Cemil Dehlavi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemil Dehlavi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cemil Dehlavi - “Ateşten Doğan” (Born of Fire)


Tanrı insanı yarattı. Bütün meleklerden insana secde etmelerini istedi. Ettiler. Şeytan hariç. Mağrurdu o. Ben ateşten var oldum, insan ise çamurdan. Neden bir çamur parçasına secde edeyim? Ben ondan üstünüm dedi. Tanrı öfkelendi. Şeytana madem benim buyruğuma karşı geliyorsun o halde ben de seni kovuyorum, git dedi. Şeytan, Haklı olduğumu göstereceğim, bana kıyamet gününe kadar izin ver. İnsanın aklının nasıl yetersiz olduğunu sen de göreceksin dedi. Tanrı, Ben insana akıl verdim çelinmez. Ama madem öyle istiyorsun, var git şeytanlığını yap görelim diye meydan okudu. Şeytan o zamandan beri iyiliğin karşısındaki kötülük, doğrunun karşısındaki eğrilik, alçakgönüllülüğün karşısındaki kendini beğenmişlik, ümidin karşısındaki korkuyu temsil ediyor. Kılık tan kılığa girerek insanı doğru yoldan ayırmaya uğraşıyor.

Pakistanlı film yapımcısı ve yönetmeni Cemil Dehlavi’nin İstanbul Sinema Günleri’ne davet edilen,
sonra sansüre takılıp gösterilemeyen filmi “Ateşten Doğan” (Born of Fire), İncil ve Kuran’da anlatılan bu öyküye dayanıyor.

Ama Göreme Vadisi, Pamukkale, Düden, Nemrut Dağı gibi gerçek mekânlarda, tambur ve ney eşliğinde gerçeküstü bir öykü bu.

Genç flütçü (Peter Firth) Londra’da resital verirken bir ney sesi duyar, resitali sürdüremez. Dinleyiciler arasında genç bir kadın da (Suzan Crowley) aynı sesi duymuştur. Tanışıp sevişirler.

Genç adamın babası da flütçüdür. Nefesini daha iyi kontrol etmeyi öğrenmek için gittiği Türkiye’de her nasılsa yanarak ölmüştür. Genç adam için karanlık bir hikâyedir bu. Gerçekte ne olduğunu öğrenememiştir. Tek bildiği, babasının bir ney ustasından feyz almaya gittiğidir.

Kadın, adamı Türkiye’ye gidip ney ustasını aramaya ikna eder. Ney ustası ise aslında kılık değiştirmiş şeytandır. Tanrı’nın buyruğuna karşın dünyayı ateşe boğmak, yaratılıştan önceki biçimine getirmektir işi. İnsanların zaaflarını istismar ederek akıllarını kıyamete kadar karıştırmaya çalışmaktır.

Genç adam gerçekten Türkiye’ye gider ve bir imamla tanışır. İmam, hem insanın, hem şeytanın dilinden anlamaktadır. Flütçünün babasının, bir kadınla ilişkisinden söz eder. Yasak bir ilişkidir bu. Nitekim çocukları ölü doğmuş, ölü doğmayanı ise dilsiz bir hilkat garibesi olmuştur. (Ürdünlü sakat aktör Nabil Şaban.) Oysa bu kadın da şeytanın (ateşin) temsilcisidir. Ateş suyla söner. Mevlevi oldukları her hallerinden belli kişiler kadını suya atarak yok etmişlerdir.

Londra’da tanıştığı kadın da flütçüye katılır, birlikte ney ustasını aramaya koyulurlar. İmamın elinden hiçbir şeyin kurtulamayacağını çok iyi bilen şeytan, adamın ayağına çelmeyi yine sevgilisiyle takar. Kadını gizemli müziğiyle inine çeker, ona sahip olur. “İyiliğin” sonudur bu. Kötülük ise karaçarşafa bürünmüş bir kadın olarak ortaya çıkar.

Ama şeytanın unuttuğu bir şey vardır: Tanrı...

İmam, gence, Mevlânâ’nın öğüdünü verir, Tanrı adını an, müzik gücüyle şeytanı yen der. Yere bir daire çizer ve şeytan yenilene kadar içinden çıkmamasını öğütler. Filmin açılış sahnesinde görülen Mevlânâ’nın, Müzikte gizli bir güç vardır. Bunu açıklasam, dünyayı yerinden oynatırsözü burada hikmet kazanır. Yani müzik, enerjidir.


Dilsiz hilkat garibesinden korkmayan, saçını, yüzünü okşamasına izin veren, ona sevgi gösteren “iyiliğin” yok olması, onu da isyan ettirir. Genç, neyini çalarken, o da “Allah” demeyi öğrenir. Müzik gücü ve Tanrı’nın adı, şeytanı geriletir, gücünü kırar.


Şeytan yok mu olur?

Dünya var oldukça kötülük, daima iyiliğe karşı çıkacaktır. Zaaf daima aklı alt etmeye çalışacaktır, duygular daima mantığa üstün gelmeye uğraşacaktır. Bu düzende şeytanın da var olması tabiidir. Genç adamın aklı, yiten aşkında kalmıştır. Aşkının şeytana uyması bir şey değiştirmez onun için. Duygularına kapılıp, sevgilisinin ırmakta sürüklenen kara çarşafını eller. Çarşaftan bir el uzanıp onu sulara çeker.

Şeytan, insanın aklını başından alabileceğini bir kez daha göstermiştir.

Dehlavi, din yoluyla yüzyıllarca benliklere ve şuura işlemiş bu temayı, yoruma çok açık bir şekilde anlatıyor
ve ardından da “Neden laik bir ülkede bu film gösterilmesin, anlamıyorum diyor.

Filmdeki dinsel tema mı sorun?
İmamın, diyanet işleri görevlisi olarak değil de daha köktenci bir din anlayışının stilize imamı olması mı?
İmamın, şeytanı deliğinden çıkartmak için mevlüt okuması mı?
Türkiye’de “peçeli” kadın göstererek, Kıyafet Yasası’na uymaması mı?
Mevlevi ayini göstererek, tarikat propagandası yapması mı?
Yoksa, flütçü ile şeytanin kadını arasındaki çok gerçekçi ve çarpıcı aşk sahnesi mi?

Dehlavi, filmin Türkiye’de çekilişi sırasında hiçbir sıkıntı çekmediklerini, gerekli izinlerin sorunsuz alındığını söyledi.
Çekim baharda yapılmış. Hava soğukmuş. Göreme’de hiç hesapta olmadığı halde kar serpmiş, o kadar.

40 yaşlarında yakışıklı bir Pakistanlı Cemil Dehlavi, Oxford’da hukuk eğitimi görüp, baroya kadar girmiş. Türkiye’de de geçerli olan Roma Hukuku’ndan farklı İngiliz hukuk sisteminde mahkemede avukatlık yapmak ile dava vekilliği farklı. Mahkeme avukatlığı özel ihtisas gerektiriyor. Dehlavi bu ihtisası da yapıp, cübbesini asmış, peruğunu çıkarmış (saçları gür, çıkardığı avukatlık peruğu) ve kendini filmciliğe vermiş.

Önce reklam filmleri, ardından uzun metrajlı konulu filmler.

İlk konulu filmi, 1980’de “Blood of Hussein” (Hüseyin’in Kanı) 3 ödül,
bir sonraki filmi “Kaf” (1984) 4 ödül almış.

“Ateşten Doğan” (Born of Fire) üçüncü filmi.
Bağımsız televizyon örgütü Channel 4 (Dördüncü Kanal) için çevrildi, henüz İngiltere’de de gösterilmedi ama sansürden değil.



Londra / Edip Emil Öymen | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 166 - 15 Nisan 1987