Tevfik Fikret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tevfik Fikret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Halûk Fikret


Tevfik Fikret, ölümünden 70 yıl sonra, hâlâ tartışma konusu... Özellikle, Mehmet Akif’in karşıtı ve hedefi olarak, Fikret son zamanlarda yeni eleştirilere uğradı ve savunuldu. Kültürümüzde din-laiklik, gelenek-yenilik, maneviyat-rasyonalizm, iman-şüphecilik tartışmaları sürdükçe, Fikret çelişmesi de önemli bir simge olarak sürüp gideceğe benzer. Aslında, bu iki büyük şairimizi lekelemezsek, küçültmezsek, böyle bir tartışma sağlıklı ve yararlıdır.

Bir de önemli olan, Akif ile Fikret’in temsil ettiği değişik duygu ve düşünce âlemlerini eleştirirken, kişisel yaşantılarını gelişigüzel polemik konusu yapmaktan kaçınmamızdır. Fikret’in kişiliği, psikolojik düzeni, ilişkileri yüzyılın başından beri, süzgeçten geçirildi, birtakım kimseler tarafından (bazen kıyasıya) yargılandı.

Fikret’in aleyhine kullanılan başlıca olaylardan biri, oğlu Halûk’un Amerikan uyrukluğuna geçmesi, din değiştirmesi ve rahip olmasıdır. Birçok yazarlar ve okurlar, oğlunun kararlarından Fikret’i sorumlu tutmuş ve bağışlayamamıştır. Akif-Fikret tartışmasında ise, Akif’in oğlunun esrarkeş olarak yaşayıp ölmesi, acı sözlerle vurgulanmıştır. Her iki suçlama, yanlış ve insafsız olduğu ölçüde üzücüdür. Oğulların yaptıklarından veya yapmadıklarından babaları suçlu tutmak, ilkel bir davranıştır.

Yine de, özellikle Halûk’a ilişkin gerçekleri, gün ışığına çıkarmaya çalışmak, yazın ve kültür araştırmacılarımız için bir görevdir. Çünkü Halûk, adı simgeleşmiş bir oğuldu. Kendi çağının en önemli şairi olan Tevfik Fikret, oğlunu yeni bir Türk toplumunun vaadi olarak görüyordu. Halûk’un o idealden çok ötelere, beklentilerden bazılarının tam tersine yönelmiş olması, dikkate değer bir olgudur.

Haluk’un bir önemi de, edebiyat tarihimize Tevfik Fikret hakkında, başka hiç kimsenin vermediği ve veremeyeceği bilgiler, izlenimler, yorumlar ve belgeler sağlayacak durumda olmasıydı.

Ne var ki, Amerika’da geçirdiği uzun yıllar boyunca, Haluk Türklükten kopmuş görünüyordu.
Kendisiyle temas eden muhabirlerle, araştırmacılarla, hatta herhangi bir Türkle görüşmeyi kabul etmiyordu.


HALÛK FİKRET’LE YAZIŞMALARIM

Hayatının son yıllarında Halûk ile mektupla ilişki kurabilmiştim. 1963 ve 1964’te birkaç kez yazıştık. Halûk, yer yer ilginç sezgiler ve bilgiler getiren, birkaç mektup yazdı bana. Ama, benim umduğum ve edebiyat tarihçilerimize yararlı olacağını sandığım açıklamalarda bulunmadı. Kendisinden çeşitli ricalarda bulunmuştum: Elindeki belgeleri, fotoğrafları, mektupları, yadigârları, yayınlanmamış şiirleri ortaya çıkarıp Aşiyan Müzesi’ne veya bir üniversiteye bağışlaması; babasına ilişkin anılarını yazması ya da banda alması; “Halûk” şiirleri konusunda düşündüklerini kaleme alması vd.

Halûk, bunları yapmadı, yapamadı. Mektuplarındaki üsluptan belli oluyordu ki, böyle bir yeteneği yoktu.
Üstelik, yorgun (belki de hasta) bir “ihtiyar”dı. Nitekim, 1965 yazında öldü.

Bu mektuplaşmanın öyküsünü 1966 yılının Haziran ayında “Milliyette ayrıntılı olarak “Haluk’un Son Vedaı” başlıklı bir dizi halinde yayınladım. Yazışmaya çok daha önce başlamış olsaydık, ya da Halûk kısa bir süre sonra ölmeseydi, belki de yüz yüze görüşmemiz, mülakat yapmamız, anılarını saptamamız mümkün olacaktı. Belki, sadece uyrukluğunu ana dilini, yurttaşlarının dinini, Türk kültürünü ve babasının hatırasını niçin, hangi psikolojik etkenlerle inkâr etmiş olduğunu öğrenmek, hiç değilse sezmek fırsatını bulacaktık.


YANITSIZ KALAN SORULAR

Milli şair Tevfik Fikret’in oğlu, neden rahip olmuştu?
Rahiplik unvanını taşıyan adı niçin “Reverend Halouk Fikret”ti?
Adını neden değiştirmemişti?

Halûk ile mektuplaşmalarım, bu sorunların pek azını aydınlattı. Çünkü verdiği cevapların çoğu, kaçamaklıydı, boştu, yüzeyde kalıyordu. Babası hakkında damla damla bilgi verdiği gibi, kendisine ilişkin gerçekleri de gizlemeye çalıştığı belliydi.

O zamanların gelenekçi ve renkli fıkra yazarı (Ref’i Cevat) Ulunay, “Milliyet”teki köşesinde, Halûk’un bana mektupları konusunda şunları yazdı:

Türkiye’nin büyük bir şairinin oğlu Türkçe bilmiyor, milliyetini bilmiyor, vatanını bilmiyor, dinini bilmiyor, tarihini bilmiyor, kendini bilmiyor.

Ne müthiş bir boşluk! Yarabbi, kulunu dinsiz, imansız, vatansız bırakma Allahım... Dünyada bundan acı bir yokluk olamaz... Halûk’un bu hale gelmesinde en büyük suç babasındadır. Ona ne milli, ne de dini bir terbiye verebildi... Talât Bey, bu memlekete hiçbir alakası kalmayan bu kurumuş yosun parçasında ne bulacaktı?

Ulunay, “Bedbaht Adam” diye tanımladığı Halûk’ta bir şey bulunmayışında haklı mıydı?
Bu soru bir yana, Halûk’tan hiç mi bilgi sağlayamadık?

Başta Sayın Prof. Mehmet Kaplan olmak üzere, birçok edebiyat tarihçileri mektupların yararlı bir kaynak olduğuna işaret ettiler.

Şu sözler, acıklı olduğu kadar, birer açıklama olarak önemlidir:

Babam, bende edebiyat ve sanat yeteneği bulunmayışından dolayı derin bir hayal kırıklığına uğramıştı.

Babamın benim adıma yazdığı şiirlerin bir nüshası bile yok elinde. Zaten artık Türkçeyi de büyük zorluk çekerek okur oldum... Bende bir hazine gibi değer verdiğim iki gayet ufak tablosu var sadece... Tablolar, babamın ressamlığını gerçekten temsil eden resimler değil.


YURDA DÖNMEK ÜZEREYDİ Kİ...

1920’de Robert Kolej’e makine mühendisliği profesörü olarak gidecektim. Eşimle ben pasaportlarımızı çıkartmıştık, birkaç hafta içinde vapurla yola çıkacaktık. Tam o sırada yurda dönmemin uygun olmayacağı haberi geldi. Bu, tabii dini inancımdaki değişme yüzündendi... Dini eğilimlerimdeki değişmeyi babam biliyordu. Bir kez bu konuyu birlikte konuşmuştuk, ama kendisi bu bakımdan çok açık fikirliydi, kendi kararlarımı kendi başıma vermemi istedi. Annem hiç memnun olmadı. Sofu Müslüman olan dedem (annemin babası) hayal kırıklığına uğradı. Babama Tanrı’nın birliğine inananlardandı demek doğru olur. Tanrı’ya yaradan olarak inancı vardı. Şiir yazan, tabiat resimleri yapan, hayatını yurdunda ve ulusunda özgürlüğün, adaletin ve iyi niyetin gerçekleşmesi uğrunda yaşayan bir insan, Tanrı’ya yaradan olarak inanmaktan başka bir şey yapamaz... Beni sadece Tevfik Fikret’in oğlu olarak tanıyan bazı kimselerden Hıristiyan papazı olduğumu işitip okuduktan sonra yazdıkları, şiddetli kınamalarla dolu birtakım mektuplar almıştım. Bu kınamaları iyi anlıyorum. Kendilerine hiç kabahat bulmuyorum. Şuna inanıyorum ki, yüce Tanrı -babamın Tanrısı ve benim Tanrım- beni dilediği yola götürmüştür.



SON VEDAI SÜKÛT OLMUŞTU

“Rev. Halouk Fikret”, ünlü babası ve kendisi hakkında elbette çok daha fazla bilgi verebilirdi. Ama vermedi.

1966 Haziran’ında Milliyet’te yayınladığım “Halûk’un Son Vedaı” başlıklı diziyi şöyle bitirmiştim:

Tevfik Fikret, ’Halûk’un Vedaı’ adlı ünlü şiirinde demişti ki:
Bize bol bol ziya kucakla, getir:
Düşmek, etrafı görmemektendir.

Bize bol bol ziya getirmeyen Halûk, babasına ve doğduğu memlekete bir hizmette bulunmak bakımından, etrafı görmemeyi ve etrafa bir şey göstermemeyi tercih ederek, ölümün kucağına düştü. uk un son vedaı, sükût olmuştu.

Bence, Halûk’un yaşamının gelişmesi bakımından aydınlığa kavuşması yararlı olabilecek bir nokta, Amerikalı eşinin kişiliği, dini ve manevi yaşantısı, Halûk üzerindeki etkileri idi. Halûk’un mektuplarında, eşinden çekindiği seziliyordu. Mektupları evde değil, kilisede yazmıştı. (Bu sezgimin doğru olduğu sonradan ortaya çıktı: Çünkü eşi, yazışmamızdan hiç haberi olmadığını bildirdi.)

Bayan Fikret’in kendi bildiği konularda bilgi veya ipucu verebileceğini ve belki evde Tevfik Fikret’ten kalmış şiirler, mektuplar, fotoğraflar varsa onları Aşiyan’a (ya da başka bir kuruluşa) hibe edeceğini düşünerek, Ethel Fikret’e de mektup yazmaya başladım. İlk mektubum, 11 Temmuz 1966 tarihli, ikinci mektubum 22 Ağustos 1966 tarihli... Halûk’un eşiyle, böylelikle yazıştık. Bu yazışmanın öyküsünü gelecek sayıda Milliyet Sanat Dergisi okurlarına anlatmak isterim.


Talât Halman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 142 - 15 Nisan 1986
_____________________________________________________________________________________________




Vatan şairi Tevfik Fikret’in Türkiye’nin geleceği olarak bel bağladığı oğlu Halûk, 1913’te Amerika’ya yerleşmiş, 1916’da Michigan Üniversitesi’nde Makine Mühendisliği derecesi aldıktan sonra Ethel isimli bir Amerikalı hanımla evlenmiş, din değiştirmekle kalmamış, Presbiteryen rahibi olmuştu. Türk kamuoyu, Halûk’un yaptıklarına o zamandan beri üzgün ve kızgındır.

Uzun yıllar hiçbir Türk ile temas etmeyen Halûk’un, ömrünün sonuna doğru, bana birkaç mektup yazmasını sağlamıştım ama, kısa bir süre sonra Halûk öldüğü için kendisinden geniş bilgi edinmek mümkün olmamıştı.

1966 yazında yolladığım iki mektuba, Eylül başında “Ethel G.Fikret (Mrs. H. Halouk)” imzalı bir cevap geldi. ilk mektubumu aldığından birkaç gün sonra sol ayağının kırıldığını, bu yüzden birkaç hafta hastanede kalması gerektiğinden cevap yazamadığını bildirip özür diliyordu. Ve kocasının uzun hastalığının ve ölümünün bıraktığı şok etkisinden bir türlü kurtulamadığını söyleyerek şunları ekliyordu: Hastalığı boyunca çok sabırlıydı. Çok sevilen bir insandı. Kendisi için düzenlenen anma törenine altı yüz dostu katıldı. İnce zevk sahibi bir insandı, en ufak şeylerin bile en mükemmel biçimde yapılmasını isterdi.

Mrs. Fikret, bunun arkasından, ilginç bir paragraf yazmıştı: Halouk’a yolladığınız mektuplardan hiç haberim yoktu. Nihayet, kilisedeki bürosundan bana getirilmiş olan dosyalarını gözden geçirmek cesaretini kendimde buldum da öğrendim. Sizin mektuplarınızı bana sözkonusu etmemiş olması, istediklerinizden neler mümkünse hepsini yapması için kendisine baskı yapacağımı bildiğinden ötürüdür. O, halde, istediklerinizi yapmaya vakti kalmadığını düşünüyordu. Her dakikasını işine hasrediyordu.

Halûk’un eşi, “hatıra eşyası” konusunda şu bilgileri veriyordu:

Tevfik Fikret’in iki küçük tablosundan başka, sahip olmakla onur duyduğumuz birkaç parça bakır ve gümüş kakmalı pirinç eşya ile Madam Fikret’in vaktiyle bize getirdiği birçok eşya var. Sayılamayacak kadar fazla olan bu şeyleri Madam Fikret, evlerindeki masalardan ve raflardan toplayıp getirmiş. Kendisi, bize küçük bir fotoğraf albümü de bir akmıştı. Albümde, evin içi, Tevfik Bey’in odası da dahil olmak üzere çeşitli odalarda bu eşya görülmektedir. Haluk’un büyükbabasına ait olan bazı şeyler de var. Ben, yıllarca evimizde duran bu eşyayı çok seviyorum. Bu hatıralar, Halouk’un Türkiye’deki hayatıyla benim aramdaki biricik somut ilişkidir. Benim için anlam taşıdıkları sürece saklayacağım onları. Hepsini o kadar seviyorum ki şu belirsiz yaşamımı bitirdiğimde ne olacaklarını düşünüp duruyorum. Nereye konulmaları gerektiği konusunda avukatımla görüştüm bile. Elbette bu eşyanın Fikret’in evine iadesinin en uygun çözüm yolu olacağı kanısındayım. Gelgelelim, işittiğime göre, hükümet binaya iyi bakmıyormuş, bu bakımdan eşyayı oraya koymak uygun olmayabilir.

Halouk’un size Amerika’daki hayatı konusunda yazdığı iki mektubun suretlerini bulamadım. Kopyalarını çıkarıp bana gönderirseniz çok sevinirim, minnettar kalırım. O mektupları okumak, benim için büyük bir teselli kaynağı olacaktır, çünkü Halouk’un Amerika’ya ne büyük bir sevgi duyduğunu biliyorum.

Bayan Ethel Halouk Fikret’in bu isteğini yerine getirdim. 9 Eylül 1966’da uzun bir mektup yazarak, evindeki hatıra eşyasını Aşiyan Müzesi’ne ya da bir üniversiteye bağışlamasını, Fikret’le ilgili belge ve bilgileri uzmanlara vermesini rica ettim. Yine uzun süre, Mrs. Fikret’ten ses seda çıkmadı. Nihayet, 13 Aralık 1966 tarihli bir mektup geldi. Uzun ve ilginç bir mektuptu bu.

Ethel Fikret diyordu ki:
Tevfik Fikret’in yaşantılarıyla ilgili soruları cevaplandırmaktan aciz kalmak duygusu, kocamı nasıl üzmüşse, beni de üzüyor.
Ancak, eminim, kocam bunu başarmak bakımından benden çok daha iyi durumdaydı.

Bayan Fikret, kocasının ölümünden duyduğu derin üzüntüyü ve dul kalmanın zorluklarını anlattıktan sonra, Halûk’un bana yolladığı mektuplar hakkında şöyle özür diliyordu:

Umarım, mektuplarında daktilo hataları var diye ve Halouk sizin ihtisas alanınızda bilgili olmadığından ötürü, onun çeşitli çalışma alanlarındaki yeteneklerini azımsamamışsınızdır. Çok okumuş, ince duygulu, dostluğu ılık, halim selim, inançları güçlü, eksik yönleri bakımından bilinçli, bağışlayıcı ve çok insaniyetçi bir kişiliği vardı.

Mektup, Fikret’in oğlunun Presbiteryen Kilisesi’nde papaz oluşu ve Amerikancılığı konusunda şunları yazıyordu:

Hıristiyan dininde rahip olduğu için, kendisine danışanlar pek çoktu. Yüksek ya da düşük düzeyde olsun, her türlü insani sever, onlarla görüşmekten hoşlanırdı. Vatandaşlığını kabul ettiği memleketine büyük sevgi duyardı. Pekçok derneklerde, siyasal kuruluşlarda, kulüplerde konuşmalar yaparak, Amerikancılık ile başka ülkelerdeki istibdat rejimlerini karşılaştırırdı. Belki şahsen en yakından bildiği, 1907’de yer alan ve kansız ihtilal diye bilinen olaydan önce Türkiye’deki siyasal durumdu. 1907’de Sultan tahttan indirildiği ve babasının (Haluk’un babası Tevfik Fikret’in) de üye olduğu Jön Türk hareketi iktidara geçti.

Diyorsunuz ki Halûk hakkında bir hayli olumsuz eleştiri yapılmış, şiddetli yazılar yayınlanmış. Amerika’ya mühendislik derecesi almaya geldiğinde çok gençti. Babası karar vermişti bu eğitime. Çok geçmeden, Halouk eğitimini tamamlamadan, babası öldü. Birbirini izleyen birkaç olay sonucunda, Halouk Amerika’da kaldı. Bence, bunu haklı göstermeye çalışmak gerekmez. O, daima, en yüksek ilkelere sadık yaşadı. Birkaç değişik eyalette bulunduk: Her birinde kendisini tanıyanların hepsinin sevgisini kazandı.

Ne yazık ki Bayan Fikret, tıpkı kocası gibi, en can alıcı noktaları aydınlığa kavuşturmaktan çekiniyordu.Bunu haklı göstermeye çalışmak gerekmez, sözü iki zıt anlama geliyor gibi görünürse de, Bayan Fikret bu cümleyle, aslında “Halûk, Amerika’da kalmakla iyi etmiştir, yaptığı tamamiyle haklı ve doğrudur, hayatı da zaten bunu ispat ediyor,” demek istiyor.

Haluk’un eşi Ethel Fikret, 13 Aralık 1966 tarihli mektubunu şu üzücü cümlelerle bitiriyordu:

Geri kalan birkaç yıl içinde yapmayı arzuladığım pekçok şey var. Ben de yetmişlerimdeyim.
Keşke bize on ya da yirmi yıl önce yazmış olsaydınız.

Yüreğim sızladı bu son cümleyi okuyunca. Demek, 1940’larda ya da 1950’lerde, ben veya bir başkası Halûk’a aynı soruları sorup aynı ricaları sunsaydı, hem Halûk’un kendi yaşamı konusunda bilgi edinecek, hem de Babası Tevfik Fikret’e ilişkin düşünce ve duygularından hiç değilse bazılarını öğrenebilecektik. Nitekim 1963 ve 1964’te, ömrü sona ererken, Halûk bana yazdığı mektuplarda birçok ilginç gerçekleri -az da olsa- aydınlatmış, daha önce bilmediğimiz bazı gerçeklerden söz etmişti.

Buna karşılık, yıllar boyunca, çeşitli kaynaklardan öğrendiğimize göre, Halûk hiçbir Türkle temas etmeyi, görüşmeyi, mektuplaşmayı kabul etmemişti. Acaba bizler o vakit yanılmış mıydık? Yoksa, Halûk gerçekten olumsuz davranışlar içindeydi de, eşi bunu bilmiyor muydu? Nitekim, Halûk benimle mektuplaştığını karısından gizlemişti.

Fikret’in oğlu ve umudu Halûk, fazla yazmadan gitti. Eşi Ethel’den sonraki birkaç mektubuma cevap gelmedi. Türk yazın tarihi için önem taşıyan birçok bilgi ve belgeler, fotoğraflar ve tablolar, belki yayınlanmamış şiirler ve yazılar, elbette pekçok mektup ve hatıra eşyası, kayıplara karıştı ya da karışmak üzere.

Haluk’tan sonra, Mrs. Halouk Fikret de sükûta daldı. Yazık oldu.



Talât Halman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 143 - 1 Mayıs 1986

Aşiyan


Edebiyat müzelerinin en zengini, konusunu en iyi tanıtanı, Rumelihisarı’nda, Kayalar Mezarlığı’nın üstündeki sırtta, eski Robert Kolej duvarının dibinde bulunan “Aşiyan”dır. Aşiyan, Tevfik Fikret’in 1906’da, ölümünden 9 yıl önce planını, iç ve dış süslerini kendisinin düzenlediği evidir. 1945’de İstanbul Belediyesi’nce satın alınarak “Edebiyat-ı Cedide Müzesi” durumuna getirilmiştir.


TEVFİK FİKRET’İN EVİ

Edebiyat cedide akımının ünlü ozanı, şiir yenilikçisi yurt ve ulus sevgisinin, toplum, sorunlarının sözcüsü Tevfik Fikret, II. Abdülhamit’in yönetimi Servetifünun dergisini kapattığı ve Edebiyatıcedide yazarlarını zorunlu bir suskunluğa ittiği yıllarda Rumelihisarı’nda, kaynatasının yalısında oturuyordu. Bu sırada babasından kalan Aksaray’daki konağı sattı. Borca da girerek “Aşiyan(yuva) adını vereceği evi yaptırmaya koyuldu. Evin planlarını kendisi düzenlemişti. Yaşamının son 9 yılı bu evde geçti. Baskı döneminin bunalım dolu son iki yılı, 1908’de ikinci Meşrutiyetin getirdiği umutları, İttihat ve Terakki’nin umut kırıcı yönetimini, Balkan ve dünya savaşlarıyla imparatorluğun sürüklendiği çöküntüleri ozan bu evde yaşadı. “Haluk’un Defteri”, “Şermin” gibi son kitaplarını burada hazırlayıp yayımlattı. Ölümü de burada oldu.

Yapımında, düzenlenip döşenmesinde Fikret’in kişiliğinin, beğenisinin derin izlerini taşıyan Aşiyan,
ozanın ölümünden sonra onun anısını yansıtmayı sürdürdü. Ölüm yıldönümlerinde burada törenler düzenleniyordu.



MUSTAFA KEMAL AŞİYAN’DA

Tevfik Fikret’in ölümünün 3. yıldönümünde Aşiyan’da düzenlenen törene, Filistin’deki 7. Ordunun komutanlığına atanmış olan Tuğgeneral Mustafa Kemal de katılmıştı. O gün yapılan törende Milli Eğitim Bakanı adına Selahattin Adil Bey konuşmuş, Rıza Tevfik, ozanı ve şiirini tanıtan bir konuşma yapmıştı. O günkü töreni anlatan Ali Kâmi (Akyüz), “Burada her şey canlıydı ve köşe bucak her yer Fikret’i söylüyordu,” der. Rıza Tevfik’in konuşmasında Tevfik Fikret’in ahlak ve vicdanından söz edişini, Tarih-i Kadim şiiriyle ilgili yanlış kanıları düzelttiğini açıklar. Bahçede “nazik ev sahibi tarafından sunulan sütlü çaylar ve bisküilerin” yenilip içildiğini anlatır... Bu anma töreni sırasında ziyaretçilerin imzaladığı bir anı defterine “Tavaf-ı tahatturunda bulunmakla mübahi perestişkâran-ı Fikret” (Anma ziyaretinde bulunmakla övünen Fikret-severler) sözlerinin altını Süleyman Nazif ve Faik Ali ile birlikte Mustafa Kemal de imzalamıştır. Bugün bu defter müzede sergilenmektedir.


AŞİYAN’DA FİKRET’TEN ANILAR

Aşiyan’da Fikret’in yaşamının kısa sayılabilecek bir bölümü geçmişti. Fakat yapımın yeri, döşenmesi, eşyası ozanın kişiliğiyle çok yakından bütünleşmişti. Fikret’in ölümünün ikinci yıldönümünde İkdam gazetesi adına törene katılan Ali Naci (Karacan) Aşiyan’ın o günlerdeki görünüşünü ve uyandırdığı düşünceleri şöyle anlatır:

Evin yapılışındaki üslup, şu tarhların düzeltilişindeki özen, karşı pencerelerin genişliği ve güzelliği, bahçenin çevresini kuşatan dikenli çitler, daha sonra her şey, buradaki dinginlik, iç rahatlığı, vicdan rahatlığı, tatlı bir içki gibi yavaş yavaş, damla damla gönlümün içine akıyordu. Bahçenin içine girdiğim vakit konukların bir bölümü ağaçların altına serpilmiş gibi idiler. İki üç çarşaflı hanım, ellerini şakaklarına dayamış, hasır sandalyelerin üzerinde bir şey düşünüyorlardı. Beri yanda bir erkek, heykelleri andıran bir kendinden geçişle dakikalar olmuştu ki karşı kıyılara dalmış duruyordu. Bu kadın kimdi ki kara giysilere bürünerek yüzündeki gülümsemeli yasla herkesi ağlar gibi ağırlıyordu?

İnsanlara bu sükûnet isteğini aşılayan Aşiyan’dı. Ben bile bu eve, Fikret’in en güzel şiirini okur gibi bakıyordum. Duygu ve ahlâk seçkinliğinin çizgi ve renk biçimindeki belirtilerini gösteren Aşiyan önünde sanki bir büyüye kapılmıştım, her yanda gizli bir sanat yaratışı, her köşede temiz bir heyecan eseri, bütün bu değişik şekillerin altında şairin güzelliklere tutkun olan ruhu görünüyordu. Evin türlü çizgileriyle kendinin düşünce ve duyguları arasında ne inanılmaz bir benzerlik vardı. Duvarlara asılmış çerçeveler, yere serilen halı, tavandaki süsleme, öteye beriye konulan heykel, biblo, resimler, çocukluğa, gençliğe ve geçmiş yıllara ait eski anılar, gözlerim ile dolaştığım her şeyin altında onun ya bir ülküsünü ya da bir anısını gözlüyordum.


HASAN ALİ YÜCEL’İN İLGİLENMESİYLE...

Fikret’in ölümünü izleyen otuz yıl içinde eşi Nazime Hanım, Aşiyan’ı ve ozandan kalan anıları korumaya çalışmıştı. Ancak geçim güçlükleri yüzünden yapının bazı odalarını Robert Kolej öğrencilerine pansiyon olarak vermiş, bir bölüm eşyayı da elden çıkarmak zorunda kalmıştı.

Aşiyan’ın satılmaya kalkışılması, Robert Kolej’in de alma girişiminde bulunması üzerine Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in yardımı ve girişimiyle yapıyı eşyasıyla birlikte İstanbul Belediyesi aldı. Burada belediyeye bağlı olarak kurulan “Edebiyat-ı Cedide Müzesi” Tevfik Fikret’in 30. ölüm yıldönümü olan 19 Ağustos 1945 tarihinde açıldı. Törende Bakan Hasan Ali Yücel, İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, Hüseyin Cahit Yalçın, Rıza Tevfik Bölükbaşı konuşmalar yaptılar. Belediye, müzeye çıkan yolu da yaptırmış, bahçenin girişine taş merdivenler döşetmişti.

Fikret’ten kalan eşya bütün bir müzeyi oluşturacak yeterlikte olmadığı için alt kata Abdülhak Hâmit ve Edebiyatıcedide yazarlarıyla ilgili eşya yerleştirilmişti. Üst kat Fikret’e ait bulunuyordu.


BUGÜN AŞİYAN

Bugün Aşiyan’ın zemin katı müzenin yönetim yeri olarak kullanılmaktadır. Birinci katta Abdülhak Hâmit salonu bulunmaktadır. Burada Hamit’in babası tarihçi Hayrullah Efendi’nin, dedesi hekimbaşı Abdülhak Molla’nın yağlıboya portreleri bulunmaktadır. Abdülhak Hamit’in salondaki yağlıboya resmini son halife Abdülmecit fotoğraftan büyüterek yapmıştır. Salonda Hamit’in Nejat Sirel tarafından yapılmış büstü, kişisel eşyası, TBMM 4. devre üyelik kartı, saati, milletvekili rozeti, kalemliği, mühürleri bulunmaktadır. Bir vitrinde “Arziler, Ruhlar, İlhan, Zeynep, Sahra, Cünun-i Aşk, Liberte, Finten, İbn-i Musa, Tarhan, Hakan, Tayflar Geçidi, Yabancı Dostlar, Tezer” gibi yapıtlarının müsveddeleri sergilenmektedir. Bir vitrinde de “Bâlâ rütbesi”ni taşıyan üniforması, sivil giysileri, nişanları yer almaktadır.

Edebiyatı cedide”ye ayrılan odada Recaizade Ekrem’in gene Abdülmecit Efendi tarafından yapılmış yağlıboya tablosu, duvarlarda Edebiyatıcedide yazarlarının fotoğrafları görülmektedir. Vitrin içinde Ekrem Bey’in mührü, kalemtraş ve kalemleri, Servetifunun dergisi sahibi Ahmet İhsan’ın kartı. Servetifunun’un muzır bir makale yayımlamış olduğu gerekçesiyle kapatılması kararı bulunmaktadır. 1317 (1901) tarihli bu belgede “Haftalık Servetifünun mecmuası bugünden itibaren bilâ müddet tatil kılınmıştır.” denilmektedir.

Edebiyatıcedide odasında Fikret’in çağdaşı yazarlara mektupları, ona gönderilen mektuplar, Samipaşazade Sezai’nin Abdülhak Hamit’e bir mektubu, Süleyman Nesib’in, Süleyman Nazif’in mektupları, Abdülmecit’in fotoğraftan yaptığı Tevfik Fikret portresi, Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır’a Kudüs’te mutasarrıfken armağan edilen kartpostal paravan göze çarpmaktadır.


TEVFİK FİKRET BÖLÜMÜ

Tevfik Fikret’in eşyası yapının üst katında yer almaktadır. Buradaki çalışma salonu bir kapı ve bir köprüyle bahçeye bağlanmaktadır. Köprünün bahçedeki ucundan Fikret’in ders vermeye gittiği Robert Kolej’e uzanan “dikenlik, çetin taşlı” yol başlıyordu. Ozanın “Hürriyet yolunda” altbaşlığını taşıyan “İzler” şiiri bu yolun verdiği esinle yazılmıştır.

Çalışma salonunda Tevfik Fikret’le ilgili eşya arasında koltuklar, kartpostaldan büyüterek yaptığı tablolar, kendi fotoğrafları bulunmaktadır.

Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinden esinlenerek Abdülmecit’in yaptığı tablo da buradadır.
Tablonun kenarında “Mahbub-i muhterem Tevfik Fikret Beye, 1326 (1910)” sözleri okunmaktadır.

Vitrinde Fikret’in basılı yapıtları, kendi el yazısıyla şiirleri, eğitimci Sâtı Bey’in, Nurullah Ataç’ın ağabeyi Dr. Galip Ata’nın, Dr. Adnan (Adıvar)’ın kartları görülmektedir. Duvarda Büyük Türk Lügati’nin yazarı Hüseyin Kâzım Kadri’nin kızı olan ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde süsleme dersi okutan Rikkat Hanimin Tevfik Fikret tarafından yapılmış yağlıboya çocukluk resmi de bulunmaktadır.

Vitrinler içinde Aşiyan’ın Fikret tarafından çizilmiş taslakları, planları, kaşık, tesbih, yazı araçlar, paletleri, fırçaları, kâğıt makasları, tesbihler de göze çarpmaktadır.

Fikret’in yatak odasında 48 yaşında şeker hastalığından ölen ozanın maskı, fesi, aynaya bakarak yaptığı kendi portresi, büstü bulunmaktadır.
Yatak, komidin gibi eşya, o dönemin özellikleri gözetilerek sonradan sağlanmış ve müzeye konmuş bulunmaktadır.



ŞAİR NİGAR SALONU

Aşiyan’ın bir odası 1961 yılında Tevfik Fikret’in etkisinde eser veren ve yakın çevresinde yer alan Nigâr Hanıma ayrılmıştır. Bu odada Nigar Hanımın oğlu ile Fikret’in yakın çevresinden Salih Keramet Nigâr’ın bağışladıkları eşya bulunmaktadır. Burada Nigar Hanımın İranlı bir ressam tarafından yapılmış karakalem portresi, Recaizade Ekrem’in imzalı fotoğrafı, Türkoloji bilgini Dr. Knoş’un, Ahmet Mithat Efendi’nin imzalı fotoğrafları, ozan Leyla Hanımın, Nigâr Hanımın babası Macar kökenli Osman Paşa’nın fotoğrafları bulunmaktadır. 1000 kadar kitabın yer aldığı bu oda müzenin okuma salonudur.


FİKRETİ TANIMAK İÇİN

Aşiyan, Tevfik Fikret’in kişiliğini, sanatını ve çağını çok canlı çizgilerle tanıtan bir müzedir. Burada eşya ve belgeler yaşanmış bir hayatla yakından birleşmektedir. Müzede 1952’den beri görev yapan Jale Munar, Fikret’in kişiliğini ve yapıtlarını ayrıntılarıyla çok yakından tanıyan ve tanıtan bir yöneticidir. Yaklaşan emekliliğini beklemekte olan Bayan Munar’ın yerine edebiyatımızın bu önemli temsilcisini ve çağını, onun kadar yakından tanıyan, seven bir görevlinin atanmasını dileriz.

Aşiyan için dilenecek daha başka şeyler de vardır: Müzenin açılışını hemen izleyen bir tarihte,
1947 yılında Kenan Akyüz’ün yayımladığı “Tevfik Fikret” kitabında, konuyla ilgili bölümün sonunda şunlar söylenmektedir:

Bu haliyle pek boş duran müzenin eksikliklerinin tamamlanması ve her gün daha iyi bir duruma getirilmesi,
şüphesiz ki her nesle düşen zevkli bir borç olacaktır.

Prof. Akyüz’ün bu dileği yazık ki gerçekleşmiş değildir. Fikret’e ait yeni eşya ve belge toplanmadığı gibi onun hakkındaki araştırmalar, çalışmalar da izlenmemiştir. Bu çalışmalara, ozanla ilgili yapıtlara, öğretici panolara hiç yer verilmemiştir. Fikret’in yakın sanat çevresinin temsilcilerine ait sınırlı eşya küçük bir odada üstüste bir yığın halinde sergilenmektedir. Edebiyatıcedide’nin ayrı bir müzede daha zengin biçimde tanıtılması elbette özlenecek bir şeydir. Ama şimdilik bu yapılmadığına göre Edebiyatıcedide odasının eşya ve belge yönünden zenginleştirilmesine çalışılmalıdır. Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Hüseyin Siret, Celâl Sahir vd. ile ilgili eşya ve belgelerin toplanması için bugün bile geç kalınmış değildir. Ama elde bulunan her şey yarın yok olup gitmiş olacaktır!

İstanbul Belediyesi’nin Aşiyan’la ilgili çalışmalar için de yetkililerle işbirliği kurması beklenmelidir.



Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 347 - 10 Aralık 1979