Pink Floyd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pink Floyd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pink Floyd - Duvar


Emek Sineması’nın fuayesi gençlerle dolu. Uzun süredir görmeye alışmadığımız oranda.
Kızlı, erkekli bir sinema olayını izlemeye gelmişler. Ne güzel.

O sinemanın karşısında oynayan “Aaahh Belinda” filminin izleyicileri ile çıkışlarda ünlü Yeşilçam Sokağı’nın başında İstiklâl Caddesi’ne çıkmadan önce kümelenmeleri Film, sinemada izlenirdiyenlerin yüreğini coşturuyor.

Her ne denli daha Lüks, Lale inşaat nedeniyle kapalı ya da kiralıksa, Saray Sineması’nın afişlerle soluyan fener tahtaları bir duvar gibiyse, gençler izlenmeye değer filmleri görmeye geliyorlar, gelecekler. Çevrelerine örülmeye çalışılan duvarları şu gün için yıkamasalar da, aşacaklar. En azından kendi içlerindekini “Pink Floyd-Duvar” filmini izledikten sonra duvarlarla böylesine ilgilenmemiz doğal, değil mi? Ne denli film sanatının olanaklarından büyük ölçüde yararlansa da, seksen beş dakika süren bir film-klip, yani şarkıların tanıtılması için plak şirketlerince çekilen ve şarkının doğurduğu görsel izlenimleri hızlı bir tartımla potansiyel plak alıcısını heyecanlandırmayı amaçlayan video-kliplere benzer bir görsel olay, “Pink Floyd-Duvar”.

Görsel olay tanımını yeğlememizin nedeni, filmin gerçekten gerek canlandırma sineması tekniklerini, gerekse klasik film öğelerini, seksen beş dakika boyunca bir an bile nefes almanıza olanak tanımadan, endüstri çağının ve günümüz “rock” müziğinin tartımına ulaştıran bir kurgu ile kullanarak, izleyiciyi etkilemesi. Neredeyse Pink Floyd’un müziğini geriye iterek. Öylesine ki, belli bir dünya görüşü içeren ama ağır bir şive ile söylendiği için ne denli iyi İngilizce bilseniz bile anlayacağınız şarkı sözlerinin özenle çevrildiği alt yazıları bile bir süre sonra okumaya gerek görmüyorsunuz.


“DUVAR”IN SERÜVENİ

Şimdi soralım kendi kendimize nedir bu dünya görüşü diye. Gelişmiş endüstri toplumlarının tüm değerlerinin sarsıldığı İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrası doğan çocuklar, tutunacakları dalları tüm ergenlik ve yetişkinlik çağlarında aradılar. 1960’lı yılların ortalarında bir yönüyle her şeyi bırakmaya yönelen çiçek çocukları ve bunlara tepki olarak gelişen siyasal eylemciliğin yol ayrımında kararsız bekleşen büyük bir çoğunluğun fantezilerini beslemek için, çığlık atabilecek gücü kendilerinde bulan Beatles sonrası toplulukların hafif dumanlı, bu nedenle gri ama acı çeken ve bu acıyı elektronik ses üretici ve yoğaltıcılar yardımıyla, yığınlara müzikal çığlıklar olarak ulaştıran bir dünya görüşü. Genellikle kara kara kapkara ve gece takılan güneş gözlükleri, ya da gözler üzerine düşürülen kâhküllerle gizlenen bu dünya görüşü, her şeyi para ve metaya dayanan bir düzene karşı duyulan tepkiyi genellikle sert tartımlar ve tiz seslerle dile getiriyordu müzik dünyasında. Güçsüz kılınmış, yaratıcı gücünü dile getirmesine olanak verilmeyen, çocukluğunun anılarını savaşın ve savaş sonrası günlerinin acıları lekelemiş ve korkutmuş bir neslin, içine dönüp transistörlü radyoları kulaklarına dayayarak kendileri gibi milyonlarla paylaştığı müziği dinleyerek, kendisine somut koşullarda aradığı yeri fantezilerde arayışıydı bu.

Pink Floyd’un, pamuk tarlalarında çalışan kölelerin bağırlarından kopup gelen “blues” türünün iki ustası Pink Anderson ve Floyd Council’in ilk isimlerinden esinlenerek kendilerine ad takmaları da rastlantı değil. Bu topluluk üzerine ülkemizde çağdaş kitle müziği üzerine ender çıkan yayınlardan birisi olan ve konusuna uygun bir içtenlikle Orhan Kâhyaoğlu’nun ve Sinan Güler’in birlikte hazırladıkları “Pink Floyd”da, topluluk üyelerinin toplumsal gelişme içindeki etkileşimlerden bağımsız olarak gelişmediğini öğreniyoruz.

Bilinçli bir yöntemle olduğu söylenemezse de duygularını, iç çatışmalarını, yaptıkları müzikle yoğurup, geniş kitlelere çıkmazlarını sanat yoluyla sunmaktı çabaları.

1965’lerde kurulan Pink Floyd’un ilk iki yıl gizli beyni olan Syd Barret’tan sonra grubun çoğu bestelerine ve şarkı sözlerine imzasını atan Roger Waters’ın, topluluk on yıl başarıdan başarıya koştuktan sonra, 1977’lerde bir banda kaydettiği bestelerini 1978’de arkadaşlarına dinletmesiyle başladı konumuz olan “Duvar”ın serüveni.

(Topluluğun kuruluş evreleri, üyeleri ve uzunçalarları hakkındaki bilgiler ile bu uzunçalarlardaki sözlerin çevirisini okumak için yukarıda sözün ürettiğimiz yapıtı okumanızı salık verip, “Duvar"a sıçrıyoruz burada.)


MÜZİKAL BİR PSİKANALİZ

Babasını İkinci Dünya Savaşı sırasında yitirmiş olan Roger Waters, neredeyse müzikal bir psikanaliz diye nitelendirebileceğimiz yapıtlarında kendini ve çaresizliğini deşiyor, kahramanı Pink aracılığı ile.

Pink bir yıldız. Ünlü bir müzik yıldızı. Hayranları olan, parası pulu olan, onlarca gitarı olan bu yıldız yalniz ama. Evrendeki sönmüş ama, daha milyonlarca yıl, ışığı bize gelecek bir yıldız gibi. Bir otel odasında televizyon izliyor. Televizyonu uzaktan kumandalı. Kumanda Pink’in elinde ama seçenekleri televizyon kurumlarının kendisine sunduğu kanal kadar. O zaman ne yapmalı? En yalnız anlarımızda yaptığımız gibi istesek de, istemesek de beynimizin ve gönlümüzün kanallarının sunduğu geçmişimizin korkularını, tutkularını, karabasanlarını, sevgilerini su yüzüne çıkartmaktan başka. Hoş, onlar biz istemesek de bu güç durumumuzda sanki işleri kolaylaştırır gibi gelip yanıbaşımıza oturuveriyorlar.


Pink de babasını anımsıyor. Kendisini fazlasıyla korumaya çalışan, sevecen ama biraz da bu anacan sevecenliği abartan anasını. Baba özlemini çektiği yerler belki de filmin en dokunaklı yerleri. Küçük Pink’in elleri cebinde, babalarıyla parkta oynayan çocuklara özenmesi, birden gidip hiç tanımadığı bir adamın elini tutuşu, kendi çocuğunu öbür eliyle tutmuş adamın Pink’i itişi, tren istasyonunda savaştan babalarının dönmesini bekleyen çocuklar arasında yapayalnız bekleyişi, çok etkiledi beni. Bu tür sahnelere film boyunca sık sık geri dönülmesi, Pink’in bilinçsizce bir yol gösterici, bir bilinç ışığı aramasının kanıtı mıydı acaba? Bilinçten çok duygular ve duyarlıklar üzerine bir film olan “Duvar"dan, böylesine bir kesin yargı üretmesini bekleyemesek de, algılayabildiğimiz izlenimleri bir sıraya koyduğumuzda bu yargıya varabiliyoruz. Film zaten önerilerden çok karşı olunan olguları sergiliyor.


ÖLÜM YA DA DELİLİK

Aile ocağında aradığını bulamayan Pink’i okulda daha da vahim duvarlar bekliyor. Bir “seri üretim” mekanizmasından başka bir şey olmayan eğitim düzeni, büyük domuzların birer domuzcuğa dönüştürdüğü çocukların, tek düze bir tartımla uygun adım yürüdükleri ve giderek yaşamın gerçek güzellikleri ile insanın yaşamın yaratıcı gizilgücünden uzaklaştırıldıkları yöntemlerle insan ile yaşam arasına bir duvar daha örüyor. Hepsi hepsi bir tuğlasın duvarda.


Müziğin gücünden yararlanıp bu duvarı aşmak isteyen Pink, ünlü bir yıldız olunca bu ünü başka bir duvar oluşturuyor çevresinde. Çok sevdiği karısını da ardında bırakıp, başkasının, nükleer silahsızlanma için savaşım veren ve yaşamı sevdiği bu uğraşı ile kanıtlanan bir adamın, kollarına iten bir duvar bu. Kendisinin acılarını ve özgürlük istemlerini gitarı eşliğinde kulaklarına haykırmak istediği kitlelerin müziğin tartımıyla kaçınılmaz bir biçimde yine bilinçsiz bir uygun adım yürüyüşe geçmeleri zıvanadan çıkarıyor Pink’i. Konser denen toplu gösterilerin, görkemli faşizan kitlelerin heyecanından başka tür bir heyecan taşımadığını görüyor. Pink’in beyni de, gönlü de taşıyamıyor bu yükü, bu sorumsuzluğu, bu umutsuzluğu. Fanteziler ne denli renkli görünürse görünsün, bir süre sonra karabasanlara dönüşmemeleri olanak dışı. Dünya şöyle ya da böyle gözü dönmüş yığınların şiddeti ile besleniyor sanki. Kendi konserlerindeki yoğun çılgınlık da değişik değil bu şiddetten. Üstelik bu şiddetin yaratıcılarından birisi de Pink’in kendisi. Artık iyice yalnızdır Pink. Ölüm ya da delilik arasında bir tercih yapması gerekir. Ölmeye bırakmadıklarından aklını yitirmekten başka çare bırakmayacaklardır ona. Bu son darbenin doğurduğu ve filmin en can alıcı parçası “Trial-Yargılamada, Pink, kendi kendisini duvarı yıkmaya mahkûm eder. Ve duvar filmin sonunda yıkılır. Nasıl, hangi yöntemle? Onu bilemeyiz. Herkes kendi duvarını kendi yıkacaktır.

Bana biraz bireysel, duygusal ve kolay gelen bu yaklaşımın nedenlerini ve bu görüşü doğuran toplumsal süreçleri yukarıda zaten vurguladığımızdan, “Pink Floyd-Duvar”dan bir öneri beklemek gereği yok zaten. Kendilerine “Protest-Karşı çıkanmüzik türü dendiğinden bunu anlamak da olası.

Özlemimiz, bir duvarın değil, yaşanası bir dünyanın rengârenk yapıtaşlarına.



Yavuzer Çetinkaya | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 157 - 1 Aralık 1986