aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ferhat ile Şirin ya da Sevgi ve Toplumculuk


ARZEN hükümdarı Mehmene Banu'nun küçük kızkardeşi Şirin ölümcül hastadır. Bilinen hekimlerin çabaları boşa gittiğinden, bilinmeyen şifa kaynakları aranmakta, hastayı kurtaracak olana ödüller vaadedilmektedir. Bütün kent halkını tehdit eden bir başka bunalım daha vardır. Kentin çeşmelerinden irin akmakta. Ama kentin hükümdarı genel bunalımı giderecek olanı değil de, özel bunalıma son verecek olanı aramaktadır. Bencilliğinden mi acaba?

Herkes umutsuzluğa saplanmışken bir yabancı gelir, hastayı kurtaracağını bildirir. Bu yabancıyı hiç kimse tanımamakta, ama o, bilinmeyen kişi, herkesin içini okuyabilmektedir. Bilinmeyeni bizden uzakta, apayrı sanırız biz; oysa bilinenle içiçedir bilinmeyen, onun ayrılmaz parçasıdır, onun kaynağıdır. Yabancı, Şirin'i kurtaracaktır, ancak şartı vardır. Ne olduğu sorulduğunda, “Demirdağının ardındaki suyu kente akıtmayı şart koşmuyorum,” diye karşılık verir, varlığı yoklukla duyurma yöntemini kullanarak. Oysa yabancının asıl şartı, dağın ardındaki temiz suyun kente akıtılmasıdır. Bunun böyle olduğunu biz daha sonra anlarız. Yabancının Mehmene Banu'dan açıkça istediği şudur: “Sen güzelliğini vereceksin, kardeşin yaşayacak. Kardeşine bir de köşk yaptıracaksın.” Şart kabul edilir. Güzellik ölüme verilecek, karşılığında hayat alınacaktır. Ölümle hayat arasındaki gizli alışverişe, o ikiz varlıkların derin ve karanlık diyaloğuna tanıklık ederiz: Şirin iyileşip doğrulur: Mehmene Banu ise, alımlı, çekimli, dişi mi dişi, güzel mi güzel gövdesinin üstünde çirkin mi çirkin bir baş taşımaktadır artık.

Şirin'in köşkü kurulmuştur. Yapının duvarlarını süsleyenler arasında genç bir nakkaş vardır: Ferhad. Bir gün, hükümdar ablasıyla köşkü görmeye gelen Şirin'i görür Ferhad, Şirin de Ferhad'ı. Sevenle sevilen birbirini farketmiştir. Ferhad'ın içindeki kadın (anima) karşısında Şirin'dedir; Şirin'in içindeki erkekse (animus) işte orda, Ferhad'dadır. Görüşmek için yollar aranır ve bulunur. Bir gece sarayda Ferhad'ı bekler Şirin. Delikanlı sevdiği kıza sevinçle yaklaşırken, “Sen ne kolay ulaştın Şirin'e, Ferhad! Halbuki karlı dağlar aşmalı” der içinden. Sevginin dehası hemen uyarmıştır seveni: “Sevilen, sevenin içinde daha büyümeden birleşme olursa, iki varlık birbirine kaynayamaz, sevilen dışarda kalır, sevgiyse çok geçmeden tavsar, hatta ölür.” Ferhad'ın Şirin'e yaklaşırken dile getirdiği kaygı kendisi ya da sevgilisi için değil, ikisini birleştiren şey için, sevgisi için, sevgisinin geleceği içindir. Demirdağını delmek gibi çetin bir iş kendisine daha verilmeden, büyük engellerle sınanmayı kendisi gerekli görüyor Ferhad. Sevgi, seveni erken vuslat tehlikesine karşı uyarırken, belki şunları da fısıldamıştır kulağına: “Sevilenin yokluğu seveni öyle bir yetiştirir, ona öyle beceriler aşılar, onu öyle ustalıklarla donatır ki, bunlar başka hiç bir şey sevgilinin varlığı bile sağlayamaz!” Sevenin sevileni görür görmez içinden uyanan güçler, sevilene yöneltir seveni, ve seven sevilene yaklaşırken, birden araya engel girerse, o seferber olmuş güçler sevenin kişisel varlık sınırlarını zorlamaya başlar. Ve sınırlar karşı koydukça, zorlayan güçler de artar ve bir baraj, ruhsal enerji barajı kurulur sevenin içinde. Bu birikip yoğunlaşan enerji nereye yöneltilirse, orda olağanüstü işler başarılır.

Yunus tanıktır:
Bin Hamza'ca kuvvet vermiş kadir çalap aşk erine
Dağları yerinden söker yol eyler dosta gitmeğe

Ne var ki, şirin için önemli olan, erkeğine bir an önce kavuşmasıdır. Birleşsinler de, nasıl olursa olsun! Oysa Ferhad için, güzele ancak “zahmetle” varılabileceğini nakkaşlıktan bilen bir yaratıcı için, birleşmenin “nasıl“ı önemlidir. Gerçi sevgiliye ulaşmak dünyaya ulaşmaktır, ama bu, karşılığında hiç bir şey istenmeden olursa, kazandığını gerçekten kazanmasını önler Ferhad'ın. Halkın şu “Haydan gelen huya gider” sözünü kimbilir kaç kez işitmiştir o. Ancak çabayla, güçlükleri yene yene kazandığın senin olur ve sende kalır, sen göçüp gittikten sonra bile. Şirin'in Ferhad'la çabucak birleşmek istemesini üremeye bağlayanlar, “İnsan türünün devamını güven altına alma içgüdüsüdür Şirin'de acele eden” diyenler olabilir. Ama cinsel içgüdü “Ben babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim“i açıklamaya yeter mi dersiniz? “Cinsel içgüdü, belki, türün devamını güven altına alır, ama gelişmesini alamaz,” diyor Ortega. Ferhad'ı Şirin'in tam karşısında durumsatan nedir? Onda da cinsel içgüdüyü tamamlayan bir başka içgüdü dile gelmiş olmasın: Türün yetkinleşerek devamı? Kültürün, uygarlığın gelişmesi, hatta başlaması, bu içgüdüye bağlanamaz mı?


Sonunda Şirin de anlar ki, (belki sevginin Ferhad'ı uyaran dehası ona da bir şeyler çıtlatmıştır), bu birleşme vaktinden önce, yani Ferhad'ın sevgisi boy atmadan gerçekleşirse, her şeyi yitirebilir Ferhad'ın kollarında. Kaçmayı önerir kız. Kaçarlar. Ve seven, güçlükler sayesinde öyle güçlenir ki, peşlerine düşen bölük bölük asker başedemez onunla, çünkü o, atının terkisindeki sevgiliyi savunmaktadır, daha doğrusu, sevgisini. Ama Şirin attan düşünce, Ferhad'ın da eli kolu bağlanır. Önce Şirin getirilir Mehmene Banu'nun huzuruna. Ferhad'daki olağanüstülük Şirin'e de geçtiğinden, Mehmene Banu yadırgar kardeşini, çünkü genç kız konuşurken “Ben” değil “Biz” demektedir: “Artık ben düşünmüyorum, Ferhad'la ben, biz düşünüyoruz. Artık ben nefes almıyorum, Ferhad'la ben, biz nefes alıyoruz.” Ferhad'ın sevmesi, sevenle sevileni birleştiren, üçüncü bir varlık olarak yer almaktadır şimdi. Oyunun başkişisi, ne Ferhad, ne de Şirin'dir artık, onların sevgisidir. Şirin'in “Ben yokum abla, biz varız,” demesi üzerine, Mehmene Banu “Hatta siz de yoksunuz,” deyince, Şirin ablasını doğrular: “Evet, yalnız o var.”

Yabancının, Mehmene Banu'nun bilinçaltına ektiği tohum uç vermiştir: Mehmene Banu sorar Ferhad'a: “Sen Şirin'e sahip olmak için Demirdağını delebilir misin?” Şimdiye dek hiç kimsenin üstesinden gelemediği bir iş istenmektedir Ferhad'dan. Öyle bir iş ki, hiç kimse başaramadığı için, herkes tehlikededir, kentin çeşmelerinden irin akmakta çünkü. Kent halkını sağlığa, esenliğe kavuşturacak su ise, sözü edilen dağın ardında. Dağı delmekse, güç dedikçe güç, hatta olanak dışı sanılmakta. İyi ama sevmek kolay mı ki? İnsanlar, genellikle arzuladıkları şeyleri hemen ele geçirerek iştahlarını dindirmek isterler. Ancak Ferhad gibi, kendilerine sözgeçirmeyi bilenler, kendilerini kurallar, yasalarla bağlayabilenler, birbirinden sarp engellerle eğitip arıtırlar iştahlarını ve bu yoldan sağladıkları iç gerilimle daha yüksek hedeflere yönelirler. Sevmek, benlik kabuğunu çatlatıp başkalarına açılmak, hele onların yükünü sırtlamak, elbette kolay değil.

Yahya Bey söylesin:
Bir demir dağ delip boynuna almak gibidir
Her kişi aşık olurdu eğer âsân olsa.

A. T. Oflazoğlu
Dağı delmeye başlayan Ferhad işiyle öylesine kaynaşmış, benliğinin çerçevesinden, “dar varlığının hendesesinden” öylesine kurtulmuştur ki, her şeyle, kavakla, gürzüyle, dağla, yıldızla konuşabilmektedir. “Merhaba kardeşlerim!” diye seslendiği şeylerin hepsiyle varlıktaştır artık; çünkü kendisiyle onların ortak temeline varmış, evren bilincine yükselmiştir. Çünkü sevilen, ikinci kez doğurandır bizi, bize kendimizi doğurtandır. Bu doğum tam ve başarılı olursa, varlığın tümüne doğarız biz ve bu doğumla gelen bilinç, bütün varlıkları kucaklamamıza yol açar, anlar içre sonrasızlıklar yaşamımızı, ölüm ve yokluk korkusunu (geçici de olsa) altetmemizi sağlar. Çağlar ve toplumlar üstü geçerliği vardır bunun. “Yaratma gücüyle yüklü bir varlık güzele yaklaştı mı, ferahlar, genişler, sevinçten taşar, doğurur ve çoğalır,” diyen yüzyıllar öncesinin Atinalı Planton'uyla “Beni öp, sonra doğur beni,” diyen çağdaş Türk ozanı Cemal Süreya aynı şeyi dile getirmiyorlar mı? İkinci kez doğmamış, yani hiç sevmemiş olan, kendi benliğinin kısır döngüsü içinde bocalamaz mı hep, sonunda kendine saplanıp kalmaz mı? Öylesi birinin gözü umutsuzluktan kararmaz mı, öylesi biri insanlara kan kusturmayı, dünyanın canına okumayı göze almaz mı? “Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer” dediği kimdir Yunus'un?

Gerçi nicedir Şirin'den ayrı kaldığı için onun yüzünü pek hatırlayamaz Ferhad, ama ondan uzaklaştığı ölçüde yaklaşmıştır ona: “O, kendi derimden daha yakın bana.” Elbette, sevilene tam yaklaşmanın yolu ondan uzaklaşmaktır önce. Sevilenden isteyerek uzaklaşabilen her şeyde sevileni bulmaya başlar zamanla: “Hasretimiz kuvvetimizdir.” Ferhad'ın babası Behzat, yıllardır dağı delmeye çalışan oğlunu görmeye geldiğinde, der ki: “Halk senin Şirin'e kavuşmak için Demir dağını delmeye başladığını unuttu çoktan.” Ferhad “Ben de unuttum,” deyince, anlamaz Behzad, “Şirin'i mi?” diye sorar.

Ferhad'ın verdiği karşılık:
Hayır, onu unutmak ne mümkün. Şirin'le su birbirine karıştı yüreğimde.
Ben de bilmiyorum gayri niye Demirdağını deldiğimi, Şirin'e kavuşmak için mi, halkı suya kavuşturmak için mi?

Şirin, Ferhad'ın büyük işi daha bitmeden, dağa gelir bir gün. Ablası göndermiştir. Ferhad işi bırakırsa, hemen evlenebileceklerdir. Şirin'in sabrı tükenmiş gibidir, evlenmek ister artık. Gelgelelim Ferhad, sevgisi her şeye, herkese açılmış olan ve Şirin'e duyduğu sevgiyle artık toplumlaşmış birey olan Ferhad, tek başına sevinmeyi kabul edemez; çünkü Şirin'le dağın ardındaki su birleşmiştir ve o suyun, ne olursa olsun, kente akıtılması gerekmektedir. Öbür kişilerin varlığını, Şirin'i sevmesi duyurmuştur ona. Şimdi, onların susuzluktan kıvrandıklarını bile bile sevinebilir mi Ferhad? Sevgi, Şirin'i daha önce olduğu gibi, bu kez de uyarmış olacak ki, öbür insanlarla birlikte sevinebileceği zamanı beklemeye razı olur sevilen.

...............................
Nazım'dan Piraye'ye:
Mesele, bir tek insana karşı duyulan aşkla, insanlığa, insanlığın hayrına duyulan aşkın mücadelesi değil, bir vahdet teşkil etmeleri.”

Nazım'dan Piraye'nin oğluna:
Anneni tanıyıncaya kadar, muhteva meselesinde sekterdim. Meselâ, insanlar arasındaki sevda münasebetlerini yazmazdım.
Anneni tanıdıktan sonra, onun yaratıcı tesiriyle bundan da kurtuldum. Beni adam eden, beni insan eden kadının tesiri yaratıcıdır.”


A. Turan Oflazoğlu | sanat olayı - Sayı: 6 - Haziran 1981

Bu Yazılar... Bu Yaşamlar...

Rosa Luxemburg, Svevo, Kazancakis,
Anais Nin, Dostoyevski, Durelli,
Lawrence, Camus ve ötekiler...

Esinini yitirmiş şair gibi, kaygılı, karamsar ortalıkta kalakaldığım günlerden birinde, bir düşler kitabı çıkageldi, acıma iyi geldi!
Yaşamlar ve yazılar arasında yeniden dolaşma düşünü estirdi bana.
Sonunda, hep aynı kitabın sayfaları arasında dolaştığım duygusuna kapıldım.

O yiğit kadını, Rosa Luxemburg'u düşündüm önce.

Ilık, yumuşak, eşsiz günleri” özleyen, “buğday tarlaları arasında dolaşmayı” düşleyen, “küçücük bir kat, güzel eşyalar, arada bir opera, her yıl yaz tatili... ve küçük, küçücük bir bebek” isteyen, “yürek çarpıntısıyla mektup bekleyen”, “seni sevmek istiyorum” diye çağıran, “korku, acı, yalnızlık duyuyorum... sana öyle ihtiyacım var ki!” diye içini açan, “bana iyi davran ve beni sev” diye yalvaran “acı acı ağlayan”, “içi kan ağlayan”,  “her şeyi unutmak, kollarına atılmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorum” diye yakaran “zayıfım, kızamıyorum” diye itirafta bulunan “ben sıradan bir kedi yavrusuyum, okşanmaktan hoşlanan, mutluysa mırıldanan, mutsuzsa miyavlayan... diye kendini anlatan o eşsiz kadını düşündüm. “Hayatı en uç noktasına kadar yaşamak istiyorum!” diye haykırıyor. “Neyin eksik” diye soruyorsun. “Yaşam, eksik olan bu işte!” diye başkaldırıyor.

Mutlu bir yaşamımız olmasını öyle istiyorum ki?” (Sevgiliye Mektuplar).

Camus'yü düşündüm sonra, “Bağlılıkla seviyorum bu yaşamı ve ondan özgür olarak söz etmek istiyorum: O bana insan oluşumun gururunu armağan ediyor” diyor. “Mutlu olmaktan utanmamalı! Yaşamdan zevk almaktan korkan kişi bana göre aptaldır” diye vurguluyor. O aptallardan birinin de Luxemburg'un “sevmeyi bilmeyen”, “ta içinde hiçbir şey duymayan”, “seviyormuş gibi davranan” sevgilisi olduğu o denli belli ki! “Ne zaman anlamsız, amaçsız işler düşünmekten vazgeçip var olanı yaşamaya başlayacaksın?” diye öfkelendiği o soğuk, o coşkusuz, o mutsuz adam. Oysa nihayet bir insan olan Luxemburg, “diğer insanlar gibi” yaşamak istiyor, mutlu, duygulu, sıcak! “Jogiches için neredeyse günah değerinde bir boşa harcama anlamını taşıyan kişisel mutluluk, Luxemburg için uğrunda savaş verdiği 'herkesin hakkı olan mutluluk ve doyumun' doğal bir uzantısıdır.”  Jogiches yaşamıyor, sadece gözlemliyor, eleştiriyor, yargılıyordu.

Sonra Zeno'yu anımsadım.

Zeno da duygularının peşinde, ama sağlıklı mı değil mi diye düşünüp çözümlemeye çalışmaktan, duymaya, duyarak yaşamaya olanak bulamıyor.

Düşünce yaşantıyı boğuyor, söz eylemi tutsak ediyor:

Ne güçlü şeydir sözler! Zamanı aşar, geçmiş olaylara bağlanır. Başlı başına bir olaydır sözler (...) Masallarım o anda bana pek parlak geldi. Beynimizin ürünlerini, özellikle doğar doğmaz incelersek, bulunmaz birer Hint kumaşıdırlar (...) Bildiğim şeylerden ben konuşmak için yararlanıyordum, o bir şeyler yapmak için istemeden ağzımızdan kaçan hayvanca laflar yüreğimizde tutkumuzun bizi sürüklediği en kötü hareketlerden daha ağır pişmanlıklar uyandırır (...) Kafamızı bizce çok önemli olan bir konuyu evirip çevirmekten alıkoymak güçtür. İnsan bunu yapabilse daha talihli bir hayvan olurdu.”  (Zeno'nun Bilinci)

Kafasını yaşamaktan çok yaşadığını çözümlemeye takan Zeno hasta mıydı gerçekten?

Kendisi yanıtlıyor bunu: “Sağlık kendi kendisini çözümlemeye kalkışmaz, aynaya bile bakmaz. Yalnız biz hastalar kendimizi biliriz.”

Ama yaşamın belirtilerini hastalık saymaya da karşıdır Zeno.

Gerçi, “Yaşam biraz hastalığa benziyor benzemesine” der, ama “Acı ve aşk, yani yaşam, acı veriyor diye hastalık yerine konulamaz.

Hasta olan yaşam değil, yaşamı sürekli didikleyip yaşanılmaz kılan kafadır Zeno'da.

Kitabın Fransızca çevirisinin basında yayıncının şu notu var:

Zeno bir hastadır, iradeden yoksun, hareket etme gücü olmayan bir varlıktır. İşte ilk bakışta düşünülen bu, nedensiz de değil elbet! Fakat daha uzağa gitmek, daha yakından bakmak gerekir ve böylece belki Zeno'nun öyküsünün bir dizi başarısızlığın öyküsü olmaktan çok, bir zaferin öyküsü olup olmadığı sorulabilir. Organizmasının en küçük tepkilerini incelemedeki aşırılığı Zeno'yu her türlü hareketten alıkoymaktadır. Ama ne önemi var! Zihni doyum bulmaktadır...”

Bu zihinsel doyum ve zafer Zeno'yu hasta sayılmaktan kurtaramıyor gene de.

Çünkü bu, çağın hastalığıdır.
Zeno'nun bireysel yaşantısında genelleşen çözümleme, soyutlama, yabancılaşma hastalığı!

Bu yazıyı hep edebiyat örnekleriyle oluşturmayı tasarlamıştım, hiçbir açıklama koymayacaktım;
ama tam bu noktada Fromm'un şu sözlerini aktarmadan geçemeyeceğim:

Bilim, iş yaşamı ve siyaset, insancıl açıdan anlamlı olan tüm temelleri ve oranları yitirmiştir. Rakamlar ve soyutlamalar içinde yaşıyoruz; hiçbir şey somut olmadığından, hiçbir şey gerçek değildir (...) Bu çılgın girdap içinde insan, somut yaşamdan gittikçe daha çok uzaklaşarak düşünmeye itilir, soyutlamaların içinde bocalar durur (...) Kendini ancak şöyle algılayabilir insan: Sevgi, korku, inanç ve kuşku duyabilen bir birey olarak değil de, toplumsal düzen içinde belli bir işlevi yerine getiren, gerçek yaradılışından yabancılaşmış bir soyutlama olarak.”  (Sağlıklı Toplum)


KAFA VE YÜREK

Sözün burasında belleğimin sahnesine bir yığın yazar doluşuyor.

İşte, “mürekkep yalamış kâğıt faresi” Nikos Kazancakis:

Sanatın, güzellik aşkının, saflığın ve kederin ne olduğunu bu işçi bana en geniş insanca sözlerle anlattı (...) Ayışığında zorba'ya bakıyordum. Korkusuzca ve safça kendini dünyaya nasıl uydurduğunu, bedeninin ve ruhunun nasıl birleştiğini, kadının, erkeğin, beynin, uykunun ve her şeyin kendi kendine, neşe ve uyum içinde, onun teniyle bütünleşip, nasıl Zorba'yı oluşturduğunu görüyordum. İnsanla dünyanın bu derece dostça bağdaştığını asla görmemiştim (...) İnsan bu demektir diye düşünüyordum. Acı duyduğu zaman gerçek iri gözyaşları döken, sevinirken de sevincini ince metafizik eleklerden geçirerek boşa harcamayan, sıcakkanlı ve sağlam kemikli insan! (...) Onun sözleri ta belkemiğinden, içinden geliyor, üzerlerinde hâlâ insan sıcaklığını taşıyorlardı. Benim sözlerim, kâğıttandı, yalnız bir damlacık kana bulaşmış halde kafadan geliyorlardı (...) Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşması haline sokmuştum (...) elimde olsa da, Zorba'nın okuluna girip büyük ve gerçek alfabeye başlasam! Ruhumu tenle, tenimi de ruhla doldururdum; kısacası, içimde barıştırırdım bu yüzyıllık iki düşmanı (...) Sözcüklerle değil, insanlarla ilgilenmeye çalışıyordum... Bundan böyle insanlarla dolaysız ve sıkı ilişkiler kurmalıydım (...) Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir yüreğe sahip olması gerekiyordu.”  (Zorba)

İşte, insanlık idealinin ve barışın sözcüsü Romain Rolland:

En büyük kölelik, insanin kendi düşüncesinin kölesi olması ve ona her şeyi feda etmesidir (...) Bir insan için, beyninin yararına yüreğini körletmek hazin bir şeydir, hele beyin de büyük değilse! (...) Hakikat beynin salgıladığı katı bir dogma değildir, bir mağaranın duvarlarındaki sarkıtlar gibi. Hakikat hayattır. Onu kafanızda aramamalısınız. Öteki insanların yüreklerindedir o. Onlarla birleşiniz (...) Hayat tümüyle bir gün işidir. İnsanların şu geçip giden anı kucaklayacak yerde mutlaklık içinde yer almaya kalkışması için insanin şu soyutlayıcı sersemlerden olması gerekir  (...) her çeşit hazzı peşinen önleyen, her türlü eylem arzusunu kiran düşünce gücü, sonsuz çözümleme gücü... (...) Başkaları üzerinde sözle hiçbir etki yapılamaz. İnsan kendi kişiliğiyle yapabilir bunu... Başkaları için mutluluk istiyorsan, önce kendin mutlu ol... Başkalarına güneşin sıcaklığını sunabilmek için, bu sıcaklığın insanın kendisinde olması gerekir (...) Christople hayale dalmıştı. Mutluluğu kaçırdığını hissediyordu. Ama yakınmayı düşünmüyordu: Biliyordu mutluluğun var olduğunu. Güneş, seni sevmem için görmem gerekmez! (...) Geçmişi yargılamanın bir şeye yararı yoktur. Gerektiğinde geçmişe yeniden başlamayı engellemez bu, ama yaşamayı engeller. Güçlü adam, kendisine yapılan kötülüğü unutmasını bilen adamdır - ve heyhat! kendi yaptığı kötülüğü de... Bunu tamir etmesine imkan kalmadığını anladığı an.”  (Jean-Christophe).


YÜREĞİN İÇİ

“Çağdaş sevgiyi irdeleyen” Lawrence Durrel de iyi tanıyor her iki çatışmayı, özellikle yüreğin içindekini:

Cinsellik, toplum, din (beynin bol bol gevezelik etmesine izin veren bütün ana soyutlamalar) gibi şeylerle uğrasan adamın gerisinde, dünyadaki sevecenlik eksikliğinden akılalmaz derecede acı duyan bir adam vardır (...) Bu bizim hastalığımız, bir felsefe ya da ruh durumunun geniş çerçevesi içine her şeyi doldurmaya çalışmak (...) onu Freud'la açıklamaya kalkmak, onun bütün efsanesel özünü, onu o yapan şeyi yok etmek olur. O, bütün töredışı insanlar gibi, tanrıçalık sınırında dolaşan birisi (...) 'Aşk' sözcüğünde, benim sevgilimde eksik olan bir bütünsellik anlamı vardır. (...) Açlığını duyduğu aşka kendini veremiyordu, çünkü onun doyumları artık yaşamadığı bir hayatın alacakaranlık köşelerinde gizliydi (...) Gövdesini bir erkeğe sunarken gerçek benliğini -nerede olduğunu bilmediği için- veremeyen bir kadını sevmekten daha büyük bir felaket olamaz (...) İnsanları eski benliklerinden çıkarırdı. Bunun acı vermemesi olanaksız, pekçokları bu acının niteliğini yanlış anladılar (...) Âşıklar arasında asla denklik olmuyor. Biri daima ötekini gölgeleyip büyümesini engelliyor, gölgelenen daima kaçıp kurtulma, büyüme özgürlüğünü kazanma isteğiyle kıvranmak zorunda. Kuşkusuz aşkın tek trajik yönü de bu (...) Aşk öğrencisi olan biri için her ayrılık bir okuldur, acı ama insanin büyüyebilmesi için gerekli.”  (Justine)

İşte, “Paris doğumlu”, Anais Nin:

Sevginin düşmanı dışımızda değildir hiç, hiçbir zaman bir kadın ya da bir erkek değildir, tersine içimizdeki eksik, doyumsuz kalan şeydir (...) Büyük aşklar hiçbir zaman, hele doğal bir ölümle son bulmamışlarsa, tümüyle yitmiyor, yerlerine titreşimleri kalıyordu (...) Biri tutsun beni, ne olur tutsun, bir sevgiden ötekine sürüklenmeyi bırakabilmem için ne olur biri beni tutsun... Birleştirsin... (...) Kendini ancak sen özgür yapabilirsin. Bu da, sevgiyle olur... Beni kurtaracak olan buysa, öyle çok sevdim ki... Henüz hiç sevmedin, sevmeyi denedin yalnızca, sevmeye başladın (...) Ah, Sabina, sürekli kazanabilmek uğruna öylesine aldattın ki gerçeği... Oysa kazanmak isteyen biri henüz hiç sevmemiş demektir (...) Şimdiyse kaçıyorsun, parçalanmış sevginin, sevgisizliğin suçundan (...) Başına gelen bir şey seni yıkmış ve sonunda tek bir sevgiye karşı olan güvenini yitirmişsin. Kendini korumak uğruna, sevgiyi parçalamışsın.”  (Aşk Yuvasında Bir Casus)

İşte “kadın-erkek çiftinin peygamberi” diye anılan D.H. Lawrence:

Herhangi bir duyguyu öldürmenin yolu, onda diretmek, onu sürekli kurcalamak, abartmaktır... Herhangi bir duyguyu zorlamanın sonu, o duygunun ölümü, onun yerine karşıt bir şeyin konmasıdır... Yapılacak tek şey, içinizde gerçekten taşıdığınız duygulara sahip çıkmak, hiçbirini değişikliğe zorlamamaktır. Öteki kişiyi özgür bırakmanın tek yolu budur (...) Yaratma sevinci içinde ruhun ruha, gövdenin gövdeye koşmasıdır sevgi. Ama her şey bir sevgi bağında birleştirilirse, sevgi diye bir şey kalmaz artık (...) Sevginin sonsuzluğu bir çıkmazdan, bir dipsiz kuyudan başka nedir ki?.. Ama sevgi hep bir birleşmedir. Yalnız erkekle kadının birleşmesinde sevgi, bir anlam ikiliğini sürdürmektedir. Kutsal sevgi ile bayağı sevgi, karşıt olmakla birlikte, aynı şeydir. Kadın-erkek arasındaki sevgi, evrenin görüp göreceği en büyük, en yetkin tutkudur, çünkü ikilidir, iki karşıt tür arasındadır.”  (Anka)

İşte, Berdyaev'in açıklamasıyla Dostoyevski'nin görüşü:

Aşk Dostoyevski'nin yapıtında çok büyük bir yer kaplar. Ancak bu yer öbür yerlerden bağımsız bir yer değildir (...) varlığının nedeni, insana trajik bir yolda olduğunu göstermek, insan özgürlüğüne karşıt güç oluşturmaktır. Dostoyevski aşkın sonuçsuz kalan trajedisini, insanların birbirlerini sevmelerinin olanaksızlığını, yaşamın önceden çizilmiş yollarında aşk gerçekleştirmenin güçlüğünü söyler. Bize, tam bir kaynaşmaya, sarsılmaz bir birliğe götüren aşkı göstermez (...) Dostoyevski'de aşk bölünmüştür. Aşkta birlik ve mükemmellik söz konusu olamaz (...) Aşk hiçbir zaman insanı bölünmüşlüğünü aşmaya götüremeyecek, tam tersine, bölünmüşlüğü daha da derinleştirecektir (...) Kadın ve erkekler bütün bütüne ayrılmışlardır birbirlerinden ve karşılıklı işkence çektirirler birbirlerine.”  (Dostoyevski)

Bütün bu açıklamaların hep iki eksen üzerinde toplandığı açıkça görülüyor:

Düşünceyle duygu arasındaki çatışmalar ve duygu alanının kendi içindeki çatışmalar...

Bu alıntılar “edebiyat” sayılır kaygısıyla, psikolojiden, özellikle varoluşçu ve hümanist psikolojilerden kanıtlar getirilebilirdi,
ama yukardakilerin büyük ölçüde yinelenmesi olacaktı bu. Vazgeçtim.

Böylece, en somut yaşam ayrıntılarından en soyut yazı örneklerine, gezip dolaşıp elimdeki kitaba döndüm yeniden.

Yaşam! Duyguyla düşünce, eyleme söz, yürekle beyin, hazla acı, erkekle kadın, düşle gerçek arasındaki o amansız bütünleşme çabasının savaş alanı... Bir yazar bu savaş alanına dalıp, sevinci ve acıyı, inancı ve kuşkuyu, kafayı ve yüreği, korkuyu, utancı, öfkeyi, coşkuyu, sevgiyi anlatmaya koyulmuşsa, gerçeklerdeki düşü, düşlerdeki gerçeği soruşturmuş, yaşamış, yazmışsa, karşıt sözcükleri bin kez yan yana getirmiş, karşıt yaşantıları ısrarla bütünleştirmeye çalışmışsa, ben de yukardaki her şeyi düşünmeden edemezdim.

Gelecek yazıda düşler var! Yaşanmış, yazılmış, yazılmış...
____________________________________________________________
P.S. Alıntılardaki kimi sözcüklerin altını çizen benim.
Peki o son kitap sözcüğünün altını çizen oyunbozan kim? İçimdeki ben mi?



Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 117 - 1 Nisan 1985

Yaşayanlar ve Seyredenler

Şimdilerde dilimizde yayınlanan Mektuplar dizisini okurken bir inceleme yazmayı düşündüm, ama nasıl başlayacağıma bir türlü karar veremedim.


İşte size üç “giriş” denemesi:

1. Klinik psikolojide iki insan tipi ayırt etmek gelenek olmuştur: Yaşayanlar ve seyredenler.

  • Birinciler, içinde bulundukları anı yaşayan ve yaşama etkin bir biçimde katılan kişilerdir.
  • İkincilerse kendi yaşamlarını yaşayacak yerde, başkalarını seyreden ve yargılayan kişilerdir.

  • Birinciler yaşama bir anlam katarlar yaşayarak,
  • ikincilerse yaşamın anlamını soruştururlar, yaşamadan.

Fromm, uç örneklerinde;
  • birinci eğilimi “yaşam sevgisi”,
  • ikincisini de “ölüm sevgisi” diye adlandırıyor.

  • Ölümsever kişi yaşamdan korkar, geçmişte yaşar, gelişmeye karşıdır, şiddeti sever, denetime tutkundur, “denetlerken de yaşamı öldürür”.
  • Yaşamsever kişi ise kaynaşma ve birleşme eğilimindedir, gelişmeye ilgi duyar, yaratmayı yeğler, yenilikten hoşlanır, yaşama serüvenini seçer.

Ancak hiçbir insan bütünüyle ölümsever ya da bütünüyle yaşamsever değildir,
iki eğilim değişik ölçülerde her insanda bulunur, önemli olan hangisinin ağır bastığıdır.

Sanatçının, filozofun ya da bilim adamının güçlü kişiliği iki eğilimi dengeleyerek iç çatışmayı yaratıcı bir yüceltmeye dönüştürebilmektedir.

(Fromm'a göre;
  • ölümsever kişiliğin en belirgin örneği Jung'tur,
  • yaşamseverlik ahlakının en çarpıcı örneği de Spinoza;
  • ölüm sevgisi sorununun en iyi açıklaması da Unamuno'nun bir konuşmasında yer almaktadır).

Adler aynı ayırımı, “iyimserler” ve “kötümserler” diye yapar.

Kötümserler,
  • kendilerine güvenleri olmayan,
  • yaşamı güç bulan,
  • sürekli dış destek arayan,
  • olaylara ve insanlara düşmanca yaklaşan,
  • yakınlık ve kaynaşma kuramayan kişilerdir.
  • Yaşama yabancıdırlar ve yaşamın sorunlarını açık-seçik biçimde göremezler.
  • Yaşama çok sınırlı bir ilgi duyduklarından yaşam sorunlarının ancak çok önemsiz bir bölümünü anlayabilirler.
  • Yaşamın güzelliklerini kavrayamazlar.

Bu tip bir insan yasamdan ne kadar az zevk duyar ve yaşamı ne kadar az anlar!”.

Kötümser, mutsuz, öfkeli, ölüme dönük kişi yaşamla ilişki kurma olanaklarını elinden kaçırır,
serüvene atılma tehlikesini göze alamaz, değişiklikten korkar,
geçmişe bağlıdır, zamanını ve gücünü yararsız iç gözlemlerle harcar.

Bu tipin edebiyattaki en parlak örneklerinden biri Sis'teki Augusto Perez olmalı.

Unamuno'nun kahramanı Augusto kadın psikolojisini araştırmaya karar verir,
kadınları tanımak için bilgin Antolin, S. Paparrigopulos'a danışmaya gider:

Bu zat o sıralarda kendini tamamen kadınları incelemeye adamış bulunuyor, şu var ki onları hayata bakarak değil, daha çok kitaplara göre etüt ediyordu.” Bu bilgin kendini kadınları incelemeye vermiş, “tabii kitapların aracılığıyla: kadınları tanımanın en tehlikesiz yolu budur çünkü.” Unamuno sürdürüyor “İşte Augusto, bu Antolin'e; çekindiği ve korktuğu için doğrudan doğruya ve bilfiil, yaşayan kadınlara yöneleceğine, onları kitaplar yoluyla inceleyen bu münzevi bilgine akıl danışmaya gitti.”

Söz buraya dayanınca bu girişi hiç tutmadığımı hemen itiraf etmeliyim.
Bunca zamandır sevgi, kadın, cinsellik diye yazıp duran birinin birden Unamuno'nun kahramanıyla burun buruna gelmesi hiç de hoş değil doğrusu.
(Augusto'nun akıbetine bakılırsa, ürkütücü üstelik)

Öyleyse başka bir giriş yolu denemeli.

2. Gelişim psikolojisinde yaşamı ya da gelişimi evrelere ayırarak incelemek yaygın bir yöntemdir.

Örneğin,
  • Freud psikoseksüel gelişimi üç temel evreye ayırır,
  • Erikson ise yaşamı psikososyal açıdan da izleyerek sekiz evreye böler.
  • Piaget ahlak gelişiminde üç temel evre kabul eder, daha sonra Kohlberg bunları altıya çıkarır, vb.

Bir evreden diğerine geçişi belirleyen etken, içerik değişikliği değil, nitelik değişikliğidir.
Söz gelimi, insan yirmisinde de, kırkında da aşık olabilir, ama bu iki aşk birbirinden tümüyle farklıdır.

Erikson'a göre ergenlik döneminde aşk mümkün olamaz zaten. Gençlikte aşk, başkasında kendini sevmekten, başkasının aynasında kendini seyretmekten ibarettir; başkasının ayrı bir kişiliği olduğu görülmez, hatta başkası kendi gereksinmeleri uğruna değiştirilmek istenir. Gençler kendilerini tanıma, kendilerine bir kimlik bulma, bir dış destek sağlama, yalnızlıktan kurtulma güdüsüyle aşka yönelirler. Gerçek yakınlık ise ancak belirli bir kimlik duygusunun geliştirilmesinden sonra olanaklıdır.  Kendini özgürce ve tümüyle başkasına verebilmek için kendi kimliğinden emin olmak gerekir. Augusto gibi kendi varlığından bile kuşku duyan biri gerçek bir yakinlik kuramaz, yalancı yakınlıklarla oyalanır, aranır durur. Bu arayış bazen bir ömür boyu sürer ve yaşlılık yılları bir umutsuzluk evresi olur. Yaşlılık bunalımı yaşamda hep seyirci olmanın, yakınlık kuramamanın, bütünlüğe ulaşamamanın, yalıtılmışlık duygusunun anlatımıdır.

(Erikson'a göre yaşlılık bunalımını en güzel gösteren sanat yapıtı Bergman'ın “Yaban Çilekleri”dir).

Bu kuramsal hazırlıktan sonra şimdi gelelim Mektuplar'a.

Ancak önce şunu da bilelim: Dilimize aktarılan Mektuplar, “seçilmiş”.

Goethe'nin on dört bin mektubundan pek azını, Rilke'nin sadece genç bir şaire yazdıklarını okuyabiliyoruz.


GOETHE

Schopenhauer 'den, Goethe'ye:

Gerçek hayatı öz-iş, yazı uğraşlarını yan-iş saydığınızı kendi ağzınızdan duyarak öğrenmiştim.
Benim için ise bu, tam tersine: Hayatta başımdan geçenler benim için bir anlam taşımıyor.
Onları, olsa olsa alaya alıyorum. Benim için değeri ve önemi olan, yalnız düşündüklerim ve yazdıklarım.

Okuyucu Schopenhauer'ın, ölüme-dönük, Goethe'nin de tüm varlığıyla yaşama dönük olduğunu bilir.

Goethe öylesine yaşamsever bir kişi ki, bütün mektuplarında aşktan bir kıvılcım var ve bütün aşklarında cinsellik hazır ve nazır.

Ancak onun da gençlik aşklarında özseverlik hemen ortada:

Bu arada, diyor Frau von Stein'a, sizi gerçekten seviyor muyum diye kendime sordum.
Yoksa, tertemiz bir aynaya bakar gibi, sizde kendi yansımı gördüğüm için mi yakınlığınız bana zevk veriyor.” (1777).

Nitekim on bir yıl süren bu büyük aşk inanılmaz kavgalarla sona eriyor:

Karşımızdakini kendimize benzeteceğiz diye boş yere uğraştıktan sonra, darılıp birimiz bir yana, birimiz öte yana gideceğimiz yerde,
dostça birbirimizden ayrılsak çok daha iyi olmaz mı?” (1788).

Durmadan başkalarının eşlerine, sevgililerine aşık olan Goethe'nin üçüncü kişiler olmasaydı aşk da olmazdı diyenleri haklı çıkartacak eğilimini çözümlemeyi psikanalizcilere bırakalım da (belki romantik aşk böylesini gerektiriyordu), onun yaşlılık yıllarının iç hesaplaşmalarıyla ilgilenelim en iyisi.

Goethe, Erikson'un sözünü ettiği -umutsuzluğun karşıtı olan- bütünlük duygusuna ulaşmış görünüyor:

Geçenlerde, bir rastlantı sonucu benim Werther'in ilk baskısından biri elime geçti;
onu gözden geçirirken, kulağımda o çoktan unuttuğum yıllanmış ezgiyi duyar gibi oldum.
Demek kişi, saçmalığını çok genç yaşında böylesine anladığı bir dünyaya daha kırk yıl dayanır, yaşamını sürdürebilirmiş, diye düşündüm.” (1816)

Eski yazdıklarımı yeniden elden geçiriyor, üzerlerinde gerekli düzeltmeleri yapıyorum.
Bu arada yaşamım boyunca, ne yollara sapmışım, bakıyorum da şaşıyor ve kendi kendime gülüyorum.
Demek sonunda, sınırların nerelerde bittiğini, koşturduğumuz atların nerelerde duraladığını görmek için böylesi bir geriye bakma gerekmiş. (1816).

Gençlikte bizi etkilemiş olaylar siliniyor, ama onların ruhumuzda bıraktığı izler kalıcı oluyor.
Asıl önemlisi de bu herhalde, eskiden yaşam diye aldığımız” (1816).

Erikson'a göre bütünlük duygusu geçmişte yapılan yanlışları kabul etmeyi de içerir.

Goethe, geçmişini gözden geçirirken, mektuplarına bakıyor ve gençliğinin yanlışlarını ve zayıflıklarını farkediyor:

Önümde duran kendi el yazılarıma bakınca, gençliğimin en güzel yıllarını moral bakımdan ne acınacak dar görüşlülük içinde geçirdiğimizi anlıyorum. Hele Leipzig'den yazılmış mektupların iler tutar yeri yoktu, bunların tümünü yakıp, yok ettim,Strassborug'dan yazılmış iki tanesini saklıyorum. Bunlarda, genç adamın biraz daha özgürce çevresine baktığı, nefes aldığı görülüyor, ama, içten gelen daha aydın bakışa, topluma açıkyürekle katılmada gösterilen isteğe karşılık, ne olduğumuz, ne olacağımız, nereye yönelip, nereden kaçacağımız üzerine en küçük bir düşünce yok. Bu genç adam, ne kadar zor sınavların onu beklediğinden haberi olmayan garip bir yaratık...”
(1828).

Erikson bütünlük duygusuna, geçmişte yaşanılanların kaçınılmazlığı bilincinden de öte, bir tür felsefi bilgelikle ulaşıldığını belirtir.
Benlik bütünlüğü kişinin kendisini aşan bir duygudur, yaşama ilişkin bir içgörüdür.

Goethe'de buluyoruz bunu:

Yaşamda aldığımız yere bakarsak, ilk nefesimizden, son nefesimize dek, ne kadar dışa bağlı olduğumuzu görürüz;
ama, beri yanda, iç dünyamızı geliştirip, karşımıza çıkan her engeli aşarak, dünyanın moral düzeyine ayak uydurmak
ve sonunda kendi kendimize uyumlu hale gelmek için de her türlü özgürlüğümüz var (1828).

Ben, bütün yaşamımda, doğumla içine fırlatıldığımız sonsuzluğu daha iyi, daha doğru yorumlayayım diye
durmadan, elimden geldiğince kendini yetiştirmeye çaba harcamış bir kişiyim” (1829)


RİLKE

Sevgi (yine mi?) konusunda çok kitap yazılmıştır, ama en iyilerinden birini de hiç kuşkusuz Rilke yazmıştır.

Malte Laurids Brigge'nin Notları” aşk, ölüm, ayrılık, yalnızlık konularıyla insanı ve yaşamı kavramaya çalışmakta,
bunu yaparken de zamanın bilinen boyutlarını reddetmektedir.

Rilke, sadece romanda yaşanan zamanı değil, gelişim psikolojisinin saptadığı evreleri de altüst etmektedir:

Hayatı kısımlara ayırmakta herkes serbesttir diye düşündüm, ama uydurma şeylerdi bu kısımlar.
Denedikçe hayat, bana bunları tanımadığımı sezdiriyordu.

Çocukluğumun geçip, gittiğinde ne zaman ısrar ettimse,
bütün gelecek o anda silinivermiş ve benim elimde,
kurşun askerlerin ayakta durabilmesine
ancak yetecek bir taban kalmıştı sade.”

Goethe, yaşamı boyunca hep seven bir kişi olmuş ama sevgisinde her zaman kıskanç ve tekelci olduğunu,
ısrarla sevilmek istediğini görüyoruz mektuplarında:

Açık, sıcak ve sevgi taşan bir yürekle bir yere koşunuz, sevgili Kestner,
şayet aynı duygularla karşılanmazsanız cehennem azabının ne olduğunu işte o zaman anlarsınız” (1722).

Rilke ise aynı cehennem azabını, engellemeyi, sınırlamayı sevilmede bulmaktadır:

Sevilenlerin hayatı perişandır ve tehlikede. Ah, onlar kendilerini aşsalardı da sevenler olsalardı. Tam güvenlik, sevenlerin çevresindedir.
(...)
Sevgili olmak, tutuşmak demektir. Seven olmak: Bitmez bir yağlı ışık saçmak. Sevilmek fani olmaktır, sevmekse baki olmak.” (Notlar).

Sevmeyi bunca yücelten Rilke sevilmede neden bir tehlike görmüştür?..
Hatta neden “kimseyi sevilmek durumuna, o korkunç duruma düşürmemek” gerekmektedir?

Çünkü bağımsız olmayı çok önemli saymaktadır Rilke.
Sevilmek bağımlı olmak sınırlanmak, engellenmek, olgunlaşamamak, kendini gerçekleştirememek demektir.

Rilke'ye göre çocuk daha aile ocağındayken sevilmenin kendisi için tehlikeli olabileceğini hissetmektedir.

Ancak Adler'le birlikte burada sözü edilen tehlikenin aşırı ve hükmedici sevgiden doğduğunu belirtmek gerek. Böyle bir sevgiyle büyüyen çocuk, hiçbir sınır tanımayan bir sevgi isteğiyle ortaya çıkacak, yaşamı boyunca başkalarının sevgisini kazanmak için çırpınıp duracak, gelecek için hazırlık yapma ve güçlükleri yenmeyi öğrenme olanağını hiçbir zaman bulamayacak, başarısızlıktan acı çekmemek için kendi içine kapanacak, sonuçta hiçbir zaman başka insanlarla gerçek bir yakınlık kuramayacaktır.

Frommhükmedici” sevginin sevilen kişiye her şeyi verebileceğini söyler, bir tek şey dışında:

özgür ve bağımsız olma hakkı”.

Böyle bir sevgi kişiyi ilerde sevgiden son derece ürker hale getirecektir,
çünkü “sevgi onun için kafese girmeyi ve aradığı özgürlüğe ulaşamamayı ifade etmektedir.

O halde insanoğlunun gerçek sevgiyi öğrenmesi gerekmektedir.
Sevgi, sahiplenmemek, tutsak etmemek, hapsetmemek, tüketmemek zorundadır.

Rilke'ye göre seven kişi,
karşısındakinin özgürlüğü uğruna, dile gelmez korkular geçirerek muhabbet duyulan varlığı gönlünün ışıklarıyla eriteceği yerde,
için için aydınlatmayı yavaş yavaş öğrenen” kişidir.

(Okuyucu burada yine Fromm'u anımsamıştır:

Sevgi eşitlik ve özgürlük üzerine kuruludur, yaratıcı bir etkinliktir.
Sevmek, sevilen insanı canlandırmak, onun yaşam duygusunu arttırmak anlamına gelir”).

Öyleyse sevmek güç bir iştir, özellikle de gençler için. Rilke yazıyor:

İnsanın, insanı sevmesi: bize verilmiş ödevlerin hepsinden zoru budur belki, tüm sınırların ötesinde bir ödevdir, en son sinama ve deneme, diğer bütün uğraşların kendisi için bir hazırlık sayılabileceği bir uğraştır. Bunun içindir ki, genellikle bütün işlerde henüz acemi olan gençler sevmenin üstesinden gelemez; sevmeyi öğreneceklerdir henüz. Tüm varlıklarıyla, yalnızlıklar ve korkmalar içinde hop hop atan yüreklerinin çevresindeki bütün güçleriyle sevmeyi öğrenmeleri gerekmektedir. Sevmeyi öğrenmek de yaşamın hayli içerlerine dek uzanır, sürer epey zaman: seven kişiyi çoğalmış ve derinleşmiş bir yalnızlıktır bekler. Bir kez sevgi, bir başkasında erimek, kendini bir başkasına sunmak, bir başkasıyla birleşmek değildir. (çünkü henüz arılaşıp durulaşmalardan uzak, henüz gelişimini tamamlamamış, henüz dirlik düzenlikten yoksun bir kimsenin bir başkasıyla birleşmesi ne önem taşır); kişi için olgunlaşmanın, kendi içinde bir şey olmanın, dünya olmanın, bir başkasının uğrunda kendisi için bir dünya olmanın yolunda yüce bir fırsattır sevgi.

(...)

Sevmelerde yanlış bir yol izleyen, yani kendilerini karşısındakilere sunarak ve yalnızlıktan kaçarak seven gençlerin birçoğu
(ortalama insanlar, hep bu yolu izleyecektir) sonradan yanılgılarının ezikliğini hissetmekte...” (1904)


YARATMA ZAMANI

Rilke'nin bu yüzyılın hemen başlarında yazdığı mektuplar okurken,
yüzyılımızın kimi psikologlar sevgi konusunda yazarken acaba Rilke'yi mi incelemişlerdi diye sormamaya olanak yok.
(özellikle hümanist akıma bağlı psikologların edebiyata düşkün oldukları bilinir)

Rilke öyle çağdaş bir psikoloji yapmış ki, alıntıları daha fazla uzatırsam telif hakkı ödemem gerekecek.

Rilke; sevgi, cinsellik, kadın, erkek konularında yazarken,
  • ortak yaşam,
  • bağımsızlık,
  • cinsel kimlik,
  • cinsel özgürlük gibi çağdaş birçok kavram da işlemiş.

Peki Rilke'yi bu denli güncel kılan başarısının gizi nerede?..

Notlar'da sık sık yinelenen “görmeyi öğrenmek” kavramında, hiç kuşkusuz.

Rilke için görmeyi öğrenmek demek,
insanın kendi iç dünyasıyla dış dünyanın bütünleşmesi ve evrensel sorunların bu bütünlük içinde yaşanması süreci demek.

Mektuplarından birinde şöyle yazmış:

Bugünden kalkıp birtakım cevaplar ardında koşmayı bırakınız lütfen; aradığınız cevapları ele geçiremeyeceksiniz, çünkü onlar yaşayacak duruma gelmediniz henüz. Oysa her şeyi yaşamaktır önemli olan. Siz de şimdilik soruları yaşayınız. Belki giderek öyle olur ki, uzak günlerin birinde, kendiniz de farkına varmadan, cevaplardan içeri yaşamalara başlarsınız.” (1903)

O halde Rilke'nin başarısı ne sadece içgözlemde ve düşgücünde, ne de dışarda gördüklerinde, yaşayarak kazanılan bilgece bir olgunlukta asıl.
(bir mektubunda, “eskisinden çok daha fazla şey algılayabilen bakışım” diyor)

Goethe de İtalya gezisinde kazanmıştır bu olgunluğu:

Burada insan dikkatle ve ciddi bir şekilde çevresini incelediği ve gören gözlerle dört bir yana baktığı oranda olgunlaştığını anlıyor. Olgunluk kavramı hiçbir yerde böylesine insanin bütün duygularını etkilemiyor. Bana öyle geliyor ki, bu olgunluğa ulaşıncaya kadar, yeryüzünde hiçbir şeyin değerini hakettiği ölçüde verememişim (1786).

Burada bütün gördüklerimi, benimsediklerimi gözümün önünde canlandırmaktan kaçınıyorum,
bu hazinenin ruhumda gelişip, olgunlaşmasını beklemek gerek.” (1787)

Olgunlaşmak bütünlüğe, bileşime ulaşmak demek.

Nerede kalmıştık?..
Bu yazıya bir giriş paragrafı arıyorduk.

İşte size üçüncü deneme:

3. Camus bir yazısında,

Yaşamak için bir zaman vardır, yaşamaya tanıklık etmek için ayrı bir zaman. Bir zaman daha vardır, yaratmak için.
Tüm gövdemle yaşamak ve tüm yüreğimle tanıklık etmek bana yetiyor. Sanat yapıtı daha sonra gelecek” demektedir.

Eğer yaratmak için özel bir zaman varsa, bu mutlaka yaşamanın ve seyretmenin bütünleştiği zaman olmalı.
Esintilerini konuşa konuşa aktaran bir yazarda yaşamanın tanıklık etmekle buluşmasını görebiliyorum.
Bu yüzden bütün mektuplar bana yazılmış gibi, bütün konuşmaları benimle yapılmış gibi sevinçle ve keyifle okuyorum.

Şimdilerde dilimizde ne anlamlı mektuplar, ne içtenlikli konuşmalar, ne güzel delilikler yayınlanıyor!.. Farkında mısınız?



Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 101 - 1 Ağustos 1984