Türkiye Yazarlar Sendikası


Türk yazarlar, öteden beri bir örgüt çatısı altında bir araya gelme gereksinimi duymuşlardı. Bu gereksinimi karşılamak üzere 1960’lı yıllarda kurulan Türk Edebiyatçılar Birliği bekleneni vermemiş, kendiliğinden dağılmıştı.

Bir yazar örgütü kurulması konusu 1973 yılında yeniden gündeme geldi. Yazarların kendi aralarında düzenledikleri birtakım toplantılardan sonra, yazarların ekonomik hakları ve sosyal güvenlikleriyle ilgili girişimlerde bulunmak, görüşlerini örgütsel düzeyde yansıtmak amacıyla bir sendika kurulması kararı alındı. Toplantıya katılanlar arasından seçilen on bir kişilik kurucular topluluğu, sendikanın resmen kurulması için gereken işlemleri yapacaklar ve ilk genel kurula kadar geçici yönetim kurulu olarak görev yapacaklardı.

Bu kurul şu yazarlardan oluştu:
Yaşar Kemal,
Aziz Nesin,
Bekir Yıldız,
Adnan Özyalçıner,
Leyla Erbil,
Tomris Uyar,
Turgut Uyar,
Orhon Murat Arıburnu,
Adalet Ağaoğlu,
Nihat Behramoğlu ve
Ali H. Özgentürk.

4 Şubat 1974’te İstanbul Vilayeti’ne kuruluş bildirimini veren kurucuların oluşturduğu geçici yönetim kurulu, kendi arasında görev bölümü yaparak; Genel Başkanlığa Yaşar Kemal’i, İkinci Başkanlığa Bekir Yıldız’ı, Genel Sekreterliğe Adnan Özyalçıner’i getirdi. TYS resmen kurulmuş ve çalışmaya başlamıştı...


BİRİNCİ VE İKİNCİ GENEL KURULLAR

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın ilk genel kurulu 21 Ekim 1974’te toplandı.
Yönetim kurulunun kimi üyeleri değişmiş olmakla birlikte başkan, ikinci başkan ve genel sekreter aynı görevde kaldılar.

Bu dönemde TYS’nin gerçekleştirdiği en önemli etkinlik, 20 Mayıs 1975’te İstanbul’da düzenlenen “Yazar Hakları ve Telif Haklarının Geliştirilmesi” konulu tartışmalı toplantı idi. Genel Başkan Yaşar Kemal’in toplantıyı açış konuşmasından sonra Prof. Dr. Nuşin Ayiter, Doç. Dr. Mete Tunçay, Orhan Apaydın, Cevat Akgönül, Mehmet Ali Yalçın ve Bekir Yıldız, konuya ilişkin bildiriler okudular.

Öte yandan, vergi yasasında yazarların vergi bağışıklığının 10 bin lira olarak saptanmış olmasını bir haksızlık olarak niteleyen TYS, o dönemin hükümet başkanına başvurarak yeni bir ayarlama gerektiğini, 10 bin liranın yaşam ve ücret koşulları altında çok düşük kaldığını bildirerek, Maliye Bakanlığı’nın gereken düzenlemeyi yapmasını istedi.

İkinci genel kurul 25 Aralık 1975’te toplandı. Genel Başkan Yaşar Kemal’in yeni dönemde görev almayacağını kesin olarak açıklamasından sonra yapılan seçimlerde yönetim kuruluna şu yazarlar seçildi: Aziz Nesin, Bekir Yıldız, Adnan Özyalçıner, Orhan Apaydın, Kemal Sülker, Ataol Behramoğlu, Haşmet Zeybek. Görev bölümünde Genel Başkanlığa Aziz Nesin, İkinci Başkanlığa Bekir Yıldız, Genel Sekreterliğe Adnan Özyalçıner getirildiler.


Göreve başlayan yeni yönetim kurulu, bir yandan çalışma programını hazırlarken, bir yandan da çalışmaların şu noktalarda yoğunlaştırılmasını kararlaştırdı:

Yazarlara bir asgari ücret saptanması ve yazarların yasalarda yer alan haklarının ve yazarlar yararına konulmuş hükümlerin neler olduğunun araştırılması, gerekirse, varolan yasaların yazarlar çıkarına değiştirilmesi için girişimlerde bulunması. Ayrıca, yazarların yayıncılara karşı haklarının korunması amacıyla bir yayın kooperatifi kurulması çalışmalarının yapılması. Bu arada, güncel bir konu olan TRT sorunu üzerinde durularak yazar-TRT ilişkilerinde yazarın ekonomik çıkarını ve yazarlık haklarını koruyacak çalışmalarda bulunulması.

Bu dönemde Yayın, Dış İlişkiler ve Gelirler kurulları oluşturuldu. Öte yandan, Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’daki evinin müzeye dönüştürülmesi ve Orhan Kemal’in adının İstanbul’da bir sokağa verilmesi girişimlerinin yanı sıra, Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet’i anma günleriyle 7 Mayıs 1976’da Spor ve Sergi Sarayı’nda “TYS’nin Üçüncü Yılını Kutlama Şenliği” düzenlendi. Akşehir Nasreddin Hoca ve Turizm Derneği’nin isteği üzerine her yıl Akşehir’de düzenlenmekte olan Nasreddin Hoca Gülmece Öyküsü Yarışması’nın seçiciler kuruluna TYS temsilcisi olarak Bekir Yıldız’ın katılmasına karar verildi. Ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okul ve sınıf kitaplıklarından bazı kitapların ilişkin genelgesinin iptali için Danıştay’a başvurularak, genelgenin Anayasal ilkeler ve yazarlık hakları açısından iptalinin istenmesi kararı alındı. Yazarların ekonomik sorunlarıyla ilgili başlıca çalışmanın artırılması için Meclis ve Senato başkanlıklarına, bazı partilerin Meclis grup başkanvekilliklerine, gazeteci milletvekillerine mektuplarla başvurulmasıydı. Küçük esnaf ve küçük üreticilerin vergi bağışıklığının 10 bin liradan 100 bin liraya çıkarılması üzerine bu yola başvurulmuştu.


ÜÇÜNCÜ GENEL KURUL SONRASI

TYS’nin üçüncü olağan genel kurulu 26 Mart 1977 günü toplandı. Bu sırada, sendikanın üye sayısı 150 dolayındaydı. Genel Başkan Aziz Nesin, genel kurulu açış konuşmasında, çalışmalar üzerine bilgi verirken, sendikanın iki yönlü bir çalışma içinde olduğunu bildiriyordu. Doğrudan doğruya üyelerin haklarını korumaya yönelik çalışmalar ve yine bu amaca yönelik, TYS’nin bir yazar örgütü olmasından kaynaklanan Türkiye’nin sorunları karşısında görüş bildirmek şeklindeki çalışmalar.

Genel kurulda, sendika tüzüğünde birtakım değişiklikler yapılması kabul edildi. Bu değişikliklere göre, yönetim kurulu 7 üye yerine 11 üyeden oluşacaktı. Ayrıca, ölmüş ya da yaşayan yazarların her türlü haklarını koruma yetkisini ve yönetim kurulu kararıyla oluşturulacak kurulların konumunu belirleyen değişiklikler de oybirliği ile kabul edildi.

Yönetim kurulu üyeliklerine Aziz Nesin, Şükran Kurdakul, Atilla Özkırımlı, Alpay Kabacalı, Can Yücel, Kemal Sülker, Demirtaş Ceyhun, Adnan Özyalçıner, Bekir Yıldız, Osman S. Arolat ve Ataol Behramoğlu seçildiler. 30 Mart günü kendi arasında görev bölümü yapan yönetim kurulu, Genel Başkanlığa Aziz Nesin’i, İkinci Başkanlığa Şükran Kurdakul’u getirdi (Daha sonra Ceyhun’un Genel Sekreterlikten çekilmesi üzerine bu göreve Adnan Özyalçıner getirilecektir).


Yeni yönetim kurulunun hazırladığı çalışma programında şu başlıklar yer almaktaydı:

  • Genel Sorunlar: Kültür ve Sanatlardaki Dışa Bağımlılık, Eğitim, Ülkemizdeki Yayın Politikası;
  • Özel Sorunlar: Yazarın Ekonomik Sorunları, Sosyal Sorunlar, TYS ve Diğer Örgütler, Örgütlenme ve Üyelerle ilişkiler, Tanıtma Çalışmaları, Yayın Çalışmalar, Ödüllerle ilişkiler.

  • Oluşturulan kurullar ise şunlardı: Başkanlık, Üye Hakları, Yayın, Kültür-Eğitim, Oyun Yazarları, Anma-Tanıtma, Örgütlenme, Dış İlişkiler ve Çeviri. Bilim Yazarları kurulları.

Bu dönemde yazarların vergi bağışıklığının 10 bin liranın üzerine çıkarılması, telif hakları, yazarların güvencesi ve kâğıt sorunu üzerinde yoğun çalışmalar yapıldığı görülmektedir.

Yine aynı dönemde TYS pek çok toplantı düzenlemiş ya da düzenlenen kimi toplantılara katılmıştır.

Sempozyumlar:

  • Bunların ilki 6-7 Şubat 1978’de düzenlenen “Yazar Hak ve Sorunları Sempozyumu”dur. Prof. Dr. Ali Sait Yüksel, Prof. Dr. Salih Şanver, Prof. Dr. Ünal Tekinalp, İcen Börtücene, Oğuz Akkan, Mehmet Ali Yalçın, Kemal Sülker, Tevfik Çavdar, Necati Cumali, Oktay Arayıcı, Ramazan Arkın, Oğuz Makal ve S. Günay Akarsu’nun bu sempozyumda verdikleri bildiriler, daha sonra bir kitapta toplandı.

  • İkincisi, 20 Haziran 1978’de düzenlenen, çeviri sorunlarının tartışıldığı “Çeviri Sempozyumu”,
  • üçüncüsü 6 Ekim 1978’de gerçekleştirilen “Çocuk Yılını Karşılarken Çocuk Yazınının Durumu” konulu toplantı,
  • dördüncüsü ise, 24-25 Mart 1979’da TYS ile TRT Televizyonu Daire Başkanlığı’nın ortaklaşa düzenledikleri “TV-Yazar İlişkileri Sempozyumu”dur.

  • Anma toplantıları: Sabahattin Ali, Nurullah Ataç, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Nazım Hikmet ve Sait Faik’in ölüm yıldönümlerinde anma toplantıları düzenlendi.

  • Ayrıca, İzmir’in kurtuluşunun 55. yıldönümü dolayısıyla 9 Eylül 1977’de Fatih Şehir Tiyatrosu’nda “Edebiyatımız ve Emperyalizmle Savaşım” konulu bir toplantı yapıldı.

Dönemin dikkati çeken bir başka etkinliği, kitap sergi ve fuarlarıyla imza günleridir.

  • 1977’de İzmir Fuarı’ndaki TYS sergisine 25 yayınevi ve 44 imzacı yazar katılmış, 483 bin liralık satış yapılmıştır.
  • 1978’de ise 29 yayınevi ve 89 imzacı yazarın katılması sonucu 691 bin liralık satış olmuştur.
  • Ankara’da Sanatsevenler Derneği’nde de iki kitap fuarı düzenlenmiştir.
  • Öte yandan, 10 Haziran 1978’de İstanbul’da, Taksim Sanat Galerisi’nde TYS’nin 5. yılı nedeniyle açılan ve 15 gün süren kitap sergisine, 103 yazarın yanı sıra, sinema, tiyatro ve ses sanatçılar da katıldılar.

  • Yarımca Festivali,
  • İstanbul Sanat Bayramı,
  • Kırkpınar Şenliği,
  • Antalya Şenliği,
  • Hacıbektaş Şenliği gibi şenliklere de çağrılan ve temsilci gönderen TYS,
Kültür Bakanlığı’nca kurulan Atatürk’ün 100. Doğum Yılını Kutlama Komitesi’ne de temsilci üye gönderdi.

Sözü geçen dönemde TYS, Sovyet Yazarlar Birliği, Bulgaristan Yazarlar Birliği ve Romanya Yazarlar Birliği ile karşılıklı kültür anlaşmaları imzaladı. Bu anlaşmaların iki ülke halklar arasında edebiyat yoluyla dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin güçlendirilmesini ve iki komşu ülke halklarının birbirlerini daha yakından tanımalarını amaçladığı ifade edilmiştir. Romanya Yazarlar Birliği ile yapılan ikili anlaşma sonucu, Romanya’da bir Türk Şiiri Antolojisi yayımlandı.


DÖRDÜNCÜ GENEL KURUL VE SONRASI

Dördüncü genel kurul toplantısına doğru TYS’nin üye sayısı 370’e çıkmış bulunuyordu. Genel Kurul, 31 Mart - 1 Nisan 1979 günlerinde toplandı. Toplantıda, sendikanın artık kuruluş aşamasını geride bırakarak gelişme aşamasına geldiğini ifade eden kimi üyeler, tüzükte değişiklik yapılarak sendikanın “Merkez Yürütme” ve “Genel Yönetim” adlarını taşıyan iki ayrı kurulca yönetilmesini önerdilerse de, tüzük deşikliği önerisi kabul edilmedi. Üç ayrı listenin katıldığı seçimler sonucunda, yönetim kuruluna Aziz Nesin, Adnan Özyalçıner, Şükran Kurdakul, Alpay Kabacalı, Demirtaş Ceyhun, Ataol Behramoğlu, Vedat Türkali, Aziz Çalışlar, Asım Bezirci getirildiler. Eşit oy alan Emil Galip Sandalcı, Tekin Sönmez ve Bekir Yıldız arasında sonucunda kura çekildi. Kura Sandalcı ve Sönmez’in yönetim kurulu üyelikleri kesinleşti, Bekir Yıldız ise yedek üye oldu.

Genel Kurul toplantısının hemen ardından, 22-24 Mayıs 1979 günlerinde, İstanbul’da Balkan Ülkeleri Yazar Örgütleri Toplantısı düzenlendi. Dönemin kültür bakanının da katıldığı ve bir konuşma yaptığı bu toplantıda Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan yazar örgütleri temsil edildi. Toplantı sonunda yayınlanan ortak bildiride, Balkan ülkeleri arasındaki geleneksel kültür bağlarının, barış, dostluk ve kardeşlik ilişkileri içinde daha da güçlendirilmesi dileğine yer verildi.

TYS, bu dönemde de çeşitli şenliklere ve imza günlerine katıldı. Bunların başlıcalar, İstanbul’da düzenlen Lale Festivali, Uluslararası Çocuk Kitapları Fuarı, Yakacık, Gebze, Kartal, Troya ve Hacıbektaş şenlikleriydi. 1979 ve 1980 yıllarında da İzmir Fuarı’nda kitap sergisi açıldı, imza günleri düzenlendi. Anma toplantılarında ise Sait Faik, Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Hasan Ali Ediz ve Hüseyin Rahmi Gürpınar anıldı.

TYS yöneticileri bir yandan kâğıt, telif haklar, vergi bağışıklığı, TYS üyelerine basın kartı verilmesinin sağlanması, bir yayın kooperatifi kurulması, uluslararası bir şiir sempozyumunun düzenlenmesi gibi konular üzerinde çalışırken, bir yandan da Anma ve Tanıtma, Dış İlişkiler, Yayın kurulları etkinliklerini sürdürdüler.

12 Eylül Harekâtı’ndan sonra sendikaların çalışmaları durdurulunca, TYS de yönetim kurulu toplantısı yapmadı. Sendikalara genel kurul toplantısı yapma izni verilmediğinden, 1981 Nisanında toplanması gereken TYS beşinci olağan genel kurulu da toplanmadı.



Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 62 - 15 Aralık 1982

Göstergebilim nedir, ne değildir?



Yukarıdaki sözler R. Yakobson’un, Terentius’tan (“Homosum: Humani nihil a me allienum puto.
Ben insanım: İnsanı ilgilendiren hiçbir şey bana yabancı değildir.) esinlenerek dile getirdiği sözler.

Kimi yapıtlar ne denli yararlı, değerli olurlarsa olsunlar gerekli ilgiyi çekemez, yankıyı uyandıramaz nedense? Mehmet Rifat’ın “Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları” (Temel Metinlerin Çevirisiyle Birlikte) başlıklı incelemesi de o tür yapıtlardan. Yazımın başındaki alıntıları o kitaptan aldım. Yapıtın amacı: “Çağdaş dilbilim ve göstergebilim alanlarındaki başlıca akımların ve kuramcıların temel ilke ve yöntemlerini ayrıntılı bir biçimde tanıtmak, tartışmak ve değerlendirmek. Oysa benim bu yazımın ereği çok daha sınırlı, kısıtlı ve “alçakgönüllü”. Evet, ben yalnızca ülkemizde de yayımlanmış kaynaklara başvurarak, dayanarak göstergebilimin ne olup ne olmadığını biraz kurcalamak, açıklamak istiyorum. Hepsi bu.

İlkin şu noktaya parmak basmak, “tanım” konusuna açıklık getirmek isteyeceğim:

Tanımların bilimsel bakımdan değeri yoktur. Çünkü tanımlar her zaman yetersizdir. Tek gerçek tanım bir şeyin kendi gelişimidir. Ama bu gelişim bir tanım değildir artık... Ne var ki, genel-geçer bir tanım çoğu zaman yararlı, dahası gereklidir. Bir nesneyi, bir konuyu gerçekten tanımak, bilmek için onu bütün yanlarıyla, bütün ilişki ve ayrıcalıklarıyla kucaklamak ve incelemek gerekir. Sonra, o nesneyi, o konuyu gelişimi değişimi içinde ele almak gerekir. Kişinin tüm uygulaması nesnenin, konunun tam tanım’ına, hem gerçeğin ölçütünü, hem de kişiye gerekli olan şeyle nesnenin, konunun ilişkisini belirleyen uygulama olarak girmesi gerek. Sonra da diyalektik mantık şunu öğretir bize: ‘Soyut gerçek yoktur, gerçek her zaman somuttur’.

Evet, yukarıda sözünü ettiğim noktaya şöyle bir değindikten sonra gelelim “göstergebilimin genel bir tanımı”na:

İnsanların birbirleriyle anlaşmak için kullandıkları doğal diller (sözgelimi, Türkçe), davranışlar, görüntüler, trafik belirtkeleri, bir kentin uzamsal düzenlenişi, bir müzik yapıtı, bir resim, bir tiyatro gösterisi, bir film, reklam afişleri, moda, sağır dilsiz abecesi, yazınsal yapıtlar, çeşitli bilim dilleri, tutkuların düzeni, bir ülkedeki ulaşım yollarının yapısı, kısacası bildirişim amacı taşısın taşımasın her anlamlı bütün çeşitli birimlerden oluşan bir dizgedir. Gerçekleşme düzlemleri değişik olan bu dizgelerin birimleri de genelde gösterge olarak adlandırılır. Yine çok genel olarak belirtecek olursak, anlamlı bütünleri, bir başka deyişle gösterge dizgelerini betimlemek, göstergelerin birbirleriyle kurdukları bağlantıları saptamak, anlamların eklemleniş biçimlerini bulmak, göstergeleri ve gösterge dizgelerini sınıflandırmak, dolayısıyla, insanla insan, insanla doğa arasındaki etkileşimi açıklamak, bu amaçla da bilgikuramsal, yöntembilimsel ve betimsel açıdan tümü kapsayıcı, tutarlı ve yalın bir kuram oluşturmak, göstergebilim diye adlandırılan bir bilim dalının alanına girer.

Mehmet Rifat işte böyle derleyip toparlıyor göstergebilimin genel tanımını.
Ama siz şimdi çok haklı olarak şu soruyu yönelteceksiniz bana: Peki, ya gösterge nedir?

Berke Vardar “Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri” adlı yapıtında şöyle tanımlıyor gösterge’yi:

Sözcüğün en geniş anlamıyla gösterge, bir başka şeyin yerini alabilmesini sağlayan özellikler taşıdığından kendi dışında bir nesne, olgu, varlık belirtebilen öğedir. Algılanabilir bir nitelik taşıyan bu öğe bir tür uyarandır: Anlıktaki imgesi bir başka uyaranın imgesine bağlı olduğundan onu çağrıştırabilen bir uyaran. Bu anlamda, örneğin duman, ateşin; çatık kaşlar, kızgınlığın; köpek sözcüğü, bir hayvanın göstergesi sayılır. Görüldüğü gibi, çok değişik alanları, hem dilsel, hem de dil dışı düzlemleri ilgilendiren bir kavram söz konusu. Çağlar boyunca tartışılmış, birbiriyle örtüşmeyen pek çok görüşün ortaya atılmasına neden olmuştur bu kavram.

Gösterge daha bir açıklık getirmek için, izin verirseniz “şiirsel göstergeyi” ele alalım.

Göstergebilim kuramcılarından, Ankara ve İstanbul Üniversitelerinde de dersler vermiş, bize de “hocalık” etmiş Algirdas Julien GreimasŞiirsel Göstergebilim Denemeleri” (1972) adlı yapıtının “Şiirsel Söylem Kuramı Üstüne” başlıklı giriş bölümünde şiirsel gösterge konusunda şöyle diyor:

Herhangi bir şiirsel metin, bir göstergeler zinciri olarak kendini gösterir. Bu metinlerin, boşluk ya da suskularla belirlenen başlangıçları ve sonları vardır. F. de Saussure’den bu yana bilinen tanımıyla gösterge, bir gösterenle bir gösterilenden oluşur. Bu anlamda göstergeler türlü boyutlarda olabilirler: Bir sözcük, bir tümce, birer göstergedirler; bir söylem de kendine özgü ayrılığı olan bir birim gibi belirdiği ölçüde, bir göstergedir. İlk adımda şiirsel söylem, bir karmaşık gösterge olarak kabul edilebilir.

Eğer metnin taşıdığı sınırlar o metni belirgin bir şiirsel gösterge durumunda gösteriyorsa, ikinci bir okumaya başvurulmalıdır. İlk aşamasına da kesitleme işleminin yapıldığı bu okuma metni kendi eklem dizgesiyle çakıştırır (...) onu, şiirsel nesneye dönüştürür. Metnin bölümlere ayrılması, yalın bir dizimsel kesitleme değildir; aynı zamanda dizgeli ve aşamalı bir yapının metin üstüne ilk kez yansıtılmasıdır. Sonuç olarak, karmaşık yapılı dilsel gösterge görünümü için de şiirsel nesneyi tanımak, bu göstergeyi en son eklemine değin eksiksizce betimlemek değil, duygularımıza iletildiği durumdan başlayarak ortaya çıkan ve biçimlenen nesneyi oluşturma işlemidir.

Bir gösterge olan şiirsel söylemin ayrıştırılması sonucunda, gösteren ile gösterilenin birbirine koşut eklemlenme dizgeleri yerli yerine gelirler: Burada diyeceğiz ki gösteren, söylemin, bürünsel düzeyi; gösterilen de dizimsel düzeyi olarak varlık gösterirler (...).

Berke Vardar göstergeleri nitelikleri bakımından iki büyük türe ayırıyor:

“Doğal göstergeler ya da belirtiler;
Yapay göstergeler ya da belirtkeler”

  1. Doğal Göstergeler ya da Belirtiler: Bunlar dış gerçek düzleminde ya da doğada var olan bağıntılara, olgular arasındaki neden-sonuç ilişkilerine dayanır ve dolaysız biçimde algılanabilir; böyle algılanmayan olguların varlığını gösterir. Bir olgunun gözlemlenmesinden yalın bir yorum aracılığıyla çıkarılan sonuçtur belirtinin kaynağı. Örneğin, duman, ateşin varlığını; bulut, yağmur yağacağını doğal bir ilişkiyle belirtir; vücut sıcaklığının belli bir sınırı aşması da yine doğal bir neden-sonuç bağıntısı aracılığıyla hastalığın göstergesi sayılır. İnsan yaratımı olmayan bir deneyimden kaynaklanan belirtiler herhangi bir anlam aktarma amacı içermez.

  1. Yapay Göstergeler ya da Belirtkeler: Belli bir anlamı aktarma, bildirişimi gerçekleştirme amacına yönelik olan bu göstergeler toplumsal niteliklidir ve iki alttüre ayrılabilir: Görüntüsel ya da yansıtıcı göstergeler ile saymaca ya da uzlaşımsal göstergeler.

  1. Görüntüsel ya da Yansıtıcı Göstergeler: Dış gerçekliği benzerlik izlenimi uyandıracak biçimde yansıtan bu göstergeler değinilen olguları andıran özellikler içerir. Fotoğraf, resim, çizim, vb. de bu öbeğe girer, kaydedilmiş ses ya da herhangi bir olguyu öykünme yoluyla göstermeyi amaçlayan çeşitli davranışlar da. Nedeni açıklanabilen, bir başka deyişle nedenli göstergelerdir bunlar ve insan yapısıdırlar.

  1. Saymaca ya da Uzlaşımsal Göstergeler: Örtülü bir toplumsal anlaşmaya dayanan bu göstergeler anlamlarını bir tür toplumsal sözleşmeden alırlar. Dilsel göstergeler gibi simgeler de bu öbeğe girer. Buradaki dar kapsamlı anlamıyla simge, bir şeyi belirtmek, genellikle de soyut, tinsel düzlemi anlatmak amacıyla kullanılan saymaca bir görüntü, somut, fiziksel özellikli bir biçimdir: Tüzeyi belirten terazi görüntüsü gibi. Burada, gösterilen anlamla gösteren biçim arasında doğal bir bağ izine raslanırsa da simgenin değeri ancak belli bir ekinsel çevrede geçerlik kazanır, onun için de saymacalık ve görecelik içerdiği söylenebilir. Biçimiyle açıklanabilir olması nedenli kılar onu, ama saymacalığını ortadan kaldırmaz. Kimi görüntüsel göstergeler de saymaca bir nitelik edinebilir: Örneğin, yan yana iki çocuğu yansıtan bir görüntü ulaşım göstergelerinin oluşturduğu dizgede, belli bir anlaşma uyarınca, saymaca olarak uyarma işlevini üstlenerek yakınlarda bir okul bulunduğunu ve sürücülerin dikkatli davranması gerektiğini belirtir. Görüntüsel ya da yansıtıcı göstergeler gibi belirtiler de kimi durumlarda saymaca bir değer kazanabilir. Örneğin “bir pencereye asılı bir çamaşır görünce evde oturulduğu sonucunu çıkarırız. Bir belirtidir bu. Ama çamaşır bir anlaşma uyarınca birine bir şey bildirmek için bile bile aşılmışsa, o sözcüğün tam anlamıyla bildirişim göstergeleridir.

Yukarda verilen örneklerde söz konusu olan göstergeler saymacalıklarına karşın, anlamlarını açıklayıcı, neden şu ya da bu anlama geldiklerini yansıtıcı yönler de kapsarlar. Onun için de, belirtilen gerçekliği göz önünde tutan bir yorumlama eylemiyle açıklanabilirler. Bu özelliklerinden ötürü nedenli sayılırlar. Çeşitli toplumsal incelik kuralları ve davranış biçimleri (bağlılık belirtmek için başına öne doğru eğilmesi gibi) görüntüsel kökenli ve nedenli göstergeler kapsar. Oysa kimi saymaca göstergeler, bu türlü bir açıklamaya elverişli yönler içermediğinden nedensiz sayılır. Çeşitli anlatım yöntemleri (örneğin cebir “dil”i, eklemli dil, vb.) doğal bağıntının ya da hiç görülmediği ya da artık anlaşılamadığı salt saymaca nedensiz gösterge dizgeleridir. Görüldüğü gibi saymacalık ya da uzlaşımsallık nedenlilik bulunmasını önlemez de, gerektirmez de.

Göstergeler kuramının tarihçesine kuşbakışı göz attığımızda gösterge sorunsalının kökenlerinin epeyce eskilere, ilk Çağa, Stoacılar’a uzandığını görebiliriz. Çağdaş göstergebilimin öncüleriyse G.S. Peirce ile F. de Saussure’dür. G.S. Peirce göstergebilimin temelini attığına inanırken, F. de Saussure göstergebilimden, ilerde kurulacak bir dal diye söz eder. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insan bilimleri alanlarındaki yöntemlerin geliştirilmeleri dilbilime, göstergebilime önem ve etkinlik kazandırdı, 1960’tan sonra da başta Fransa, ABD ve SSCB olmak üzere göstergebilimsel araştırmaların çeşitli ülkelere yayıldığı görüldü.


Berke Vardar sözünü ettiğimiz yapıtının gösterge, göstergebilim bölümünün sonunda “Saussure’ün göstergebilim alanındaki düşünce ve önerileri ‘Prag Dilbilim Çevresinin yanı sıra A.Martinet’nin... İşlevsel dilbiliminden esinlenen bir bildirişim göstergebilimiyle Hjelmslev’den kaynaklanan, mantıksal göstergebilimden de kimi açılardan etkilenen bir anlamlama göstergebilimi çerçevesinde birbirinden çok ayrı yorum ve önerilere konu olmakta, bu akımlardan her biri de kendi içinde büyük bir çeşitlilik göstermektedir’. Son zamanlarda, A. Martinet bildirişim göstergebilimiyle anlamlama göstergebilimi ikilemini aşmak amacıyla işlevsel dilbilime koşut bir işlevsel göstergebilimden söz etmekte, anlam birimlerin anlamsal, sesbirimlerin ayırıcı işlevleri dışında, konuşucu üstüne bilgi veren belirtici işlevle, Jakobson’un çağrı işlevini anımsatan bir uyarıcı işlevi birbirinden ayırt etmekte, göstergebilime, olguları, dilbilimin bıraktığı yerde ele alarak inceleme görevini vermektedir diyor.

Roland Barthes da ülkemize gelen, İstanbul’da konferanslar veren, “Genç Oyuncular Topluluğu” ile ilgilenen bir yazın ve bilim kişisiydi.

Bakın o göstergebilim üstüne neler yazmış:

Güncel anlamda, hiç değilse biz Avrupalılar için, bu sözcük F. de Saussure’le başlar:
Toplumsal yaşamda göstergelerin yaşamını inceleyecek bir bilim düşünülebilir...; bu bilimi göstergebilim diye adlandıracağız.

...

Bugün, göstergebilime büyük bir ilgi var. Bu da birkaç araştırmacının hevesinden değil, çağdaş dünya tarihinden kaynaklanıyor... Göstergebilim kendini yavaş yavaş bulmaya çalışıyor, bu bir gerçek. Nedeni belki de basit. F. de Saussure şöyle düşünüyordu: Dilbilim genel göstergeler biliminin yalnızca bir dalıdır. Daha sonra belli başlı göstergebilimciler de aynı görüşü benimsediler. Oysa, zamanımızın toplum yaşamında, insan dilinden ayrı olarak, öylesine genişlikte gösterge dizgelerinin bulunduğu kesin değil. Şimdiye değin göstergebilim, trafik kuralları gibi, inceleme değeri önemsiz kimi kural dizgelerini ele aldı. Ama, gerçekten toplumbilimsel bir derinliği olan kümelere geçildiğinde yine dille karşılaşıldı. Gerçi nesneler, davranışlar anlam taşıyabilirler. (...) Ne ki, hiç de özerkçe bir anlam taşıma değildir bu. Tüm gösterge dizgeleri dille ilintilidir. Örneğin görsel tözün verdiği anlamlar, dilsel bir bildiriyle desteklenerek pekişirler (sinemada, reklamda, çizgi resimlerde, gazete resimlerinde, vb.’de durum böyledir). Öyle ki, görüntüsel bildirinin hiç değilse bir bölümü, dil dizgesiyle yapısal bir bağıntı içindedir. Ya yineleme ya da eksik yanları tamamlama biçiminde kurulur bu bağıntı. Nesne kümelerine (giyecek, yiyecek gibi) gelince, bunlar da dizge düzeyine ancak dil aracılığıyla kavuşur. Çünkü dil bu nesneleri bir yandan gösterenlere ayırır, bir yandan da (kullanım geleneklerinin ya da mantıklarını belirleyerek) gösterilenle saptar: Bugün, eskiden çok daha fazla, hem de bunca görüntü salgınına karşın, yazı uygarlığını yaşıyoruz. Kısacası, çok daha genel olarak diyebiliriz ki, gösterilenleri dil olmaksızın varlık gösterebilecek bir görüntüler dizgesi ya da nesneler dizgesi tasarlamak giderek güçleşiyor gibi. Bir tözün anlam taşıdığını düşünmek, ister istemez, dilin bölümlenmesine götürür bizi: Ortada anlam varsa, bu anlamın da bir adı vardır; gösterilenler dünyasıysa, dilin dünyasından başka bir şey değildir.

Öyleyse, çağdaş toplumların göstergebilimcisi işe dildışı tözleri inceleyerek başlasa bile, yolunun üstünde er geç dili (gerçek anlamda ’dil’i) bulacaktır (biz burada yalnızca kitle bildirişimiyle yetineceğiz). Karşılaştığı bu dil, yalnızca bir örnekçe değil ayrıca bir bileşen, bir aracı, bir gösteriler olarak kendini gösterecektir. Ne ki, böyle bir dil, dilbilimcilerin incelediği dilin tıpkısı olmayacaktır: İkinci bir dil olacaktır bu; birimleri de anlambirimler ya da sesbirimler değil, söylemdeki daha uzun parçalardır. Yani, dilin egemenliği altında, mutlaka onunla birlikte anlam kazanan nesnelere ya da oluntulara gönderen birimler. Belki de göstergebilim bir öte-dilbilim’de yerini alacaktır. İnceleme konularını bazan, ana tözü eklemli dil olan söylen, anlatı, gazete yazısı, kısacası her türlü anlamlı bütünler, bazan da, sözel yanları olduğu kadarıyla, çağdaş uygarlığın getirdiği şeyler (basın, tanıtmalık, röportaj, söyleşi ve hatta düşsel düzlemdeki iç dil denen şey). Sözün kısası şöyle bir olasılık çıkıyor karşımıza: F. de Saussure’ün önerisi tersine çevrilecek ve denecek ki dilbilim, genel göstergeler biliminin, ayrıcalıklı da olsa bir dalı değil, göstergebilim dilbilimin bir dalıdır; söylemin anlamlı büyük birimlerini üstlenecek olan da bu göstergebilim bölümüdür. Bugün insanbilim de, toplumbilimde, ruh çözümlemede, biçimbilimde anlamlama kavramı çevresinde yürütülen araştırmaların birliği bu yolla ortaya çıkacaktır. ■
__________________________________________________________
KAYNAKÇA:
Mehmet Rifat, Dilbilim ve Göstergebilim Kuramları / Temel Metinlerin Çevirisiyle Birlikte, Yazko, İstanbul, 1983, 374 sayfa.
Berke Vardar, Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1982, 136 sayfa.
Tahsin Yücel, Yapısalcılık, Ada Yayınları, 163 sayfa.

[* altı çizili kısımlar orijinal metindeki vurgulamalar]


Teoman Aktürel | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 154 - 15 Ekim 1986

Dündar Akünal


Bir zamanlar kütüphaneleri dillere destan olmuş kitap tutkunları vardı. Ali Emirî Efendi gibi, İbnülemin Mahmut Kemal İnal gibi, Kerim Sadi gibi... Kimi ünlülerin özel kütüphaneleri genel kitaplıklara aktarılarak günümüze kadar geldi. Kimisininki Sahaflar’da haraç mezat, parça bölük satıldı, kapanın elinde kaldı... Kimi ünlü kütüphanelerin de imi timi bellisiz oldu...

Genel kitaplıklarımız, bugüne kadar toplu kataloglarının yayımlanması işinin üstesinden gelinemediyse bile, yüzyıllar boyunca üretilen yazma ya da basma eserler yönünden alabildiğine zengin. Bu değerli kültür varlıklarımızı onca “bâdire”den kurtarıp bugüne ulaştırabilmemiz -kendi ölçülerimize göre- az şey değil...

Ama genel kitaplıklar, nitelikleri gereği, müze işlevi görmüyor.
Yani cildiyle, hattıyla, tezhibiyle, minyatürüyle sanat değerleri taşıyan eski kitaplar elimizin altında, gözümüzün önünde değil; görselleşmiyor.

Öte yandan, o eski kitap tutkunlarının, o ünlü kişisel kütüphanelerin sayıları azaldıkça azaldı. Araştırmacılar, incelemeciler, birtakım külfetlere katlanmayı göze alarak genel kitaplıklara yöneldiler. Bu, yakınılacak bir durum değil elbette; bir bakıma, kültür ürünleri birikiminin giderek arttığını ortaya koyan bir gelişme. Yine de, başta pul koleksiyonculuğu olmak üzere, birtakım hobby’lere yönelindiği bir dönemde kitaplık kurma tutkusunun yaygın hobby’lere oranını merak ediyorum.


ELLİ YILLIK TUTKU

Bu evrede, böyle bir “geçiş dönemi”nde, zengin bir kişisel kitaplığın Sanat Dergisi okurları yönünden de ilgi çekici olacağını düşünerek, Sayın Dündar Akünal’ın basın ve edebiyat çevrelerinde sözü edilen, “hatırı sayılan” kitaplığına gidiyorum.

Bu kitaplığın ilk özelliği, eski eserler, gazete ve dergi koleksiyonları yönünden zengin oluşu.

“Yer” sorunu başgöstermiş. Dergi ciltleri, kitap öbekleri raflara sığmayıp yerlere yayılmışlar... “Burada her şey birbirine girmiş” diye düşünüyorum önce. Ama çok geçmeden, Dündar Bey açıklamalar yaptıkça, kitapları, dergileri anında aradığı yerde bulunca, yanıldığımı anlıyorum. Gerçekten de, aranan arandığı yerde, arandığı zaman bulunamazsa ne değeri var...

Kitaplıktan ve kitaplardan önce, bu tutkuya elli yıl vermiş olan Dündar Akünal’ı tanımak istemez misiniz?

Dündar Akünal, 1922 İstanbul doğumlu. İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenim görüyor. Uzun süre avukatlık yapıyor; öğrencilik yıllarından beri de antolojiler (“20 Yılın Şiiri ve şairleri”, “Türk Edebiyatında Aşk Şiirleri”), gazete ve dergilerde çeşitli konularda incelemeler, çeviriler yayımlıyor. Son görevi, Denizcilik Bankası Başhukuk Müşavirliği’nden 1979 yılında, kendini başladığı çalışmalara vermek, çağdaş kültür tarihimizin çeşitli yönleri üzerine araştırmalar yapmak üzere ayrılıyor.

Konuşuyoruz, not alıyorum.

Sayın Akünal, kitap tutkusunun nasıl başladığını şöyle anlatıyor:

Babamın kütüphanesinde eski Fransız klasikleri ile yurt dışında çıkmış birçok Jön Türk gazetesinin koleksiyonu vardı. Yabancı kitapların cilt ve baskı nefaseti, gazetelerin değişik biçimleri, boyutları, sayfa düzenleri bende ilk görsel merakı uyandırdı. Ortaokul sıralarında başlayan tarih ve edebiyata yönelişle birlikte, bu yayınların hem içeriğine, hem görünümlerine gittikçe artan bir ilgi duydum. Özellikle Batı’yı ve Batı kültürünü tanıtan, yenilikçi eserlerin ilk baskılarını toplamaya başladım. Daha çok Tanzimat sonrası yayınlarına ilgi gösterdim.


PAHA BİÇİLMEYECEK DEĞERDE

Kitaplıktaki hat sanatı, cilt, tezhip vb. yönlerinden en değerli yazmaları merak ediyorum. Gösteriyor, adlarını okuyup açıklıyor:

En eskisi, 420 yıllık (1564 tarihli) Hafız Divanı...
Şu, 1652 tarihli Kitab-ı Tevarih-i Al-i Osman; sülüsle yazılmış...
Köşedeki, 1755 tarihli Tefsir-i İbni Abbas.
Onun yanındaki, Musa Hafız Rüştü hattı, tezhipli, 1813 tarihli Kur’an.


Bu, bir Farsça Mesnevi, tarihi belli değil, cildi ceylan derisinden...


Osmanlı döneminden kalan basma eserlerin sayısı pek çok.
Tarihler, divanlar, kamuslar, lûgatlar, İslâmlık üzerine çeşitli adlar altında toplanmış eserler, çeviriler, tefsirler...
Bunlar Mısır’daki ünlü Bulak Matbaası’nda ya da Dersaadet’te (İstanbul’da) basılmış.

Adlarını soruyorum:
Kadı Burhaneddin’in Fuzuli’nin, Fitnat Hanım’ın divanları...
Altı ciltlik Mesnevi şerhi.
İbni Haldun’dan 1858 Bulak baskılı Mukaddeme, Tarih-i Cevdet, Müneccimbaşı Tarihi, Netayic-ül-Vukuat...
Abdullah Cevdet’in, Münif Paşa’nın eserleri...
Ziya Gökalp’in kitaplarının ilk baskıları...
1856 tarihli Farsça bir Şehname, Arapça ve Farsça birçok kitap...


Sonra yabancı dillerde kitaplar.
Fransızca, İngilizce, Almanca...

Konu yönünden felsefe, edebiyat, tarih ağır basıyor.
Valéry, Hugo, Flaubert, Goethe’nin kitaplarının ilk baskıları...
Türkiye’yi konu alan çeşitli kitaplar...
The Illustrated London News gazetesinin 1840-1867 yıllarında yayımlanmış, Türkiye ile ilgili sayıları.

Akünal bunları Londra’da almış. Sayfalarını çevirdikçe, Kırım Savaşı’nın çıkmasının ardından, gazetenin -dolayısıyla İngilizlerin- Osmanlı devletine geniş ilgi gösterdikleri izleniyor. 1848 yangını, 1854 Aralığında Florence Nightingale’in Selimiye’de yaralı erlere “hemşirelik” edişi, 1867 Haziranında Sultan Abdülaziz’in Londra’yı ziyareti vb...

Bunca kitabı, gazete ve dergi koleksiyonunu nasıl elde edebilmiş Sayın Akünal?

İstanbul’da, Anadolu’nun bazı yerlerinde, yabancı ülkelerde birçok kişiyle, özellikle eski eser satan kimselerle ilişki kurdumdiye anlatıyor. “Bunlarla görüştüm, ya da mektuplaştım. Örneğin, Türkiye’de yayımlanan ilk dergi olan, Münif Paşa’nın çıkardığı Mecmua-ı Fünûn’u ve onun bizde ilk hukuk felsefesi kitabı olan Hikmet-i Hukuk’unu İstanbul’da, Sahaflar’da buldum. Uzun araştırmalardan sonra Redhouse Lügati’nin ilk baskısını (1861) da elde ettim. Bu arada, Azerbaycan’da çıkmış olan bazı kitap, gazete ve dergileri edinmem de mümkün oldu. Hüseyinzade Ali Bey’in çıkardığı Füyuzat (1906-1907) ile Sâbir’in çıkardığı Molla Nasreddin (1906-1910; sonraki yıllarda da çıkıyor) dergileri bunlardandır. Babam son üç yıllık yurt dışı yaşamını Kahire, Paris ve Bakû’da geçirdiği, oralarda gazeteler çıkarıp, kimi gazetelere de yazdığı için yabancı ülkelerde çıkmış yayınların pek çoğu da ondan kaldı.



Akünal, Adnan Ötüken döneminde Milli Kütüphane’nin kitaplarını satın almak için birkaç kez kendisine başvurduğunu da belirtiyor.

Söz dönüp dolaşıyor, yine Jön Türk yayınlarına geliyor. Dündar Akünal, Jön Türklerden Ahmet Kemal Akünal’ın (1874-1942) oğlu. Yurt dışında çıkan Jön Türk yayınlarının hemen hemen eksiksiz denilebilecek bir listesini ilk kez Dündar Akünal yayınlamıştır (May Kültür Ansiklopedisi, “Yeni Osmanlılarla Jön Türklerin Ülke Dışında çıkardıkları Gazeteler maddesi, Cilt 8, s. 1296-1299).

Basın tarihimiz yönünden önem taşıyan bu çalışması üzerine şu bilgiyi veriyor:

Hepsi de yurt dışına çıkmış olan Jön Türk gazetelerine ilgim, bunların tarihini araştırmakla başlar. Babam Atina’da İcma-i Ümmet, Kahire’de Doğru Söz gazetelerini çıkarmış, yine Kahire’de dört dilde yayımlanan Hakayk-ı Şark - La Verité Oriental’in Türkçe bölümünü yönetmiş, Bakü’da ve Paris’te yayımlanan Jön Türk gazetelerinde yazmıştır. Bende koleksiyonları olduğu için, bunlar bir temel oluşturdu. Hakayık-i Şark, çok ilginç ve değişik bir gazetedir. 1905’te bir Amerikalı tarafından kurulmuş, tam anlamıyla Jön Türklerin görüşlerini savunmuş ve Jön Türk muhalefeti yapmıştır. Bu gazete, Türkiye’deki devlet kütüphanelerinde bulunmadığı gibi, araştırabildiğim kadarıyla, Avrupa’nın ünlü kütüphanelerinde de bulunmamaktadır. ABD’de koleksiyonu olup olmadığını bilmiyorum. Siyasal karikatürler de yayımlamış ve -Şair Eşref’in de yazılarında sözünü ettiği üzere- etkili olmuş, uzun süre çıkmıştır.

Jön Türk gazeteleriyle ilgim böyle başladı. Bunlar hakkında ilk bilgileri veren bir liste yayımladım. Orada 160 kadar Jön Türk gazetesi yer almıştı. Sonradan elde ettiğim bilgilerle bu sayı daha da arttı. Bununla birlikte, koleksiyonlar incelenmez ve bilgiler ikinci elden derlenirse, bu gazetelerin yanlışsız bir listesi düzenlenemez. En doğru yol, ayrı ayrı incelemeler, küçük monografiler yapmak, bunların gerçek niteliğini ortaya çıkarmaktır. Doğru Söz’ü ve Hakayık-ı Şark’ı konu alan incelemelerimi yakında yayımlayacağım.


Dündar Akünal, Türk düşünce tarihinde önemli yeri olan Münif Paşa üzerinde de çalışıyor.

Ona göre, Münif Paşa, “kapalı Osmanlı toplumunu çağdaşlaştırma çabası içinde olan”, “içinde yaşadığı dinsel dogmalar ülkesiyle zamanına göre laik Batı ülkeleri arasındaki farkı ve içinde bulunulan çıkmazdan kurtulma yollarını kavrayabilen bir avuç ilericiden biri, belki de en önemlisidir. Birçok önemli yeniliğin uygulayıcısı olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyişiyle “hayatı önemli bir araştırma gerektiren bu önemli adamı bütün yönleriyle ortaya çıkarmaya çalıştığını; eşinin Münif Paşa’nın küçük torunu olmasının da kendisine birtakım kolaylıklar sağladığını belirtiyor.

Dündar Akünal’ı kitapları, gazete-dergi koleksiyonları ve çalışmalarıyla başbaşa bırakırken, teşekkür ediyorum.



Alpay Kabacalı | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 90 - 15 Şubat 1984