“Her yerde gizli bir savaş hazırlığı... Ha patladı, ha patlayacak bir şiddet tehdidi...”
Bundan bir iki yıl önce Sarkis’in atölyesini gezerken, ne olduklarını bilmediğim nesnelere, anlamaya çalıştığım “iş”lerine bakarken, içimi saran duygu, aklımda yer eden izlenim bu oldu: “Her yerde gizli bir savaş hazırlığı, ha patladı, ha patlayacak bir şiddet tehdidi...”
Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, günümüz insanının (Sarkis’in yapıtlarını, işlerini görmüş olsun ya da olmasın) içinde taşıdığı bu duygu, başkalarıyla paylaştığı bu izlenim, kanımca, Sarkis’in “iş”lerinin özünü oluşturuyor. Bu özü kavramak içinse, bugün sanatçının Paris’te (Beaubourg) Pompidou Sanat Merkezi’nde açtığı sergiyle yetinmek yeterli değil. Gerilere dönmek, önceki işlerine bakmak gerekiyor.
Sarkis, 1964’ten bu yana Paris’te oturan bir Türk ressamı. Yalnız Türkiye’de değil, dünya sanat çevrelerinde tüm dikkatleri üzerine çekmesi, 1967 Paris Bienali’nin resim dalında büyük ödülü kazanmasıyla oldu. 1970’te ise Paris Modern Sanatlar Müzesi’nde açtığı sergiyle Paris gibi bir sanat arenasında kendini kabul ettiriyordu.
Bu sergiye ilişkin olarak, bir sanat rehberi niteliğindeki: “Pariscope” dergisi şöyle diyecekti:
“Bu sergi, modern sanat tarihinin önemli bir aşamasını belgeliyor:
Fransız resim izleyicileri ansızın Paris’te çok büyük bir sanatçının, Sarkis’in varlığından haberli oluyor...”
Bu sergide Sarkis’in giderek geliştireceği, bütünleyeceği dünyasının ipuçlarını buluruz: Kullanılan malzemeler arasında metal plakalar, katran, elektrik akımını geçiren parçalar, teller, neon ışıkları, ısı veren araçlar... vb. vardır. Bu ve benzeri malzemeler aracılığıyla Sarkis, çelişkileri, görünmeyen güçlerin ilişkisini vurgular.
Eleştirmen Bernard Borgeaud’nun dediği gibi “Sarkis’in bu çatışmalı, saldırgan, yabancı, hani neredeyse bize düşman diyebileceğimiz dünyası, büyüleyici, seyircisini şaşkına çeviren, hayran eden bir dünyadır. Çünkü, gerçek olduğunu, var olduğunu, yaşadığını hissediyoruz.”
İşte bu sergideki “işler”den biri: Tahta bir sandık. İçinde metal çubuklarla sıkı sıkı tutturulmuş, yerleri belirlenmiş beş tane katranlı kâğıt rulosu. Koruyucu bir alüminyum kâğıda sarılmış elektrik kablosu, bu beş ruloyu çevreledikten sonra sandığın bir ucundan çıkıp bir teype bağlanır. Teypten düzensiz aralarla bir köpek havlaması duyulmaktadır.
Burada çeşitli çelişkilere tanık oluyoruz:
- Malzemenin kendi içindeki organik çelişki (metalin sertliği, katılığı, tutuculuğu, katranın yumuşaklığı, akıcılığı, geçiciliği gibi).
- Kullanılan malzemelerin organik niteliğiyle, burada kullanılma biçimleri ya da işlevleri arasındaki çelişki (örneğin katranlı ruloların bobin gibi, enerji yüklü torpiller, mayınlar gibi kullanılması; ama patlamayı önleyici katranla sarılı olması).
- Üçüncü bir çelişki: Köpeğin havlama sesi: Bu havlama bir yandan yapıtı, “işi” koruyucu olarak nitelendirilebileceği gibi, aynı zamanda tehdit edici, her an saldırıya geçebilecek bir öğe olarak da düşünülebilir.
Yukardaki örnekte görüldüğü üzere, Sarkis’in tüm “iş”lerinde, bir yanda bir enerji birikimiyle enerjinin dışarı sızmasını sağlayan, patlamasına yol açan öğeler var, öte yandan bunu önleyen öğeler. İkisi arasındaki denge, bu ha patladı ha patlayacak duygusu, bu “görünmeyen” ama hissedilen, bilinen güç, korkunç...
Böyle bir açıdan bakıldığında Sarkis’in dünyasıyla günümüz gerçekleri arasında bir çağrışım kurmamak olanaksız.
Canınız neyi çekerse onu seçin: Atom bombası, napalm, nötron bombası mı, yoksa elektrikli sandalye ya da bir işkence aygıtı mı?
Ancak kesin olan, Sarkis’in izleyiciyi doğrudan doğruya bu çağrışımlara yöneltmek istememesi.
Jean Clair’in, “Fransa’da Sanat: Yeni Bir Kuşak” adlı yazısında dediği gibi, “Sarkis, güncel gerçekle kendi arasına bir uzaklık koymuştur. Kullandığı malzeme aracılığıyla, güncel gerçeklerden uzaklaşır... Onun yapıtlarında sofistike, nikelli pırıl pırıl bir uygarlık, günümüz teknolojisinin kusursuzluğu değil, geçmişin, tarihin derinliklerinden kaynaklanan, bilim ,öncesini araştıran tavır egemendir. Burada teknolojinin sanatı değil, teknolojinin arkeolojisi söz konusudur... Kullandığı malzemeler, (bunların hep eski, daha önce kullanılmış malzemeler olduğunu belirtelim) kendi fizik kurallarına göre değil, özlerindeki büyü nitelikleriyle, yeni bir işlevle kullanılır...”
Sarkis, kendi kaleme aldığı bir biyografide şöyle diyor: “1965’te bir dünya savaşı başladı.
Bu tarihten sonra ister guaş yapsın ister kolaj, savaş ve çatışma içinde belirlenmek, kesinleşmek, şiddet hazırlığına yol açtı...”
Sarkis’in bu tarihlerden sonra Almanya, Fransa, İsviçre, Belçika gibi çeşitli ülkelerde oluşturduğu ve yukarda belirttiğimiz gibi çatışmayı, şiddeti içeren “iş”lerini ve bu işlerin oluşturduğu sergileri ayrı ayrı tanımlamak olanağımız yok burada. Bu nedenle birbirini bütünleyen ancak aynı “savaş”ın, çatışmanın çeşitli yanlarını oluşturan “işleri” seçiyoruz:
Yıl 1971. Paris’teki Sonnebend Galerisi’nde 3. Reich sergisi. Bu, görsel olmaktan çok, yaşanması duyulması, paylaşılması gereken bir sergi, bir oluşum: Bir masa, bir iskemle, bir daktilo, bir mikrofon, bir teyp, bantlar, ses alıcısı... İki dev hoparlörden bildiğimiz adlar, İkinci Dünya Savaşı “kahramanlarının” adları, hemen ardından, daktilonun sert, katı vuruşları duyulmaktadır. Hitler, Himmler, Goebbels, Ribbentrop.. Beş yüz kişinin adı binlerce kez söylenir. Hitler’in doğumundan, Nuremberg duruşmalarına dek geçen sürede, tüm bir tarihi yalnız ve yalnız adlar aracılığıyla yeniden kurarız. Sarkis burada “Başlangıcından çöküşüne III. Reich” kitabından yararlanmış. Sayfa sayısı bini aşan bu kitabın ilk sayfasından sonuna değin içinde geçen her adı banta okumuş, daktilosuyla bir kâğıda yazmış. Bu bantları her biri 60 kilo ağırlığında olan küçük kasalara saklamış. Yalnız adlar aracılığıyla bir savaşın gerçekliği verilirken, gene yalnız bu adlar, bu adların gücü, yoğunluğu aracılığıyla da milyonlarca savaş kurbanının yokluğu ve sıradanlığı duyulur. Bu bantların ateşe, suya, zamana karşı korunmaları için kasalara konulması, iktidar çatışmasının, lanetlenmiş adların, yıkıcı güçlerin sonsuza dek anımsanacaklarını simgelemektedir.
1974’ten sonra Sarkis’in açtığı sergilere ya da oluşturduğu “iş”lerin birçoğuna “Black-Out” (karartma) adını verdiğini görürüz.
“Black-Out 1”, “Black-Out 2” vb. diye sürüp giden sergilerine ilişkin kendi söylediklerine kulak verelim:
“Black-out, askeri bir terim. Saklanmayı gerektiren bir durumu belirliyor. Ancak, aynı zamanda daha iyi saldırabilmek için saklanma gerekliliğini vurguluyor. Bu terimin başka çağrışımları da var: Aklı bir an için tüm düşüncelerden arınması, bir gizli işi örtbas etmek vb... O başlığı verdiğim işlerde karartmayı, katranla gerçekleştirirken katranı yakarak kullandığımdan, aynı zamanda içindeki, gerisindeki ‘kara’yı çıkarıyorum. (Bir çeşit şeytanı kaçırmak gibi.) Böylece kullandığım gereçler içlerindeki enerjiyi kusuyordu. Ve bu enerji kapkaraydı...”
“Black-out” sergilerinden biri: Galerinin zemini katranla kaplanır. Zeminden kesilip alınan bir parça yakıldıktan (yani karartıldıktan) sonra duvara yapıştırılmıştır. Bütün bu karartmalar, bir yandan bir şeyleri örterken, gizlerken, korurken, öte yandan gerisindekini, görünmeyeni araştırmaya zorlayıcı bir çabayı gerektirmektedir. Burada da çatışan güçlere tanık oluruz. Burada da çatışmanın simgeleri aracılığıyla yaşamın her anında karşı karşıya geldiğimiz baskıya ve o sonsuz gerilime tanıklık ederiz.
Bir başka sergi, Galleria La Salita’da (Roma): Yere doğrudan doğruya yağlı pastelle iki metre çapındaki bir plak çizilmiştir. Çizim, galerinin dört köşesinden plağa doğru dört kurt köpeği yaklaşırken yapılmıştır. Pikaptan bir insanın “havlaması” duyulur. İlk başta malzemenin kendi içinde biriktirdiği ve o “ha patladı ha patlayacak” diye vurgulamaya çalıştığımız enerji birikiminin, çelişkisinin dışarı vurması ya da dengeyi sürdürmesinin yerini, şimdi insanın, insan deneyinin aldığını görürüz. Yine “ha patladı, ha patlayacak...” bir güç, bir çatışma. Sürekli bir şiddet hazırlığının yaşanması...
Ancak, bu güçler hep dengeyi koruyacak değil ya. Kimi kez gerçekten “patlıyor” da. Örneğin, ya Sarkis tarafından yok ediliyor ya da bazı işlerde, yıkılma kararı alınmış bir depo, bir yapı, bir fabrikada olduğu gibi “iş” bu yıkımı da içeriyor. Ya da şimdi belirttiğimiz Roma’daki sergide olduğu gibi, plağın üzeri sergiden sonra beyaz yağlı boyayla kapatılıyor. Ve sergiden geriye yalnız birtakım belgeler kalıyor. Belki şimdi yazımızın başından beri Sarkis’in yaptıklarına neden “yapıt” değil de “iş” deyişimize daha bir açıklık getirebiliriz.
Sarkis’in çalışmasında özel ve ayrıcalıklı bir alana (kültür alanına), özel ve ayrıcalıklı bir ürünle (sanat yapıtıyla) katkıda bulunmak söz konusu değil. Hayır, o, spekülasyona yol açan ekonomik baskının dışında bir yöntemle yepyeni ilişkiler benimsemiş. Bir müze ya da bir galeri, sergi açmasını istediği vakit belirli bir aylık istemekte. Çünkü “Değeri olan, o müzede gösterilen şey değil onu gerçekleştirmek için benim verdiğim emektir” diyor. Nitekim, sergilerinin çoğunda satılık bir şey yok. Belli bir alanı kaplayan “iş” sergiden sonra yok ediliyor. Ve bu “iş”lerin anılarını (eskiz olsun, fotoğraf olsun, yazılı belge olsun) satışa çıkarmıyor. Ancak, bundan sonraki “iş”lerinde kullanacaklarını saklıyor.
Sarkis’e “anti-sanat”çı diyebilir miyiz?
Bilemiyorum. Bildiğim, yaptıklarının günümüz gerçeğinin “ta kendisi” izlenimini vermesi. Bir de son olarak öğrendiğim, Paris’teki şu ünlü Beaubourg Müzesi’nin (Pompidou Sanat Merkezi’nin), Sarkis’e retrospektif bir sergi için çağrıda bulunduğu. Bu sergiyi Sarkis 21 Şubat - 2 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirdi. Ama, her zaman bu merkezde sergilere ayrılan büyük salonlarda değil de, müzenin geçitlerinde. Ve sergisine “Reserves Accessibles” adını verdi. Sergiyi açtığı yeri belirleyen bu adın Türkçe karşılığını çok düşündüm. Birinci sözcük olumsuzdu, ikincisi olumluyu içeren bir çelişkiyi dile getiriyor. “Kapalı- Geçit”, “Açık-Saklılık”, “Girilebilir Saklılık”, “Geçilir-Engeller” diyebilirsiniz.
Şimdi, sergi kataloğundan bu sergiyi tanımaya çalışalım: Sarkis son sergisinde, sokak resminden yola çıkmış.
Bunlara baktığımızda üç olasılık akla gelebilir:
- Bu, bir ressam tarafından, bir “sanat yapıtı” olarak yapılmıştır.
- Bu, bir duvar boyacısının, bir badanacının temizlemek için fırçasını duvara sürtmesinden oluşmuştur. O zaman önemli olan resim, resmin şöyle ya da böyle olduğu değil, boyacısının işi, elindeki aracın temizlenip temizlenmediğidir.
- Duvara yazılmış politik sloganların, polis, güvenlik görevlileri ya da karşıt politik görüşlüler tarafından silinmiş olmasıdır. O zaman da önemli olan (karartma sergilerindeki gibi), çatışan güçlerden hangisinin belleklerde daha uzun süre kalacağıdır.
Tabii ki, bu sergi bir kültür merkezinde açıldığı için, en güçlü olasılık birincisidir diyebilirsiniz. Ama, hayır, alanın her yerini Sarkis’in “hayır bu bir artistik resim değildir” diyen sesi kaplamıştır. Her an sizi dürtecek, çeşitli biçimler aracılığıyla öbür olasılıkları ön plana çıkaracaktır. Ve ister istemez bu kültür alanına diğer alanlar (iş alanı, politika alanı, çatışma alanı) girecektir.
Sergi 66 tane büyük plastik bezden yapılma, tavana asılmış panodan oluşuyor. Seyircinin bir düğmeye basarak ikişer ikişer ya da üçer üçer aşağıya indirebildiği her birinde olasılıklardan biri ya da ikisi vurgulanan bu panolarla müzelik sanat alanından çıkıp güncel ve evrensel gerçekler alanına geçebiliyorsunuz. Sarkis’in deyişiyle, “her pano, bir cümlenin sözcükleri gibi...” Sonuncu sergisi de gene bir “çatışma”yı getiren, “çatışmaya karşı değilim. Ancak, çatışmayı kendi geleceklerini garantilemek için kullanan güçlere karşıyım” diyen Sarkis’e Türkiye’den sevgiler...
Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 318 - 9 Nisan 1979







