izlenimciler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izlenimciler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Claude Monet


Şu sıralarda Fransa, izlenimci resmin büyük ustası Claude Monet’nin adını yeniden güncelleştiren iki önemli sanat olayını bir arada yaşıyor:

  1. Bir yandan Monet’nin Givemy’deki evi, müze haline getirilerek izleyicilere açılıyor,
  2. öte yandan Marais Kültür Merkezi’nde sergilenmek üzere Amerika ve Japonya’da bulunan özel koleksiyonlardaki ünlü “Nilüferler” dizisinden en ilginç örnekler bir araya getiriliyor.

Aşağıda Monet üzerine bir yazı sunuyoruz.

Anne-babasının Oscar diye çağırdıkları Claude Monet’nin ilk gençlik yılları Havre’da geçmişti. Orada babasının bir bakkal dükkânı vardı, annesi de bu dükkanda ona yardım etmekteydi. Ne var ki hiçbiri, Monet’deki resim yeteneğinin farkında değildi. Monet bu liman kentinde, kıyıya demirlemiş gemiler yerine, onların suya yansıyan görüntülerine ilgi duyuyordu. Anne-babası bu yararsız tutkuya karşı çıkıyorlar, o ise inatlaşmayı sürdürüyordu. Sonrası biliniyor: 1859’da Monet, iki ay kadar Paris’te kalmak için ailesinden izin koparmayı başarır. Ama Paris’te iki ay değil, iki yıl kalacak ve oradan önce Renoir, Sisley ve Bazille’i, daha sonra da Manet ve Cézanne’i tanıyacak, onlarla yakın dostluk kuracaktır. 1871’de Londra’dadır ve orada Turner’i keşfetmiştir. 1872-1878 arasında Argenteuil’dedir. 1874’te, öteki izlenimci arkadaşlarıyla birlikte en yeni yapıtlarından oluşan ve büyük gürültü koparan ilk toplu sergilerini açıklarında, izlenimci resim de tarih sahnesine çıkmıştır artık. Paris’te Monet’nin en seçkin yapıtlarının yer aldığı kendi adıyla söylenen Marmottan Müzesi’ndeki 1872 tarihli “Impression, Soleil Levant” tablosu, eleştirmen Leroy’un alaylarına ve iğneleyici sözlerine konu oluşturacak ve böylece grubun adı da ortaya çıkacaktır: İzlenimciler.



MONET’NİN SANATINDA EN BAŞARILI DÖNEM

Monet, Vétheuil, Poissy ve s Varengeville’de geçen göçebe bir yaşamdan sonra, 1883’te tutkuyla bağlandığı Giverny’ye yerleşecektir. Bu, aynı zamanda onun en başarılı dönemidir. Başyapıtlarını ve çok tanınan “Nilüferler” dizisini burada verecektir çünkü. İşte Monet’nin Giverny’ye kesin olarak yerleştiği bu tarihin üzerinden tam yüz yıl geçmiş bulunuyor. Marais Kültür Merkezi ünlü ressamın anısına bir saygı işareti olarak, bu yıldönümünü önemli bir sergiyle kutluyor. Sergide dünya müzelerinden ve özel koleksiyonlardan derlenerek bir araya getirilen 45 kadar tablo, Monet’nin Giverny dönemiyle ilgilidir. Monet’nin Giverny’deki evi de bu nedenle resim meraklılarının ve izleyicilerin ziyaretine açılıyor. Böylece evin yer aldığı iki bahçe, Normandiya Bahçesi ve nilüferlerin bulunduğu su bahçesi, bir zamanların verimli görüntüsüne, Monet’nin istediği biçimde yeniden düzenlenerek kavuşmuş bulunuyor. İzlenimci ressam burada yaşadığı yıllarda kendisini bahçıvanlık ve resim dışında hiçbir şeyin tatmin etmediğini söylüyordu. Monet, Giverny’de bu iki mesleği de adına yaraşır bir yetenekle yürütmekteydi. Sabahları saat beşte uyanıyor, kavak ağaçlarının süslediği Giverny’nin yollarını arşınlıyor ya da gelinciklerin kırmızıya boğduğu tarlalar geziyordu. Üzerinde griye çalan gündelik giysisi kısa kesilmiş saçları, beyaz ve uzun sakalıyla Vernon’dan Gasny’ye uzanan demir yolu boyunca yürüyordu. Bu gezinti, her gün atölye öncesi tekrarlanan olağan bir kural gibiydi hemen hemen. Monet, bu gizinin ardından tuallerini ışığın değişen etkilerine göre hazırlıyor, resimlerine konu olabilecek çiçekleri seçiyordu.

Özellikle ilkbahar aylarında, süsen ve lalelerin arkasından çiçeklenen nergisler, onun sevdiği başlıca konulardan biriydi.
Haziranda kokulu bezelyeler, boruçiçekleri, güller ve lâtinçiçekleri, eylülde yıldızçiçekleri, onu resim yapmaya yönelten başlıca etkenlerdi.



“BATAN GÜNEŞTE SAMANYIĞINLARI”

Aşırı bir istekle çalışıyordu. Ama genellikle, yaptıktan sonra hoşnut olmadığı tuallerini bozuyordu.
1888-1891 arasını kapsayan ünlü dizisi “Samanyığınları”na başlamaktan da geri kalmıyordu.

Dostu Gustave Geffroy’a yazdığı mektuplarından birinde şöyle diyordu:

Samanyığınlarının farklı etkilerini konu alan bu diziyi sürdürmekte kararlıyım. Fakat şu sıra güneş o kadar erken batıyor ki. Onu izlemekte güçlük çekiyorum. Duyularımla algıladığımı yansıtmakta baskın çıkan istek, beni gittikçe daha çok sarıyor, yaşamak için henüz o kadar kötürüm olmadığımı düşünüyorum. Çünkü bana öyle geliyor ki, biraz daha mesafe katedebileceğim.

Gerçekten de Monet’nin amatörlerce en çok sözü edilen yönü budur. Bugün bile sanat pazarlarında, Monet’nin elinden çıkan bir samanyığını ya da kavak ağacı tablosu olay yaratmaya yetiyor. Birkaç hafta içinde gerçekleşecek olan Havemeyer koleksiyonuyla ilgili satışlarda en yüksek fiyatın Monet’ye ait yaklaşık bir milyon dolar karşılığında “Batan Güneşte Samanyığınları” tablosuna biçileceği daha şimdiden söyleniyor. Bir müzeye mi gidecek bu tablo? Belki de Louvre’a. Çünkü Louvre, 1976’ten bu yana sanatçının ilk “Meule”ünü ele geçirmek için bekleşip durmakta. Gene de uzmanlar, Monet konusundaki bu girişimin geç kalınmış bir girişim olduğu görüşünde birleşiyor.


Paris’te geçirdiği ilk yıllarında ressam, geçim sıkıntısı içindeydi.

Thibeault Sisson, Monet ile konuşmalara yer verdiği kitabında ressamın şöyle dediğini yazıyor: Atölyede arkadaşlarımın attığı boya tüplerini topladığım çok olmuştur”. 1879’da karısı Camille, açlıktan ve yoksulluktan ölmüştü. Sanatçı Giverny’ye yerleştiğinde, para sıkıntısı içindeydi. Ev satınalmak ve gözü gibi baktığı orkidelerini yetiştireceği üç serayı yaptırmak için, tablo alıcıları Durand-Ruel ve Georges Petit’ye küçük bir fiyat karşılığında resimlerini vermek zorunda kalıyordu.


Yaşamının son yirmi yılını adadığı Nilüferler dizisi için, bahçesinde gölcükler kazdırıyordu.
Ama bu kez resimleri halkın beğenisini kazanıyor ve Mallarme’den Proust’a, Aragon’a kadar birçok yazar üzerinde sürekli bir yankı uyandırıyordu.


Şu günlerde Marais’de sergilenmekte olan tablolar, bu nilüferlerin en güzel örneklerini oluşturuyor. Amerika ve Japonya’daki koleksiyonlardan seçilen resimler, böylece ilk kez yeniden Paris’e dönmüş oluyorlar. Nilüferleriyle Monet, amacına ulaşmıştı: “Duyumları saptamak”. 1894’te bir süre Giverny’de, Monet’nin yanında kalan Cezanne, şöyle bir itirafta bulunmaktan kendini alamamıştı: “Gerçekten de siz salt bir gözsünüz. Fakat Tanrım, nasıl bir göz.”



Derleyen: Kaya Özsezgin | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 72 - 15 Mayıs 1983
___________________________________________________________________________________________________________________________





Madrid’e giderken orada bir Monet sergisiyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Beni Madrid’e çeken her şeyden önce Prado müzesi olmuştu. Otuz yıldan beri Madrid’e gitmemiştim. Arada geçen bu uzun süre içinde sanat alanında neler yapılmıştı? Müzecilik anlayışında nasıl bir gelişme olmuştu? Bunları da merak ediyordum. 1975’te bir çağdaş sanat müzesi açıldığını duymuştum. Fakat bu müzenin bir “milli müze” niteliğinde olduğunu ve sadece İspanyol sanatçıların yapıtlarının doğru dürüst bir seçme yapılmaksızın yığın halinde sergilendiğini o dönemin gazetelerinde okumuştum. Müzeyi gördüğümde doğrusu şaşırdım. Gördüğüm işittiğime hiç de uymuyordu. Ağaçlıklı büyük bir park içine yayılan, çevresinde modern plastiklerin yer aldığı iki katli güzel bir yapıydı bu. Sadece müze olarak değil, bir kültür merkezi olarak düşünülmüştü. Sergi, konferans ve konserler düzenleniyordu burada. Ayrıca bir kitapçısı da vardı. Sanatla ilgili her türlü yayın bulunuyordu burada, Leonardo’dan tutun da Maloviç ve Klee’nin kuramsal yazılarının İspanyolca çevirilerine kadar... Bunların yanı sıra başka müzelerde bulunan yapıtların reprodüksiyonları ve kartları satılıyordu. Fakat asıl ilginç olan bu değil, çağımızda “milli sanat”la yetinilemeyeceğini İspanyolların pek çabuk anlamış olmaları. Son yıllarda bu müze uluslararası çağdaş sanat müzesi haline getirilmiş. Bu yolda epeyi ilerlemişler de. Bunun dışında İspanyol sanatçıların yapıtları sıkı bir elemeden geçirilmiş ve en iyileri seçilmiş. Yığın halinde sergileme söz konusu değil.

Monet sergisini işte burada gördüm. Monet, İzlenimcilik (Empresyonizm) akımına bir rastlantı olarak bu adın verilmesine neden olan sanatçı Monet’nin 1874’te Paris’te yandaşlarıyla birlikte açtığı sergideki resimlerinden biri “Impression, soleil levant” adını taşıyordu. Resim, Havre Limanı’nda güneşin doğuşunu betimliyordu. Ne var ki alışılagelen doğa görünümlerine benzemiyordu bu resim. Deniz, güneş ve atmosferden başka bir şey görülmüyordu. Sergi büyük tepki uyandırmış ve zamanın sanat eleştirmeni L. Leroy, özellikle bu resme ve adına takılarak bütün topluluktan alaycı bir dille “İzlenimciler” diye sözetmişti.




150’Yİ AŞKIN TABLO

Madrid’deki sergi, Monet’nin seçtiği sanat yolundaki savaşımını izleyiciye çok açık biçimde gösteriyor. Gençlik yıllarından son dönemine değin yapmış olduğu resimlerin en önemlileri Fransa, İngiltere, Almanya ve Amerika’dan getirtilmiş. Sergilenen resimlerin sayısı 150’yi aşıyor. İçeri girer girmez bizi Monet’nin ilk karısının resmi olan “Camille” adlı tablo karşılıyor. Sanatçının 1876’da yaptığı bu resme, onun Manet’ye olan hayranlığının ifadesi gözüyle bakılabilir. Monet, Manet ile arkadaştı ve ona karşı duyduğu hayranlık onu Manet’nin yoluna itmişti. Fakat Monet’yi asıl çeken açıkhava ve durmadan değişen ışıktı. iki yıl görevli olarak Afrika’da bulunmuş, oranın ışık bolluğu ona büyük bir yaşantı olmuştu.


Açık hava ressamlığı Monet ile başlamamıştı. Fakat Monet ile açık hava ressamlığına yeni bir ilke girmişti. Sanatçılar açık havada gözlemlediklerini önce çiziyorlar sonra resimlerini atölyelerinde bu çizimlerden yapıyorlardı. Monet için etüt ve resim ayrımı diye bir şey yoktu. Resim, başlandığı yerde bitirilmeliydi. Doğa izlenimleri tümüyle tuvale aktarıldı mi resim tamamlanmış demekti, artık eklenecek bir şey kalmıyordu.. Ne var ki, doğa izlenimlerini tümüyle saptayabilmek kolay değildi, ışık ve renk her an değişebilirdi. Işık ve renk oyunlarını, bunların birbiriyle ilişkisini ve etkileşimini, ışığın kırılış ve yansıyışını, sisi, rüzgârı, nemi ve kuruluğuyla atmosferi kısaca doğayı sürekli değişkenliği içinde verebilme bir an süreceğini bildiği bir güzelliği ölümsüzleştirme Monet’nin tutkusu olmuştu. Monet atölyesini ele aldığı konuya göre açık havada kuruyor. Evinin bahçesinde, tarlada, kayıkta... ve değişkenliği verebilmek için aynı konuyu değişik ışık altında defalarca işleyerek dizi resimler yapıyor (saman yığını, gelincik tarlası, Waterloo köprüsü vb.)


Doğaya böylesi bir yaklaşım, dingin ve sabırlı bir gözlemlemeyi değil, uyanık, hızlı bir gözlemlemeyi gerektiriyordu.
Değişmeyi anında kavrayabilmek, incelmiş keskin duyu organlarının işiydi.

Cezanne, Monet’den sözederken “O sadece bir gözdür, ama Tanrım ne göz!” demişti.
Dünyaya ancak bir renk ve ışık oyunu gözüyle bakıldığında ne denli zengin ve renkli olduğunu anlayabiliriz. Bunu bize Monet öğretti.

Yaz kış demeden, bıkıp usanma nedir bilmeden süren bu açık hava çalışmaları sonucu Monet’nin resimleri aydınlanmaya başlıyor. Yalniz açık renkler ışıldamakla kalmıyor, koyuluklar ve gölgeler de renkleniyor. Gölge, ışığın karşıtı olmaktan çıkıyor, ışığın başka bir görünümü, ama yine renkli bir görünümü haline geliyor. Doğayı böylesine uçarı, böylesine hızlı bir değişim içinde, binbir çeşit renk farkıyla görmek ve bu anı yakalayabilmek, sanata yeni bir teknik getiriyor. Gözün hızı oranında el de hızlanıyor. Doğadaki nesneler, örneğin bir ağaç, bir ev şimdiye kadar olduğu gibi teker teker oylumlanarak biçimlendirilemiyor artık. Kenar çizgilerin sınırları siliniyor, nesneler bütünün içinde birer renk lekesi oluyor. Batı sanatında konu, ilk kez Monet’in resimlerinde önemini yitirir, resim renk ve ışığın oluşturduğu bir doku olarak karşımıza çıkar.


Kandinsky, Monet’nin “Saman Yığını” dizisini gördüğünde resmi yapılan şeyin ne olduğunu anlayamadığını ve tedirginlik duyduğunu söyler:

Fakat şaşkınlık içinde, onun beni sarmakla kalmayıp bir daha silinmemecesine belleğimde yer ettiğini ve her an birden bire tüm ayrıntılarıyla gözümün önünde canlandığını gördüm. Paletin bana o zamana kadar gizli kalan gücünü anlamıştım. Resimden ayrılmaz bir öge olduğuna inanılan konunun artık önemi kalmamıştı benim için.


Monet’nin son yıllarında uğraştığı konu nilüferlerdi.

Özellikle son yaptığı büyük panolara bakınca,
sanatçının doğaya yaklaşma çabası içinde tam tersine soyut resme ne denli yaklaşmış olduğunu düşünmemek elde değil.



Nazan İpşiroğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 150 - 15 Ağustos 1986

Alman İzlenimcileri

Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde resim alanında Fransa'da başlayan ve çağdaş resim sanatının en köklü akımlarından birine dönüşen izlenimcilik (empresyonizm) içerisinde Alman sanatçılarının konumu, özellik taşır. Çünkü izlenimciliğin etkisi altında kalan, küçümsenmeyecek sayıda ve önemde Alman ressamı, yapıtlarının düzeyine karşın önceleri salt birer öykünmeci olmakla suçlanmış ve ciddiye alınmamıştır. Oysa 1880-1910 yılları arasında yapıtlarıyla ortaya çıkan Alman izlenimcileri, bu akımın salt uygulayıcıları olmakla yetinmeyerek, izlenimciliğin getirdiği tekniklerle bir hesaplaşmaya girmişler, bu çabalarıyla Fransa'dan kaynaklanan bu akıma yeni boyutlar kazandırmışlardır. İzlenimcilikle birlikte çizgileri kesinleşen resim yapma biçiminin kökenleri, gerçekte geç antik çağa, daha sonra da Velázquez ve Hals'a değin uzanır.

19. yüzyılın ilk yarısında ise sonradan izlenimcilik akımını oluşturacak eğilimler, özellikle;
  • Goya,
  • Constable,
  • Turner,
  • Delacroix,
  • Menzel,
  • Blechen ve
  • Rayski gibi sanatçıların çalışmalarıyla iyice yoğunlaşır.


“GEÇİCİ ANI” YAKALAYABİLMEK

Salt izlenimci nitelikteki resim tekniği, bir anlamda akademilerin tutucu sanat kurallarına, yapay ışık altında gerçekleştirilen atölye çalışmalarına, bununla bağıntılı olarak da, paletteki koyu renklere ve içerik öğesine aşırı ağırlık tanıyan tutuma karşı bir tepki olarak ortaya çıkar.

Bu tepki doğrultusunda izlenimci ressamlar, kapalı mekânları değil, ama açık havayı çalışma yeri olarak yeğlerler. Onların aradığı, manzaradaki doğal renkler ve güneş ışığının yansıma biçimleridir. Doğanın sergilediği görünümler, çizgilerden, yüzeylerden ve kenar çizgileri belirlenmiş lokal renklerden oluşma bir yapı olarak değil, ama en ince ayrıntılarına değin yansıtılması öngörülen bir renk olayı niteliğiyle alınır. Buna, yeni bir tür doğalcılık demek de olasıdır. Nesne, yapısı doğrultusunda değil, ama ressamın çalıştığı anda nasıl görünüyorsa, öyle yansıtılır. Işık ve renk yansımaları egemen öğe olduğundan, belirgin kenar çizgilerine rastlanmaz. Serbest fırça vuruşları sonucu, tüm nesneler havada yüzer sınırlar birbirine karışır. Önemli olan, nesnenin gerçekliğinin yansıtılması değil, ama devingen yüzey yapılan aracılığıyla renkler arasında bağıntı kurulmasıdır.

İzlenimcilikte içerik artık büyük önem taşımaz. Günlük yaşamdan her türlü konu işlenebilir.
İzlenimci sanatçılar için. Önemli olan “geçici anı” ışığın yansımaları içersinde yakalayabilmektir.

Almanya'da izlenimcilik, 19. yüzyılın son on yılında belirginleşir. Alman izlenimci resim sanatı, Fransız izlenimciliğinin salt taklidi niteliğinde olmayıp, Almanya'nın özgün resim akımlarıyla da beslenen bir sanattır. Kimi Alman izlenimci ressamlarının, bu arada Corinth ve Slevogt gibi sanatçıların çalışmaları izlenimciliğin gravür ve litografi alanlarına da uygulanabileceğini ortaya koymuştur.


BAŞLICA TEMSİLCİLER

Alman izlenimciliğinin başlıca temsilcisi, Max Liebermann'dir (1847- 1935). Sanatçı kişiliği ilk kez Weimar Sanat Okulu'nun potasında yoğrulan sanatçı, Paris'te Josef Israels, Courbet ve Milet'e yakinlik duymuş, daha sonra Almanya'ya yerleştiğinde, ünlü ressam Wilhelm Leiblia tanışmıştır. Liebermann temelde gerçeğin nesnel yapısına, izlenimcilerin çeşitli deneylerinden daha çok yakınlık duymuştur.


Yine Alman izlenimciliğinin en önde gelen temsilcilerinden sayılan bir başka sanatçı da, Max Slevogt'dur (1868-1932). Grafik alanında da büyük ün sahibi olan Slevogt, sanat öğrenimini Münih Akademisi'nde yaptıktan sonra Paris'e gitmiş, Fransız izlenimcileriyle yakından ilgilenmek amacıyla Julian Akademisi'ne devam etmiştir. Bir süre İtalya'da kaldıktan sonra Münih'e yerleşen sanatçının resimlerinde en belirgin özelliklerden biri, kullandığı renklerin aydınlığıdır. 1900'den sonraki olgunluk döneminde bu aydınlık renklere, Güney Almanya atmosferine özgü bir üslup özelliği de eklenmiştir. Slevogt'un kapsamlı verimi içerisinde, kitap resimlemeleri de büyük yer tutar.


1873 doğumlu Julius Seyler, Münih'te artık izlenimciliğe doğru kaymaya başlayan, en azından açık renkleri yeğleyen Wilhelm V. Diez'in sınıfında okudu. Kendi yapıtlarında çeşitli tonlar arasında çok titiz ayrımlaşmaya önem veren bir çalışma yöntemi izledi. 1910 ve sonrasının resimlerinde konularını daha çok Britanyalı balıkçıların yaşamlarından aldı.

Franz Naager (1870-1942), ressamlığının yani sıra heykeltıraşlık, dokumacılık, dekorasyon, mimarlık, ahşap oymacılığı ve gravür alanlarında da çalıştı. Bir yazar olarak yapıtlar verdi. Resimlerinde 18. yüzyıl yaşamına ilişkin düşlerini yansıttı. Yaşamını Münih, Venedik ve Berlin'de geçiren Naager, Alman izlenimciliğinin en tipik sanatçılarından biridir.


Daha çok manzara resimleriyle tanınan Eduard Schleich (1812-1874), sanat öğrenimini Münih Akademisi'nde gördü. Manzara resimlerinde Goyen, Ruisdael ve Rottmann gibi Hollandalı ustaları örnek aldı. Bu sanatçıların havayı ve gökyüzünü işleyiş biçimlerini kendi manzara motiflerinde yakalamaya çalıştı. 1851'de Paris'e geldikten ve “Paysage intim” sanatının etkisinde kaldıktan sonra, tümüyle kendine özgü bir üslup geliştirdi. Münih çevresinin ve Yukarı Bavyera göllerinin ışık dolu renklerle işlenmesi, çalışmalarının ağırlık noktasını oluşturdu. Münih Akademisi'nde profesör olarak da çalışan Schleich, manzara resimlerine ilişkin görüş ve uygulamalarıyla Alman izlenimciliğinin hazırlayıcılarından biri oldu.

Ludwig von Hagn (1819-1898), erken yaşlarda geliştirdiği manzara resimleriyle, Alman izlenimciliğinin en önemli öncülerinden biri sayılmaktadır. 1853-55 yılları arasında Paris'te önemli Fransız izlenimcileriyle birlikte çalışan Hagn, resimlerinde ışık ve gölge aracılığıyla oluşturduğu biçimlerle, belli bir anın canlı anlatımını hedefler.


Charles Vetter (1858-1936) ise büyük kent yaşamını resimlerinde yansıtmayı bir tür görev edinmişti. Büyük kenti salt resim sanatının araçlarıyla yakalamaya çalışırken, örneklerini Sisley, Monet ve Pisarro'da aradı. Ormanlar içersindeki ıssız bir evde doğmuş olması, daha sonra karşıtlıkları algılama açısından duyarlılığını olumlu yönde etkiledi. 1889'da “Sezession”a giren Vetter, yalnızca doğadan seçtiği örneklerle çalışmaya başladı. Kentler arasında özellikle Münih üzerinde durdu. Caddeleri ve evleri, ancak titiz bir incelemenin ardından resimlerine aldı. Atölye çalışmalarından neredeyse nefret eden sanatçı, belli bir anın atmosferini yakalamayı görev bildi. Charles Vetter, Alman izlenimciliğinin değeri çok geç anlaşılabilmiş büyüklerinden biridir.

Bir başka renk ve ışık ustası da, özellikle manzara resimleriyle, Carl Hans Georg Schrader-Velgen'dir (1876-1945). Sanat öğrenimini Alman izlenimciliğinin pek çok temsilcisi gibi Münih Akademisi'nde yapan Schrader-Velgen, bu okulun yetiştirdiği en büyük ressamlardan biri olmasına karşın, ölümünden sonra bir süre unutuldu. Önemi, ancak resim sanatı alanındaki yeni çalışmalarla ortaya konabilmiştir.

Kara manzaralarının ve denizin ressamı sayılan August Olof Jernberg (1855-1935), ilk sanat eğitimini babası İsveçli ressam August Jernberg'den aldı. Dusseldorf Akademisi'ni de bitirdikten sonra, Paris'e giderek Fransız izlenimcilerinin açık havadaki çalışmalarını yakından izledi. Resimlerindeki genel anlayış bakımından, Fransız izlenimciliğinin büyük etkisi altında kaldı. Üslubu ise tümüyle kendine özgüydü, Düsseldorf'da, Sanat Akademisi'nde öğretim üyeliği de yapan Jernberg, Alman geç izlenimci döneminin Düsseldorf resim okulundan sayılır.

Ressam ve litograf Adolf von Menzel, 1833 yılından başlayarak bir süre Berlin Akademisi'ne devam etti. 19. yüzyıl Alman sanatının büyük ustalarından biri olan Menzel, özellikle Prusya tarihinin ressam olarak tanınır. 1835'den başlayarak yaptığı yağlıboya tablolarında Büyük Frederik'in yaşamını odak noktası alan sanatçı, tarihi resimler alanına da yeni boyutlar kazandırdı. Blechen we Constable'nin etkilerini yansıtan çalışmaları, özellikle 1850-60 yılları arasında yaptıkları, geniş ölçüde izlenimci eğilimleri yansıtır. Manzara resimlerinde çeşitli atmosferleri işleme biçimi, izlenimciliğe doğrudan uzanan bir yol sayılmıştır.


Manzara ve hayvan resimleriyle ünlenen Hans Peter Feddersen (1848-1941), Düsseldorf Resim Akademisi'nde öğrenim gördü. Manzara resimleri, köy evlerinin içini konu alan resimleri ve portreleri, son derece yoğun doğalcı-izlenimci bir üsluptadır. Çeşitli mevsimleri Işık ve gölge farklılaşmalarıyla yansıtan yapıtları, verimi içersinde özel bir önem taşır.

Yukarda verilen örnekler, Alman izlenimcileri arasından yalnızca birkaçını yansıtmaktadır. Münih'ten yetişme Alman izlenimci ressamlarının gerçek listesi ise hayli uzundur. Yukarda belirtilen özellikleriyle izlenimcilik akımı, aşağı yukarı 1885'lerden başlayarak yerini neo-empresyonizme bırakır. Başlıca temsilcilerini Seurat ve Signac'ın oluşturdukları bu dönemde renkler, hiç karıştırılmaksızın, noktalar ya da virgüller biçiminde yanyana konur ve her şey, görsel düzeydeki karışıma bırakılır. Yine Fransa'da başlayan bu gelişme, aşağı yukarı eşzamanlı olarak Alman izlenimci ressamlarını da etkilemiştir. Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, Almanya'da bu gelişme, örneğin gravür alanında da kendini belli etmiştir.



Derleyen: Ahmet Cemal | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 15 Şubat 1985