin mucizesinin kanıtıydı. Ama bu mucizenin arkasında Çin’in kültür birikimi yatıyordu. Kültür Devrimi adı altındaki bozgunculuk bunu yıkamamıştı. Hoşgörü, alçak gönüllülük, sorumluluk duygusu, çalışkanlık, azla yetinmek, temizlik, sanat sevgisi bu bir milyar insana eşit olarak dağıtılmış, herkes bundan payına düşeni almıştı.
Bir bale gösteriminde daha bulundum. Bu Şangay balesinin gösterimiydi. Birinci bölümde topluluk tanımış klasik balelerden bölümler oynamışlardı. İkinci bölüm ise yeni bitirdikleri üç perdelik “Beyaz Yılan” balesinin üçüncü perdesinin ilk gösterilişiydi. “Beyaz Yılan” aslında eski bir Çin hikâyesi, Çin operasının oyun dağarının en sevilen konularından birisi. Bunun filmi de yapılmış, gölge oyunu olarak da oynatılıyor, nitekim “Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu” adlı kitabımda Çin’e ayırdığım bölümde bunun konusunu vermiştim. Çin balesi klasik teknikle oynanmakla birlikte kendine özgü bir anlatım ve tekniği de gerektiriyor. Her gösterimden sonra yaptığım gibi sahne gerisine gittim. Burada sanatçılar yabancıyı alkışlayarak karşılıyorlar.
Her yerde olduğu gibi, ille de eleştirmemi istiyorlardı. Bir iki eleştirim vardı, bunları söyleyince topluluğun başı cebinden defterini çıkarıp, bir daha bunlar söylememi istedi, hepsini defterine kaydetti ve bunların çok önemli olduğunu, niye düşünememiş olduklarına üzüldü, ilk fırsatta bunları düzelteceklerini söyledi. Böylesine bir alçak gönüllülük insanı utandırıyor. Bunun ilginç örneğini Şangay Yüksek Tiyatro Araştırmaları Enstitüsü’nde verdiğim konferansta gördüm.
Konferanslarımın konusunu iki bölüme ayırmıştım. Birinci bölümde, eski Çin ve Türk tiyatrosunun ortak kaynaklarını, ikinci bölümde ise kısaca Türk tiyatrosunu tanıtıyordum. Birinci bölümde büyük bir cesaretle eski Türklerin Çin tiyatrosuna katkısını vurguluyordum. Başka bir ülke olsa kendi tiyatrolarında böyle bir katkının varlığından söz eden yabancıyı hoş karşılamazlar. Dinleyicilerimin çoğunluğu tiyatro araştırıcısıydı, sürekli not tutuyorlar, sorular soruyorlar. Konferans bittikten sonra kapanış konuşmasını yapan enstitü müdürü “Metin And bizim yalnız dostumuz ve meslektaşımız değil daha önemlisi hocamızdır, çok şey öğrendik, bundan sonraki çalışmalarımıza ışık tutacak öğrettikleri” deyiverdi. Bunlar gerçekten mi söyledi, yoksa nazik çevirmenim mi, bu biçime soktu? Fakat böylesine alçak gönüllülüğün de adam yerin dibine geçirdiği bir gerçekti.
ÇİN’DE TİYATRO EĞİTİMİ
Çin’e giden bir tiyatro meraklısını en hayran bırakan bir tiyatro eğitimi oluyor. Üniversitede tiyatro eğitimi yok nitekim kısa bir ziyaret yaptığım Pekin Üniversitesi’nde bana üniversiteyi gezdirenler böyle bir bilim dalının olmadığını söylediler. Bunun yerine üniversite düzeyinde tiyatro enstitüleri var. Tiyatro için ayrı, opera için ayrı. Pekin’de Merkez Tiyatro Enstitüsü ile Opera Enstitüsü’nde Şangay’da da bunların karşılığı olan yüksek okullarda sabahtan akşama kadar dersleri izledim. Her sınıfta on, onbeş dakika kalıyor, başka bir sınıfa geçiyordum. İlk gittiğim okul Pekin Merkez Enstitüsü’ydü. Bunlar bizim Devlet Konservatuvarı ile üniversitedeki tiyatro bölümlerinin bir karışımı gibiydi.
Fakülte dedikleri dört ana bölüme ayrılıyor:
- Oyunculuk Fakültesi,
- Rejisörlük Fakültesi,
- Yazarlık, Eleştirmenlik ve Kuram Fakültesi,
- Dekor, Donatım Tasarım Fakültesi.
Eğitim süresi 4.5 yıl. Ayrıca profesyonel olmuş sanatçılar da yeniden okula dönüp burada iki yıl eğitimlerini tazeliyorlar. Bu alacağımız birinci ders oluyor. Biz de sahneye atılan bir sanatçı eğitiminin tamam olduğunu sanır. İkinci ders ise temel eğitimdeki hareket dersleri. Burada ilk girdiğim sınıfın çoğu Türk ve Müslüman olan öğrencilerin sınıfıydı. Tıpkı bir bale sınıfı gibi piyano eşliğinde beden, öyle ki gözlerine varıncaya dek, temrinler yapıyorlardı. Bu temrinler öyle etkiliydi ki, dikkatimi yoğunlaştırıp seyrederken sanki kendi bedenimde birtakım değişiklikler olduğunu, eğitildiğimi sandım. Bu sınıfı gördükten sonra öteki gittiğim okullarda da elden geldiğince bu hareket sınıflarını izlemek istedim. Yıllardır yazıyla konuşarak tiyatro eğitiminin en önemli yanının bu hareket olduğunu anlatmaya çalışırdım. Avrupa’da bile çağdaş tiyatro adamları kendi eğitim yöntemlerini yetersiz bulduklarından Hindistan’a, Çin’e, Japonya’ya bu hareket eğitimi yöntemlerini inceleyip kendi gereksinimlerine göre uydurmuyorlar mıydı? Buna ek olarak tiyatro eğitiminde akrobasi sınıfları da çok önemli. Bunun sonunda tiyatro sanatçısı en önemli aracını en yetkin düzeye getirebiliyor. Bunun sonucu sahnede kolayca görülüyor.
Çin’den döner dönmez bakanlığa sunduğum öneriler içinde Çin’den tiyatro eğitimi yapan kuruluşlarımız için hareket hocası, akrobasi hocası ve Çin cimnastiği hocası getirilmesi konusu başta geliyordu. Enstitünün öteki bölümlerindeki dersleri de izledim. Rejisörlük bölümünde birkaç hocanın değerlendirdiği, bir oyun yazarı yerine öğrencilerin kendi yarattıkları sahneleri yönetip oynadıklarını izledim. Her sahne için ufak dekor parçaları kullanıp, oynuyorlar, sonra bu sahneler hocalar ve orada bulunanlarca eleştiriliyor, tartışma açılıyordu. Dekor, tasarım bölümlerindeki sınıflardaki öğrenciler tıpkı resim-heykel atölyeleri gibi. canlı ve cansız modellerle yağlı boya, kara kalem resimleri yapıyorlardı. Ayrıca geleneksel sanata, sözgelimi yazı sanatına çalışıyorlardı. Nitekim enstitüye bir başka gidişimde öğrencilerin yazı sanatı üzerine denemeleri sergi salonunda gösteriliyordu. Bu okullarda öğrenim ile eğitim arasındaki fark daha iyi anlaşılıyor. İlk başta dersleri hep ana amaçtan sapmış, dolaylı gibi ama eğitilenin bir meslek okulu öğrencisi değil de çok boyutlu bir sanatça olacağı düşünülünce Çinlilerin ne kadar doğru bir yol tuttukları anlaşılıyor.
Pekin Merkez Tiyatro Enstitüsü’nde, daha doğrusu Çin yolculuğum boyunca beni en şaşırtan olay yeni bitmiş tiyatro binasını görmem oldu. Her gidişimde derslerden sonra müdüre, şu tiyatroyu bir daha görmek istiyorum diyorum, o da gülümseyerek beni ilk kez götürüyormuş gibi gezdiriyordu.Öğrencilerin gösterimleri için yapılmış bu salonun bir benzeri bizde profesyonel tiyatro için bile yok. Zaten Çin’de gördüğüm hiçbir tiyatro salonu ayarında tiyatro yok bizde. Enstitü’nün yeni tiyatrosunun seyirci kesimi 900 kişi alıyor, görüş açıları ve konumu çok çağdaş ölçülerde. Fakat asıl ilginci sahnesi. 16 metre çapında büyük döner sahnenin üzerinde yedi asansör bulunuyor. Sahnenin iki yani, arkası ve üstü de sahnenin kendisi kadar geniş, ayrıca dekorları hazırladıkları yer de gene bu boyutlarda. Işıklara gelince pek çok yeni binada görüldüğü gibi salonun tavanındaki ışık köprüsü mimariye uydurularak gizlenmiş, sahne yanındaki ışık kaynakları da öyle. Batıda gördüğüm sahnelerdeki ışık düzeni yetkinliğinde. Resmi açılışı yakında Çehov’un “Martı”sı ile olacak. Dekorları hazırdı, gerçi sahne ışıkları altında görmedim ama gene de dekorlar Avrupa sahnelerinden bildiğimiz “Martı” dekoru düzeyinde. Gene vurgulamam gerekiyor, bu yalnızca öğrencilerin gösterimleri için bir yer, bu bakımdan sayısını yetkili kişilerin bile bulup söyleyemediği profesyonel tiyatroların ne düzeyde olduğu buradan çıkarılabilir.
Opera enstitülerine gelince burada tiyatro enstitülerindeki dört bölümden başka bir de müzik bölümü var. Eğitimi 7 yıl, ancak liseden gelen öğrencilere dört. Pekin’deki Opera Enstitüsü 1950’de kurulmuş, şimdiye kadar binden fazla mezun vermiş (kuşkusuz her şeyin durduğu Dörtler Çetesi dönemini saymadan). 300 öğrencisi ve 200 hocası var. Bu hesaba göre neredeyse öğrenci başına bir hoca düşüyor. Ama dersleri izleyince çoğunun bir hoca, bir öğrenci ile yapıldığını gördüm, özellikle olgun öğrenciler için. Hocaların çoğu bir zamanların ünlü opera sanatçıları. Bir sınıfta çocuk denecek yaşta öğrenciler general tipine çalışıyorlardı. Arkasında dört bayrak, çok parçalı ağır bir giysiyle havada taklalar atıyorlar, bu arada da ya şarkı söylüyorlar, ya da konuşuyorlar. Fakat yüksek öğrencilerin tek kişilik sınıflarını seyretmek çok ilginç. Burada öğrenci hocanın verdiği ritmlerle bir bölümü oynadıktan sonra hoca kızın parmaklarının ucuna kadar her yerine elini değdiriyor, çoğu kez kendi yaparak baştan aşağı gösteriyor, öğrenci bu yönergeler üzerine ayni sahneyi bir daha oynadığında değişiklik hemen görülüyor. Pekin’deki Opera Enstitüsü sahnesinde tek seyircisi ben olduğum bir de küçük giysili gösterim verdiler. Bu enstitünün tiyatrosu da Tiyatro Enstitüsü’nün binası büyüklüğünde. Yalnız eski olduğundan ondan biraz geri kalıyor. Şangay Tiyatro ve Opera Enstitülerinde bu anlattıklarıma benzer şeyler gördüm. Şangay Opera Enstitüsü 1954’te kurulmuş, şimdiye kadar 600 mezun vermiş. İlginç olan bu okulda yönetici personel de eğitiliyor. Önceleri yalnız Şangay türü opera ve kadın opera toplulukları türü için eğitim verirken buraya Pekin, Kun opera türlerinden de eğitim verilmeye başlanmış. Opera okulları müdürleri hepsi bir zamanların ünlü opera sanatçıları fakat özellikle zenne rollerle ün yapmış sanatçılar. Söylence kişiliğine bürünmüş. Bertolt Brecht’i bile etkileyen büyük sanatçı Mei Lanfang da zenne rollerinde ün yapmamış mıydı?
Metin And | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 72 - 15 Mayıs 1983
___________________________________________________________________________________________________________________________
Çin’e giderken bu yolculuğu daha çok Çin operasını daha iyi tanımak için istiyordum. Çin operasını daha önce Hong Kong, Paris gibi kendi yurdu dışında seyretmiş, oluşturduğum bir kitaplıkla bu eşsiz tür üzerine kapsamlı bilgi sahibi olmuştum. Ayrıca üniversitedeki Asya Tiyatrosu derslerimde de bu konuya geniş yer vermiştim. Ancak bunu yerinde görmek için sabırsızlanıyordum. Ön tasarımda Çin’de olduğum sürece her gece bir opera seyredersem Çin operasını az çok tanıyabilecektim.
Çin operası, içinde şarkı olması bakımından opera olarak adlandırılmıştır, ancak operadan birçok bakımlardan ayırır. Alıştığımız tiyatro türlerinden çok farklı olduğundan yabancılar Çin operasını ilk gördüklerinde pek beğenmezler, soğuk kalırlar. Ama tanıdıkça da Çin operasının her bakımdan bildiğimiz bütün tiyatro türlerinden daha yetkin ve bütüncül olduğu anlaşılır. Çin operası bin yıllık sürekli bir gelişimin sonucudur. Batıda daha iyi bilinen Pekin operası türü ile 16. yüzyılda Ciangsu eyaletinde gelişen Kun operası yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa geliştirilmiştir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Çin’de 260 değişik opera türü olduğu saptanmıştır. Her biri daha çok köken bölgenin adını taşır.
Başlangıçta güneydeki Nan ile kuzeydeki Zacu türleri komşu bölgeleri de etkilemiştir.
Örnek vermek gerekirse;
- Kin operası Sansi eyaletinde,
- Han operası Hubei eyaletinde,
- Anhui operası Anhui eyaletinde,
- Yue operası Guangdong eyaletinde olduğu gibi.
Kimi kez de çıktığı bölgenin adıyla anılır. Örneğin Seçuan eyaletinin operası Çuan adını taşır. Kimi konular ortaktır, ancak bölgelere göre hikâyelerde çeşitlemeler yapılmıştır. Yaklaşık elli bin oyun saptanmıştır. Kimi operalar bütün bir gece sürer, kimi ise tek perdelik oyunlar gibi kısadır. Nitekim Hanzov kentinde gördüğüm bir gösterim üç kısa operadan oluşuyordu. Bunlar bağımsızdı ancak ortak bir izlekte birleşmişti. Üçü de eski ulusal kahramanlar üzerineydi. Bunlardan birinde bir handa karşılaşan iki kahramandan birinin karısı ötekini düşman sanıp öldürmeye kalkışırken sonra bu dostluğa dönüşür. İkinci öykü ise Çin’in 12. yüzyılda yaşamış ulusal kahramanı general Yue Fei üzerine. Bununla ilgili ilginç bir rastlantı oldu. Sabah General Yue Fei’nin tapınak niteliğindeki anıt kabri ile mezarını gezmiştim. Bu iki yer de Hanzov’da turistlerin gittiği belli başlı yerler arasında. Mezarda generali öldüren hainle karısının heykelleri var. Fakat tapınak çok görkemli, burada generalin büyük bir boy heykeli var. Duvardaki büyük resimler de generalin yaşamından sahneleri içeriyor. Bu resimlerden biri generalin annesinin generalin sırtına dövme yöntemi ile öğütlerini yazmasını gösteriyordu. Akşam seyrettiğim ikinci opera bu sahne üzerineydi. Yanımda rehberim Bayan Ca’nın bana açıklamada bulunmasına fırsat vermeden sabahki sahneyi anımsayarak “Bu da general Yue Fei ile annesi olmalı” deyiverdim. Üçüncü opera da Yue Fei’nin kibirli generali üzerineydi. Oyunda vurgulanmak istenen, aşırı gururluluğun yenilgiye yol açacağı yolundaydı. Bu operada ilginç olan düzinelerle arabayı generalin uçurumdan aşağı devirmesiydi. Belki Çin operasını bilmeyenler bunun sahnede nasıl gerçekleştirildiğini merak edebilirler. Çin operası geleneksel olarak dekor, donatım kullanmaz. Çok ekonomik olarak bir masa, bir iskemle bir yüksek dağı gösterebilir. Arabalar için de oyuncular iki yanlarında üzerine tekerlek resmi çizilmiş iki bayrağı tutarak bir arabayı gösterebilirler. Nitekim seyirci elinde kamçı tutan bir oyuncunun da at üzerinde olduğunu hemen anlar.
ÇİN OPERASININ BAŞLICA ÖZELLİKLERİ
Çin operası şiirsel biçimde ve anlatımındadır.
Bu gerek söyleşmelerde gerek şarkı sözlerinde görülür.
Çin operası bütüncü bir tiyatrodur. İçinde;
- edebiyat (nesir ve nazım),
- oyunculuk,
- sahne düzeni,
- müzik (hem ses, hem çalgı müziği),
- plastik sanatlar (özellikle dekor parçalarında, giysilerde ve çok karmaşık makyajlarda),
- dans ve akrobasi ve
- savaş sanatları.
Çin operasının ekseninde oyunculuk vardır. Çin operasını geliştiren sanatçılar olmuştur. Yarattıkları karakterler kalıplaşmıştır:
Örneğin; genç erkekler (Şiao şeng),
yaşlı erkekler (Lao şeng),
askerler (Wu şeng),
ortalama insanlar (Cing).
Hepsi çok ağır makyaj yaparlar.
Yalnız soytarılar commedia dell’arte kişileri gibi yüzlerinin bir parçasını boyarlar. Kadınlar da böyle ayrılır, bunlara Dan denilir. Bu rolleri de erkekler oynarlar. Bugün genellikle kadın rollerine kadınlar da çıkıyor. Geçen yazımda da belirttiğim gibi kadın rollerine çıkan erkekler çok sivrilmişlerdir. Bütün dünyaca ünlü Mei Lanfang kadın rollerinde özellikle güzel ve soylu genç kadınlarda (Kingyi) sivrilmişti.
Her şey çeşitli göstergelerle formülleştirilmiş, belki kodlara bağlanmıştır. Örneğin bir oyuncu olmayan bir kapıyı açar gibi yaparsa bunun anlamı orada bir kapı olduğudur. Bir kişi sahne ortasında bir daire çizer gibi dolanırsa bu kişinin kilometrelerce yol aldığı varsayılır. Sahnede dört beş asker varsa burada binlerce askerlik bir birlik olduğu anlaşılır.
Müziğin de bir takim özelikleri ve işlevleri vardır Bati operasında müziği bir besteci yaratır ve buradaki müzik yalnızca bu operaya özgüdür. Çin operasında ise her bölgeye özgü türde çeşitli operalar için ayrı basmakalıp müzik kullanılır. Tek bir ezginin çok amaçlı bir kullanımı vardır. Sanatçılar bunlara ufak tefek çeşitlemeler getiriler.
Çin operasını ne sanatçılarıyla Çin halkı elele geliştirmişlerdir. Operaların çoğunluğu halka seslenir, vatanseverlik, sömürüye başkaldırış, ulusal birlik işlenir. Sözgelimi birçok operalar dört kuşak kadın-erkek dış saldırganlara karşı savaşmış Yang ailesi üzerinedir. Tüm erkek generaller savaş alanında ölünce onların on iki dulu cepheye koşmuş savaşmış. Yüz yaşındaki bir nine bile. Yalnız bu ailenin kahramanlığı üzerine kırk kadar opera bulunmaktadır. Aşk da çok işlenen bir konudur. Bu daha çok derebeylerce kısıtlanan kadın erkek eşitliği ve eşlerin birbirlerini kendilerinin seçmesi için bir savaşım biçiminde görülür. Bu operalarda aşk yaşamdan daha önemlidir, öyle ki aşk ölüyü bile diriltebilir. Her opera genellikle Çinlinin yurt sevgisini içerir. Başkalarının mutluluğu ve kadınlarla zayıflar için duygudaşlığı vurgulanır. Çin operasında karamsarlığa, iç kapayıcı duygulara yer yoktur. Çin operasının uzun ömürlü olmasının nedeni buna halkın yürekten bağlı olmasıdır. Nitekim Dörtler Çetesi’nin bunları yasaklaması bir sonuç vermemiş, birkaç yılda Çin operası gene baş tacı edilmiştir. Daha iyi anlayabilmek için operalardan çok yaygın birinin konusunu kısaca verelim. Söz konusu opera ayrıca gölge oyunu olarak da oynanır ve bunun bir çeşitlemesini, “Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu” kitabımda vermiştim. Oyunun adı “Maymunun Beyaz Şeytana Boyun Eğdirmesi”dir. Keşiş Hsuan-tsang üç öğrencisiyle Batıya Budist kutsal yazıtlarını aramak için yola düşer. Kesişi yemek isteyen Beyaz Şeytan ise sihirbazlıkla keşişi tuzağa düşürmek isterse de keşişin üç öğrencisinden biri olan maymun Sun Wu-kung tüm hileleri boşa çıkarır. Ancak şeytanın niyetini bilmeyen keşiş gereksiz yere öldüren maymunu kınar ve onu Çiçek ve Yemiş Dağı’na gönderir. Keşişi Şeytan tutuklar, keşişin ikinci öğrencisi domuz kaçmayı başarır ve maymunun yardımını sağlamak için Çiçek ve Yemiş Dağına gider. Şeytan yenilgiye uğrar, keşiş ve öğrencileri yolculuklarını sürdürürler.
KADIN OPERA TOPLULUKLARI
Çin operasının en gelişkin ve en iyi bilinen türü Pekin operasıdır, ancak yukarıda da belirtildiği gibi bu operanın 260 dolaylarında değişik türü bulunmaktadır. Ayrıca Çin’de 3 bin topluluk ve 300 bin sahne sanatçısının çoğunluğunu Çin operasının oluşturduğu düşünülürse ne yaygın ve Çin operasını, tümüyle kavramanın ne denli zor olduğu daha iyi anlaşılır. Günümüzde kadın rollerini artık kadınlar üstlenmekle birlikte aslında Çin operası yalnızca erkeklerin oynadığı bir sahne türüdür. Fakat Çin’e gelmeden bir de yalnız kadınlardan oluşan Çin opera toplulukları olduğunu, Şangay ve dolaylarında çok gelişen ve sevilen bir tür duymuştum. Adına Saoming denilen bu türü Hancov ve Sangay’da birkaç kez görmek fırsatını buldum. Bunun gelişimi oldukça yenidir. Başlangıçta yalnız bir vurma çalgısı eşliğinde ve halk ezgileri üzerine oynanıyormuş. Bu türü 1916’da Şangay’a Cang Çin-şui adında bir oyuncu tanıtmış. Cekiang adlı kentte başlayan bu türü buranın halkı çok sevdiğinden Sangay’da buradan gelmiş insanlara gösterimler veriyormuş. Giderek bu tür sevilmeye başlanmış, orkestraya başka çalgılar katılmış. Çin operasında dekor yokken bunda kullanılmaya başlanmış. Kırsal bölgede bu yeni operayı yalnız erkekler oynarken, 1923’te tümden kadınlardan oluşan topluluklar oynamaya başlamış. Topluluk kadınlardan oluştuğu için bu operaların çok daha ince ve çekici bir üslubu var. Giderek gerek Çin’de gerek dışarda Pekin operası kadar sevilen, tutulan bir tür olmuş. Bunlardan Şangay da seyrettiğim genç kadınlardan oluşan bir topluluğun gösterimi en beğendiğim oldu. Gösterimden sonra sanatçılarla tanıştım, uzunca bir süre sohbet ettik. Erkeklerin oynadığı birkaç önemsiz rol dışında tümü genç kız denilebilecek genç kadınlardan oluşuyordu. Oynadıkları oyun “Sekizinci Kızkardeş Kılıcı Geri Alıyor” idi. Burada Yan adında bir general düşmanla yaptığı savaşta yenik düşmüş ve imparatorluğun en değerli, olağanüstü altın kılıcını düşmana kaptırmıştır. İmparator, generalin arkada kalan ailesinden biricik oğlunu kılıcı geri almak üzere düşmana göndermek kararındadır. Ancak Yan ailesinin biricik erkek çocuğu çok genç olduğu için, aile onun yerine becerikli sekizinci kız kardeşi erkek kılığında kılıcı alması için gönderir. Kız keşiş kılığına girerek kimlik değiştirmiş babasının generallerinden biriyle işbirliği yaparak düşman sarayına girmeyi ve onu erkek sanıp aşık olan imparatorun kızını kullanarak çok iyi korunan kılıcı almayı başarır, bir savaştan sonra kılıcı ülkesine geri getirir.
ÇİN OPERASININ BATIYA ETKİSİ
Batı, Çin tiyatrosuyla daha 18. yüzyılda ilgilenmeye başlamış ancak gerçek tanışma 20. yüzyılda olmuştur. 1924’te eski bir Çin operası olan “Tebeşir Dairesi”ni Max Reinhardt için uyarlayan Klabund’un bu tanışmada büyük katkısı olmuştur. Yıllarca önce İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun oynadığı bu uyarlamadan Brecht de esinlenerek ünlü “Kafkas Tebeşir Dairesi”ni yazmıştır. Fakat gerçek tanışma bir efsane kişiliği olan Mei Lanfang’ın topluluğunun Amerika’da ve Rusya’da verdiği gösterimlerle olmuş. 1930’da Mei Lanfang’ın Amerika turnesi o yıllarda Amerika’daki ekonomik bunalıma karşın öyle ilgi görmüş ki tiyatrolar hep dolu gitmiş. Rusya’da ise zaten Vahtangov ve Meyerhold gibi büyük ustaların tanışıklığı vardı. Ancak Mei Lanfang’ın Rusya’ya gelişi gerek Ayzenstayn, gerek Brecht üzerinde derin bir etki yapmıştır. Pekin operasının 1955, 1958 ve 1964’te Avrupa’da yaptığı turneler de Avrupa tiyatro adamlarını çok etkilemiştir. Özellikle stilize savaş sahneleri Avrupalı tiyatro adamlarının Shakespeare gösterimlerinde başvurdukları bir yöntem olmuştur. Bunlar arasında Jean Louis Barrault, Copeau ve Dullin vardır. Fakat bu etkinin en yapıcı etkisi Brecht ve Jean Genet üzerinde görülmektedir. Brecht 1935’te Mei Lanfang’ı Moskova’da gördükten sonra gerek yabancılaştırma kuramanda gerekse oyunlarının yedi temel özelliğinde Çin operasına bir yaklaşım görülmektedir. Jean Genet ise 1955’te Paris’te Pekin operasını seyrettikten sonra, bilinçli ya da bilinçsiz geniş ölçüde etkilenmiştir.
Ancak son yıllarda Batı tiyatrosuna yeni bir kan arayan ve bunun için özelikle Asya tiyatrosuna başvuran tiyatro adamları için Çin operası eşsiz ve zengin bir kaynaktır. Gezdiğim Çin operası okullarında zaman zaman Avrupalı ve Amerikalı öğrencilerin de bulunduğunu öğrendim. Eğer ille de Çin operasını Avrupa tiyatrosunun belli bir dönemine benzetmek gerekirse Antik Yunan tiyatrosu ile Elizabeth dönemi İngiliz tiyatrosuna, büyük yakınlık gösterdiğini kolaylıkla ileri sürebiliriz. Göstergelerinin zenginliği ve belirginliğiyle Çin operası gerçek tiyatro diline ulaşmıştır. Bir kez tanıdıktan sonra insan artık öteki tiyatro türlerine ne gerek var diyebiliyor. Çin’den ayrılırken en çok üzüldüğüm uzunca bir süre Çin operası göremeyeceğimdi. Bir bakıma özlem gidermek için bulabildiğim bütün Çin operası kasetlerini getirdim, Türkiye’ye gelir gelmez de sık sık dinler oldum. Ancak görsel yani daha ağar basan Çin operası için ses bantlarından dinlemek yetmiyor. Çin operasını bizim orta oyununa da benzetebiliriz. Ancak Çin’de Avrupa biçimindeki tiyatro da çok gelişmiş, bunu da gelecek yazımda ele alacağım. [Derginin sonraki sayısını evde bulamadım. Ayrıca bkz: Dokuz Kollu Bir Oyunbaz | Metin And ]
Metin And | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 73 - 1 Haziran 1983








