Nobel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nobel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Naguip Mahfouz



Arap dünyasında şiir sanatının ilk örnekleri İslamdan ve Kuran’dan çok öncelere, 1500 yıl gerilere kadar gidiyor. Sözlü anlatı sanatı da çok eskilere dayanıyor. “Binbir Gece”nin son bölümünün 1300’lü yıllarda Memlukler zamanının Mısır’ında yaratıldığı söylenmektedir. 1800 başlarında Napolyon Mısır’ı Batı dünyasına açtıktan sonra Batı edebiyatı Arapçaya çevrilir ve okunur olmuş. Ancak Mısır tarihinde ilk gerçek roman 1914 yılında yayımlanır. Muhammad Husayn Haykal’ın yazdığı “Zeinab” adlı eser, gerçekten bir romanda bulunması gereken bütün temel öğeleri içermektedir.

Mahfouz’un Arap edebiyatındaki rolü ise, roman dili olarak çok genç bulunan Arapçayı geliştirerek, ilk kez roman sanatını bir bütünselliğe ulaştırıp gelişim sürecini açmış olması.

Mahfouz, 1911 yılında Kahire’nin eski mahallelerinden biri olan Al-Jamaliyya’da doğdu. Babası küçük bir devlet memuru idi. 1925 yılında halk okulunu bitiren Mahfouz 1930’larda, yani ikinci dünya savaşı yıllarında, Kahire’deki Kral Fuad Üniversitesi’nde felsefe ve edebiyat okudu. Bu yıllar Mısır’ın tarihinde şiddetli sarsıntı ve dönüşmelerin ortaya çıktığı bir dönemdir. İşte bu dönemdeki Avrupa ve İslam yaşam tarzlarının karşılaşması, geleneksel değerlerle yeni kazanılan ve giderek alışkanlık haline gelen özgür yaşamın çatışmaları gibi gelişmeler Mahfouz’un edebiyat sepetine koyduğu ilk meyveler oldu.

Mahfouz’un gerçekte ilk edebiyat birikimleri onun iç dünyasını sıcak bir şekilde sarıp sarmalayan küçük mahalle kahvehaneleri olmuştur.
Bu kahvehanelerde demli çay ve nargile içerken yaptığı gözlemler ileride onun romanlarında sık sık yer alacaktır.

Daha sonraları okuyacağı Mısırlı yazarlar Mahfouz’un edebiyata olan ilgisini daha da artıracaktır. En çok etkilendiği yazarlar arasında Yahia Haqqi, Mahmud Taimur ve ünlü Taha Husayn yer alacaktır. Taha Husayn’ın “İslam Öncesi Şiiri Hakkında” isimli kitabı 1926’da, Mısır’ın eskimiş, zavallı eğitim sistemine yönelttiği ağır saldırıyla bomba etkisi yaratmıştı. Mahfouz yazar Salama Musa’dan bilim, sosyalizm ve hoşgörüye inanmayı öğrendiğini söylüyor bir söyleşide.

18 yaşındayken din konusunda derin bir kriz yaşayan Mahfouz, Darwin’in “Türlerin Kökeni” kitabını okuduktan sonra ateist oldu. Üniversite yıllarında Batı edebiyatından çevirileri okumaya başlayan Mahfouz, özellikle Drinkwater’in “Outline of Literature” adlı kitabından yararlandı. Bu kitapta yer alan eserler ülkelere ve dönemlere göre sınıflandırılmıştı. Metotlu bir biçimde İbsen, Tolstoy, Shaw, Balzac, Zola, Dickens gibi yazarların eserlerini okudu. İngiliz yazarları H.G. Wells ve John Galsworthy’den esinlendiği belirtilen Mahfouz, Balzac ve Dickens’tan hiç hoşlanmadığını söylerken ilginç bir rastlantı ki, kendi romanlarında o da yoksulların yaşam koşullarını anlatmaktadır.


“ARAP DÜZYAZI SANATININ BAŞLANGICI”

Mahfouz’un ilk eserleri dedektif romanları ve romantik öykülerden oluşuyor. Belirtildiğine göre ilk gençlik yıllarında sık sık sinemaya gitmiş ve birçok dedektif romanı okumuş. Sonraları çok geniş bir bilgiye sahip olduğu eski Mısır efsanelerine dayanan ve firavunlar devrini anlatan tarihi kitaplar yazmış.

Mahfouz, kendisine ün sağlayan olgunlaşmış dönem romanlarını 1940’lı yıllarda yazmaya başladı. Romanlarının hemen hepsinde Kahire’yi, Kahire insanlarını anlatmaktadır. Bu diziden ilk kitabı, “Khan Al-Khalili” adıyla 1945’te yayımlandı. Dönemin en etkili ve korku salan eleştirmeni Sayyid Qutb, bu kitabı hemen modern Arap düzyazı sanatının başlangıcı olarak ilan etti. Lübnan ve Irak’ta da kitap bir yenileşme göstergesi olarak övgüler aldı.

Geleneksel anlatı biçiminin zengin birikiminden de yararlanan Mahfouz sosyal-realist bir çizgide Kahire romanlarını yazmayı sürdürdü. 1940 ve 1950’li yıllarda sekiz kitabı yayınlandıktan sonra artık bütün Arap dünyasında tanınıyor ve kuşağının en önde gelen romancısı olarak gösteriliyordu.

1956 ve 1957 yıllarında arka arkaya yayınlanan ve “Al-Thulutiya” diye adlandırılan roman üçlüsü “Bayn Al-Qasrayn”, “Qasr Al-Shawq” ve “Al-Sukkariya” bütün Arap ülkelerinde milyonlarca okuyucu buldu. Kahire’deki bir dizi sokağın adını taşıyan bu romanlar, modern Arap romanının en büyük eserleri olarak edebiyat tarihine geçti.

Bütün bu bilgileri edindikten sonra, ömrü boyunca Kahire sokaklarını yazan, ülkesinden dışarı çıkmayan, dil bilmeyen böyle bir yazarın gerçekten Nobel Edebiyat Ödülü’nü alabilecek kadar güçlü ve usta bir romancı olup olmadığına merak etmemek elde değil.

Mahfouz’un coğrafyası yalnızca Kahire ile sınırlı ancak, bu mikrokosmosda yer alan her şeyin:
İnsanlar, olaylar, gelenekler ve gizemlerin, üniversel yaşamın kökleriyle doğrudan bağlantısı ve büyük bir genel-geçerliği var.

Mahfouz’un romanları sayesinde Arap okuyucuları ilk kez modern Kahire’nin karanlıkta bırakılan arka planlarını, örneğin fahişelerin yaşam koşullarını, intihar olgularındaki kişisel nedenleri okuma olanağını buldular. Bu romanlarda Mahfouz hep küçük insanların yanındadır. Moral tartışmalara girmeden bu küçük insanların içine düştüğü olağanüstü ve çelişkili durumları, ne arzu ettikleri ne de kontrol edebildikleri toplumsal çalkantıların onları nasıl çifte değerler dünyasına ittiğini anlatır.

Özellikle 1500 sayfalık “Al-Thulutiya” üçlüsünde 1917-44 döneminin Kahire’sindeki kronikleşmiş ve toplumu temelinden sarsan rüşvet ve kapkaççılığı, burjuvazinin bencilliği ve korkusunu, aşağı sınıflardaki boş inançları ve gerçekten kaçışı, bütün bu kötülüklere karşı tedavi edici çözümleri bulamamanın çaresizliği içinde ve bu nedenle kötümser bir tonda tasvir ediyor.

Mısır’ın en büyük ödülü olan “Devlet Edebiyat Ödülü” ile ödüllendirilen bu dev eserinde Mahfouz, bir burjuva ailesinin üç kuşak boyunca içinden geçtiği ve giderek kaçınılmaz sona varacak olan sarsıntıları anlatıyor. Bu bağlamda roman üçlüsü, Mısır’ın toplumsal dönüşümlerini yansıtan tarihsel boyutunun yanı sıra, geleneksel toplumun can çekişmesini resimleyen titiz bir sosyolojik çalışmayı ve aynı anda zaman, ölüm ve yazgı gibi konuları irdeleyen klasik roman sanatını içeriyor. Bu nitelikleriyle Mahfouz’un bu ünlü yapıtının, bazı edebiyat eleştirmenleri tarafından Thomas Mann’ın “Buddenbrooks” unu anımsattığı belirtiliyor.

Mahfouz’un roman kahramanları hiçbir zaman tek boyutlu olmayıp, hem düşünce ve hem de davranışlarında karşıtlıklar olan bileşik kişilikler olarak biçimlenmiştir. Bunun yanı sıra insanların duygu ve düşüncelerinin dizelenmesi ve romanın ana konusundan sapmalar, Mahfouz’un Arap edebiyatına getirdiği yeniliklerdir. Böylece Mahfouz Arap edebiyatında yol açıcı ve biçim geliştirici olmuştur.


ÜÇ EVRE

Eleştirmenlere göre Mahfouz’un yazarlığı üç evreye ayrılıyor.

  • Birinci evre (ki, Al-Thulutiya ile doruk noktasına ulaşır) onun sosyal-realist dönemidir. İkinci evrede Mahfouz’un sosyal realizmden ayrılıp metafizik alegorilere yöneldiği belirtilmektedir. Bu dönemde Mahfouz kültür bakanlığına bağlı film enstitüsünü yönetmektedir. Bu işi ona yüksek bürokrasiyi ve politikacıları daha yakından tanıma olanağını verir. Yaşamındaki bu yeni gelişme Mahfouz’un yazarlığını büyük ölçüde etkiler. Zengin tasvir ve imgeler artık yerlerini kuru, doğrudan.ve sembolik diyaloglara bırakır. Politikacılar kötümser bir ironi ile romanlarında yer almaya başlar. Mahfouz bu dönem romanlarında yönetici sınıfların iktidar hırslarını, toplum üzerindeki etkilerini giderek nasıl artırdıklarını, rüşveti, oportünizmi ve sömürüyü rafine bir dil, keskin bir gözlemleme yeteneği ve acımasız parodilerle anlatır. Ama öte yandan yaşamın bütün absürd yanlarına karşı felsefi bir tavır alarak ve insani duyguları ön plana çıkararak yapar bunu.

  • Aslında Mahfouz’un bu ikinci evresi, başlangıçta umutla karşıladığı Nasır döneminin onda yarattığı düş kırıklığı ve kötümserliği yansıtmaktadır. İşte bu dönemde, “sözde” başlatılan bilimsel ve teknolojik gelişme ve sosyalizm, onu metafizik, var oluş ve din konularına yöneltir. 1959’da Al-Ahram gazetesinde dizi halinde yayınlanan romanı “Dar Sokağın Çocukları” ülkenin önde gelen din adamları tarafından şiddetle protesto edilir ve Mahfouz tanrısızlıkla ve Muhammed düşmanlığıyla suçlanır. 1963’te yayımladığı “Dünya Allah” isimli kitabında ise lirik, çağrışımlar uyandıran ve anıştırıcı alt-tonları olan bir dille bilimin her şeyi çözeceği düşüncesine olan inancının giderek azaldığını anlatır ve yaşamın gerçek anlamını araştırır.

  • Mahfouz’un yazarlığının üçüncü evresi 1967’den sonraki yılları kapsıyor. 1967’de İsrail ile yapılan bir haftalık savaş ve uğranılan büyük yenilgi onun melankolik, acı ve kötümserlik dolu iç dünyasını daha da etkiler. Bu dönemde Mahfouz sürrealizm ile gerçekçilik arasında çıkışlar arayan bir dizi kitap yazar. İngiliz egemenliği altında doğan ulusçuluk, Kral Faruk’un monarşi dönemi, Nasır sosyalizmi ve Enver Sedat kapitalizmini yaşayan Mahfouz’un eserlerinin çağımız Arap kültürünü en iyi yansıtan zengin kaynaklar olduğu kuşkusuz.



Turhan Kayaoğlu, İsveç | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 203 - 1 Kasım 1988
_____________________________________________________________________________________________________




Dünyanın her köşesinden gelen gazeteciler haberi anında gazete, dergi ve ajanslarına iletmek üzere İsveç Akademisi’nin bulunduğu tarihi Borsa binasının önünde toplanmışlardı. Akademinin sürekli genel sekreteri Sture Allén geleneklere göre, 13 Ekim Perşembe günü saat tam 13.00’de Nobel edebiyat ödülünün bu yıl kime verildiğini açıklayınca önce büyük bir hayret sessizliğiyle başlayan ortam giderek sinirli ve küstah sorularla gerginleşti. Her yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün yeni sahibi alkışlarla, hatta zaman zaman ıslıklı tezahüratlarla kutlanırken, bu yıl hayal kırıklığı, küçümseme ve saldırganlık ilk göze çarpan (spontan) tepkiler oldu.

- Mahfouz da kim?

- Bu yıl 23. kezdir edebiyat ödülü arka arkaya erkeklere veriliyor. Bugüne kadar dağıtılan 86 ödülden yalnızca altısı kadınlara verildi. Şimdi ödülün Gordimer gibi, Wolff gibi kadın yazarlara verilmesinin zamanı değil mi?

- Mahfouz’un kitaplari Gordimer, Wolff ve ayrıca Carlos Fuentes’inkilerden daha mı derin iz bıraktı sizde?

- Gerçekten öyle mi, yoksa Arap dünyası şimdi sizin listenizde öncelikli bir yere mi geçti?


Mahfouz’un elliye yakın eserinden yalnızca bir tanesi, o da 1980 başlarında İsveççeye çevrilmiş. Yayınevinin sahibi bu kitabın hemen hiç satış yapmadığını söylüyor. Geçen yıl, adı pek duyulmamış idealist bir gencin mütevazı yayınevi, Mahfouz’un bir başka kitabını İsveççeye çevirtmiş. Baskı masraflarını karşılamak üzere Devlet Kültür Kurumu’na başvurduğunda, arka arkaya iki kez refüze edilmiş.

Türk edebiyatçılarına gösterdiği dayanışma ile de tanınan İsveçli yazar Anderz Harning, Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklanmasından bir gün sonra yayınladığı bir yazıda Mahfouz’la birkaç yıl önce Kahire’deki buluşmasını anlatıyor:

- “Ben kızgın bir şekilde kuzeyli yayınevlerinin neredeyse eli kalem tutan her İsrailli’yi çevirip yayınladıklarını söyleyince, ellerini iki yana açıp yumuşak bir ifadeyle, Al-Arabi ve İbni Haldun hakkında ne bildiğimizi sordu.

Gerçek o ki, son yıllarda Nobel Edebiyat Ödülü çoğunlukla Yahudi kökenli yazarlara verilmişti. Söylentilere göre 18 kişilik İsveç Akademisi’nin bazı üyeleri, bu gelenekleşmeye başlayan eğilime şiddetle karşı çıkmışlardı. İşte bu tepkinin, ödülün ilk kez bir Arap yazara verilmesine yol açan nedenlerden biri olduğu söyleniyor. Diğer önemli bir neden olarak da Ortadoğu Dilleri Enstitüsü profesörlerinden Gösta Vitestam’ın Nobel Ödülü Komitesi’ne geçen yıl yazdığı uzun bir mektuptan söz ediliyor. Vitestam bu mektubunda Mahfouz’un yazarlığı konusunda gerekçeli ve ayrıntılı bilgi veriyor. Mahfouz’un yanı sıra Arap dünyası içinde başka yazarların da uzun süredir akademinin listesinde yer aldığı söylentiler arasında.

Örneğin her yıl kendini aday göstermekten bıkmayan Mısırlı öykücü Yusuf İdris,
Filistinli ozan Mahmud Derviş,
Suriye doğumlu, Lübnanlı ve Paris’te mukim ve Arap dünyasının yetiştirdiği en büyük ozan olarak kabul edilen Adonis
ve Sudanlı epik yazar Al-Tayyib Salih...

Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün Mahfouz’a verilmesi bütün Arap dünyasında bayram sevinci yaratırken, öte yandan yine aynı Arap dünyasının bazı çevrelerinden sert eleştiriler gelmesi de bekleniyor. Çünkü Mahfouz, Mısır ile İsrail arasındaki Enver Sedat döneminde yapılan bariş anlaşmasını onaylamış ve hatta İsrail’i ziyaret etmişti. Bu nedenle Mahfouz’un kitaplarını yasaklayan birkaç Arap ülkesi bile olmuştu. İsveç’teki yorumculara göre bazı akademi üyeleri ödülün İsrail’in varlığını tanıyan bir Arap yazara verilmiş olmasını iç rahatlatıcı bir olgu olarak karşıladılar.

İsrail ile barışı desteklediği için Mahfouz’un tutucu olduğunun sanılmaması gerekir. İsveç basınında yer alan haberlere göre Mahfouz, sürekli olarak ütopik, fabiancı bir sosyalist eğilim ile sınıf baskısına karşı çıkmış ve yarım yüzyıllık yazın yaşamı boyunca ezilenlerin yaşamını eserlerine konu almış, devlet terörünü ve İslamın katı kurallarını eleştirmiştir.

Her şeye karşın Mahfouz bugün, Arap dünyasının tartışmasız en büyük romancısı olarak genel kabul görüyor. Arap dünyasının Tolstoy’u olarak da nitelenen Mahfouz aynı zamanda, yalnızca 74 yıllık bir geçmişi olan Arap romancılığının babası olarak tanınıyor.



Turhan Kayaoğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 203 - 1 Kasım 1988

İsveç Akademisi: Artur Lundkvist


Edebiyat dünyasında her yıl verilen en çok yaratan Nobel Ödülü’nü alacak yazarı seçen İsveç Akademisi, bundan 200 yıl önce kuruldu. Veliahtlık döneminde Paris’i ziyaret eden
III. Gustav, Fransız Akademisi’nin çalışmalarını görüp hayranlık duyunca, bu kurumun bir benzerini de İsveç’te kurmak istedi. isteğini kral olduktan sonra gerçekleştiren III. Gustav, tüzüğünü de kendisinin hazırladığı akademiyi 5 Nisan 1786’da açtı.

Fransız Akademisi’nin çalışmalarından örnek alınarak kurulan İsveç Akademisi, İsveç dilinin arılığını, yüceliğini ve gücünü koruyacak, konuşma ve şiir sanatını geliştirecek bir yüksekokul olarak düşünüldü. Akademiden, öncelikle İsveç tarihi ile ilgili bir çalışma yaparak savaşçılar, kralları, devlet adamları ile ozanları topluma tanıtması istendi.

Kendisini de edebiyatla yakından ilgilenen ve tiyatro oyunları yazan III. Gustav, İsveç Akademisi dışında Kraliyet Tiyatrosu ile bir dizi kültür kurumunu daha topluma kazandırdı. Fransız kültüründen çok etkilenmiş olan ve genç yaşta kral olup ülkesinin kültür yaşamına katkılarda bulunan III Gustav’ın yazgısı da kültür kurumunun içinde düğümlendi. Kendisini sevmeyenler tarafından opera binasında düzenlenen bir maskeli baloda vurularak öldürüldü.

İlginç bir kişiliği olduğu söylenen III. Gustav, İsveç Akademisi’nin tüzüğünü hazırlarken üye sayısını önce 20 olarak düşünmüş, ancak 18 sayısı söyleniş bakımından kulağa daha hoş geliyor diyerek 18’de karar kılmış. Böylece akademinin üye sayısı kuruluşundan beri değişmeyerek 18 olarak kalmış. O zamandan beri uygulanan yönteme göre, üyelerden biri eksildiğinde, yeni üyeyi diğer üyeler seçiyor. 18 üye arasından seçilen yedi üye ise Nobel Komitesi’ni oluşturuyor. Edebiyat ödülü için ilk elemeyi yapan Nobel Komitesi yaz başında elemeler sonucunda seçtiği beş yazarı gerekçeleriyle birlikte diğer üyelere sunuyor. Ekim ortasına kadar da Nobel Ödülü alacak yazarlar belirleniyor.


200 YILDA ANCAK “S” HARFİNE...

İsveç dili için o zamana dek tutarlı bir yazım olmaması nedeniyle akademi ilk iş olarak bir yazım kılavuzu hazırlamaya koyuldu.
Beş yıllık bir çalışmadan sonra 1801 yılında İsveç Yazım Kılavuzu hazırlandı.

Akademinin o günden başlayıp hâlâ bitiremediği en önemli görevi ise sözlük çalışması oldu.
Sözlük çalışması 200 yıldan beri ancak “S” harfine gelebildi.
Bu çalışmalar 300 defteri buluyor ve iki metrelik kitap rafını dolduruyor. Sözlük çalışmasının 2020 yılında biteceği tahmin ediliyor.

Akademi bunun dışında 1870’lerden başlayarak, değişiklik gerektiği zaman yeni baskısını yaptığı küçük boyutlu bir başka sözlük de yayınlıyor.
Dildeki değişmelere uyumlu olarak yeni baskıları yapılan sözlüğün 11. baskısı şu günlerde çıkacak.
Bu küçük sözlük İsveççe sözcüklerin yazılışını, fiillerin çekimini ve takıları gösteriyor.


NOBEL ÖDÜLÜ VE ELEŞTİRİLER

İsveç Akademisi, İsveç dışında dil çalışmalarından çok her yıl edebiyat dünyasında geniş yankılar yaratan Nobel Edebiyat Ödülü nedeniyle tanınıyor. 1901 yılından beri verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacak olan yazarı seçme görevini sürdüren akademi, yapmış olduğu değerlendirmelerle zaman zaman yoğun eleştirilere de uğramış bulunuyor.

Akademiye yöneltilen eleştirilerin başında Neruda, Solohof, Marquez gibi bütün dünyanın ödüllendirilmelerini beklediği yazarları zorunlu olarak seçmelerinin dışında, genel olarak tutucu yazarları ve sosyalist ülkelerdeki rejim muhaliflerini yeğlemesi gösteriliyor.

Öte yandan üye yapısının tutucu karakterinden oluşan bu eğilimin sosyal görüşleri farklı yazarlara başından beri akademinin kapıları kapalı tutularak sürdürüldüğü de akademiye yöneltilen başlıca eleştiriler arasında yer alıyor. (1) Buna örnek olarak gelmiş geçmiş en büyük İsveçli yazar olarak tanınan August Strindberg’in, yaşayan ve en önemli yazarlar arasında sayılan Ivar-Lo Johansson’un ve bir süre önce ölen Wilhelm Moberg’in akademi üyeliklerine seçilmeyişleri gösteriliyor.


POLİTİK TERCİHLER

85 yıldır Nobel Ödülü dağıtan akademinin zaman zaman politik atmosfere göre tercihler yaptığı da açıkça görülüyor. Örneğin 1926 yılında ödüle aday gösterilen Gorki “Rus Devrimi’nden yana olduğu için seçilmezken, 1934 yılında İtalyan Nazi Partisi’ne bağlılığı bilinen Pirandello ödüllendirildi. Pirandello da, madalyasını, eritilip altınından yararlanılması için Nazi Parti Şefi Mussolini’ye verdi. (2)

Bunun dışında;
  • dinsiz olduğu gerekçesiyle Tolstoy’a (Tolstoy zaten istemiyordu),
  • Rus olduğu için Çehov’a,
  • yenilikçi olarak tanındığı için de İbsen’e ödül verilmemesi akademinin tutucu eğilimine örnek olarak gösteriliyor.

Bu tür tepki uyandıran eğilimler bir yana, akademinin,
  • Fransız Kafka,
  • James Joyce,
  • Virginia Woolf,
  • Marcel Proust,
  • Robert Musil gibi 20. yy.’ın en büyük yazarlarının farkında olmaması,
buna karşılık 1953 yılında Churchill’i Nobel’e layık görmesi tam bir hayal kırıklığına yol açmıştı.

Akademiyi dünya edebiyatında bir seçici kurul olma yetkinliğinde görmeyip en sert biçimde tepki gösterenler ilk dönemde Tolstoy ile 1964 yılında Sartre oldu. Tolstoy’un, Nobel’e aday gösterildiğini öğrenince, akademiye Böyle işlere adımı karıştırmayın diye mektup yazdığı biliniyor. Sartre ise kendisine verilmek istenen ödülü Benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödülün verilmek istenmesi kapitalizmin namussuzca bir girişiminden başka bir şey değildir diyerek geri çevirdiği daha dün gibi belleklerde yaşıyor.

Bütün bunlara rağmen, eleştirilse de, yerilse de Nobel ödülleri her yıl merakla bekleniyor. Üyeler arasında tutucu eğilim ağır olsa da birkaç kişinin uğraşları dengeyi bozabiliyor. Akademi üyesi olup Nobel Komitesi’nde de bulunan İsveç Edebiyatı’nın yaşayan en yetkin isimlerinden Artur Lundkvist’in çoğunluğa karşı direnerek Neruda’ya ödül verilmesini kabul ettirmesi gibi.

Bu yıl 80 yaşını dolduran ve 18 yıldır akademi üyeliğinde bulunan Artur Lundkvist de bu kuruma yönelen.eleştirileri kabul ediyor. 80. yaş dönümü nedeniyle dünyanın seçkin edebiyatçılarının Artur Lundkvist adına kaleme aldıkları yazılar “Baş Eğmeyen Ot” başlıklı bir kitapta toplandı. Direngen karakteri kitap adı olan yaşlı yazar, akademide kendisini destekleyen iki arkadaşıyla birlikte zaman zaman başarılı olabildiklerini söylüyor. Artur Lundkvist’in akademideki ilginç tartışmaları da içeren ve edebiyata ilişkin değerlendirmelerini anlattığı söyleşimizi bir başka yazıya bırakalım.
______________________________________________________________________________________
(1) Törnel, I. Arbetare Kalendern, Stockholm 1970, s. 180
(2) Österling, A. ‘The Literary Prize’, Nobel, The Man And His Prizes, American Elsevier Co., 1972



Osman İkiz | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 155 - 1 Kasım 1986
_______________________________________________________________________________________________





Yazarlığının ve şairliğinin dışında dünya edebiyatının belli başlı isimlerini İsveç diline çeviren, elli yıldır yazdığı kültür makaleleriyle edebiyat dünyasına kendini yetkin bir isim olarak kabul ettiren Artur Lundkvist böyle diyor: “Nobel Ödülü  zor okunan yazarın hakkıdır.

Nobel Edebiyat Ödüllerini dağıtan İsveç Akademisi’nin ve ayrıca akademi içindeki yedi kişilik Nobel Komitesi’nin 18 yıllık üyesi olan Artur Lundkvist sözlerini şöyle sürdürüyor:

Nobel Ödülü’nün ölçüsü bir yazarın çok okunurluğu değildir. Amaç dilde yenilik yapan, bunun için uğraşan yazarları ödüllendirmektir. Bu tür yazarlar çok okunmayabilir. Okunmaları zor olabilir. Her zor okunan yazarın üstün edebiyatçı olduğunu söylemek istemiyorum. Okunmamak yazarın dile kazandırdığı yenilikten dolayı ortaya çıkan zorluğun sonucudur. Bu yazarlar dili zenginleştirmek yenilemek için uğraşıyorlar. Okur da alışık olmadığı bir stille karşılaşıyor ve zorlanıyor.

Bu yıl 80 yaşını dolduran, 74 yaşındayken iki ay komada kalan, doktorların umutlarını yitirdiği bir sırada gülerek komadan çıkan ve iki aylık derin “uykuda” gördüğü rüyaları kaleme alarak sayıları doksanı aşan ürünlerine, başta umutlarını yitiren doktorların okuduğu kapış kapış satılan fantastik bir kitap ekleyen Artur Lundkvist, Marquez’in çok okunan bir yazar olduğunu ancak edebiyatta yenilikçi ve öncü olduğunu da sözlerine ekliyor.



SAVUNULAN DEĞERLER

Artur Lundkvist edebiyatla ilgilenmeye başlayalıdan beri dünya edebiyatını İngilizce, Fransızca ve İspanyolca dillerinden günü gününe izlemiş, beğendiği ve yetenekli bulduğu yazarlarla ilgilenmiş ve desteklemiş. Bu yazarlardan bazılarının Nobel Ödülü alabilmeleri için komite üyeliğinden önce yazılarıyla, komite üyeliği sırasında tartışmaların içinde yer alarak desteklemiş. Yakın zamanlarda Claude Simon’un da Artur Lundkvist’in çabasıyla ödüllendirildiği biliniyor. Yazara Claude Simon’a ödül verilmesi için komitede nasıl çaba gösterdiğini sorduk.

Akademi’deki arkadaşlarım Claude Simon’u zor okunur buluyorlardı. “Okuyamıyoruz’ diyorlardı. Ben de onlara kabahat Claude Simon’da değil, sizde, siz okuyamıyorsunuz dedim. Claude Simon, Fransa’nın en önde gelen yazarlarından biri. Faulkner’den izler taşıyor. Bunu kendisine de söyledim. Çok ilginç buldu. Daha önce kimseden böyle bir şey duymamış.

Claude Simon’a Artur Lundkvist’in diretmesiyle ödül verildiğini, buna karşılık Borges’e de gene onun ısrarlı karşı çıkışı nedeniyle verilmediğini bilmeme rağmen bir kez de kendisinden duymak istedim. (Borges’in Pinochet’nin verdiği bir ödülü kabul etmesi nedeniyle, Artur Lundkvist’in Nobel Ödülü verilmesine karşı çıktığı ve Akademi’nin diğer üyelerini son gece ikna ettiği biliniyor.)

Borges’e karşı çıkışım edebiyatçı yönüyle ilgili değil. Şiirlerini daha çok sevdiğimi de söylemek istiyorum. Şiirleri üzerine çalışmalarım da var. Kendisiyle tanışıyoruz. Kırk yıl önce Güney Amerika’da karşılaştık. Yirmi yıl kadar önce de Stockholm’e geldi. İlk karşılaşmamızdaki konuşmalarımızı bir bir anımsıyordu. Faulkner üzerine çok konuşmuştuk. Faulkner ikimizin de beğendiği bir yazar.

Artur Lundkvist yazar:n inceliğini kavramak için orijinal dilinden okumak gerekir diyor. Kendisi eğitim olanakları sinirli bir köylü çocuğu olarak yetişmesine rağmen küçük yaşta kendi çabasıyla dil çalışmaya başlamış. Dil öğrenmekteki en büyük amacı, dünyayı gezmek ve dünya edebiyatını yakından izlemekmiş. Öyle ki sonunda İspanyolcaya aşk derecesinde bağlanmış. Şiirlerinde İspanyol ritimlerinin izlerinin görülebileceğini söylüyor. Komadan çıkar çıkmaz da ilk işi kendini ispanyolcadan sınava çekmek olmuş. Mario Vargas Llosa’nın 600 sayfalık kitabına sarılmış. Okuyabildiğini görünce deliler gibi sevinmiş.

Artur Lundkvist içtenlikli söyleşimizde bunları anlatırken Danimarkalı eşi şair Marie Wine söze giriyor ve gülerek;
Artur komadan çıkınca beni tanımadı ama, ispanyolca yazıyı tanımakta zorluk çekmedi” diyor.


Artur Lundkvist favori yazarı Faulkner’e Nobel Ödülü verilmesi için yazılarıyla uğraş vermiş.

Faulkner’i 1930’larda tanıdım. O günden bu yana en beğendiğim yazardır. Kendisine ödül verilmesi için yirmi yıl mücadele ettim.
Edebiyatçı kişiliği hakkında çok yazdım. Sonunda ödül verildi ama, ne yazık ki İsveçli okur Faulkner’e hak ettiği ilgiyi göstermedi.

Neruda’nın da Nobel’i sizin çabalarınızla aldığı doğru mu?

Evet, Neruda için de çok uğraşmak zorunda kaldım. Neruda’yı aday gösterdiğim zaman herkes ayağa kalktı. Çünkü Troçki’nin ölümünden onu da sorumlu tutuyorlardı. Meksika Hükümeti’nden belge istedik. Troçki’nin öldürüldüğü zaman Neruda’nın Meksika’da bulunmadığını gösteren bir belge ile komiteye geri adım attırabildim.

Komite üyelerinin karşı çıkış gerekçesi biçimsel görünüyor.

Elbette aslında Neruda’ya komünist olduğu için ödül vermek istemiyorlardı.



REJİM KARŞITLARI SEÇİLİYOR

Artur Lundkvist’e, Nobel Ödülü dağıtımında taraflı davrandığı yolunda komiteye öteden beri sert eleştirilerin yöneltilmiş olduğunu hatırlatıyorum:

Doğru, gerçekten de ilerici yazarların adaylığı söz konusu olunca büyük bir muhalefet ortaya çıkıyor. Şu herkes tarafından zaten gözlemleniyor. Eğer doğu ülkelerinden bir yazara ödül verilecekse, rejim karşıtı bir yazar seçiliyor. Örneğin Soljenitsin. Aslında doğruyu söyleyeyim Soljenitsin konusunda ben de o kervana katıldım. Yazarlığına bir şey dememekle birlikte, çok üstün özellikler de bulmuyordum. Gene de ödül almasına karşı çıkmadım.

Nobel Komitesi’nin sadece politik değil, genel olarak tutucu bir karakter taşıdığı söyleniyor. Bu konuda bize aktaracağınız ilginç bir anınız yok mu?

Patrick White ile olanı ilginçtir. Patrick White geniş kesimlerce tanınmıyordu, üstelik de homoseksüeldi. Neyse tartışmalardan sonra ödüllendirilmesi kararlaştırıldı. Sıra ödül törenine gelmişti. Komitedeki arkadaşlara, Patrick White’ın kırk yıllık Yunan arkadaşını da çağırmamız gerektiğini söyledim. Buna hemen karşı çıktılar. Sonunda çözüm olarak arkadaşının sekreteri olarak çağrılabileceğini önerdiler. Patrick White’in böyle bir öneriyi kesinlikle kabul etmeyeceğini anlatmaya çalıştım. Görüşlerimi dinletemedim. Patrick White’ın arkadaşı davet edilmedi. Sonuç olarak Patrick White da törene gelmedi.

Ritsos’a ödül verilmeyerek hakkı yeniyor mu?

Ritsos’un büyük bir şair olduğunu kabul ediyorum, ama bence Elytis daha büyük. Ritsos propagandif şiir yazıyor. Şiirde bundan kaçınılmalı. Ben kaçınıyorum. Propaganda amacıyla bir şeyler verilmek istenirse, bence bunlar sembollerle süslenmeli, dolaylı söylenmeli. Buna örnek vermek gerekirse Neruda’yı, Austrias’ı, genç Latin Amerika şairlerini gösterebilirim.



ÇOCUK YAZARLARI

Rimbaud, Neruda, Lautreamout, Lorca, Joyce gibi şair ve yazarları İsveç diline kazandıran Artur Lundkvist 1978 yılında Struga Siir Ödülü’nü de aldı. Şiirleri fantezilerle süslü, göğüsten taşan bir ses diye tanımlanan yazar şiir sanatı için görüşlerini böyle açıklarken çocuk yazarlarını gerçek yazar olarak kabul etmediğini de söylüyor.

Çocuk yazarlarını gerçek yazar olarak kabul etmiyorum. Bizim çok ünlü bir kadın yazarımız var, hem ödül için hem de akademi üyeliği için adaylığı söz konusu oldu. Buna tüm üyeler karşı çıktılar. Akademi’de gerçek yazarların olması gerekli. Kadın yazarımızı tanırsınız Astrid Lindgren. Kendisini severim. Toplantılarda karşılaşırız, neşeli sohbetlerimiz olur ama, o iş başka, edebiyat işi başkadır. Tabii çok ender olmakla birlikte farklı özellikleri olan çocuk yazarları da çıkabiliyor. Örneğin Lewis Caroll edebiyatta yeri çok üstün olan bir çocuk yazarı. Ama bu çok ender oluyor.

İlk kitabını 22 yaşındayken yayınlayan, o günden bu yana durmadan yazan, dünya edebiyat değerlerini İsveç diline kazandıran, makaleleriyle İsveç’in kültür yaşamına önemli katkılarda bulunan ve yılda ortalama yüz dolayında kitap okuyarak hızlı bir yaşam temposu tutturmuş olan yazar Nobel Ödül sürecini şöyle açıklıyor:

Yedi kişilik Nobel Komitesi kışın sonuna doğru elemeler sonucu beş yazarı belirliyor. Sonra gerekçeleriyle birlikte Akademi’nin diğer üyelerine sunuyor. Ekim ayında da alacak yazar seçiliyor.




Osman İkiz | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 158 - 15 Aralık 1986