Sibernetik ve Resim Sanatı

Sibernetik bilginleri, komputerler yardımı ile resim sanatı alanı içine girerlerken, konuyu önceleri iki ana yönden ele almışlardı:

  1. Komputerlerde, “0-1 Sistemi” ile gidiş-geliş'te bulunan elektron darbecikleri ile “Visual Display Unit” (Görüntü Ekranı) üzerinde bazı hareketler oluşturmak,
  1. Görüntü ekranı üzerinde operatörler tarafından (optik ışık kalemleri ile) yapılacak olan, çizim, disagn ve resimlere yeni hareketler vermek.

Bu konudaki çalışmalar, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'da olduğu kadar Avrupa ülkelerinde de büyük bir gelişme göstermişti.

Avrupa ülkelerinin Amerika'dan bize daha yakın olması nedeni ile,
önce bu ülkelerdeki çalışmalardan ve (özellikle) Avusturya'da Prof. Otto Beckmann'ın çalışmalarından örnekler vererek konumuza girmeye çalışalım.

1908 yılında Vladivostok'ta doğan Prof. Otto Beckmann, birlikte çalıştığı;
  • Müh. Alfred Grassl,
  • Müh. Oskar Beckmann,
  • Müh. Gerd Koepf ve
  • Gerhard Schedl adındaki uzmanlar ile “Ars Intermedia” adında bir çalışma gurubu oluşturmuştu.

1966 yılında ortak çalışmaya yönelen bu “Gurup”, “Modern Sanat” anlayışını yepyeni bir biçimde ele alarak çalışmalarına başlamıştı.

Prof Otto Beckmann'ın deyimi ile:

“..“Modern Sanat”, geniş, penceresi olmayan, hücre gibi bir oda görünümündedir. Birkaç büyük ad, görünüşte bütün olanakları denemiş gibidir. Bu adların halefi ile (kendinden sonra gelenler), yalnızca onların mirasından yararlanmak ya da en iyi ihtimalle bu mirası çoğaltmak söz konusu olabilir. Komputer sanatı, bu kapalı odadan dışarı açılan bir kapıdır. Modern sanat alanında, sınıflandırılabilecek belli bir sanat akımı değildir. Kompüter sanatında bir meta-disiplin karakteri vardır. Burada ağır basan unsur; biçim ve görüntü hiyerarşisinde sihirli bir formül gibi derinliklerden gün ışığına çıkan “Program”dır...”

Prof. Otto Beckmann,
bir komputer içinde gidiş-geliş'te bulunan elektron darbeciklerinin bu konuda ne derece yardımda bulunabileceğini de şöylece dile getirmişti:

“..Elektron ışık demetinin özellikleri sayesinde grafik yalnızca bu tür işleme özgü bir karakter kazanmaktadır. Ancak oszilograf ile çalışmanın en büyük önem taşıyan yanı şudur: Görüntü ekranı vasıtasiyle göze görünen programa müdahale etmek ve yeni koşullarla bunu değiştirebilmek imkânı her zaman vardır. Ancak bu sayede program düzenlenip bir kez yürümeye başladıktan sonra, “İnsan-Makine Bağlantısı” yeniden kurulabilmekte ve bir “Anlam” taşımaktadır. Yalnız hemen şunu da (yanlış anlaşılmalara meydan vermemek için) belirtmek gerekir: “İnsan-Makine Bağlantısı”nın yeniden kurulması, insanla makine arasında “Sibernetik Bir Diyalog”dan daha çok, “Uyum Kabiliyeti olan Bir Sistem”i ifade etmektedir..” (1)

Sanıyorum ki şu satırlar sibernetik ile elektronik teknolojisinin resim sanatı alanına ne ölçüde ve ne kadar değişik bir anlamla dolu olarak girdiğini yeteri kadar belirtmektedir. Bu konudaki çalışmalar “Sanata Daha Yatkın Olan” tüm Avrupa sibernetikçileri ve komputer uzmanları tarafından ayrı ayrı anlamlarla dolu olarak geliştirilmiştir.

Aşağıdaki üç şekilde Michael Noll'un komputerden elde ettiği çeşitli kompozisyonlar görülmektedir.


Prof. Otto Beckmann'ın çalışmalarından söz ederken onun özellikle “Program” üzerinde durduğunu belirtmiştik.

Aynı çalışmaları renkli olarak geliştiren bir başka uzman Jean-Claude Helgand'dan şu değerlendirmeleri dinlemekteyiz:

“..Resim ve çizim sanatında, komputerlerin kullanılmasının ana amacı, her şeyden önce, bir “Program” çizmektir. Bu programın sonuçları renk ve biçim olarak belirlenir ve yapılan hesaplar bir armoni ile ilgili olursa bunu “Renk Otomatı” olarak adlandırabiliriz. Meydana getirilecek yapıtın gerçekleşmesi için, “Sanatçı”nın kafasının içindeki fikirleri ile birlikte bir “Program” da gereklidir. Bu “Program” bana çalışmalarımda “İki Boyutlu Renkli Yapıtlar” için özel bir “Dil” saptamamı ve onu kullanmamı zorunlu kılmaktadır. Ancak böyle bir “Dil”in kullanılması ile yapılacak cisimlerin kompozisyonu kolaylaşmaktadır. Bu “Dil”in bir diğer etkin yönü de yapılacak cisimlerin tanımlanması, renklendirilmesi ve şekillendirilmesinde, en önemli rolü oynamasıdır. Sanatçı (ya da Programcı), meydana gelmekte olan şekli, kolayca izleyip, seyretmektedir. Diğer yönden de cisimlerin oluşma anında dilediği anda ona karışarak istediği biçimleri verdirebilmektedir..” (2)

Sibernetikçi sanatçılar ya da sanatsal sibernetikçiler, Avrupanın çeşitli ülkelerinde ya yalnız başlarına ya da gurup çalışmaları yaparak bu yeni “Sanat Türü”nü, her geçen yıl daha da geliştirmektedirler. Almanya'dan Herbert Franke, komputerin “Görüntü Ekranı”nda belirlenen şekillerin tuşlara basılarak bozulması ve tanımlanamaz bir biçime getirildikten sonra yeniden biçimlendirilmesini “Komputerle Yeniden Biçimlendirme ve Tanımlama” olarak değerlendirmektedir.


Aşağıda komputer içinde “0-1 Elektron Darbeleri” biçiminde gidiş gelişte bulunan dalga ve akımlardan yararlanılarak, meydana getirilen ilginç şekiller görülmektedir. Bir ipek tül akışı izlenimi veren bu şekiller komputeri kullanan sanatçının “Görüş”üne, “zevk”ine ve “Düzenleyeceği Program”a göre biçimlenmektedir.


Sibernetikçilerin, komputerlerin “Görüntü Ekranı”nda çizimlerde bulunarak resim sanatı alanında yeni gelişmeler ortaya koyduklarına değinmiştim. Böyle bir çizim işine girişen operatör sanatçı (!), fırça yerine “Işın Kalemi”ni kullanmakta ve incecik kalemin ucundan çıkan elektron darbeleri ile “Ekran” üzerinde, istediği şekilleri oluşturabilmektedir. Bu kalemi kullanan operatör, makineye ileteceği “0-1” karakterlerini, nokta, vektör ya da çizim biçiminde, “Ekran” üzerine iletmektedir. Böylece de meydana getirmek istediği şekilleri, “Katod Işınları Tüpü” (C.R.T.) yardımı ile çizerek komputerle “Haberleşme”yi sağlamaktadır. Operatör “Işık Kalemi”ni düzgün olarak parmaklarına yerleştirdikten sonra, akım geçen düğmeye basarak kalemi çalışır duruma getirmektedir. Daha ince çizimler yapmayı istediği anda ise “İnce Optik Işık Kalemi”ni kullanmaktadır. (3)

Işık Kalemi” ile çizimlerin nasıl yapılabildiğini aşağıdaki şekiller ile birlikte,
Massachusets Teknology Enstitüsünden Dr. Sutherland'ın satırlarından kolayca kavrayabileceğiz:


Komputerle yapılan elektron alış-verişi yoluyla meydana gelen çizim ve resimlerin bir özelliği de, bu çizimlerin “Dinamik” bir duruma dönüştürülebilmeleridir. Operatör sanatçı çizimini tamamladıktan sonra “Ekran” üzerinde “Elektron Akımları”nı çeşitli yönlerden şiddetlendirerek bu resim ya da çizimine hareket kazandırabilmektedir. Aynı anda çizim ya da resmin yapısını çeşitli durumlara dönüştürebilmektedir.

Aşağıda Charles Csuri'nin “Yaşlı Adam” çiziminin ne şekillere dönüştüğü,
adamın kafa yapısının ve yüz anlamının ne kadar değişebildiği kolayca görülmektedir.


Komputer ekranında çizim ve resimlere hareket verilebilmesi, resim sanatından sonra seramik sanatında çok ilginç bir gelişme göstermiş
ve “Seramik Sibernetik” olarak adlandırabileceğimiz yeni bir sanat olayı yaratmıştır.

SERAMİK SİBERNETİK

Sibernetikin, resim sanatı alanında uygulamalarına kendimizi zar zor alıştırmaya çalışırken, şimdi de karşımıza “Seramik Sibernetik” diye yeni bir sanat türünün çıkması kulağımıza pek hoş gelmeyecektir. Ancak hemen belirtelim bu ilginç ve teknik sanat türü ile cisimlerin komputer ekranında “Üç Boyutlu” olarak gösterilebilmesi elde edilmiştir.

Bu konuda da ünlü ispanyol komputer uzmanı ve sanatçı José Luis Alexanco'nun çalışmalarını
kendi anlatımından dinlememiz, sanıyorum ki yeteri kadar fikir verebilecektir.

..Beni yardımcı elemanlardan yararlanmaya yönelten ve 1965 yılından beri süregelen çalışmalarım analiz edildiğinde, “Şekilleri, Kristalize Ederek Geliştirme” sistemi gözlenecektir. Bu sistemle “Elektronik İşlemden yararlanarak, çalışmalarım çok daha rasyonel ve çok daha büyük bir gelişme düzeyine ulaşmıştır. Bu işleme, 1969 yılında “Çalışmalarımı, Üç Boyutlu Objeler Biçiminde Geliştirme” safhasında başladım. Önce 20 tane eğri ile “Üç Boyutlu Obje Meydana Getirme” çabasına giriştim ve bunun için de bir “Kübik Matrix Metodu” saptadım. Ve çok sağlam bir “Algoritm” yardımı ile de, bu şekillerin birbirini izleyen, “Bozulma Durumları”nı da komputerle saptadım. Şekil meydana getirilinceye dek, süregelen “Zincirleme İşlemler” ve “Bozulma Durumları”, ayıklama yolu ile ve bir programla kontrol altına alındı. Sonuçta en son bozulma biçimine kadar, tüm değişme durumları izlenebildi. Bu bozulma ve değişme işlemlerinin, doğru olarak saptanabilmesi için bir 2250 terminal kullanmayı planladım. Böylece seyircinin de işlemi yakından izleyebilmesi olanağı sağlandı. Böyle bir program ve uygulama sonunda, elde edilen sonuçlar ortadadır. Bu programlarla, şekillerin (heykel ya da seramik) üç boyutlu olarak yeniden meydana getirilebilmesi sağlanmıştır..” (5)

Seramik sibernetik adı verebileceğimiz bu çalışmalar sonunda “Üç Boyutlu Görüntü”nün komputer ekranında sağlanması, bu görüntünün makinenin “Hafızasına Alınması” ve istenildiği anda da alınarak istenildiği kadar çoğaltılabilmesi. teknolojilerini de beraberinde getirmiş oluyordu. Filim yapımcıları “Üç Boyutlu Film” hazırlıklarını sürdürürlerken, sibernetikçilerin bu gelişmeyi komputer ekranında ortaya koyabilmeleri, çağımızın bir “Sibernasyon Çağı” olduğu yolundaki iddiaları en güzel bir biçimde kanıtlamaktadır.

Nitekim, günümüzde bilim çevrelerinde;
  • Komputerleşmiş Toplum
  • Geleceğin Robotları
  • Düşünen ve Yönetimde Bulunan Makineler” (Machina Faber) sözleri çok sık kullanılmaktadır.

Avrupalı sanatsal sibernetikçilerin bu ilginç çalışmalarına rağmen Amerikalı uzman Kenneth Knowlton
bütün bu çalışmaların “Sanat” olarak tanımlanamayacağı kanısındadır.

Ona göre “..Makineden elde edilen sonuçların Sanat olarak nitelendirilmesi erkendir. Çünkü uygulanan metodların çok ayrıntılı oluşu, büyük bir ilgi çekmekle birlikte, sanatçı için en büyük engeldir. Bilgi İletimi Ortamı bir komputer olduğu için Sanatçı'nın katkısı azalmaktadır..”

Sanatçı ya da uzmanın katkısı az ya da çok olsun ortada bir gerçek var. O da şu: Sibernetik biliminin ortaya koyduğu “0-1 sistemi” ve “Feed-Back Haberleşmesi” yolu ile yapay beyinler (komputerler) ortaya ilginç yapıtlar çıkarmakta ve görüntüleri “Üç Boyutlu” olarak da verebilmektedirler. Bu görüntüler, komputerin hafızasından istenildiği kadar ve tamamen renkli olarak alınıp satılmakta ve bir “Sanat Yapıtı” olarak da pazarlanmaktadır. Sanki Van Gogh'un bir tablosunu satın alıyormuş gibi!..

Avrupalı uzmanların çalışmalarının “Sanat” sayılamayacağını ileri süren Amerikalı uzmanlar, diğer yanda “Oyuncak Sanatı”na el atmışlardır. Oyuncakların komputerlerle kendiliğinden hareket etmesi (konuşması, ateş etmesi, uçması, dalması tehlike anında geri çekilmesi.. v.b. tıpkı bir canlı varlık gibi davranışlarda bulunması) ve insanlar ile aralarında “Yepyeni Bir Bilgi Alış-Verişi Kurabilmesi” aşamasına erişmişlerdir. Bugün, Amerika Birleşik Devletlerindeki büyük mağazaların oyuncak bölümüne ayrılmış vitrinlerinde “Sibernetik-Oyuncaklar” (Cyber-Fun) yazıları bulunmakta, o yazıların altında yepyeni “Sibernetik-Oyuncaklar” sergilenmektedir. Hem de durmaksızın harekette bulunarak!..

Parker Bross'un çok güzel belirttiği gibi:

“..Teknolojik gelişmenin bu ölçüye varmış olması, günümüz oyuncak sanatını ve yapım sanayiini, mikro-elektronik konusuyla diğer dallardan daha fazla ilgilenmeye zorlamaktadır. Ve toplum da genel olarak Geleceğin Dünyası'na uyumda bulunabilmeye çok istekli bulunmaktadır.” (6)
___________________________
  1. ARS INTERMEDIA,
    BİLGİSAYAR SANATI, İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi Ya. Sa:6.
  2. I.B.M.
    INFORMATIQUE I.B.M. Paris 1975. Sa:48.
  3. AKMAN Toygar
    OTOMASYON SİSTEMİ VE BİLGİ BANKALARI, Ankara Üniversitesi, Banka ve Tic.Huk. Enstitüsü Ya. Ankara 1975. Sa:290.
  4. SUTHERLAND I.E.
    COMPUTERS INPUTS AND OUTPUTS, (Information) A Scientific American Books. San-Francisco. 1946. Sa:53.
  5. CATOLOQUE OF THE COMPUTER ASSISTED ART EXHIBITION HELD IN MADRID 1971.
  6. BROSS Parker
    CYBER-FUN (New Toys With Minds of Own) OMNI. Nowember 1979. Sa:96-99.



Toygar Akman | sanat olayı - Sayı: 17 - Mayıs 1982

Şarkıcılar, Şarlatanlar ve Profesörler

Sayın Başkan,
Biliyorsunuz profesörler üçe ayrılır:

  1. Şarkıcı Profesörler,
  2. Şarlatan Profesörler ve
  3. Yalnız Profesörler.

Bir de, bunların dışında “YÖK-kondu Profesör” yapılmak istenen şarkıcılar ve türkücüler vardır ki, bunlar yukarıdaki sınıflamanın dışındadır.

Sayın Başkan, izninizle “YÖK-kondu Profesörler”i sonraya bırakarak, şimdi ilk üç profesör grubunun tanımlanmasına geçelim. Çünkü, saptamalarımın ve bu saptamalarıma dayalı olarak verdiğim kararın doğru olup olmadığını ancak bu tanımlamalarıma dayanarak yargılayabileceksiniz.


“ŞARKICI PROFESÖRLER”

Sayın Başkan, adları üstünde, bu tür profesörler çok konuşan profesörlerdir. Habis değildirler. Hatta yararlı oldukları bile söylenebilir. Genellikle iktisat ve işletme alanında görülürler. Hemen hemen her seminerde, her sempozyumda, her panelde yer alırlar. Gazete ve dergi sayfalarında da sürekli boy gösterirler. “Halka dönük” üniversite kavramının gerçek uygulayıcılarıdır. Her ne kadar değerli gazeteci-yazar Uğur Mumcu bunların bir bölümüne (aman dikkat, sadece bir bölümüne) “Holding Profesörü” diyorsa da, kanımca tümünün böyle nitelenmesi haklı ve doğru değildir. Çünkü, bu grubun bir bölümü, “anti-holding” görüşlerin temsilcisi ve savunucusu olarak sivrilmiştir. “Şarkıcı Profesörler” sınıfına girmelerinin nedeni de, toplumun, ya da panel ve seminer düzenleyicilerinin, çok şarkı söyleyen “holdingçiler”i dengeleme çabalarında yatar. Ayrıca siz de bilirsiniz ki toplumumuzda ne “holdingçi” ne de “anti-holdingçi” olmak suçtur.

Sayın Başkan, büyük bir açıkyüreklilikle itiraf etmeliyim ki, bendeniz de bu ekonomist-işletmeci ağırlıklı “Şarkıcı Profesörler” grubuna haddini bilmez bir toplumbilimci olarak katılmak cesaretini gösterdim. Yapılan konuşma davetlerinin hiçbirini geri çevirmedim. Tek başıma veya grup halinde, çeşitli seminer, sempozyum ve konferanslarda konuştum, bildiriler verdim. Kimi zaman “bilimsel” kimi zaman “vulgarize” sunuşlar yaptım.

Evet Sayın Başkan, itiraf ediyorum: Ben de bir “Şarkıcı Profesör”düm.


“ŞARLATAN PROFESÖRLER”

Sayın Başkan sayıları çok fazla olmayan “Şarlatan Profesörler” de kendi içlerinde iki gruba ayrılırlar:

  • Birinci grup, profesör ünvanlarını şarlatanlık yapmak için kullananlardan oluşur. Çok habistirler.
  • İkinci grup ise, profesör unvanını izinsiz kullananlardır. Çok habis değildirler.

  1. Birinci gruba, yani ünvanlarını şarlatanlık yapmak için kullananlara örnek olarak, başkasının yazdığı kitapları Türkçe’ye çevirip altına kendi imzasını atanlar gösterebiliriz.

  1. İkinci gruba girenler arasında ise dört yıllık bekleme süresini özel yasalarla iki yılda, Erzurum’da gözüküp, Ankara’da oturarak tamamlayanlar yoktur. Üniversiteden izin alıp özel kesimde yöneticilik yaparak sürelerini dolduranlar ve süre dolar dolmaz hem profesör hem dekan olarak atananlar da bu gruba dahil değildir. Bu gruba girenler, sadece profesörlük ünvanını izinsiz kullanan şarlatanlardır.

Şarlatan Profesörler” grubunun ikinci alt grubu da kendi içinde iki şubeye ayrılır.

  • Birinci şubede yer alanlar, YÖK, yasal ve fiili olarak henüz ortada yok iken üniversite senatoları tarafından profesörlüğe yükseltilenler ve üçlü kararnameleri imzalamadığı halde ünvanlarını kullananlardır.

  • İkinci şubede ise, YÖK yasal ve fiili olarak işe başladıktan sonra profesör yapılanlar ve kararları YÖK Başkanı’nca imzalanmadığı halde ünvanlarını kullananlar yer alır.

Şarlatanlık açısından ikinci altgrubun “birinci şubesi” en sürekli ve en başarılı kesimi temsil eder. Çünkü, bunların artık nasıl, hangi hakla ve hangi cüretle “yasal profesör olabilecekleri” belli değildir. Yürürlükten kaldırılan yasaya göre, ancak “üçlü kararname” ile “yasal profesör” olabilecek bu kişilerin YÖK Başkanı tarafından imzalansa bile, profesörlüğü kabul etmeyeceklerine ilişkin ciddi belirtiler vardır. Çünkü “alışmış kurdurmuştan beterdir” deyimi ile ifade edildiği gibi bunlar artık “Şarlatan Profesörlüğe” o denli alışmışlardır ki “yasal profesör” olmayı, YÖK Başkanı’nın çok değerli imzasına rağmen (bir rivayete göre, o imzadan dolayı) reddedeceklerini söylemektedirler.

Yalnız, burada bir “hafifletici” noktaya da işaret edelim Sayin Başkan. (Sonra tarih önünde “tarafsız davranmamış” olmakla suçlanmak istemem doğrusu). Bu “Şarlatan Profesörler”i şarlatanlıklarına esas teşkil eden “illegal unvan kullanma” eylemi toplum tarafından tahrik ve teşvik edilmiş hatta toplumun suça bizzat iştiraki bile söz konusu olmuştur. Hatta, hatta, en azından bir olay biliyorum ki, bu “Şarlatan Profesör” hiçbir zaman, ama gerçekten hiçbir zaman, bu ünvanı kendisi kullanmamış, fakat toplum tarafından kendisine hep profesör diye hitap edilmiştir. Yine haksızlık etmemek ve gerçekten ayrılmamak amacıyla belirtelim ki, bu “Şarlatan Profesör”, başka bir suç daha işlemiştir: Utanmadan, her vesile ile, eskiden mensup olduğu üniversitenin senatosunun kendisine profesörlük ünvanı verdiğini her yerde, gerekli gereksiz, anlatmıştır. Böylece, işlediği suça, bir senatoyu da alet etmiştir.

Sayın Başkan, Şarlatan Profesörler grubunu bitirmeden önce, Birleşik Amerika’daki üniversitelerden birinden “profesördür” diye kâğıt alamayınca, “aldığı maaş profesör maaşıdır” diye yazi getirerek önce profesör sonra dekan olanların da bu gruba girmediğini belirtmeliyim. Bunların profesörlükleri “çok yasaldır”. Çünkü, işlemleri yasa ve yönetmeliklere uygun olarak yapılmıştır.

Bu gruba ilişkin son bir söz,
  • Profesör Panosyan” gibi, kendi kendisine ünvan vermiş fakat sonra toplumca benimsenmiş olan kişilerle,
  • Ordinaryüs Lefter” gibi, ünvanı, doğrudan doğruya toplum tarafından tevcih edilmiş kişilerin durumu hakkında söylenmelidir. Kanımca bu kişiler “sınıflama dışı“dırlar. Çünkü onların hakkındaki profesörlük kararını toplum ve tarih zaten olumlu olarak vermiştir. (Darısı “yasal ünvan” sahiplerinin başına.)

Sayın Başkan, büyük bir esefle itiraf etmek isterim ki, bendeniz bu grupta da yer almaktaydım. Daha “bilimsel” bir ifade ile, bir zamanlar “Şarlatan Profesörler” grubunun “ikinci alt grubu”nun “birinci şubesi”ne dahil olduğumu belirtmek isterim. Hatta bu şubenin “tipik” bir temsilcisi olduğum da iddia edilirdi. Fakat literatürde “prototip” mi yoksa “stereotip” mi olduğuma henüz karar verilememişti.


“YALNIZ PROFESÖRLER”

Bu grupta yer alan “Yalnız Profesörler” hayatta profesörlüklerinden başka hiçbir özelliği olmayanlardır. Bu nedenle kendilerine “Sade Profesör” de diyebiliriz. Son derece renksiz ve kokusuz bir yaşam sürerler. Üniversitenin gerçek sahipleri bunlardır. Saylan gittikçe azalan bu kişilerin tüm dertleri, gerçeğe uygun bilgi üretmek ve bu tür bilgileri öğrencilerine aktarmaktır. Ayrıca bazı öğrencilerini kendileri gibi “Yalnız Profesör” yapabilmeyi de amaçlarlar. Toplumun çeşitli renkleri ve “kokuları” düşünüldüğünde, bunlara sırt çevirerek, bilim aşkına, köle gibi çalışan bu kişilerin akıllarından kuşku duymamak elde değildir.

Ağababaları Galileo Galilei olan bu “yalnız Profesörler”in bir başka özelliği de “gerçek” olduğunu sandıkları bilgilerden ödün vermemeleri ve çenelerine de hakim olamamalarıdır. En büyük suçlamalar da Romen “Bir”, Büyük “B”, Arap “Bir” grubunda yer alan ve habis nitelik taşıyan şarlatanlara boyun eğmemeleridir. Bu yüzden, kendilerinin yalnız akıllarından değil, ruh sağlıklarından da kuşku duyulmasına yol açacak bir biçimde sürekli belâ ararlar. Kimi çevrelere göre “mazohistik” olan bu belâ arama etkinliklerinde toplum da onlara çok yardım eder. Türkiye’nin hemen hemen periyodik bir düzene kavuşmuş bulunan “bunalım” dönemlerinin maliyeti, mutlaka bunlara ödetilir. Bunalım sırasında yerlerde sürüklenen, kafası  gözü yarılan sonra da işlerinden kovulanlar bunlardır. Yine bunalım sırasında itilip kakılan, sonra da hapse atılıp tuvalet temizlettirilenler arasında bunlar bulunur.

Ülkemizi pençesine alan cinayet salgını sırasında, “Yalnız Profesörler“in bu niteliği bir işe daha yaramıştır: Katiller, cinayet talimlerini ve göz korkutma programlarını bu profesörlerin canlarını alarak icra etmişlerdir. “Yalnız Profesörler” sonradan bunalımın suçlusu olarak da görülmüşler ve saç-sakal tıraşına tabi tutularak tecziye edilmişlerdir.

“Yalnız Profesörler”in bir bölümü “bilim aşkı” yanında ikinci bir aşk olarak “öğrenci aşkı”nı da belirtirler.
Bunlar, sapık düşünce ve davranışları sanki yeterli değilmiş gibi, bir de kendilerini “gençler uğruna” helak ederler.

Sayın Başkan, bir zamanlar “Yalnız Profesörler” grubunda da yer alacak kadar enayi ve sarsak olduğumu büyük bir utançla itiraf ediyorum.
Bu nedenle hem aklımdan hem de ruh sağlığımdan ne denli kuşku duyarsanız duyunuz, haklısınız.

Sayın Başkan, isim babalığını değerli gazeteci Çetin Emeç’in yaptığı “YÖK-kondu Profesörlere geçmeden önce,
isterseniz ipin ucunu kaçırmamak için, sınıflamayı bir kez daha gözden geçirelim:

Profesörler âlemi ikiye ayrılır:
  1. Romen “Bir” “Profesörler”,
  2. Romen “İki”, “YÖK-kondu Profesörler”.

Profesörler” de üç gruba ayrılır:
  • Büyük “A”, “Şarkıcı Profesörler”,
  • Büyük “B”, “Şarlatan Profesörler”,
  • Büyük “C”, “Yalnız Profesörler”.

Şarlatan Profesörler” de iki gruba ayrılır:
  • Arap “Bir”, Ünvanlarını Şarlatanlık İçin Kullananlar”,
  • Arap “İki”, “Ünvanlarını izinsiz kullananlar”.

Ünvanlarını İzinsiz Kullananlar” da;
YÖK öncesi ve YÖK sonrası diye küçük “a” ve küçük “b” biçiminde iki alt gruba ayrılır ama, artık burada onun ayrıntısına girmiyorum.


“YÖK-KONDU PROFESÖRLER”

Şimdi geldik profesörler âleminin ikinci büyük grubu olan “YÖK-kondu Profesörler”e.

YÖK-kondu Profesör” terimi üniversitelere “YÖK-kondu” olarak bağlanan ilkokul, ortaokul, kâğıt fabrikası, doğrama atölyesi gibi kurumlardan, akademik kariyere paraşütle inecek personel için kullanılır. Üniversiteler, eski “profesörler”den temizlendikten sonra, yerlerine “YÖK-kondu” profesörler atanacaktır. Atama işlemi için, üniversitelerin iyice temizlenmesi gerektiğinden “YÖK-kondu Profesörler”in seçimi biraz daha zaman alabilir.


SONUÇ VE SORUN

Sayın Başkan, size güvenimin sonsuz olduğunu daha önce belirtmiştim.
(Bakınız Milliyet Sanat’ın 1 Ağustos 1984 tarihli nüshasındaki “İmza Benim Ama Kabahat Babamın, Sayın Başkan” adlı “makale”).

Şimdi bu sonsuz güven içinde size bir soru sormak istiyorum: Duydum ki, bu “YÖK-kondu” Kurumlardaki on beş yıllık öğretmenler, üniversitelerimize “YÖK-kondu Profesör” olarak atanacaklarmış. Benim de üniversitede geçmiş on yedi yıllık hocalığım var. Acaba başvursam, beni de “YÖK-kondu Profesör” yaparlar mı?

Sayın Başkan, lütfen beni anlayın: Ne “Şarkıcı Profesörlük”, ne “Şarlatan Profesörlük” ne de “Yalnız Profesörlük”.
Bunlar artık beni tatmin etmiyor. İlle de “YÖK-kondu Profesör” olmak istiyorum. Üstelik sesim de güzeldir. İnanmazsanız amcama sorun.



Emre Kongar | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 114 - 15 Şubat 1985

Alban Berg

Çağımız Batı müziğinin en önemli adlarından sayılan, Avusturyalı besteci Alban Berg’in (1885-1935) doğumunun yüzüncü, ölümünün de ellinci yıldönümleri, içinde bulunduğumuz [1985] “Müzik Yılı”na rastlıyor.

Alban Berg, 9 Şubat 1885 günü Viyana’da dünyaya geldi. Doğduğu atmosferin bir müzik atmosferi olduğu söylenebilir; annesi lied söylüyor, baba da org çalıyordu. Çağın ünlü bestecisi Anton Bruckner, Berg ailesinin sürekli konuklar arasındaydı. Böyle yeteneklerde genellikle görülen durumun tersine, Alban Berg çocukluk yıllarında müzikten çok başka alanlara, özellikle mimarlık ve resim sanatlarına ilgi duydu. Daha sonra yazarlığa merak sardı. Konser ve tiyatrolar, Berg kardeşlerin en sık gittiği yerlerdi. Bu arada kardeşlerin, Polonyalı bakıcılarının gözetimi altında evde bazı oyunlar sahneledikleri de oluyordu. Örneğin İbsen’in “Rosmersholm” adlı oyununu oynamış oldukları, bilinmektedir.

Alban Berg, on beş yaşındayken aile dostları mimar Hermann Watznauer’in yüreklendirmesiyle, beste denemelerine başladı. Lied ve düetler besteledi. 1904 yılında Viyana’da liseyi bitiren Berg, ailenin parasal durumunun sarsılmış olması nedeniyle devlet hizmetinde hesap uzman olarak çalışmaya başladı. Berg’in, oniki ton sisteminin kurucularından Arnold Schönberg ile tanışması da aynı yıla rastlar. Berg’in kardeşi Charly, Berg’in bestelediği bazı liedleri Schönberg’e gösterince, ünlü besteci Alban Berg’i hemen ve ücretsiz olarak öğrenciliğe kabul etti. Bir süre sonra ailenin parasal durumu bir miras nedeniyle düzelince, Alban Berg de hesap uzmanlığını bırakıp kendini tümüyle müziğe verme fırsatını buldu.

Müzik öğrenimini sürdürdüğü yıllarda özellikle üç ünlü ad, Berg’in sanatçı kişiliğinin oluşmasını geniş ölçüde yönlendirdi.

Bunlar,
  • öğretmeni Arnold Schonberg,
  • besteci ve orkestra şefi Gustav Mahler ve
  • dönemin tanınmış Viyanalı yazar ve eleştirmeni Karl Kraus’tur.

Bu kişilerin yanı sıra;
  • besteci Anton Webern (Schönberg ve Berg’in yanı sıra, “Modern Viyana Klasikleri”nin üçüncü büyük adı),
  • mimar Adolf Loos,
  • ressam Oskar Kokoschka,
  • Viyanalı yazar Peter Altenberg ve
  • sanat tarihçisi Egon Friedell de Berg’in yakın dost çevresindeydiler.

  • 1910 yılında Schönberg’in yanındaki öğrenimini tamamlayan Berg,
  • 1911’de Helene Nahowski ile evlendi ve yazların dışında, sürekli Viyana’da yaşamaya başladı. Başlıca gelir kaynağı, verdiği kompozisyon dersleriydi.
  • 1914 Mayıs’ında Viyana’da, Georg Büchner’in Wozzeck adlı oyununu izleyen Berg, bunu derhal bir opera olarak bestelemeye karar verdi.
  • Ancak 1915 yılında askere çağrılınca, tasarısını Birinci Dünya Savaşı bitene değin ertelemek zorunda kaldı. Bestecinin savaş yıllarına ilişkin yaşantıları, daha sonra Wozzeck’in bazı sahnelerine de yoğun biçimde yansıdı.
  • 1921 sonbaharında opera, tamamlanmıştı. Ünlü orkestra şefi Helmuth Scherchen, Berg’den operanın bazı bölümlerini konser salonunda çalınabilir bir bütün içerisinde birleştirmesini istedi.
  • 11.6.1923 günü de 1. ve 3. perdelerden oluşma yapıtı, Frankfurt’taki müzik şenliğinde yönetti. Bu konser, Alban Berg’e çok büyük bir ün sağladı.
  • Wozzeck operasının bütünü, ilk kez 14. 12. 1925 tarihinde Berlin Devlet Operası’nda temsil edildi.
  • Bunu 1926’da Prag, 1927’de de Leningrad temsilleri izledi.

Dünya opera sahnelerinde günümüzde de sık sık sergilenen Wozzeck operası, Berg’in oniki ton dönemi öncesi tüm sanatsal düşüncelerinin bir özeti, ustalığının da çok zengin bir örneğidir. Ayrıca bu opera, Berg’in tüm bestelerinin anlaşılabilmesi bakımından bir anahtar niteliğindedir.

  • Wozzeck’den sonra yeniden uygun bir opera metni aramaya koyulan Alban Berg, 1928’de Frank Wedekind’in Toprak Cinive Pandora’nın Kutusuadlı sahne oyunlarından Lulu tragedyasının metnini geliştirdi.
  • 1934 yılında operanın bestelenmesi küçük bir bölümün dışında, tamamlanmıştı.
  • Bestecinin 1935 yılındaki ölümü nedeniyle bu bölüm tamamlanmadan kaldı. Daha sonra 3. perdeden eksik kalan kısım, Friedrich Cerha tarafından Alban Berg’den kalan notlar doğrultusunda tamamlandı.
  • Lulu, ilk kez 24 Şubat 1979 tarihinde Paris Operası’nda oynandı ve büyük başarı kazandı.

  • Alban Berg, 1925’ten başlayarak hep oniki ton tekniğini kullandı.
  • Arnold Schönberg’in 1923’te,
  • J.M. Hauer’in de 1918’de geliştirmeye başladıkları bu teknik, geleneksel kompozisyon tekniğine köklü değişiklikler getirmişti.
Bu nedenle Berg’in Wozzeck operası, ilk “atonal” opera olarak müzik tarihinde bir dönüm noktası yarattı.

Berg, operalarının yanı sıra, yine aynı teknikle, çok sayıda orkestra yapıtı da besteledi.
Lirik Suit başta olmak üzere, bu yapıtlar da günümüzde sürekli çalınmaktadır.

Alban Berg’in, öğretmeni Arnold Schönberg’i izleyerek müziğe getirdiği köklü yenilikler, biraz da dönemin genel havasından kaynaklanmıştı. Yüzyılımızın ilk on yılı, Viyana’da sanat ve düşünce yaşamının ender görülür canlılıktaki bir dönemidir.

  • Ruh çözümleme yönteminin yaratıcısı Sigmund Freud,
  • düşünür Ludwig Wittgenstein,
  • resim sanatı alanında Gustav Klimt, Egon Schiele ve Oskar Kokoschka, hep bu dönemde yaşadılar ve yüzyılın başındaki Avusturya kültür atmosferini biçimledirler.

“Öncü” sanatçılar grubu, aşırı gelenekçi bulduğu “Künstlerhaus”tan ayrıldı ve 1897 yılında ünlü “Secession”u kurdu. Aynı yıl Gustav Mahler, Viyana Devlet Operası’nın başına getirildi. Bu atama, müzik alanına yeni boyutlar kazandırılmasına yol açtı.

Çağdaş kompozisyon sanatının en önemli buluşlarından olan ve Alban Berg tarafından geliştirilen oniki ton tekniği, bütün tonlar arasında bir eşdeğerliliğin sağlanmasını temel düşünce olarak alır. İşleme konusu, ilk planda tonların yüksekliği değil, ama tonların birbirine olan bağıntısıdır.

Schönberg, “oniki tonla besteleme yöntemi”nden şu sonuçlara varır:

  1. Bu yöntem atonaliteyi, başka deyişle tonaliteden vazgeçmeyi şart koşar;
  2. Müzikal bağlam, her şeyden önce motif ve tema çalışmalarıyla sağlanabilir,
  3. Bu yöntem “sorumlu” bir beste çalışmasını, başka deyişle estetik denetimi olanaklı kılar; müzikal bir düşünce, somut bir biçimde betimlenebilmelidir.

Bu yöntemin başlıca üç temsilcisi, yani Arnold Schönberg, Anton Webern ve Alban Berg, "Viyana Okulu” diye de adlandırılırlar.


  • Schönberg, oniki ton yöntemini geliştirerek müzikal uzamın daha geniş boyutlar almasını sağlamıştır.
  • Webern, sözü edilen uzamda yoğunluğu aramış, bunu ton dizileri içersinde simetrik oluşumlarla elde etmeye çalışmıştır.
  • Alban Berg ise oniki ton yöntemiyle  -örneğin keman konçertosunda görüldüğü gibi-  tonal etkilerden de ağırlıklı biçimde yararlanılmasını sağlamayı amaçlamıştır.

Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelmesinin etkileri, kısa süre sonra Avusturya’da da kendini belli etmiş; dolayısıyla Alban Berg de bu olumsuz atmosferi duymak zorunda kalmıştı. Wozzeck operasının yabancı ülkelerdeki temsillerine karşın, parasal durumu da giderek kötüleşiyordu. Bu nedenle Wozzeck partisyonunu, gerçek değerinin çok altında bir fiyatla Washington’daki Kongre Kitaplığı’na satmak zorunda kaldı.

Naziler, Berg’in sanatını “yozlaşmış sanat örneği” diye nitelendirince, sanatçı Wörther See’deki sayfiye evine çekildi ve yoğun biçimde Lulu operası üzerinde çalışmaya koyuldu. Bu operadan bazı senfonik bölümler, 30 Kasım 1934 tarihinde Erich Kleiber’in yönetiminde Berlin’de çalındı.


Sanatçının yaşamının son yılı, sürekli yoğunlaşan para sıkıntıları içersinde ve hastalıklarla dolu geçti. Lulu çalışmalarını hiç kesintiye uğratmak istememesine karşın, para sıkıntıları nedeniyle Amerikalı kemancı Louis Krasner için bir keman konçertosu besteleme önerisini sevinçle karşılamıştı.

Alban Berg 1935 yılında, 23 Aralık’ı 24 Aralık’a bağlayan gece bir kan zehirlenmesi sonucu öldüğünde, yapıtları ve yazılarıyla ardında 20. yüzyıl müziğinin hiç kuşkusuz en zengin verimlerinden birini bırakıyordu.



Ahmet Cemal | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 113 - 1 Şubat 1985