![]() |
| [Kitabın ön kapak içi] |
BÖLÜM 3: EKOLOJİK SİSTEMLERDE ENERJİ
8. Taşıma Kapasitesi ve Sürdürülebilirlik Kavramları
Konu Özeti
Bir ekosistem, temel yapı ve işlevlerini yerine getirebilmek ve varlığını sürdürebilmek için enerji alıp tüketmek zorundadır. Eğer sistemin tükettigi enerji, aldığı veya alınabilecek durumdaki enerji miktarına eşitlenmişse -yani, P (üretim) = R (solunum) olmuşsa- o ekosistemde taşıma kapasitesi’ne (gücüne) ulaşılmış demektir. Buna göre bir ekosistemin besleyip barındırabileceği biyokütle miktarı, o ekosistemde kullanılabilir durumda olan enerji miktarı ile sınırlıdır. Eğer ekosistemdeki biyokütle miktarı P = R olacak bir düzey ulaşmışsa, o zaman söz konusu ekosistem, destekleyebileceği biyokütle miktarı bakımından maksimum taşıma kapasitesi’ne ulaşmış olur. Bir ekosistemin maksimum taşıma kapasitesi K ile (büyük harf) gösterilir. Ekosistemin K değeri, değişmez (aşılamaz) bir değer değildir. Ekosistemdeki biyokütlenin büyüme hızı çok fazla ise, biyokütle miktarı K’nın uzerine çıkabilir (Şekil 3-27). Her ekosistemin, bir de optimum taşıma kapasitesi (OTK) vardır. OTK, değeri K değerinden daha küçük (daha aşağıda) bir değerdir. OTK değeri, çevredeki ani ya da beklenmeyen değişmeler karşısında fazla değişmez; nispeten daha kararlıdır ve daha uzun süre yaklaşık aynı düzeyde devam edebilir (bkz. Barrett ve Odum 2000). Bireyler ve populasyonlar açısından bakılınca, taşıma kapasitesi yalnızca ekosistemdeki birey sayısına veya biyokütleye bağlı değildir; o ekosistemdeki yaşam kalitesi (yani, kişi başına düşen enerji tüketimi) de taşıma kapasitesini belirleyen önemli bir etkendir.
S şekilli veya sigmoid büyüme eğrisi (Şekil 3-27) ile ilgili ayrıntılı matematiksel bilgiler Bölüm 6’da verilmiştir. Burada, sigmoid büyüme eğrisinde iki noktaya dikkat çekelim. Şekil-A’da dikey eksendeki K noktasından çizilen yatay çizgi, yani üst asimptot, yukarıda tanımı yapılan maksimum taşıma kapasitesini gösterir. Eğri üzerindeki I noktası da, büyüme ya da artış hızının en yüksek olduğu noktadır ve donam noktası adını alır (Şekil 3-27B). I’nın Şekil-A’da dikey eksendeki değerine, balıkçılıkta optimum yoğunluk adı verilir. Bir ekosistemden en yüksek verim (maksimum sürdürülebilir hasat), stok biyokütlesi optimum yoğunluk düzeyinde tutulduğu zaman elde edilir. Bunun nedeni, Şekil B’de de görüldüğü gibi, sistemden çıkarılan (hasat edilen) biyokütle, hasat edilmeden geri kalan stok bu noktada hızla çoğaldığı için, en kısa sürede tekrar yerine konulabilmektedir.
Bir ekosistemin maksimum (en üst) taşma kapasitesi olan K değeri, değişmez bir değer değildir. Çünkü Yerküre ekosistemleri sürekli bir değişim içindedir. Örneğin, kuraklık, yağış vb koşullara bağlı olarak, canlıların ihtiyaç duyduğu kaynaklar azalıp çoğalmaktadır. Canlı popülasyonlarının büyüme hızı, değişik evrelerde yavaşlayıp artabilmektedir. Böyle durumlarda ekosistemdeki biyokütle miktarı K düzeyini geçici olarak aşabilir. Eğer K düzeyi aşılınca ortaya çıkan düzensizlik, sistemin onu onarma gücünden fazla ise, o zaman populasyon büyüklüğünde bir “çöküş” kaçınılmaz olur. Bu “aşma ve çöküş” sürecinde çevrenin verimlilik kapasitesi de hasar görürse, K’nın kendisi de, eskisinden daha aşağıda yer alacak şekilde, en azından geçici bir süre için azalır (Şekil 3-27A’da K1). Günümüzdeki teknolojik, politik, ekonomi ve besin dağıtımındaki sınırlamalar dikkate alındığında; insan toplumları, küresel ölçekte besin üretimi bakımından K düzeyine oldukça yaklaşmıştır. Savaş, kuraklık, hastalık veya terörizm gibi etkenler yaygınlaşıp bir yıl için bile ürün verimini olumsuz yönde etkilerse, halen pek çoğu yetersiz beslenen ve sınırda yaşayan milyonlarca insan çok ciddi açlık sorunlarıyla karşı karşıya gelecektir. Bunun anlamı kitle ölümleri ve dünya nüfusunda “çöküş” demektir.
Bir ekosistem, desteklediği canlılar bakımından K (maksimum taşıma kapasitesi) düzeyine ulaşmışsa, orada “emniyet payı” çok küçük demektir. Uzun süreli dengenin ve sürdürülebilirliğin sağlanabilmesi için, o ekosistemdeki populasyon büyüklüğünün K ile I arasında bir yerde olması gerekir (bkz. Şekil 3-27A, optimum alan). Yabanıl canlı türlerinin çoğu, populasyon yoğunluğunu bu güvenli ve optimum düzeyde tutmak için değişik evrimsel mekanizmalar geliştirmişlerdir.
Örnekler
Taşıma Kapasitesi Kavramı
Michigan eyaletinde yapılan bir araştırma, taşıma kapasitesi hakkında klasik bir örnek oluşturmaktadır (McCullough 1979). Bu araştırmada 5 km2’lik (500 hektar’lık) bir alan çitle çevrilmiş ve bu alana 1928’de dişili erkekli altı adet geyik konulmuştur. Geyiklerin sayısı 1930’ların ortalarında yaklaşık 220’ye çıkmıştır. Bu aşamada, aşırı otlama sonucu surunun vejetasyona ve çevreye zarar verdiği görülmüş ve alandaki birey sayısı “seçici avlanma” ile yaklaşık 115’e indirilmiştir. Populasyon büyüklüğü birkaç yıl bu düzeyde tutulmuştur. McCullough, bu ekosistemin maksimum taşıma kapasitesinin (K’nın), aşağı yukarı 200 geyik (2 ha/geyik) olduğunu önermiştir. Başka bir deyişle, geyikler kendi başlarına bırakılırsa, bu alandaki mevcut yaşamsal kaynaklara dayanarak, en fazla yaklaşık 200 sayısına kadar çoğalacaklar; daha sonraki yıllarda da aşağı yukarı bu düzeyi “izleyeceklerdir”. McCullough ayrıca, bu ekosistemin optimum yoğunluğunun (optimum yoğunluktaki taşıma kapasitesinin) (I’nın), aşağı yukarı 100 geyik (4 ha/geyik) olduğunu belirtmiştir (Şekil 3-27). Başka bir deyişle, adı geçen alanda 100 kadar geyik yaşadığı takdirde geyikler için yeterli emniyet payı kalacak, K düzeyini “aşma” tehlikesi olmayacak, habitata olası zararlar verilmeyecek, geyikler açlık ve aşırı nüfus stresi altına girmeyecek ve böylece hastalıklara yakalanma olasılığı azalacaktır. Bu nedenle, bu geyik türünde populasyon büyüklüğünü maksimum taşıma kapasitesinin altında tutan seçici avlanma (veya predasyon), populasyona nicelik olarak değil ama, nitelik olarak (yani, kaliteli bir yaşam sağlama yönünde) bir takım avantajlar sağlamaktadır. Birçok başka canlı türünde de populasyon büyüklüğünü maksimum taşıma kapasitesi düzeyinin çok altında tutan kendi kendini kontrol mekanizmaları gelişmiştir.
Karınca kolonileri üzerinde yapılan bir araştırma, ölçeğe (büyüklüğe) bağlı enerji tüketimi ile taşıma kapasitesi arasındaki ilişkileri göstermesi bakımından ilginçtir. Bu araştırmanın sonuçları insan türü (Homo sapiens) için de dersler verici niteliktedir. Nemli tropik ormanlarda yaşayan yaprak-kesici karıncalar (Atta colombica), bitkilerden ayırıp topladıkları taze yaprak parçalarını yeraltındaki yuvalarına taşır ve orada belirli mantarların üremesi için ortam hazırlarlar. Sonra da besin olarak bu mantarları tüketirler. Bu “mantar bahçeleri”, tıpkı kendi sebzesini kendi bahçesinde yetiştiren çiftçilerin yaptığı gibi, bakım ve gübreleme ister (gübreleme kısmen, karıncaların kendi dışkılarını geri dönüşümle değerlendirmesiyle sağlanır). Herhangi bir anda, büyük bir kolonideki karıncaların yaklaşık %25’i yaprakları kesip taşımakta, %75’i de geçiş yollarının ve mantar bahçelerinin bakımını sağlamaktadır. Lugo ve ark. (1973) yuvalara taşınan yapraklardaki enerji miktarı ile koloni içindeki tüm etkinlikler için yaprakların kesilmesi, taşınması, yolların bakımı, temizliği, ürünün (mantarın) yetiştirilmesi vb için] tüketilen enerji miktarını ayrı ayrı hesapladı. Yuvalara giren enerji miktarları ile enerji giderlerini karşılaştırdılar. Yuvaya giren enerji miktarı harcanan toplam enerji miktarından büyük olduğu sürece koloni büyümeye devam etmekte; ama bu miktarlar eşitlendiğinde koloninin büyümesi durmaktaydı. Ayrıca, bu sistemde karıncıların diğer organizmalara sağladığı ödüllü geribildirim (örn., karıncaların orman toprağında bıraktığı dışkılar ve yaprak kırıntıları), toprak verimliliğini ve yaprak gelişimini arttırmakta, bu da maksimum taşıma kapasitesini (K’yı) yükseltmektedir.
Tarıma dayalı toplumlarda taşıma kapasitesinin hesaplanması o kadar zor değildir. Çünkü bu toplumlarda destek enerjisinin çoğu uzak bölgelerden değil, yerel kaynaklardan sağlanır. Örneğin, Mitchell (1979) Hindistan’ın kırsal bölgelerinde nüfus yoğunluğunun, yağış ile doğrusal bir ilişki gösterdiğini belirtmektedir. Bu bölgede sulama veya diğer tarımsal destekler (endüstriyel gübre, makineli tarım vb) olmadığından, ürün verimini yağış miktarı belirlemektedir. Örneğin 10 cm yağış, ürün hasadı yapılan arazinin hektarı başına 2 kişiyi; 100 cm yağış 3 kişiyi, 200 cm 4.5 kişiyi ve 300 cm 6 kişiyi geçindirmektedir. Bu konudaki başka ilginç bir çalışma da Pollard ve Gorenstein’in (1980) çalışmasıdır. Bu araştırmacılar, tarıma dayalı eski Meksika medeniyetinde (Tarascan), bir bölgedeki insan yoğunluğunun mısır üretim miktarına bağlı olduğunu belgelemişlerdir.
Kentleşmiş-endüstriyel toplumlarda taşıma kapasitesinin hesaplanması nispeten daha zordur. Çünkü böyle toplumlar uzaklardan getirilen ve çoğunlukla da, insanoğlu daha ortaya çıkmadan çok önceki çağlarda birikmiş olan kaynaklardan fosil yakıtlar, yeraltı suları, önceden büyümüş ve hiç kesilmemiş ormanlar, derin organik topraklar gibi- enerji desteği sağlayarak varlıklarını sürdürmektedir. Bütün bu kaynaklar, yoğun kullanım sonucu, zamanla azalma ve yok olma özelliğindedir. Ancak şu kesindir: İnsanoğlu da, tıpkı Michigan örneğindeki geyikler gibi, bölgesel ölçekte maksimum taşıma kapasitesi (K) düzeyini “izlemektedir” [Homo sapiens, küresel ölçekte taşıma kapasitesine ulaşmakta olan birkaç türden biridir]. Bizim türümüz, değişik kaynaklar bakımından maksimum taşıma kapasitesinin birini aşıp, diğerine yaklaşmaktadır (günümüzde de yeterli besin, yeterli fosil yakıtlar ve değişik hastalıklara yakalanma bakımından maksimum taşıma kapasitesine ulaşıldığı kaygıları yaşanmaktadır).
İnsan toplumlarında ödüllü geribildirim veya optimum yoğunluk düzeyinde kalma mekanizmaları oldukça zayıf işlemektedir.
Bunun da birkaç nedeni vardır:
- Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların çoğu, azalan veya tükenen kaynakların yerine, bilim ve teknoloji yoluyla yeni alternatiflerin bulunacağına ve küresel ölçekte K düzeyinin her seferinde daha yukarı çekileceğine inanmaktadır.
- Gelişmekte olan ülkelerdeki ailelerin çoğu, ailenin nüfusu arttıkça bundan önemli ölçüde ekonomik ve sosyal yararlar sağlamakta; bu nedenle nüfus artışını bir kurtuluş yolu görmektedir.
- Geleneksel inanç sistemleri çoğu kez bilime ve ekolojik kurallara baskın çıkmakta, bilimsel verilere aldırmama eğilimi göstermektedir.
Bütün bunların bir sonucu olarak, tehlikeli bir oyun olan K çizgisini “aşma” oyunuyla “flört” edilmektedir.
İnsan nüfus artışını kontrol altında (optimum düzeyde) tutmak için çok iyi ekolojik nedenler vardır;
ancak ne yazık ki çok çeşitli ve karmaşık sosyal, ekonomik ve dinsel konular böyle bir kontrolü zorlaştırmaktadır.
Taşıma kapasitesi (veya eşik) kavramı, ekonomiye de uyarlanabilir. Örneğin, Max-Neef (1995) yıllara göre brüt milli gelir (GNP) indeksi ile Daly ve Cobb’un (1989) geliştirdiği sürdürülebilir ekonomik refah indeksini (ISEW) birbiriyle karşılaştırmıştır. Bulunan sonuçlar ekonomide de, “optimum ekonomik taşıma kapasitesi” denilen bir değerin varlığını göstermektedir. ABD’de GNP ve ISEW indekslerinin yıllara göre değişimi Şekil 3-28’de verilmiştir. Bu iki indeks 1970’lerin ortalarına kadar birbirini izlemiş, fakat bu noktadan sonra birbirinden ayrılmışlardır. İşte bu ayrılma noktası ekonomik taşıma kapasitesi (veya ekonomik refah eşiği) olarak bilinir (Barrett ve Odum 2000). ABD’de ekonomik büyüme ile ekonomik refah (yaşam kalitesi) 1970’li yıllara kadar başa baş gitmiş, fakat daha sonra ekonomik büyüme, ekonomik refahı geride bırakmıştır. Bu eğilim ABD’de ekonomik büyümenin, optimum ekonomik taşıma kapasitesinin çok uzerine çıktığını göstermektedir.
Özetlenirse, bir ekosistemin, insan nüfusu taşıma kapasitesinin belirlenmesinde orada yaşayan insan sayısı kadar, o insanların yaşam tarzı ve kişi başına tükettikleri enerji miktarı da önemlidir. Örneğin, ABD’de yaşayan bir kişi Hindistan’da yaşayan birine göre 40 misli daha fazla, yüksek kaliteli enerji tüketmektedir. Başka bir deyişle, Amerikan standardında yaşam sürdüren tek bir kişinin geçindiği bir kaynakla, Hindistan standardında yaşayan 40 kişi geçinebilmektedir. Taşıma kapasitesinin insan ekonomisi ile ilgili yönleri için bkz. Catton (1980, 1987).
Sürdürülebilirlik Kavramı
Sürdürülebilirlik kavramı taşıma kapasitesi kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Sürdürme’nin lügat karşılığı “tutmak”, “varlığını sürdürmek”, “desteklemek”, “korumak” veya “besin veya diğer destekleri sağlamak” olarak geçer. Goodland’a göre (1995) çevre açısından sürdürülebilirlik, doğal sermayeyi ve kaynakları korumak ve devam ettirmektir. Sürdürülebilirlik kavramı, geleceği çağrıştırmakta; gelecekte yapılacak işlere şimdiden ortam hazırlama, yol gösterme olarak algılanmaktadır. Günümüzde insanoğlunun tüketim alışkanlıklarına ve çevreyi nasıl yönettiğine bakılırsa, yapılmakta olan işlerin çoğu sürdürülebilir özellikte değildir. Birçok yerde sürdürülebilir kalkınma kavramı, uyulması gereken bir amaç veya izlenmesi gereken bir politika şeklinde sunulmaktadır. Ancak bu kavramla ilgili bazı güçlükler vardır ve bu güçlükler Bölüm 11’de [sayfanın devamında] ayrıca tartışılacaktır. Barrett ve Odum (2000), uzun vadeli insan de sürdürülebilirlik kavramının, yukarıda özet halinde verilen optimum taşıma kapasitesi yaklaşımıyla daha etkili anlaşılabileceğini belirtmektedir. Doğal sermayeyi kullanmak ve sürdürülebilirliğini sağlamak için yeni stratejiler ve teknolojiler geliştirilip devreye sokulabilir. Bu yeni teknolojilerden biri de, elektrik üretmek için bir doğal sermaye olan rüzgarın kullanılmasıdır (Şekil 3-29).
Bölüm 11: KÜRESEL EKOLOJİ
3. Küresel Sürdürülebilirlik
Konu Özeti
Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu, 1987 yılında Ortak Geleceğimiz başlıklı bir rapor yayınladı. Raporu hazırlayan ekipte komisyon başkanı olarak eski Norveç Başbakanı Bayan Gro Harlem Brundtland bulunuyordu. Bu nedenle rapora kısaca “Brundtland Raporu” da denilmektedir. Rapor, sonuç olarak şu noktayı vurguluyordu: Ekonomik kalkınmanın bugün izlemekte olduğu yol ve bununla birlikte ilerleyen çevre bozulması, sürdürülebilir nitelikte değildir. Gezegenimizin ekosistemleri geri dönüşü olmayan bir biçimde bozulmakta; bu yıkım, dünya nüfusunun büyük kısmının ekonomik durumunun daha da kötüleşmesine yol açmaktadır. Hayatta kalma şansımız, vakit geçirmeden hemen şimdi yapılacak değişime bağlıdır. Bu değişimi gerçekleştirmek için atılacak ilk adım, küresel ölçekte sürdürülebilirliği sağlayacak şekilde, tüm ulusların işbirliği içinde çalışmasını hızlandırmaktır. Bu raporu, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerden gelen ve değişik siyasi liderler ile bilim insanlarından oluşan 23 kişilik bir grup hazırlamıştır. Brundlant Raporu; yalnızca içeriğinden dolayı değil, onu hazırlayan kişilerin “her birimizin geleceği için çevremizin küresel ölçekte sağlıklı kalmasının zorunlu olduğu” konusunda görüş birliğine varmış olmasından dolay da Önemlidir.
Açıklama ve Örnekler
UNESCO, 1991 yılında “Çevresel Açıdan Sürdürülebilir Ekonomik Kalkınma: Brundtland Raporuna Yeni Katkılar” başlıklı bir rapor yayınladı (Goodland ve ark. 1991). Bu raporda, ekonomik büyüme ile ekonomik kalkınmanın ayrı şeyler olduğu belirtilmiştir. Ekonomik büyüme genişlemeyi içerir (nicel, yani miktar olarak büyüme). Ekonomik kalkınma ise; toplam enerji ve madde tüketimini arttırmadan (yani, sürdürülebilirlik için uygun bir düzeyin üstüne çıkmadan) ekonomik bakımdan daha iyi olmayı içerir (niteliksel, yani kalite olarak büyüme). Rapora göre bugünkü ekonomik yaklaşımlar devam ettiği takdirde belirli bir sure sonra doğal kaynaklar sürdürülemez bir hale gelecektir. Ayrıca “mevcut ekonomiye az çok benzeyen bir ekonomik yapının küresel ölçekte 5 ya da 10 kat kadar daha genişlemesi halinde (ki bazı ekonomistler, dünya çapında fakirliği azaltmak için bu eylemin gerekli olduğunu belirtirler), bu durum bizi, doğal kaynaklar açısından daha hızlı bir çöküşe götürecektir.” Bundan dolayı, fakirliğin azaltılması için gereken ekonomik büyüme (özellikle az gelişmiş ülkelerde), “zenginlerin negatif gelir büyümesi ile dengelenmelidir.”
Dünya liderleri, 1992 yılında Brezilya’nin Rio de Janeiro kentinde Dünya Zirvesi toplanışında bir araya geldiler. Toplantının amacı; gezegenimizi kirlilikten, yoksulluktan ve kaynak israfından kurtarmaya katkı sağlayan uluslararası anlaşmalar yapmaktı. Toplantının akışına, zengin “Kuzey” ile yoksul “Güney” arasındaki çıkar çatışmaları hakim oldu ve çok az konu uzerinde anlaşmaya varılabildi. Bununla beraber, “sürdürülebilir kalkınma” kavramı ekonomik ve ekolojik ihtiyaçları birleştiren bir araç olarak, ilk kez bu toplantıda ortaya çıktı. Aynca, toplantıya katılan birçok kişi gelecekte ülkeler arası işbirliği yapma yönünde önemli bir yolun açıldığı duygusuyla ülkelerine döndüler.
Başka bir dünya zirvesi de; 26 Ağustos - 4 Eylül 2002 tarihleri arasında Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde toplandı. Toplantıya 191 farklı ülkeden çok sayıda politikacı, bilim insanı ve bürokrat katildi. Delegeler, yeryüzünde yoksulluğun azaltılmasını ve Yerkürenin doğal kaynakların korunmasını amaçlayan bir eylem planı uzerinde anlaştılar [Kaynakların onlarca yıl boyunca nasıl azaldığı ve gelecekte nasıl değişiklikler olabileceğine ilişkin bilgiler için Science dergisinin “Gezegenin Durumu” (14 Kasım 2003) başlıklı sayısına ve onu izleyen diğer üç sayıya başvurabilirsiniz.] Öte yandan, yenilenebilir enerjinin kurulup geliştirilmesini ve zamanlamasını hedefleyen konu gündemden çıkarıldı. Bu tutum, Avrupa Birliği (AB) üyeleri için bir kayıptı. Çünkü AB ülkeleri 2015 yılına kadar, küresel enerjinin %15’inin yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanması için uğraşıyordu. Bunun yanında olumlu yönde anlaşmalar da vardı. Örneğin, Brezilya ve Dünya Bankası 50 milyon hektar alandaki tropikal ormanların korunması uzerinde anlaştılar. ABD, yoksulluğun azaltılması, sağlık ve eğitim düzeyinin arttırılması için 10 milyar dolarlık hibe yardımı yapmaya söz verdi. Costa Rica, kıyıdan uzakta yer alan (offshore) petrol aramalarını durduracağını bildirdi. Zirveye katılan bakanlar ve delegeler, “Rio Prensipleri”ni bir kere daha onayladıkları konusunda da anlaştılar. Rio ilkelerinden biri de, olası bir olay ya da tehlike ortaya çıkmadan önce tehlikeyi önleme ilkesiydi. Örneğin, bu ilke ile atmosferin üst katmanlarındaki ozon tabakasının delinmesi beklenmeden, gerekli önlemler önceden alınacaktı.
İnsan doğasında şöyle bir eğilim vardır: Pek çok kişi, sorun gerçekten kötüleşmeden, onu engelleyici bir eyleme geçmez. Şimdiye kadar tartıştığımız tipte değişimlerin başlaması ve çevresel planlamanın yapılması için de, ne yazık ki bir felaket ya da kriz oluncaya kadar harekete geçilmez. Aşağıdaki örnek, bir kentin, herhangi bir büyüme olmaksızın, yerel ölçekte ortaya çıkan bir felaketten sonra ekonomik olarak nasıl kalkındığını ortaya koyması bakımından ilginçtir (Flanagan, 1988):
Güney Dakota’da Rapid Çayı’nda 1972 yılında ani ve büyük bir sel felaketi oldu. Çayın yakınındaki kentte (Rapid City) 1200 ev harap oldu, 238 kişi öldü ve 160 milyon dolarlık maddi hasar meydana geldi. Bölge halkı, Belediye Başkanı Don Barnett liderliğinde bir “taşkın o ıslah programı” geliştirdi. Bu program, ulusal düzeyde bir prototip, yani “ilk örnek”ti. Taşkın alanındaki hasarlı evler kaldırıldı, kent merkezi boyunca yaklaşık 10 km uzunluğunda ve 400 metre genişliğinde bir kent-içi yeşil alan bandı yaratıldı. Bugün bu yeşil alanda parklar, yürüyüş yollan, spor alanları ve golf sahaları yer almaktadır. Bu arada bol miktarda balık üretilip Rapid Çayı’na salındı. Bugün Rapid Çayı, tüm eyalette en popüler olta balıkçılığı yapılan yerlerden biri haline gelmiştir. Sonuç olarak Rapid City; bir felaketi izleyen yıllarda, aydın bir liderin yaratıcı girişimleri sayesinde, ticaret ve turizm dahil, topluma çok yönlü yararlar sağlayan örnek bir kent haline gelmiştir.
İki Kefeli Kapitalizm
Bu kitapta sıklıkla şu görüş vurgulanmaktadır: Günümüzün dünya piyasalarına ve dünya politikalarına egemen olan ekonomik teoriler ve politikalar, oldukça dar bir bakış açısı içinde hareket etmektedir. İnsanoğlu; yalnızca pazarda satılabilen ürün ve hizmetlere değil, pazarda satılamayan (ekolojik nitelikli) urun ve hizmetlere de ihtiyaç duymaktadır. Pazarlanabilen mal ve hizmetler ile pazarlanamayan mal ve hizmetler arasında mantıklı ve sağduyulu bir denge kurulmalıdır. Böyle bir dengenin kurulmasının önündeki en büyük engel, günümüzde dünya piyasalarına ve dünya politikalarına egemen olan, dar bakışlı ekonomik teoriler ve politikalardır, Bu görüşümüz; 20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan, kendilerine bütüncü (holistik) ekonomistler adını veren ve günümüzdeki ekonomi modellerini eleştiren bir grup ekonomi bilgini tarafından da desteklenmektedir (Gruchy 1967). Ne var ki, holistik ekonomiyi uygulamaya aktarma çabaları, o dönemlerde hızlı bir parasal büyüme ve maddesel bolluk getiren petrol selinde boğuldu. Çünkü klasik büyüme teorisi; petrol arzı, petrol talebinden daha yüksek olduğu sürece etkili oluyor ve amacına ulaşıyordu. Günümüzde ise petrol arzı zirveye ulaşmış, ancak buna paralel olarak kirlenme, aşirlik ve zorlamalar artmıştır. Bu nedenle, parasal değerlerin yanında kültürel ve ekolojik değerleri de içine alan -başka bir deyişle, pazar sermayesi ve doğal sermayeyi aynı derecede göz önünde bulunduran (yani, iki kefeli)- bir holoekonomiyi (bütüncü ekonomiyi) yeniden geliştirme zamanı çoktan gelmiştir.
Düzenleyici ve harekete geçirici uygun önlemler alınarak, iki kefeli kapitalizmin belirli bir süre içinde adım adım geliştirilmesi mümkün olabilir (E.P Odum 1997). İki kefeli kapitalizm koşulları altında, bir yatırımcı ya da endüstri sektörü, terazinin her iki tarafını da gözetmek zorundadır. Şöyle ki: Yatırımcı; bir yandan yeni mal (ürün) ya da hizmetlerin pazar olanaklarını gözetirken, bir yandan da mal ve hizmet üretiminin -kaynakları en etkin kullanarak, olası en yüksek geri donuşumu sağlayarak ve kirliliği en düşük düzeyde tutarak- nasıl sağlanacağını planlamalıdır. Ayrıca, kirliliği kaynağında azaltma ve atık yönetimi maliyetleri de içselleştirilmelidir (yani, atık yönetiminden ortaya çıkan bedel; sadece normal vergi ödeyenlerden değil, ilgili mal ve hizmeti tüketenlerden de karşılanmalıdır)
Ekonomi ve ekolojinin birbirine yakınlaşmasını ve bütünleşmesini konu alan ilk uluslararası konferans 1982 yılında yapılmıştır (Jansson 1984). Bu konferansla başlayan ve ekonomi ile ekolojinin kesişme noktalarını konu alan işbirliği çalışmaları, o zamandan beri cesaret verici yönde gelişmektedir.
Bu konudaki değerlendirme ve incelemeler için, bkz.
- Costanza (1991),
- Daly ve Townsend (1993),
- Costanza, Cumberland ve ark. (1997),
- Hawken ve ark. (1999),
- H.T. Odum ve E.C. Odum (2001).
- Ayrıca, BiyoScience dergisinin “Ekoloji ve Ekonominin Bütünleşmesi” başlığını taşıyan
ve Barrett ve Farina (2000) tarafından düzenlenen özel sayısına (Nisan 2000) da bakınız.
![]() |
| [Kitabın arka kapak içi] |
Teknolojik Gelişmedeki Açmazlar
Teknolojik gelişmelerin asıl amacı insanlığın iyilik ve refahını artırmak olmuştur. Ancak, hemen her teknolojik gelişmenin parlak yüzünün yanında bir de karanlık yüzü vardır. MIT (Massachusetts Institute of Technology)’nin eski başkanı ve bir mühendis olan Paul Gray (1992) şöyle demektedir: “Zamanımızın göze çarpan bir paradoksu, hemen her teknolojik gelişmenin nimetleri yanında zararları da olmasıdır.” Bu konuda bir kaç örnek, daha önceki bölümlerde verilmişti. Karma nimetleri olan bu teknolojiler arasında, bitki zararlılarını ve hastalıklarını kontrol eden teknolojiler ile Yeşil Devrim teknolojisi anlatılmıştı (bkz. Bolum 3, kısım 3), Bu teknolojilerin parlak yüzü, daha az işgücü harcanarak daha çok miktarda ürün (gıda) elde edilmiş olmasıdır. Karanlık yüzü ise çok miktarda gübre, böcek zehirleri ve makineler kullanılması; bunlar yüzünden hava, su ve toprak kirliliğinin artması; ilaca dirençli böcek soylarının gelişmesi ve kırsal alanda işsizlik oranının ciddi biçimde artmış olmasıdır. Başka bir örnek de ABD’nin büyük bir bölümüne elektrik sağlayan, ancak asit yağmurlarının oluşmasında en büyük payı olan ve kömürle çalışan elektrik (güç) santralleridir.
Burada şu konuyu ayrıca vurgulamakta yarar vardır: Yeni teknolojileri geliştirirken, bunların karanlık taraflan da olacağını öngörmek yeterli değildir. Bu karanlık tarafların, ekolojik ilkelere ve araştırmalara dayanarak nasıl ortadan kaldırılacağının da hesaba katılması gerekir. Bu konuda çoğu kez ihtiyaç duyulan şey, zararlı etkileri en azından düzeltecek karşıt teknolojilerin geliştirilmesidir. Örneğin tarımda, koruma ağırlıklı toprak işleme yaygın olarak uygulanan bir karşıt teknolojidir. Aynı şekilde, santraller olayında “temiz kömür” teknolojisi, asit yayılımını ortadan kaldıran bir karşıt teknolojisidir.
Girdi Yönetimi
Kirliliğin çözümü konusunda, geçen yüzyılın sonlarına gelinceye kadar şöyle bir tekerleme yaygındı. “Kirlilik mi? Dağıt, kurtul!”, Bu yaklaşım kısaca, “boşaltacak yerler bul oralara at, böylece onlardan kurtulursun” anlamına gelmekteydi. Ekolojik açıdan ise, “Günümüzde kirliliğin çözümü, kaynağında azaltılarak sağlanır” yaklaşımı geçerlidir (E.P.Odum 1989, 1998a, 1998c), Bir sistemden dışarı atılan “çıktı”lardan ziyade, sisteme getirilen “girdi”lerin yönetilmesi stratejisine ilk kez Bölüm 1’de “ters tarafından bakma” olarak değinilmişti. Girdi yönetimi, değişik üretim sistemlerinde (örn., tarım alanlarında, güç santrallerinde, fabrikalarda...) uygulanması gereken, pratik ve ekonomik açıdan yararlı bir yaklaşımdır. Doğru bir girdi yönetimi sayesinde, yaşam-destek sistemlerinin kalitesi geliştirilmekte ve sürdürülebilirliği güven altına alınmaktadır. Bu görüş, Şekil 11-1’de açıklanmaktadır. Şekil 11-1A’da görüldüğü gibi, geçmiş zamanlarda bütün dikkatler, çıktıların -yani, verimliliğin- arttırılmasına odaklanmıştı. Verimliliği arttırmak uğruna sisteme devamlı kaynak girdisi yapılıyor (örn.. tarım alanlarında daha çok gübre, daha çok pestisit, daha çok fosil yakıt kullanılmıyor); etkin olmanın ve arzu edilmeyen çıktıların (örn., kirlilik) miktarının ne olduğu hiç dikkate alınmıyordu. Girdi yönetimi, Şekil 11-1B’de gösterildiği gibi, bir olaya ters tarafından da bakmayı gerektirmektedir. Girdi yönetiminin amacı; sisteme verilen girdinin etkin kullanılması, arzu edilen ürünü elde etmeye yetecek kadar olması ve israf edilmemesidir. Girdi yönetimine, aynı zamanda yukarıdan-aşağı yönetim de denilebilir. Çünkü bu yönetim biçiminde ilk önce tüm sisteme (sistemin bütününe) getirilen dış kaynaklı girdiler değerlendirilmekte (dıştan gelen, yönlendirici işlevler gibi); ondan sonra gelen ikinci aşamada da sistemin iç dinamikleri ve sistem kaynaklı çıktılar dikkate alınmaktadır. Bu kavramı atık yönetimine uygularsak şu anlam çıkar: Atıkların azaltılması, ortaya çıkacak atıkların yok edilmesinden daha öncelikli olmalıdır.
Güney Çin Tarım Üniversitesi profesörü Luo Shi Ming az gelişmiş ülkelerin tarımlarını geliştirirken, izlenmesi gereken en uygun yolun şu olmasını önerir: Bu yol, savurgan nitelikli ve yüksek girdili aşamaya hiç girmeden, şimdiki geleneksel tarımdan doğrudan doğruya, girdileri azaltılmış (Şekil 9-18C’deki grafik modeldeki gibi) yeni tarım uygulamalarına geçmektir. Aynı strateji endüstriyel gelişme için neden kullanılmasın? Sürdürülebilir bir toplum kurabilmek için zehirli atıkların kaynaklarında azaltılması ve ortadan kaldırılması; bunu yapmak için de değişik düzenlemelerin ve teşviklerin birlikte uygulanması gerekmektedir.
Restorasyon Ekolojisine Yeniden Bakış
Birçok yerde çevre, doğanın kendi kendini tamir edebilme gücünün ötesinde hasar görmüş bulunmaktadır. Bu gibi kendi kendini onaramayacak düzeyde yıkıma uğramış ekosistemleri yeniden düzenleyip eski haline getirmek, günümüzde büyük bir ticaret haline gelmiştir. Restorasyon ekolojisi, insan müdahalesi ile bozulup değiştirilmiş alanlardaki peyzajın, daha önceki heterojen yapısına tekrar dönüştürülecek şekilde yeniden düzenlenmesini (yenilenmesini) konu alır. Şekil 11-2’de insan müdahalesi ile bozulmuş bir alanda, 1930’larda çıkan bir kum fırtınası ve rüzgâr erozyonu sonucunda oluşan bir peyzaj görülmektedir. Bugün bu peyzaj; toprak ekolojisinin daha iyi anlaşılmış olması, uygun tarımsal uygulamalar ve yepyeni doğa koruma etiği sayesinde yenilenmiş (restore edilmiş) bulunmaktadır. Restorasyon ekolojisinin ele aldığı konulara bakılınca; parçalanmış (fragmentasyona uğramış) peyzajların koruma biyolojisi açısından önemi artmakta, peyzaj ekolojisi ile restorasyon ekolojisi arasında yakın bir işbirliği gelişmektedir. Yeryüzündeki sulakalanların yaşam-destek sisteminde oynadıkları önemli rollerin değeri, çok geç anlaşılmıştır. Pek çok sulakalan, ekolojik değerleri anlaşılmadan önceki dönemlerde, ne yazık ki kurutulmuştu. Özellikle bu gibi “eski sulakalanlar”ın nasıl restore edileceği ve eski hallerine nasıl dönüştürüleceği üzerinde aktif araştırmalar yapılmaktadır. Restorasyon ekolojisinin yeni bir bilim dalı olarak gelişmesindeki ilk ve temel katkıları John Cairns, Jr. yapmıştır. Bu öncü araştırmacı, 1971 yılından beri konu üzerinde çok sayıda kitap yazmış, birçok kitabın da editörlüğünü yürütmüştür. Cairns, Jr.; ayrıca, Ulusal Bilimler Akademisi desteğiyle yürüttüğü bir çalışmada, birçok vaka çalışmasını (bir çok somut olay değerlendirmiş ve onları bir rapor halinde sunmuştur. (NAS; 1992).
Bozuk ekosistemlerde restorasyon çalışmaları gerektiren bu gibi projeler;
dört farklı kilit grubun sistemli bir biçimde birlikte çalışmaları halinde daha başarılı olmaktadır.
Bu gruplar:
- Sivil yurttaş grupları;
- Devlet kuruluşları (il, bölge ve tum devlet düzeyinde)
- Bilim ve teknoloji grupları;
- İş çevreleri.
Bu gruplardan herhangi birisi, konuya etkin ve güçlü bir şekilde katılmadığı takdirde,
yenileme ve çevre mühendisliği projeleri genellikle uzun dönemli hedeflerine ulaşamazlar.
Çevre mühendisliği alanında, halen süreli yayın yapan üç dergi bulunmaktadır:
Environmental Engineering (Çevre Mühendisliği),
Ecological Engineering (Ekolojik Mühendislik) ve
Restoration Ecology (Restorasyon Ekolojisi).
Salınım Paradigmasına Yeniden Bakış
Gençlikten olgunluğa doğru olan gelişimi anlatırken, çevrede ve toplumda her şeyin bir salınım (iniş-çıkış) içinde seyrettiğini tekrar vurgulamakta yarar vardır. Örneğin, hava ve iklim; zaman içinde genellikle inişli-çıkışlı, ritmik bir salınım içinde sürüp gider. Hayvanların nüfus artışların (populasyon büyüklükleri) zaman içinde dalgalanmalar, iniş-çıkışlar gösterir. Çok uzun dönem boyunca değişmeden aynı konumda kalan çok az şey vardır. Bu durumda, şu soru sorulabilir. Olgunluk evresine ulaşan bir sistem, kendi içinde salınım halini sürdürmekte midir? Yoksa her bireyde olduğu gibi, bir sistem de yaşlanmakta ve en sonunda onun yerine bir yenisi mi gelmektedir? Bu konuda C.S. Holling, panarşi ya da döngüsel hiyerarşi kavramını ortaya koymuştur. (Holling ve Gunderson 2002). Bu kavrama göre; sistem r’den K’ya doğru geliştikçe [ve ekolojik süksesyon (sıralı değişim) tamamlanınca], olgun haldeki sistem daha az esnek ve daha az uyum yeteneğinde olmakta, kendini yeterli düzeyde toparlayamamakta ve en sonunda çökmektedir. Bunun hemen arkasından da “r’den K’ya doğru” yeni bir gelişim döngüsü devreye girmektedir. Panarşi, herhangi bir ölçeğin ve bilim dalının sınırları dışına aşmayı amaçlayan; ekonomik, ekolojik ve kurumsal sistemler arasındaki anlayışı düzenlemeyi sağlayan bir teoridir (diğer bir deyişle, panarşi, her üç sistemin kesişip örtüştüğü durumları açıklar). Panarşinin odaklandığı temel nokta, değişme ve değişmeme (aynı kalma) arasındaki karşılıklı etkileşimi açıklamaktır. Bu süreç; hem orman ekosistemlerinde, hem de geçmişte gelişip büyüyen bazı eski uygarlıklarda ve kentlerde döngüsel veya sayısal modellerle gösterilebilmektedir. Ancak, benzer modellerin denizlere ve büyük (güçlü) ülkelere uyarlanması güç görünmektedir.
Eugene P. Odum & Gary W. Barrett | Fundamentals of Ecology 5th Edition (Ekoloji’nin Temel İlkeleri, Çeviri Editörü: Kani Işık) - 2005







