Râbia Hâtun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Râbia Hâtun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Edebiyatımızda “Râbia Hâtun Muamması”


Önce “Aile” dergisini tanıyalım Yapı ve Kredi Bankası'nın çıkardığı derginin sahibi Vedat Nedim Tör, sekreteri Şevket Rado idi.
İlk sayısı “İlkbahar 1947” tarihini taşıyan Aile “mevsimlik” olarak, yani yılda dört sayı yayımlanıyordu.

Dergi, ilk sayısında;
  • yaşama sanatının acemisi” olduğumuzu;
  • okurlarının “zevkin yükselterek sinirlerini rahatlandırmayı,
  • yaşama şevkini canlandırmayı,
  • faydalı olmayı,
  • hayat kavgasındaki başarıları için hizmet etmeyi” görev bildiğini belirtiyordu.

Bu amaçlar çerçevesinde sağlık, çocuk bakımı, psikoloji, yemek vb. konularında yerli ya da çeviri magazin yanlarına ağırlık veriyor;
bir yandan da belirli düzeyin altına düşmeme kaygısı güdüyordu.

Derginin bir başka özelliği, hemen her sayısında, çıktığı dönemin ünlü ya da genç edebiyatçılarının ürünlerine yer vermesidir.

  • Yahya Kemal'den, Sabahattin Kudret'e,
  • Halide Edib'den, Orhan Veli'ye,
  • Ahmet Hamdi Tanpınar'dan, F. H Dağlarca'ya,
  • Falih Rıfkı Atay'dan, Cahit Külebi'ye... pekçok yazarın yazısını, öyküsünü, şiirini yayımlamıştır.

Bunları elde edebilmesinde, o döneme göre epey yüksek telif ücreti ödemesinin de payı vardır.
(Oktay Akbal'a bir öyküsü için yapılan ödeme, yazı ücretlerinin 5 lirayı pek geçmediği o dönemde 20 liradır:
A. Kabacalı, “Türkiye'de Yazarın Kazancı”, s. 147).

İşte bu “Aile” dergisi, Yaz 1948 tarihli, 6. sayısında “Râbia Hâtun'un Şiirleri”ni yayımlamaya başlar.

Bu sayının 2. sayfasında yer alan sunu şöyledir:

Şiir dünyamızda bir yıldız gibi yükselen Rabia Hatun'un şimdiye kadar hiç bir yerde çıkmamış 16 şiirini bu sayıdan itibaren yayınlamaya başlıyoruz. Aile dergisi, yüz yıllardır bir sır gibi saklı duran bu harikulâde şiirleri Türk okuyucusuna sunmakla iftihar eder.

Bunu şiirlerle ilgili birtakım açıklamalar izler:

Şimdiye kadar Rabia Hatun'un yalnız üç kıt'ası (dörtlüğü) elden ele dolaşarak bütün memlekete yayılmış, gazetelerle, mecmualarda bu us kıt'a için makaleler yazılmış, (...) ikisi muhtelif bestekârlar tarafından muhtelif makamlarda bestelenmiştir, Abdülkadir Karahan'in bir makale İsmail Habib'in bir konferansında bunların asılları (nın) İsmail Hami Danişmend'de olduğundan bahsedildiği için, mecmuamız nâmına kendisine müracaat edip Rabia Hatun'un ne kadar şiiri varsa hepsinin neşrine müsaade istedik: Üçü 'Beyit' ve on altısı 'Kıt'a' olmak üzere on dokuz parça tutan ve eski bir mecmua içinde bulunan bu lirik şiirlerin neşir hakkini İsmail Håmi Danişmend mecmuamıza vermiş olduğu için bu sayımızdan itibaren sırayla nere başlıyoruz. (...) Rabia Hatun'un hayatıyla hüviyeti, hattâ hangi devirde yaşadığı dahi malum değildir: Şimdiye kadar yürütülen tahminler birer yakıştırmadan ibarettir. Lisan itibariyle on altıncı asırdan daha eski olmaması ve şive itibariyle de Şarkî Anadolu'ya mensup olması lâzımgelir. (...)“

  • Aynı sayının 3. sayfasında, yarımşar sayfalık renkli çerçeveler içinde Rabia Hatun imzasıyla “Bir gül” ve “Sönseydi” sözleriyle başlayan dörtlükler yayımlanır.
  • 5. sayfada “Hasret”,
  • 7. sayfada “Bir kâsedür”  sözleriyle başlayan dörtlükler yine renkli çerçevelerle yayımlanmıştır.

(Burada bir parantez açıp, derginin birinci sayısında,
küçük bir çerçeve içinde, yine Rabia Hatun imzasıyla “Pâyin sadası” sözleriyle başlayan dörtlüğün yayımlandığını belirtelim.)

Büyük gürültü, bu sayıdan sonra kopar.

Önce, “Rabia Hatun Meselesi”nin başlangıcına göz atalım:

ELDEN ELE DOLAŞIYORDU

Rabia Hatun imzalı şiirler, 1930'lu yıllardan beri elden ele dolaşıyordu. Kimi okul kitaplarıyla, antolojilere bile girmişti.

Ayrıca, Cumhuriyet ve Tasvir gazetelerinde Peyami Safa'nın yazan içerisinde yer almıştı.
Edebiyat Fakültesi Öğretim üyelerinden Mustafa Şekip Tunç ile Abdülkadir Karahan da kimi yazılarında bu şiirlerin sözünü etmişlerdi.

1947 yılında H. Basri Erk'in yayımladığı Erzurumlu Bilginler kitabin ilk fasikülünde şair Rabia Hatun üzerine geniş bilgi veriliyor; onun bazı dizelerinin halk arasında yayıldığı öne sürülüyordu. Kitapta Rabia Hatun'un (“hayalî“) bir resmi yer aldığı gibi, eski bir türbenin fotoğrafı da Râbia Hâtun'un mezarı olarak gösteriliyordu. Ayrıca, “Râbia Hâtun'un ünlü mutasavvıf Hasan Basri ile olan tasavvufi müşaareleri (karşılıklı şiir söyleşme) halen Erzurum'da ve halk arasında söylenip, durmaktadır” deniliyordu. (Can Yücel'in “Düşün” dergisinin Ağustos sayısında yer alan “Rabia Hatun'un Uçan Halısı” başlıklı şiiri, bir yönüyle bu savdan esinli olmalı.)

1946 yılı kışında Erzurum Halkevi'nin düzenlediği bir “Folklor gecesinde “Rabia Hatun'un şiirleri” okunmuş ve onu canlandıran bir tablo yapılmıştı. Ertesi yıl (1947) Eminönü Halkevi'nin düzenlediği “Folklor gecesi”nde ise edebiyat tarihçisi ve öğretmen İsmail Habib Sevük, yine bu şiirleri okumuştu...

Rabia Hatun'un Şiirleri”ni edebiyat dünyasına tanıtan, daha çok tarih konularındaki yazılarıyla tanınan İsmail Hami Danişmend'di. Danişmend, 15 Şubat 1947 tarihli, 2 sayılı “Altın Işık” dergisinde de bu gerçeği doğrulamıştı. “Aile” dergisi de yukarıda görüldüğü gibi, şiirleri ondan aldığını açıkça belirtiyordu.



SERT TARTIŞMALAR

Rabia Hatun'un Şiirleri”nin “Aile” dergisinde yayımlanmasından sonra ilk tepki, Vâlâ Nureddin'den gelir:

Akşam gazetesindeki yazılarından birinde, çeşitli gerekçeler göstererek bu şiirlerin çağdaş bir şairin kaleminden çıktığını ifade eder.

Birkaç gün sonra, 12 Haziran 1948 günü, Nihad Sami Banarlı'nın Hürriyet gazetesindeki söyleşi köşesinde, bu şiirlerin çok uzun süre öncesine ait olamayacağı kanıtlanmak istenir. Bu konuda birkaç yazı yazan Banarlı'ya göre, bunlar dil, vezin uyak ve söyleyiş yönlerinden son yılların izini taşımaktadırlar. Ancak Servetifünun döneminde rastlanan, Batı şiirinden esinli vezin, uyak, anlatım yeniliklerini XIII. yüzyılda yaşamış bir şairin kendi başına ortaya koymasına olanak yoktur. Bunlar o dönemin hiçbir şairinde rastlanmayan özelliklerdir. “Hasret biterse” diye başlayan dörtlük örnek alınırsa: İkinci dizenin uyaksız oluşu dikkati çeker. Divan şiiri, Tekke şiiri ve Halk şiiri de içinde olmak üzere, edebiyatımızda ikinci dizesi uyaksız bırakılmış bir tek dörtlüğe rastlanmaz. “Olsandı sen hevâ” diye başlayan dörtlük ise, “Mef'ûlü fâilün mef'ûlü fâilün” veznindedir ki, bu da yeni bir buluştur. Benzeri ne eski Türk edebiyatında, ne de İran edebiyatında vardır. Yalnızca Cenap Sahabettin, Tevfik Fikret gibi Servetifünun şairlerince kimi “serbest müstezat“larda kullanılmıştır. Aynı dörtlükte yer alan “bir âşk olurdu” biçimindeki anlatım, Tevfik Fikret'in “İnsan melek olsaydı cihan cennet olurdu” anlatımı ölçüsünde yenidir. “Pâyin sadası” diye başlayan dörtlükteki “aşsam zamanı” sözü de böyledir ve bu, şiir geleneğinden “tayy-i zaman”, “tayy-i mekângibi ifadelerin hangi anlamda, nasıl kullanıldığını bilenlerce ancak pek modern, Avrupai bir söyleyiş olarak değerlendirilebilir.

Banarlı'nın bu ve benzeri kanıtları da öne sürmesinden sonra, gazete sütunlarında geniş bir tartışma başlar.

Bu tartışmaya katılanlar arasında;
  • Nurullah Ataç,
  • Rıza Tevfik,
  • İsmail Habib Sevük,
  • Midhat Cemal Kuntay gibi yazarlar da vardır.

Kimi yazarlar bilimsel gerçekler ve şiirler üzerinde tartışırlarken,
kimi yayın organlarında da “Rabia Hatun Efsanesi”nin yaygınlaşmasına yol açacak görüşler ve savlar öne sürülür.

  • Bunların en ilginci, Servetifünun şairlerinden Faik Ali Ozansoy'unkidir. Süleyman Nazif'in kardeşi olan Faik Ali, Akşam gazetesinde yayımlanan demecinde, Rabia Hatun'un Diyarbakırlı Artukoğullarından ve kendi büyük ninelerinden olduğunu söylemiş, Vâlâ Nureddin'in deyişiyle, “Süleyman Nazif'in ve kendinin kalem kudretlerini Rabia Hatun'un beyit ve kıtalarından zeyil saymış“tır!. Bu demeç, çeşitli çevreleri bıyık altından güldürür... Sonradan, İsmail Hami Danişmend'in 1930 yılında Artukoğulları üzerine bir yazı kaleme alırken, ailesinin o soydan geldiğini Faik Ali'ye söylemiş olmasının bu savın ortaya atılmasına yol açtığı anlaşılır.

  • Edebiyat öğretmeni ve şair Haşim Nezihi Okay'ın, Bursa'da yayımlanan “Işıkdergisinde (2 Ağustos 1948) yer alan yazısına göre ise Rabia Hâtun XVIII. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu'ya göçen ve o dönemde (1948) Amasya'nın yarı nüfusunu oluşturan Şirvan-Azerbaycan Türklerindendir. Amasya'ya kadar gelemeyerek Erzurum'da kalıp yerleşmiş, çok iyi bir ailenin kızı olduğu kesindir.

  • Konya'da yayımlanan “Babalıkgazetesindeki (10 Temmuz 1948) bir yazıya göre, Râbia Hâtun'un, yaşamakta ve Fransızca öğretmenliği yapmakta bulunan İhsan Bengi adlı bir torunu vardır.

  • Erzurum'da çıkan “Hamle” dergisi ise, 1 Ağustos 1948 günlü sayısında, Râbia Hâtun'un en eski Türk-Selçuk kadın şairlerinden olduğunu öne sürerek, Erzurum'da yetiştiği söylentisine yer verir. Türbesinin de bir mahallede, evler arasında bulunduğunu ifade eder!..


“RABİA HATUNU BULDUK”

İstanbul ve Anadolu basınında tartışmaların alabildiğine alevlendiği sırada bir dedikodu yayılır:

Bu manzumeler kimindir, biliyor musunuz? Şayet yaşasaydı, şimdi 38 yaşına girecek olan rahmetli Nâzan Hanım'a aittirler. Nazan Hanim, İsmail Hami Danişmend'in eşiydi. Yakınları bu sirri bilirler. Fakat İsmail Hami itiraf etmiyor.

Ardından ikinci dedikodu:

İsmail Hami, bir özel toplantıda şiirlerin rahmetli eşine ait olduğunu itiraf etmiş. Bunu kimseye söylememelerini rica etmişse de, bir genç subay, edebiyat tarihine hizmet kaygısıyla, duyduklarını matbaalarda tekrarlamış.

Ve 27 Ağustos 1948 günlü Tasvir gazetesinde “Râbia Hâtun'u Bulduk” başlığını taşıyan bir röportaj yayımlanır: İ.H. Danişmend, tartışmalara konu olan şiirleri birkaç ay önce ölen eşi Nazan Danişmend'in yazdığını “itiraf” etmektedir. Eşinin gösterişten hoşlanmayan, alçakgönüllü bir kimse olduğunu belirterek, onun Râbia Hatun takma adıyla yazdığı bu şiirlerin kime ait olduğunu söylememesi için kendisine yemin ettirdiğini de ifade eder... Aynı “itiraf“ını Tasvir gazetesinde 1 Eylül günü yayımlanan konuşmada da yineler.

Bu durum, ortalığı büsbütün karıştırır:
Rabia Hatun Muamması”nın geçirdiği evrelere haklı haksız, karikatürize ederek ya da yarı şaka, yarı ciddi, kızmayan kalmaz.

Derken, birbirini alaya alan yazarlar mahkemelik olurlar!..


KONU KAPANMIYOR

İsmail Hami Danişmend'in “itiraf”ı hem bu “gelişme“lere yol açmış, hem de konunun kapanmasına yetmemiştir.

Şimdi ortada başka görüşler vardır:

  • Kimisi İ.H. Danişmend'e inanmakta, ancak onun Nazan Hanim tarafından yazılan şiirlerin “üslubuna müdahale” ettiğini savunmaktadırlar. Danişmend ailesini yakından tanıyan Peyami Safa ve Nazan Danişmend'in Kolejden edebiyat öğretmeni Refik Ahmet Sevengil gibi kimseler de onun bu şiirleri tek başına yazamayacağına inanmaktadırlar. Nihad Sami Banarlı da bu görüştedir. Ancak, “Bu şiirlerin kimin tarafından yazıldığı da bizim meselemiz değildir. Bizim meselemiz, onların yazılışlarındaki bütün dil ve şive oyunlarına rağmen edebiyatımızın eski asırlarında değil, zamanımızda yazıldıklarını meydana çıkarmaktı” demektedir.

  • Vâlâ Nureddin Vâ-Nû ise, Aile dergisinin 1948 Sonbahar sayısında yayımlanan yazısında, “Ben de Râbia Hâtun'un bu asırdan bir şahsiyet olduğunu öylece edasından tanıdım”, diye övünmekte ve eklemektedir: “Fakat, yine ses perdesi nazariyeme göre, evvelce meşhur üç manzumesi bu asırda yazılmamıştır. (...) Zannımca iki Râbia Hâtun vardır. İkincisi devrimizde yaşamış ve İstanbulludur. (...) Belki de, hiç çözülemeyecek ve hepimizin içinde daima ukdesi kalacak bir muamma...

  • Fuat Köprülü, Vatan gazetesinde yayımlanan yazısında, konuyu bambaşka bir noktadan ele alır. Ona göre, elde hiçbir tarihsel belge yokken, yedi yüzyıl önce Rabia Hâtun adında bir Azeri şairinin yaşadığını öne sürmek, gerçekten büyük bir “cüret“tir. Böylesi savlar, ülkemizde dil ve edebiyat kültürünün zayıflamasından dolayı ortaya atılabiliyordur. Bu nedenle yapılması gereken, okullarda ulusal dil ve kültürün güçlendirilmesi yolunda çaba harcamaktır.


AYDINLANMADI

Vedat Nedim Tör, görüşünü, “Rabia Hatun da artık Türk dilinin güzellik sarayında tahtını kurmuştur. Bırakın edebiyat öğretmenleri, bu büyük sanatkârın hangi tarihte doğduğunu, hangi tarihte öldüğünü arayadursunlar” cümlesiyle belirtirken, dedikodular ve hakaret davaları sürüp gitse de, “Râbia Hâtun'un şiirleri” üzerindeki tartışmalar artık sona eriyordu.

Ancak, aradan geçen yarım yüzyıla yakın dönem içerisinde de, “Râbia Hâtun Muamması” bütün yönleriyle aydınlanamayacaktı.



Mehmet Kasım | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 103 - 1 Eylül 1984