26 Şubat 1984’de yitirdiğimiz şair Hasan Hüseyin, kendi şiirini “bütünleme”, kendi “tek” şiirini yaratma kaygılarıyla verdiği ürünlerle, edebiyatımızda, daha belirginleştirerek söylersek şiirimizde “bir sürekliliğin şairi”ydi. Şiir üzerine yaptığı konuşmalarda ve yazdığı yazılarda, şairin tek ve bütün bir şiir yarattığını, bu uzun şiirin, şairin yaşamı süresince yazdığı şiirlerin bir toplamı olduğunu açık ve kesin bir dille söylemişti. Yine kendi anlayışı çerçevesinde, bu tek ve bütün şiirin, şairin bütün yaşamını yansıttığını ya da yansıtması gerektiğini düşündüğünü belirtmişti. Hasan Hüseyin’in şiiri ister soluklu şiir, ister “destansı” şiir diye niteleyelim, gerçekten de “bütünlüğü” olan bir şiirdir. 1963’de yayımlanan ilk şiir kitabı “Kavel”den, 1982’de yayımlanan “Işıklarla Oynamayın”a kadar 13 kitaplık bir şiir birikimi ve sanki şiir adlarıyla değil de ara başlıklarla bölümlenmiş uzun bir şiir... Yazdığı şiirlerin Hasan Hüseyin’in yaşamını yansıttığı da bir gerçektir. Öfkeleriyle, sevinçleriyle, acılarıyla, umutlarıyla, beklentileriyle, siyasal ya da güncel sorunlara bakışıyla ve aradığı çözümlerle... Bu noktada Hasan Hüseyin’in şiiriyle yakınlık kurmak için şairin yaşamına kısaca bir göz atmak gerekiyor.
Hasan Hüseyin 1927’de Gürün’de dünyaya geldi. Babası bir DDY işçisiydi. Hasan Hüseyin, 1948’de Adana Erkek Lisesi’ni bitirince, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girdi ve 1950’de burayı bitirdi. Maraş’ın Göksun ilçesinde öğretmenliğe başladı. Siyasal eylemde bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı ve hüküm giydi. Öğretmenlikten çıkarıldı. Yaşamını sürdürebilmek için 1955-1960 arasında Gürün’de ve Sivas’ta arzuhalcilik, tabela ve portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı. 1960’da İstanbul’a geldi. Fakat İstanbul’daki yaşam tarzı Hasan Hüseyin’e itici geldi ve Ankara’ya giderek bu şehre yerleşti. “Akis” dergisinde çalıştı. Bir süre, “Forum” dergisini devraldı ve yönetti (1968-1970). Ankara’ya yerleştikten sonra, yaşamını kalemiyle kazanmaya başladı. Bu uğraşı, 22 Şubat 1983’de bir beyin kanaması geçirip, yetilerini kaybederek yatağa tutsak olmasına kadar sürdü.
Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Hasan Hüseyin’in ilk şiiri 1959 yılında “Dost” dergisinde yayımlandı.
Bu yıllarda “Hüseyin Korkmazgil” imzasıyla gülmece hikâyeleri de yayımlanıyordu.
Böylece, kendini anlatırken de belirttiği gibi, yazı yaşamına “iki kişi” olarak girdi.
- Şair olarak ya da Hasan Hüseyin olarak da “Dost”, “Yelken”, “Ataç”, “Yansıma”, “Gelecek”, “Milliyet Sanat”, “Soyut”, “Varlık”, Özgür İnsan” gibi dergilerde ve
- “Cumhuriyet”, “Politika” gibi gazetelerde ürünleri yayımlandı.
1963’de yayımlanan “Kavel” adlı şiir kitabıyla, 1964 Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazandı. Bu kitapta yeralan şiirleri, toplumcu-gerçekçi şiir anlayışı içinde olmasına karşılık, dize yapısı ve söyleyiş biçimiyle bu anlayış içinde de değişik bir yere oturuyordu.Hasan Hüseyin’in okur önüne topluca çıkan bu şiirleriyle hemen kendini kabul ettirdiği söylenebilir. Bu ilk kitabın bir başlangıç olmadığı, bir “sürekliliğin” parçası olduğu da açıktır. Çünkü Hasan Hüseyin, sesini “yüksek perdede tutarak” hep sürdürmüş, her şiiriyle, daha doğrusu her kitabıyla şiirinin “bütünlüğünü” tamamlamıştır.
- “Temmuz Bildirisi” (1965),
- “Kızılırmak” (1966),
- “Kızılkuğu - Şiirin Uyanışı” (1971),
- “Ağlasun Ayşafağı” (1972),
- “Oğlak” (1972),
- “Acıyı Baleyledik” (1973),
- “Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin” (1974),
- “Koçero Vatan Şiiri” (1966),
- “Haziranda Ölmek Zor” (1977),
- 1981 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü ile Nevzat Üstün Şiir Ödülü’nü alan “Filizkıran Fırtınası” (1981), “Acılara Tutunmak” (1981), “Işıklarla Oynamayın” (1982) adlı şiir kitapları bu bütünlüğün içinde birer konaklama yerleridir.
Hasan Hüseyin şiirinin en özgün yanı dilidir. Halk şiirinden alabildiğine yararlanmış olan bu dil, bir anlamda konuşma dilidir. Öfke ya da sevinci hemen anında belirtmek için ağızdan dökülüveren, kimi anlamsız, kimi birbirine çok yakın anlamlı kelimelerle, ikilemelerle, yinelemelerle dolu, olabildiğince doğal bir dil... Öyle ki, Hasan Hüseyin’in bir şiirini okurken, size karşınızda “meramını” anlatan biri var sanısına kapılabilirsiniz. Yalnız bu anlatış yalın kat bir anlatış değildir. Biraz buruk, biraz alaycı, zaman zaman öfkeli, zaman zaman uyarıcı ve her zaman onurlu bir insan vardır karşınızda, anlatıcı olarak. İnsan sevgisine, barışa, kardeşliğe, eşitliğe dayanan, bağımlı olmaktan çok, sorumlu olmayı yeğleyen bir dünya görüşünün süzgecinden geçer anlattıkları.
Hasan Hüseyin’in şiiri ilk ağızda “siyasal” içeriği ağır basan bir şiir gibi gözükür. Oysa, bu durum yanıltıcıdır.
Şairin, genel ve ortak isteklere sözcülük yaptığı, daha doğrusu “kamu sözcüsü” olduğu izlenimi doğabilir. Bu da yanıltıcıdır.
Çünkü, şair yaşama biçimiyle, ilişkileriyle halktan biridir. Halktan biri gibi “siyaset yapmaktadır”.
Şairin ayırıcı niteliğiyse, doğal olarak sanatıdır, şiirdir.
Nitekim kendisi de bunu vurgular: “Türkiye şiirini, halka gitme özentisi içinde olanlar değil, halktan gelenler yapıyorlar, götürüyorlar.”
Bütün bunlarla birlikte Hasan Hüseyin şiiri “bir karşı koyma” şiiridir ve geniş anlamda “kendi siyasetini kendi oluşturur”.
Düşüncelerini ve dünyaya bakışını her zaman ve her fırsatta açık, yalın bir dille anlatan, şiirin ve şiirinin sorunlarını içtenlikle, yüreklilikle gündeme getiren, tartışmaktan ve durmadan birşeyler öğrenmekten kaçınmayan bir şairdi Hasan Hüseyin. Bu açıdan, kendi sözleriyle Hasan Hüseyin’i tanımak en doğrusu olacaktır.
KENDİ SÖZLERİYLE HASAN HÜSEYİN VE ŞiiR ANLAYIŞI
- Ben şiiri, oluşum süreci içinde severim; yâni işçiliğini severim şiirin. Bitmiş, kâğıda geçirilmiş şiir, arenada kanlar içinde serilmiş yatan boğa ve karışık duygular içinde dikilip duran matador gibi, acı verir bana. (9 Eylül 1976 tarihli mektuptan).
- “Şiir nedir?” diye çok düşündüm. Yunus Emre ile Baudelaire’i, Yahya Kemal ile Nazım Hikmet’i ozan saydırtan şeyin ne olduğunu aradım. Buradan şuna vardım: Şiir başlangıçtan beri vardı. Bugüne dek yapılan tanımlar, şiire yaklaşır gibi olmaktan başka birşey değildir. Şiir, tanımların dar, tutucu, geri kalıpları içinde tutulamaz. (9 Eylül 1976, Mektup).
- Çok küçük yaşımdan beri, Türkçenin olanaklarını araştırırım. Her sözün (kelimenin) bir yaşı vardır. Bu demek; her sözün bir tarih yükü vardır, kiminin az, kiminin çok. Bir şiir işçisinin yapacağı şey, sözlerin tarih yükünü ortaya çıkartacak başka başka sözler bulmak ve hepsini, birbirinin tarih yükünü -ve görevini, işlevini- ortaya çıkartacak biçimde yepyeni bir yapıya, uyuma kavuşturmaktır. Söz, söz ile elele veriyor. Söz, sözün içini açıyor. Söz, sözün tarih yükünü ortaya çıkartıyor. Söz, tarih yüküne yeni yükler ekliyor. On söz can çekişirken bir söz şahlanıyor. Bu değil mi şiir? Ozanın, bir şiir parçasını -evet, şiir parçasını; çünkü, her ozanın bir şiiri vardır; ozan, bütün yaşamı boyunca, ondan şiir parçaları kopartabilmek için uğraşır- oluştururken, nereden yola çıktığını söyleyebilmek kolay değildir. (9 Eylül 1976, Mektup).
- Şiir, Ruh, Dirim... Hepsi aynı anlama geliyor bende. Öldürülmüş bülbül, kesilmiş ağaç, koparılmış çiçek, şiirden, yâni ruhtan, yâni dirimden (yâni dirimden, yâni ruhtan, yâni şiirden) yoksundur! (9 Eylül 1976, Mektup)
- Bir önemli nokta da şu; uzun şiir, kısa şiir. Şiirlerim uzundur, solukludur. Bu da, çağın gereğidir. Orkestrasyon, gökdelen ve katar çağında, şiirde “villâ” karşılığı demek olan “kısa şiir” kafasına yapışıp kalanlara gülerim ben! (9 Eylül 1976, Mektup)
- ... Fakat görebildiğim kadarıyla, şiirimiz, asalaklarından kurtulma dönemine girmiştir artık. Bu bilinçli okur kitlesi, sanatçıyı görevinde, işinde ciddiyete çağırmaktadır; ondan, dil ve estetik kaygusu taşımasının yanıbaşında, ülke ve dünya sorunlarına iğilmesini beklemektedir. Böyle bir okurun varlığı, şiirimiz için en büyük güvence, en büyük umuttur. Şiirde modayı değil, soyluyu, sağlamı, kalıcıyı arıyor bu okur. (Günümüzde Kitaplar, Mayıs 1973).
- Şiir anlayışım elbette gelişecektir. Bilgim arttıkça, bilincim sivrildikçe, dil ve estetik çabamda da elle tutulur değişiklikler olacaktır. Bu, benim de, şiirimin de yaşadığımızı, soluk aldığımızı, geliştiğimizi göstermez mi? Hayır, aşama demiyorum buna ben; bu, normal gelişimidir şiirimin. (Günümüzde Kitaplar, Mayıs 1973)
- Benim şiirime “mısra”cılık, “beyit”çilik günlerinin sınırlı alışkanlıklarıyla yaklaşıldı mı, yanılgıya düşülür... Benden bir dize veya minik bir parça alınarak benim şiirim üzerinde bir yargıya varılamaz. (Günümüzde Kitaplar, Mayıs 1973)
- Dün, “bu da girer mi şiire?” denilen sözcükleri ben bugün çatır çatır sokabiliyorum şiire. Çünkü ben, durmadan serpilip gelişen ve değişen hayatın şiirini yakalamaya çalışıyorum, ölüp gidenin değil! (Günümüzde Kitaplar, Mayıs 1973)
- Önemli olan, şairin iç hazırlığı, birikimidir. Kişinin toplumsal kökeni, fiziği, yetenekleri, geçireceği hayatın temel birikimidir, ilk birikimidir. Geçirilen hayat, bu temel birikim üzerinde yepyeni bir dünya halinde oluşur. Küçük hayattan küçük şiir, büyük hayattan büyük şiir çıkar. (Günümüzde Kitaplar, Mayıs 1973)
Eray Canberk | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 92 - 15 Mart 1984


