Latin Amerika Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Latin Amerika Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Latin Amerika Şiiri

On dokuzuncu yüzyılda Latin Amerikalı şairlerin en büyük sorunu, kendilerinin olmayan yabancı bir dili kullanmak zorunda kalmalarıydı. Brezilyalılar Portekizce, öteki Latin Amerikalı şairler ise İspanyolca yazıyorlardı. Edebiyat geleneklerini uzak ülkelerde, Avrupa’da aramak durumundaydılar. Latin Amerika’yla İspanya arasındaki ilişkiler son derece gergindi. Kıtada, üç yüzyıllık boyunduruktan sonra, bağımsızlık savaşları veriliyordu. Yazarlar, İspanyol olan hiçbir şeyle yakınlık kurmak istemiyorlar, bu yüzden, kullandıkları dilin zenginliğinden, tarihinden, kültürel çağrışımlarından yararlanamıyorlardı. Edebiyatları cılızdı.

1898’de İspanya, Latin Amerika’daki son sömürgesinden de çekilmek zorunda kaldı. Bu, İspanya ile Latin Amerika arasında yeni koşullarla bir “diyalog”un kurulmasına yol açtı. Yazarlar, İspanyol edebiyatıyla yakından ilgilendiler; dillerini bir temele oturttular. Denizaşırı bir “şiir dolaşımı” başladı. Ama eşit bir dolaşımdı bu. Latin Amerika, yalnız siyasal değil, kültürel bağımsızlığını da kazanmıştı.

On dokuzuncu yüzyılda Latin Amerika şiirinin belli başlı özelliği, bir “savaş şiiri” olmasıydı.

  • Andres Bello,
  • José Joaquin de Olmedo,
  • José Maria Heredia gibi şairler, on sekizinci yüzyılda Avrupa’yı saran devrimci düşüncenin etkisindeydiler.

Kendi ülkelerini bağımsız kılmak, özgürlüğe kavuşturmak istiyorlardı. “Büyük Latin Amerika düşü”nü dile getirecek yeni bir şiirin peşindeydiler. Bu şiiri, eski–yeni Avrupalı ustaların yapıtlarından değil, kendi topraklarından yaratma çabasındaydılar. Latin Amerika şiirinin ‘konu’sunu genişletmek bakımından büyük yararları oldu.

1830’larda Avrupa romantizminin etkileri görülmeye başlandı.
Dört yıl Fransa’da kalan Arjantinli Esteban Echeverria, ülkesine döndükten sonra yeni bir akımın, romantizmin öncüsü oldu.
İnsanla doğa arasındaki ilişkiyi arayan, esine dayanan bir akımdı bu; ama gerçekleri anlatıyordu.

  • Kolombiyalı Gregorio Gutiérrez González ile
  • Brezilyalı Antonio Gonçalves  Dias, bu akımın başarılı örneklerini verdiler.

Bu arada, aynı akıma bağlı olarak bir “gauchesco” şiiri doğdu. Pampalarda yaşayan “gaucho”ları konu edinen şiirler yazıldı.
Bu şiirin yaratıcılarının hiçbiri “gaucho” değildi; hepsi kentlerde yaşıyordu. Ama şiirlerinde “gaucho”ların dillerini kullandılar.

Uruguaylı Bartolomé Hidalgo’nun öncülüğünü ettiği bu türün en büyük yapıtı, Arjantinli José Fernández’in “Martin Fierro”su oldu.
Kübalı ulusal kahraman José Marti, 1882’de “Ismaelillo” adlı ilk şiir kitabını yayımladı.
Latin Amerika şiirinde yeni bir gelişmenin başlangıcıydı bu – “modernismo” akımı başlıyordu.

 Modernismo’nun ilk dönemi, 1896 yılına kadar sürdü.

  • Yine Kübalı bir başka şair, Julian del Casal,
  • Meksikalı Manuel Gutiérrez Nájera,
  • Kolombiyalı José Asunción Silva,
  • Nikaragualı Rubén Dario, bu akımın öncülüğünü ettiler.

Dario’nun dışında öteki şairler, 1896’dan önce öldüler.
Rubén Dario, modernismo’nun birinci ve ikinci dönemleri arasında bir bağ oldu.

İkinci dönemin belli başlı şairleri,
  • Arjantinli Leopoldo Lugones,
  • Perulu José Santos Chocano,
  • Kolombiyalı Guillermo Valencia,
  • Meksikalı Enrique González Martinez ile Amado Nervo, romantizmin klişelerini bir yana bıraktılar;
daha disiplinli ama sadece şiir okurunu değil, herkesi ilgilendiren, bütün Latin Amerikalılara seslenmeyi amaçlayan,
bu arada şiire biçimde yeni olanaklar kazandıran sanatçılar olarak ortaya çıktılar.

 Modernismo’nun en büyük yararı, Latin Amerika insanına, kendi yaratıcılığı konusunda büyük güven sağlaması oldu.
Bu akım, etkisini Latin Amerika ülkelerinin hepsinde gösterdi; giderek İspanyol şiirini bile etkiledi.

 Modernismo’nun ilk dönemi, İspanya’ya tepkiden doğmuştu; ikinci döneminde, yeni değerler yaratılması olanağı araştırıldı. 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı, İspanya’nın yenilgisiyle sonuçlanınca, şairler kendi dillerinin kökenlerine eğildiler, İspanyol edebiyatıyla ilişkiler kurdular. Düşman olarak İspanyol emperyalizmini değil, Kuzey Amerika’daki Anglo-Sakson emperyalizmini görüyorlardı artık.

İki dönem arasındaki bağı kuran Rubén Dario,
hâlâ İsa’ya yakaran, İspanyolca konuşan, yerli kanından yaratılmış temiz Amerika’nın gelecekteki işgalcisi Amerika Birleşik Devletleri”nden söz ediyordu.
Modernismo’nun ikinci dönemi sırasında bir başka akım ortaya çıktı:
“Mundonovismo” (mundo nuevo: yeni dünya).
Bu, Latin Amerikan konularına yeniden dönüştü.
Modernismo’nun kozmopolitliği, yerini ulusalcılığa bırakıyordu.

Bu akımın öncülüğünü, Pancho Villa’yla Estrada Cabrera’yı destekleyen, uzun yıllarını sürgünde, cezaevlerinde geçiren,
Perulu bir eleştirmeni öldüren, sonunda kendisi de öldürülen Perulu José Santos Chocano yaptı.

1915 yıllarında, modernismo’ya bir tepki daha belirdi, yeni bir akım doğdu: “Sencillismo” (sencillo: yalın, dolaysız).

José Marti’nin şiirlerindeki yalın anlatıma dönülüyordu.
Bu akımın şairleri bir bahar gününü, Buenos Aires’de bir sokağın köşesini anlatmayı, toplumsal, ulusal sorunlarla ilgilenmeye yeğ tuttular.

Birinci Dünya Savaşı sona erince, Latin Amerika’nın bazı bölgelerine göçmenler geldi; hayat, özellikle kentlerde, değişmeye başladı.
Endüstriye geçiş dönemiydi bu. Eski akımlar güçlerini yitirmişti.

Aynı yıllarda Şilili bir şair, Vicente Huidobro, Fransa’da sanatçılarla arkadaşlık kurmuştu; Guillaume Apollinaire ve Pierre Reverdy ile birlikte “Nord Sud” dergisini yönetiyordu. Bu arkadaşlığın etkisiyle, Avrupa’daki yeni akımlarla, özellikle “kübizm”le ilgilendi. Latin Amerika şiirinde yeni bir akımı, “Creacionismo”yu (yaratıcılık) başlattı. Estetik değerleri her şeyin üstünde tutan, şairi en üstün kişi olarak kabullenen bir akımdı bu.

Aynı yıllarda, İsviçre’de öğrenim yapmış Arjantinli Jorge Luis Borges, İspanya’ya gitti. 1921’de Buenos Aires’e dönünce, Avrupa’daki “avant-garde” sanatın etkilerini taşıyan yapıtlar vermeye başladı. “Gerçeküstücülük”ün izlerini taşıyan bir bildiri hazırladı; bu bildiriyi, “Buenos  Aires sokaklarına şiiri getirmek için” duvarlara astı. Böylece, “Ultraismo” akımının öncüsü oldu.

  • Arjantinli Oliverio Girondo,
  • Meksikalı José Juan Tablada,
  • Kolombiyalı Léon de Greiff, bu akımın başarılı şairleri arasında yer aldılar.
Bu arada, Latin Amerika’da, özellikle Brezilya ile Karaipler’de zencilerin sayısında büyük artış olmuştu. Bunun şiirde bir etki yaratması kaçınılmazdı. Bir “Poesia Negra” akımı doğdu. Bu akımın aşağı yukarı bütün şairleri beyazdı, ama zencilerin dil özelliklerinden yararlanarak bir “Afro-Amerikan” şiiri yaratmayı başardılar.

Aynı zamanda toplumsal bir başkaldırı niteliğini taşıyan bu akımın en başarılı şairleri,
  • Porto Rikolu Luis Palés Matos,
  • Kübalı Nicolás Guillén ve
  • Brezilyalı Jorge de Lima’ydı.
Portekizce Brezilya şiiri de aşağı yukarı aynı çizgiyi izleyerek gelişti.

1920-1930 yılları arasında,
  • Manuel Bandeira,
  • Ronald de Carvalho,
  • Emiliano de Cavalcanti,
  • Vicente de Rego Monteiro,
  • Heitor Vila-Lobos gibi şairler ultraismo’nun etkilerini taşıyan bir modernismo akımını sürdürdüler.

Bu akımın en büyük özelliği, Latin Amerika şiirine humor’u getirmesiydi.
Latin Amerika’da 1920’lerden sonra çok sayıda güçlü şairler ortaya çıktı:

  • Arjantinli Jorge Luis Borges,
  • Brezilyalı Carlos Drummond de Andrade,
  • Murilo Mendes,
  • Şilili Gabriela Mistral,
  • Pablo Neruda,
  • Nicanor Parra,
  • Kübalı Eugenio Florit,
  • Pablo Armando Fernández,
  • Nicolás Guillén,
  • Ekvatorlu Jorge Carrera Andrade,
  • Meksikalı Alfonso Reyes,
  • Octavio Paz,
  • José Emilio Pacheco,
  • Perulu César Vallejo,
  • Carlos Oquendo de Amat,
  • Venezuelalı Otto D’Sola gibi…

Bu şairleri, akımlara bağlı olarak düşünmek olanaksızdır; ama aşağı yukarı hepsinin temelinde “gerçeküstücülük”ün izleri yatar.

Bu arada, İspanya İç Savaşı’nın bazı Latin Amerika şairleri, özellikle Vallejo ile Neruda üzerinde yarattığı etkiler kıta şiirinde bir değişime yol açtı.

  • Neruda, “yaslı”, “karamsar” şiirini, ilk yapıtlarındaki “metafizik”i bırakarak toplumcu bir şiire yöneldi;
  • Vallejo gerçektüstücülük’ten sıyrılarak “halkın şairi” olmaya çalıştı.

Latin Amerika’nın Amerika Birleşik Devletleri tarafından bir “yeni sömürgecilik” anlayışıyla etki altına alınması ve daha sonraki yıllarda Küba Devrimi, bu değişimi hızlandırdı. Bu değişim, geçmişin süslü, yer yer aşırı duygulu ve duyarlı şiirine bir tepki olarak “antişiir”i yarattı. Nicanor Parra’nın yapıtlarında doruğuna ulaşan yalın, düz, dolaysız bir şiir diline varıldı.

Günümüzde Latin Amerika şairlerinin büyük çoğunluğu toplumcu şiirin örneklerini vermekte,
  • askerî darbeler,
  • suikastler,
  • işkenceler,
  • kültür emperyalizmi,
  • yerlilerin yoksulluğu ve
  • halkın sorunları gibi konulara el atmaktadır.

Nikaragualı şair Ernesto Cardenal’in deyimiyle, şairin görevlerinden biri de, “AP ve UPI gibi haber ajanslarını yalanlamak”tır.

Bu anlayışın en önemli ve etkili şairleri arasında;
  • Arjantinli Juan Gelman,
  • Kübalı Nicolás Guillén,
  • Roberto Fernández Retamar,
  • Guatemalalı Otto René Castillo,
  • Nikaragualı Ernesto Cardenal ve
  • Perulu Javier Heraud sayılabilir.



Ülkü Tamer | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 85 - 1 Aralık 1983
_________________________________________________________________________________________



Meksika şiirinden örnekler

Efrain Huerta
Alacakaranlığın Sesleri

Sana sessizliği ben buldum diyorum yeniden
o usul ikindide, adın yakılınca
kömürleşince
büyük altın alevinde on dokuz yılının.
Sevgim alacakaranlığın bağlarını çözdü
yalnız senin fısıltına vermek için kendini,
beyaz odun alevinin o cam fısıltısına.

Anıların bir iğne batışıdır dudaklarıma,
hayatının masallarını kurdum bugün
bir elmanın ince kabuğunda.
Bu ara hep tedirginim,
bir pencerenin açılışını bekliyorum şimdi
arkandan gideyim
ya da parçalanayım diye üzgün kaldırımlarda.
Ama öylesine bir ses gelir ki dağlardan
acıdır uyumak, anmak ölümdür seni.

Ürkerek çekilir sessizlik,
yıldızsız gökyüzünden çekilir,
ağızlarımızın acelesinden,
solgun kamelyalardan, karanfillerden.

Gel, rüzgara anlatalım öpüşlerimizi;
düşün: alacakaranlık bizi anlıyor,
sarı fısıltısından gözlerinin
biliyor nasıl hoşlandığımı,
kollarının beyaz suyundan.

Açmamış çiçeklere söyleyelim şarkımızı,
ayı gözetlemeyen çocuklara.
Birbirimize bakmadan söyleyelim.

Yalancıdır onlar, şu kuşlar, saçaklar.
Artık birbirimizi sevmiyoruz, sevmedik de.
Tutkuyla geldik, tutkuyla gidiyoruz.
Alacakaranlığın sesindeyiz artık,
çılgınlığın yüreğinde.

Gel, rüzgara anlatalım öpüşlerimizi,
şarkımızın acı yüklerine.

Aşk ne ateştir, ne de mermer.

Aşk bana duyduğun acımadır senin,
benim sana.


Jose Juan Tablada
Öteki Gece

Yaldızlı New York gecesi
    Badanalı soğuk duvarlar
Rektör'ün şampanya fokstrotu
    Dilsiz evler demirli pencereler
Bakıyor çevresine
    Sessiz damlar üstünden
Taş kesilmiş can
    Ayın beyaz kedileri
Lut'un karısı gibi
     Yine de
         aynı
           şey
             New York'ta
                 Bogota'da
                     Ay..!


Jose Gorostiza
Kadınlar

Kalkıp gürültülü kentimden
bu uykulu sıcak kasabaya geldim,
tuz tadı vardı tan yerinin dudaklarında.
Acı getirdim,
vadilerimden
saydam denize özlem getirdim.

Daracık kurdelesinden geçiyordu sokakların
dik memeleriyle kadınlar
oynak ezgilerden göğüsleriyle.

Esmer yüzlerine konmuştu güneş;
gözlerinde iki akik ışığı,
ballı dudaklarında zehir.

Cennet elmaları vardı düşlerinde,
o elmaların süzülmüş suyu,
rüzgarların, kokuların türküsü.

Saydam kadehler biçiminde
yaratmıştı onları Tanrı,
Hugo'nun duasındaki gibi.

Kurudu bütün çeşmelerim
gencecik dudakların sunacağı
bitkin tadıyla bir öpüşün.

Cordoba, çeyiz sandığı kadınların, güzel coşku:
yanaklarınıza allığını veririm seherin dedim
bir öpüşün bitkin tadı karşılığında...

Güneşi verdiler bana!


Octavio Paz
Orada ve Arkada

Çamurlu Kasım:
Lekeli taşlar, kara kemikler,
Bulanık saraylar

Kemerlerden, köprülerden geçtim,
Yaşıyordum, yaşamı arıyordum.

Kanı tükeniyor ışığın odada.
Soğuk yansımalar arasında şimdi
Balık-insanlar.

Yaşıyordum, hayaletler gördüm
Diriydi hepsi, istekliydi.

Kandan ve topazdan kule,
Kara perçemler, amber göğüsler,
Yeraltı kadını.

Kaplan, buzağı, ahtapot, yanan sarmaşık:
Yaktı kemiklerimi, kanımı emdi.

Yatak, sönmüş gezegen,
Geceyle gövdenin bir aldatmaca olduğu yer,
Tuz yığını, kadın.

Tüket kalıntılarını yayla güneşi:
Yaşıyordum, ölümü aramaya koyuldum.


Jaime Sabines
Kumrular Duyuyorum

Kumrular duyuyorum komşumun damında.
Güneşi görüyorsun.
Su aydınlanıyor,
bu sözler kadar garip her şey.
Seni neden anlasınlar, Tarumba?
Sözlerin şenlik ateşi mi,
herkesi neden aydınlatsın?
Yak kemiklerini, ısın biraz.
Güneşte ve rüzgarda kurut kendini.


Jose Emilio Pacheco
Sivrisinekler

Doğmuşlar uykusuzluğun bataklığında.
Kanat çırpan yapışkan siyahlıklar.
Silahsız vampircikler,
küçük pikadorları
şeytanın.



Çeviriler: Ülkü Tamer | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 85 - 1 Aralık 1983

Mario Benedetti

Latin Amerika'nın en çok okunan yazarlarından biri olan Mario Benedetti,
geçen yıl 1973'ten bu yana sürgünde yaşadığı İspanya'dan ülkesi Uruguay'a döndü.

Benedetti şiir ve öyküleri,
yazdığı beş romanı ile Latin Amerika edebiyatına değişik bir tat getirmeyi başaran bir yazar:

  • Kör kocanın gerçekte kör olmadığını ve davranışlarını yıllardır izlediğini fark eden bir kadın ve âşığı...
  • Bir Avrupa havalimanında isteği dışında sayısız günler geçirdikten sonra, şaşırtıcı bir olguyu, uzun süredir ölmüş olduğunu fark eden Latin Amerikalı bir işadamı…
  • Yerel bir gazetenin fal köşesinde asılacağını okuyan işkenceci bir polis memuru...

Benedetti'nin öyküleri, yazarın gözlem gücü ve ayrıntılara değer veren anlatımını sergilerken,
kahramanları doğal ile doğal olmayan gerçeklik ile fantazma arasındaki ince sınırda dolanır durur.

1920'de Uruguay'ın Tacuarembo kentinde doğan yazarın baş konusu, Uruguay insanının “küçük insanın” yaşantısı. Bir zamanlar Benedetti, Uruguay'ın, dünyanın bir ulus statüsüne sahip tek ülkesi olduğunu söylemişti. O zamanlar buraya Latin Amerika'nın İsviçre'si denirdi. Uzun süreli bir siyasal ve ekonomik istikrar yaşanmış, yaygın bir orta tabaka oluşmuştu. Benedetti 1973 askeri darbesi ile tuzla buz olan bu dünyanın arka planını anlatmıştı.

Yapıtları on dokuz dile çevrilen Mario Benedetti anlatıları
ve Daniel Viglietti ve Isabel Parra gibi Latin Amerika'nın ünlü halk müziği şarkıcıları için yazdığı şarkı sözleri ile
gerçek bir halk yazarı konumuna yükseldi.



Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 175 - 1 Eylül 1987
_________________________________________________________________________________________



Benedetti'nin bir öyküsü
Yıldızlar ve Sen

Bir ilkokul öğretmeniyle, bir terzinin oğluydu. Zayıf, uzun boyluydu. Gözleri koyu renkli, elleri yumuşacıktı. Mikroptan arınmış, herkesin okuma-yazma bildiği, çalışkan, yazgısı yabancı sermayeyle işleyen (kaba, kare biçiminde, dumanlar tüten) iki fabrikaya sıkıca bağlı, küçük Rosales kentinin tipik bir bireyiydi. Oliva komiserdi, duvarcı ya da banker de olabilirdi. Yani yeteneğinden değil, raslantıyla komiser olmuştu. Aslında, Rosales'de yıllardır polisin hemen hemen hiçbir anlamı yoktu, kimse yasaları çiğnemezdi çünkü. Üstünden en az yirmi yıl geçen en son cinayet, bir aşk cinayetiydi: Tüccar Don Estevez, kanserli karisini öldürmüştü, onun son haftalarını ölümle pençeleşerek geçirmesini istememişti çünkü. Bu olay dışında, içkili birtakım insanlar, arada bir, çevresinde kilisenin ve komiserlik binasının görkemli yükseldiği Plaza'ya gelirlerdi, ama bu durumlarda polis devreye girmezdi, çünkü bu sarhoşlar daha çok neşeden içerlerdi, bütün yaptıkları da, eski şarkılar söylemek ve kendilerinin de açık saçık bulduğu, ama aslında ergenlere özgü, masumca şakalar yapmaktı. Komiser, eczacı ve dişçiyle kâğıt oynamak için 4 kahveye, arada bir de, gazete yazarı Arroyo ile spor ya da uluslararası politika üzerine yarenlik etmek için kulübe giderdi sektirmeden. Aslında Arroyo'nun gazeteciliğe ilişkin çalışmaları ne sporla ne de uluslararası politikayla ilgiliydi. Fal sayfasında (Yıldızlar ve Sen) çoğu kez çok yakın olduğu sanılan bir geleceğin somut ve ispat edilebilir durumuna dayanarak yazılar yazdığı halde, ilgi alanı, aslında, müneccimlikti.

Söz konusu durumlar, üç alanla ilgiliydi: Uluslararası, ulusal ve doğrudan doğruya kentle ilgili durumlardı bunlar. Her üç alanda da sık sık doğru tahminlerde bulunduğu için, sadece kadınlar değil, tüm Rosales halkı “La Espina de Rosales” adlı sabah gazetesindeki astrolojiyle ilgili sütununu dikkatle okurlardı.

Belki burada, öykümüzde, sözü edilen kentin gerçekte hiç Rosales adını taşımadığını söylememiz gerekiyor. Bu adı yalnızca güvenlik açısından seçtik.

Bugün Uruguay'da sadece belli kişiler, siyasi gruplar ve sendikalar değildir yasa dışı olan.
Mahalleler, köyler ve kentler bile vardır yasa dışı kabul edilen.

1973'teki hükümet darbesinden sonra, Komiser Oliva, kökten bir değişikliğe uğradı. Göze ilk çarpan değişiklik, dış görünüşüyle ilgiliydi. Eskiden hemen hemen hiç üniforma giymezdi. Yazları da, onu sık sık gömlekle görürdünüz. Şimdi ise, o ve üniforması, birbirinden ayrılmaz olmuştu. Bu da, yüzüne, davranışlarına, yürüyüşüne ve buyruklarına, daha bir yıl öncesine kadar insanın aklına bile gelmeyen buyurgan bir sertlik veriyordu. Öte yandan, hızla ve durmaksızın kilo almıştı. (Rosales'in argosunda onun için “domuzlaştı” deniliyordu.)


Arroyo, başlangıçta bütün bu değişiklikleri, sadece basarili bir yanıltma olarak kabul edercesine, inanmaya inanmaya izliyordu. Ama, Oliva'nın o her zamanki sarhoşları, aynı şarkıları söyler ve aynı şakalar yaparlarken, 'toplum düzenini bozuyorlar, ar ve haya duygularını zedeliyorlar'' diye tutuklattırdığı o akşam, bu değişikliğin ciddi olduğunu anladı. Ve ertesi gün, “Yıldızlar ve Sen” sütununda Rosales'in yakin geleceğinin karanlık tablosunu çizdi.

Kentin tek lisesinde ilk kez bir öğrenci direnişi oldu. Ülkenin öbür iç bölgelerinde olduğu gibi, bu liseye de çok farklı yaş gruplarından öğrenciler devam ediyordu. Bazıları henüz çocuktular, diğerleri ise neredeyse yetişkin sayılmaktaydılar. Bu geleceğe gebe direnişte, gençler hükümet darbesini, parlamentonun feshini, sendikaların kapatılmasını ve işkenceyi protesto ettiler.

Öğrenciler, Oliva'nın kişiliğinde oluşan değişikliğe hazırlıksız olduklarından Plaza çevresinde yürüdüler ellerinde pankartlarla ve daha ikinci kez dönüyorlardı ki, hepsi tutuklandı. Polis memurları, neredeyse onlardan özür diliyor (Bir kaç ayaklananların amcası ya da vaftiz babasıydı.) Ve yarı eleştiri yarı korkar biçimde fısıldayarak, Oliva'nın yeni hastalığını
ima ediyorlardı. Komiser, ilk yirmi dört saat içinde, iyice azarladıktan ve yari gücüne dayanarak kendisine faşist diyenlere tahammül edemeyeceğini söyledikten sonra, 60 tutukludan 50'sini salıverdi. Geriye kalan on kişiyi (reşit olanlardı bunlar) diş dünyadan kopararak komiserlikte alıkoydu. Alaca karanlıkta, inlemeler, imdat sesleri, insanin içine işleyen bağırtılar duyuldu. Ana-babalar (özellikle analar) komiserlikte çocuklarına işkence yapıldığına inanamadılar. Ama gerçek buydu işte.

Ertesi gün, Arroyo'nun astrolojik tahminleri daha da karanlık görünüyordu.

Şöyle cümleler yazmaya cesaret etmişti Arroyo:

“Biri, Rosales'in yaşamını yıkım tehlikesine sokan zorlayıcı uygulamalara girişiyor. Kan akacak, ama sonunda adalet yerini bulacak.”

Kentte yalnızca bir avukat vardı, ana-babalar on gencin savunmasını ona verdiler. Ama Dr. Borja yargıcı aramaya çıktığında, onun da tutuklu olduğunu öğrendi. Bu gülünçtü, ama o ölçüde de doğruydu. Cesaretini topladı ve komiserlikte konuştu. Ama henüz Habeas Corpus'tan, grev hakkı ve benzeri şeylerden söz etmeye başlamıştı ki, komiser onu uzaklaştırttı. Avukat, başkentten yardim istemeye karar verdi, ama ana-babalar olmayacak umutlara kapılmasınlar diye, “heralde başkentte Oliva'ya hak verirler” biçiminde konuştu. Düşünüldüğü gibi, avukat bir daha geri dönmedi, birkaç ay sonra Rosalesliler ona, Punta Carretas'taki cezaevine sigara göndermeye başladılar.

Arroyo şöyle kehanetlerde bulunuyordu: “Gaflet saati geldi. En iyilerin bile yüreğini kin bürüyor.”

Daha sonra da, kentin tarihinde hiç görülmemiş bir şey, danslı toplantı da o olay meydana geldi. Bir süre önce, fabrikalardan biri, muhalif atılımları etkisiz duruma getirmek üzere işçiler ve memurları için bir lokal açmıştı. Ama burası, kısa sürede tüm kentin buluştuğu bir yer oldu. Her cumartesi akşamı, gençlerle yaşlılar eğlenmek ve dans etmek amacıyla orada toplanıyorlardı. Bu dans partileri, haftanın en önemli sosyal olaylarıydı kuşkusuz. Burada herkes yeni dedikoduları öğrenir, nişanlar, vaftiz törenleri, düğünler yapılır, tüm hastalar ve iyileşenler üzerine konuşulurdu. Hükümet darbesinden önceki günlerde Oliva, buraya sık sık gelirdi. Herkes, onu kendilerinden biri olarak görürdü. Gerçekten de öyleydi. Ama değişiklikten sonra komiser, bürosunu mesken tuttu (genellikle gecelerini orada, kendi deyimiyle ''iş başında'' geçirir oldu.) Ve kahveye, kulübe, lokale de gelmez oldu. (Oliva'nın, Arroyo'dan uzak durması da gözden kaçacak gibi değildi.)

Ancak, Oliva o cumartesi gecesi, haber vermeden adamlarıyla birlikte lokale geldi. Korkuya kapılan orkestra, akordeoncuların öksürmesi üzerine durdu ve dans eden çiftler, makinası birden işlemez olan bir oyun kutusu gibi, birbirlerinden ayrılmaksızın oldukları yerde kalakaldılar.  Oliva: “Bayanlar, hanginiz benimle dans etmek ister?” diye sorduğunda, herkes onun sarhoş olduğunu anladı. İki kez aynı soruyu sordu, yanıt alamadan. Herkes öylesine sus pus olmuştu ki, (polisler, müzisyenler ve halk) hepsi bu küstahça şımarıklığa tanık oldu. O zaman, arkasında, suç ortaklarıyla birlikte Oliva, kocasıyla pencere yakınlarında bir bankta oturan Claudia Oribe'nin yanına gitti. Claudia (sarışın, sempatik, oldukça canlı idi.) Gebeliğinin altıncı ayında kendini hantal buluyor, doktor da erken doğum tehlikesinden söz ettiği için, oldukça dikkatli davranıyordu. “Benimle dans eder misin?” dedi komiser ona kolundan tutarak. ilk kez sen diyordu ona. Kocası, inşaat işçisi Anibal, sapsarı ve gepgergin olarak ayağa fırladı: Ama Claudia, aceleyle: “Hayır, teşekkür ederim” diye yanıtladı. “Benimle dans edebilirsin” dedi Oliva. zaman Anibal: “Karnını görmüyor musunuz? Onu rahat bırakın” diye bağırdı. “Seninle konuşan yok!” dedi Oliva. “Onunla konuşuyorum. Ve o da hemen benimle dans edecek.”

Anibal, Oliva'nın üzerine atıldı ama bekçilerden üçü onu tuttular. “Götürün onu!” diye emretti Oliva ve Anibal'i götürdüler. Oliva, üniformalı kolunu gebe kadının kalın beline doladı ve müzisyenler yarım kalan parçaya yeniden başlarlarken, onu dans pistine sürükledi. Kadının zar zor nefes aldığını herkes görüyordu, başka nedenlerin yanında, nöbetçiler silahlarını çektikleri için kimse karışmayı göze alamıyordu. Çift, durmaksızın üç tango, iki bolero ve bir rumba yaptı. Dans bittiğinde, Claudia yari baygındı. Oliva, onu banka geri götürdü ve “Görüyor musun, nasıl dans ettin?” dedi. Aynı gece Claudia Oribe, düşük yaptı.

Kocası, aylarca tek başına tutuklu kaldı. Oliva, onun sorgulamaktan özel bir zevk duyuyordu. Oribe ailesinin doktoru, devlet dairesindeki sekreterlerden birinin yeğeniydi. Bu durumu değerlendiren kentin ileri gelenleri, en sözü geçen kişiye başvurmak üzere doktorun başkanlığındaki bir heyeti başkente gönderdi.

Ama en sözü geçen kişiden gelen öğüt şuydu:

“Sanırım, bu durumda hiçbir şey yapmamak daha iyi. Oliva, hükümetin güvendiği bir adamdır.
Eğer tazminat ya da ceza istemi üzerinde diretirseniz, öç alır. Şimdiki zamanlarda sakin olmak ve beklemek en iyisi.
Ben ne yapıyorum sanıyorsunuz? Ben de bekliyorum, değil mi?”

Ama Rosales'teki gazete yazarı Arroyo bekleyemedi.
O andan başlayarak, savaşımı sistemleştirdi.

Pazartesi günü şöyle yazıyordu sütununda: “Birilerinin hesap vereceği zaman yaklaşıyor.”

Çarşamba günü: “Gücünü, zayıflara karşı kullanan kişi için durum kötü” diyordu.

Perşembe günü: “Güçlü olan düşürülecek. Ölüm fermanını kendi imzaladı.”

Ve cuma günü: “Yıldızlar onun sonunu haber veriyor. Ömrü doldu. Zorbanın oğlu ölecek.”

Oliva, cumartesi günü “La Espina de Rosales” gazetesinin yazı işlerine gitti. Arroyo orada değildi. Onu evde aramaya karar verdi o zaman. Eve varmadan önce, adamlarına şöyle dedi: “Dışarıda bekleyin. O gülünç orospu çocuğuyla her zaman tek başıma başa çıkarım ben”. Arroyo kapıyı açtığında, Oliva onu sertçe itti ve tek kelime söylemeden eve daldı. Arroyo, ne dengesini yitirdi, ne de şaşırdı. Sadece komiserle arasında belli bir uzaklık kalmasına dikkat ederek, koridordan, çalışma odasına geri döndü. Oliva arkasından gelmedi. Arroyo, sapsarı, dudakları sımsıkı kapalı olarak, çalışma masasının arkasına geçti. Oturmadı.

“Yıldızlar sonumun geldiğini söylüyorlar, öyle mi?”

“Evet,” dedi Arroyo. “Bunun benimle hiçbir ilgisi yok. Yıldızlar böyle diyor.”

“Ne biliyorsun? Sen sadece bir orospu çocuğu değil, aynı zamanda rezil bir yalancısın da,”

“Ben aynı fikirde değilim, komiser”

“Biliyor musun? Şimdi hemen oturacak ve yarinki yazıyı yazacaksın.”

“Yarın pazar. O sayfa yayınlanmaz.”

“O zaman pazartesi günü için yaz. Zorbanın oğlunun daha yıllarca mutlu ve çok sağlıklı olarak yaşayacağını yazacaksın.”

“Ama yıldızlar başka şeyler söylüyor, komiser.”

“Yıldızlarının içine yaparım. Yaz, hem de şimdi!”

Arroyo'nun hareketi o denli hızlıydı ki, Oliva ne kendini koruyabildi, ne de kaçabildi.

Sadece bir el ateş etti Arroyo.

Yere yıkılan Oliva'nın açık, şaşkın gözlerine bakarak: “Yıldızlar yalan söylemez” dedi.



Türkçesi: Zerrin Günyol | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 175 - 1 Eylül 1987