Yazarlarımız düşünceleri uğrunda canlarını vermekten
dün olduğu gibi bugün de kaçınmıyorlar
Gerçekçi ve toplumcu yeni Türk yazının en büyük temsilcilerinden Sabahattin Ali, 2 Nisan 1948'de öldürülmüştü.
36. [66.] ölüm yıldönümünde onu, kendisinden daha önce ve daha sonra düşünceleri,
yapıtları yüzünden öldürülen Türk yazarları arasında saygıyla anıyoruz.
Halkımız, karşılaşılabilecek en kötü durumu da göğüsleyebileceğini belirtmek için “Ölümden öte yol var mı?” der…
“Ölümden öte yol”un üzerinde yazarların yürüdüğü çetin yol olduğu söylenebilir. Bu yolun yolcularını geri döndürmek için tarih boyunca hapis, sürgün cezaları verilmiş, ağır sansür koşullar uygulanmıştır. “Ölümden öte yol var mı?” diyenlerden birçoğuna ölüm cezası da verilmiş, ama daha sonra gelenler yılmadan, ödün vermeden bütün baskılara karşı yolculuğu sürdürmüşlerdir.
İşte düşüncelerinin hesabini canlarıyla ödeyen yolculardan birkaçının serüveninden kırık dökük birkaç çizgi:
XIV. yüzyılın ünlü ozanı Nesimi, şeriatın dış yüzüne aykırı görülen düşünceleri, bu düşünceleri yayan şiirleri yüzünden Halep'te derisi yüzülerek öldürüldü. Nesimi'nin halifesi olduğu Fazlullah Hurufi (1339-1394) de öldürülmüştü. Bu kanlı önlem, Nesimi'yi yolundan döndürmedi. Nitekim Bağdat'ta öldürülmüş tasavvuf adamı Hallac-ı Mansur'un (858-922) başına gelenler de Nesimi'yi caydıracak değil inancını pekiştirecek güçlü bir örnek olmuştu. Mansur, "Enel Hak'' demiş, "Ben Hakkım” anlamındaki bu sözüyle kendisinin Tanrı olduğunu ileri sürdüğü varsayılmış ve en ağır biçimde cezalandırılmıştı.
Nesimi şiirlerinde "Enel Hak'' sözünde bulduğu gize sık sık değinir:
“Gel Enel Hak sırrını meyhanede meyden işit
Ey düşen inkâra niçin münkir-i meyhanesin?''
(Gel, Ben Hakkım sözündeki gizi meyhanede içkiden duy; ey yadsıma yoluna giren, niçin meyhanenin yadsıyıcısısın?).
Bununla da yetinmez, Mansur'un düşüncesini benimsediğini, onun başına gelenden de gözünün korkmadığını haykırır:
“Mansur gibi benden eğer çıktı Enel Hak
Ey hace itab eyleme uş dârımı buldum”
(Mansur gibi benim dilimden de Ben Hakkim sözü çıktı diye ey hoca beni tersleme. işte darağacımı buldum, cezama razıyım!).
“Mansur olagör aşk ile gel söyle Enel Hak
Kim dedi Enel Hak kim ona dâr bulunmaz”
(Sen Mansur olmaya bak, aşk ile Ben Hakkım diyecek duruma gel. Ben Hakkım diyene darağacı mı bulunmaz?)
Nesimi din adamlarının kalıplaşmış yargılarının dışına taşmakta, Tanrıyı, evreni ve insanı özgürce yorumlamaktadır:
“Âlem dükeli Hak oldu bilgil
Mescud-i hakika secde kılgil”
(Bil ki evren baştan başa Hak kesildi, öyleyse sen de gerçek secde edilecek olana secde et)
ve
“Seni bu hüsn ü cemal ile bu lutf ile gören
Korktular Hak demeğe, döndüler insan dediler”
(Seni bu güzellik ve iyilikte görenler Hak demeğe korktular da döndüler insan dediler.)
Nesimi'nin Tanrı'yı yadsıdığı, dinsiz olduğu ileri sürüldü. Düşünceleri ve şiirleri şeriata aykırı bulundu.
"Bazı akılsızları kandırdığı, onlar da onun dinsizliğine ve imansızlığına kapıldığı'' için Halep'te yargılandı.
Memlük Sultanının Halep'teki temsilcisi Yaş Bey'in önünde duruşma yapıldı. Yaş Bey, davayı açan Hanefi bilgini kadıya, “İddialarını ıspat edemezsen seni öldürürüm.” deyince kadı davadan çekildi. Hanbeli mezhebi kadısı Sehabettin İbni Hilal istenen fetvayı verdi fakat Maliki kadısı buna karşı çıktı. Yaş Bey kadılar ve bilginler arasındaki görüş ayrılığını Memlük Sultanı Müeyyet'e bildirdi.
Gelen fermanda “Derisi yüzülsün, ölüsü 7 gün halka gösterilsin, sonra vücudu parçalanarak birer parçası, inançlarını bozduğu Dulkadiroğlu Ali Bey’le kardeşi Nâsırettin'e ve Karayülük Osman'a gönderilsin” deniyordu.
“Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam” diyen Nesimi'ye bu ceza aynen uygulandı.
7 BÜYÜK OZAN ARASINDA
Nesimi'nin ölümü ününün ve yapıtının daha da yaygınlaşmasına yol açtı. Alevi-Bektaşiler ona 7 büyük ve tanrısal ozan arasında yer verdiler.
Bu 7 ozandan biri de Pir Sultan Abdal'dı.
XV. yüzyılda Serez'de asılan Şeyh Bedrettin'in dinsel ve toplumsal görüşleri XVI. yüzyılda Sivas ve çevresindeki Aleviler arasında yaygınlık kazanmıştı. I. Ahmed'in değer verdiği Sünni inançlı tasavvuf ulusu Aziz Mahmut Hüdai Efendi padişaha gönderdiği bir mektupta Bedrettinlilerin dinsiz olduğunu, kötü işleri yapmakta sakınca görmediklerini, Kızılbaşlarla birlik olduklarını, İran seferinde orduya katılmaktan kaçındıklarını bildiriyor, onların durumunu ve suçlarını Hızır Paşa kulunuzdan sorunuz, diyordu, Üsküdarlı Şeyh uygulanagelen ve uygulanacak olan yolu gösteriyordu:
“Heman bir şeyhleri ahz olunsa (yakalansa),
şer’ile siyaset olunsa (şeriata göre yargılanarak asılsa),
ol tamam şayi olsa (bu her yanda duyulsa)
kalan şeytanları karar edemeyip kaçarlar…”
Pir Sultan bu yıldırma, sindirme hareketi sırasında Hızır Paşa tarafından yakalatılıp öldürtülmüştür.
“Çok keramet var insanda” diyebilen insancı ozan haksızlığa karşı durur.
Hızır Paşa’ya “Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da birgün devrilir” diye kafa tutar.
İnanç yolundan hiçbir biçimde dönmeyeceğini dile getirir:
“Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kement, işte-boynum, asarsa
İşte hançer, işte kellem, keserse
Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan.”
Pir Sultan, Nesimi'ye bağlılık duyduğunu, onu benimsediğini, yazgısının onunki gibi olmasından çekinmediğini söylemiştir:
“Pir Sultan’ım Nesimi'dir Pirimiz
Evvel kurban verdik şaha serimiz
On iki İmam meydanında dârımız
Biz şehidiz serdarımız Ali'dir.”
Ölüm onun da adının ve yapıtının silinmesine yol açamamış, dizeleri halkının gönlünü aydınlatmayı sürdürmüştür.
KINANMAKTAN ÇEKİNMEYEN
Melamiler tarikat mensuplarının da tekke, yol-yordam, giyim kuşam bakımından gösterişe kapıldıklarını ileri sürüyorlar, kendilerini başkalarından küçük görmekten çekinmeyecek, başkalarınca kınanmayı göze alacak bir ahlak ve inanç olgunluğuna varmayı amaçlıyorlardı. Melami şeyhi Aksaraylı Pir Ali'nin oğlu İsmail Maşuki (1508-1529) bu yolun en ünlü temsilcilerinden oldu. Edirne ve İstanbul'da öğretisini yaydı, asker ve özellikle er arasında pekçok yandaş kazandı. Beyazıt ve Ayasofya camilerinde vaaz veriyordu. Şiirleriyle dünya görüşünü geniş topluluklara yayıyordu.
Halkı "Melamet" (Kendini kınama öğretisi) yoluna çağırıyordu:
“Terkedip nam ü nişanı giy melâmet hırkasın
Bu melâmet hırkasında nice sultan gizlidir”
Padişahın mutlak egemenliğine karşı insanin kendi kendisinin sultanı olduğunu söylüyordu:
“Nûş kıldı çünkü ruhum şol şarab-ı aşkını
Mest olup yitirdi kendin, bâki ol sultândır”
(Ruhum şu sevi şarabını içince esriyip kendini yitirdi, artık o sultandır).
Kaba sofunun inanca engel çektiğini, camiyle kilisenin gerçek inananlar için farksız olduğunu ileri sürüyordu:
“Suretinde biz ki, Hakkın suretin gördük ıyan
Men edemez bizi haktan zahidin efsanesi
Ehl-i aşkın gözüne yeksan görünür daima
Mâbed-i âbid ile hem rahibin büthanesi”
(Görünümünde biz madem ki, Hakkın göründüğünü farkettik, artık kaba sofunun efsanesi bizi haktan uzak tutamaz.
Aşk ehlinin gözüne her zaman dindarın mabediyle rahibin puthanesi eşdeğerde görünür.)
Kanuni, İsmail Maşuki'nin aleyhinde gitgide büyüyen söylentiler üzerine memleketine dönmesini istedi. "Ben başıma geleceği biliyorum'' diyen Melami Şeyhi, bu emri yerine getirmedi. Kemalpaşazade'nin fetvasıyla, 12 müridiyle birlikte Atmeydanı'nda öldürüldü. Kesik başının Rumelihisarı kıyısına vurduğu bir müridi tarafından Kayalar Mescidi'nin avlusuna gömüldüğü ileri sürüldü. Buraya bir mezar taşı dikildi. Yandaşları mezarına nur indiğini söylüyorlardı. Şeyhülislam Ebussuut Efendi İsmail Maşuki'nin haksız yere öldürüldüğünü söyleyenlerin öldürülmesinin de din buyruğu olduğunu bildiren bir fetva verdi.
Toplum sorunlarına sırt çevirdiği, soyut güzellikleri dile getirdiği, egemen sınıfın yandaşlarının sanatı olduğu ileri sürülen Divan Edebiyatı da ölümden, kıyımdan uzak kalmamıştır.
Saray çevresi kendisine ters düşün görüşlere, davranışlara göz açtırmamıştır.
XVI. yüzyıl Divan ozanı Trabzonlu Figani, Kanuni Sultan Süleyman'a, Sadrazam İbrahim Paşa'ya kasideler yazmış, şehzadelerin sünnet düğünü dolayısıyla da bir kaside kaleme almıştı.
1532 yılının ilkbaharında bir akşam Karabalizade'nin yalısında ozan, arkadaşlarıyla bir eğlenceye katılmıştı. Yenilip içildi, şiirler okundu. Sabahleyin Figani niçin durgunlaştığını soran ev sahibine bir düş gördüğünü, iskelede bir minareye çıkıp ezan okuduğunu, sonra içine ölüm korkusu düştüğünü anlatır. Karabalizade ozana iyice bir memurluk bulup hemen o gün beratını çıkarttırmaya söz verir. Düşünü "İskelede deniz gören çardaklarda yiyip içip eğleneceksin...'' diye yorumlar. Ancak, Sadrazam İbrâhim Paşa'nın Budin seferinden dönüşte getirdiği ve bugünkü Sultanahmet Meydanı'na bakan sarayının önüne diktirdiği Herkül, Apollon ve Diyana heykelleriyle ilgili olarak dilde dolaşan Farsça dizeleri Figani'nin söylediği ileri sürülmüş, Sadrazam buna pek çok kızarak ozanı öldürtüvermiştir. Figani'yi gözden düşürmek için bu yakıştırma yapılmıştır.
Figani'nin öldürülmesine yol açan dizelerin o dönemde yapılmış Türkçe çevirisi şöyledir:
“Bir Halil evvel gelip asnâmı kılmıştı şikest
Sen Halil'im şimdi geldin halkı kıldın putperest”
(Eskiden bir Hilal -Peygamber Halil İbrahim- gelip putları kırmıştı.
Sen Halil'im -Sadrazam İbrahim Paşa- şimdi geldin -heykel dikerek- halkı putatapar kıldın.)
Başka bir Divan ozanı olan Nef'i ise, Figani gibi kendisine yakıştırılmış dizeler dolayısıyla değil, doğrudan doğruya kaleminden çıkmış ağır yergi şiirleri yüzünden öldürülmüştü. Ünlü ozan (1571-1635) Siham-ı Kaza (Mukadderat Okları) adlı kitabında kendi babasına, devlet büyüklerine, ozan arkadaşlarına yönelen yergileri konu edindiği kişilerin iler tutar yerlerini bırakmaz, ipliklerini pazara çıkarır. Uygun bir "mazmun'' bulursa kendi kendisini de hicvedeceğini bildiren Ozan yergi oklarını IV. Murad'a yöneltince yahut belki de böyle bir şiiri onun yazdığı ileri sürülünce Nef'i'nin başı kesilmiş, sarayın önünden denize fırlatılmıştır.
Nef'i'nin ağır yergileri örneğin Gürcü Mehmet Paşa'ya şöyle yönelmiştir:
“Pâyimal eylediniz saltanatın ırzını hem
Yok yere oldu telef ol kadar âdem a köpek…
Sen kadar düşman-ı devlet mi olar â hınzır
Ne durur, saltanatın sahibi bilmem â köpek”
(Saltanatın ırzını ayak altına aldınız, o kadar insan yok yere, öldü, a köpek…
Senin kadar devletin düşmanı var mıdır a domuz, saltanatın sahibi Padişah niye duruyor bir bilsem, a köpek!)
Bu sövüp saymaların nedeni kendi çıkarları, duyguları, tutkulan da olmamış değildir.
Ölçüsüz övgülerinden farksız ölçü tanımayan sövgüleri ozanın yaşamının kanlı bir noktayla sona ermesine yol açmıştır.
YENİ İNSAN, YENİ SORUNLAR
Tanzimat yazını toplumsal bir değişimi amaçlar. Temsilcileri kalemlerini saraya karşı bir silah olarak kullanırlar. Okurun, halkın karşısında ise öğretmen olmayı amaçlarlar. Medreseden yetişmiş, kafası İslâm Ortaçağı'nın dogmalarıyla dolu Ali Suavi (1839-1878) adım adım yurttaş-yazar olmaya doğru ilerler. Bilinç kazanır. Önce İstanbul'da sonra Londra'da çıkardığı Muhbir, Paris'te çıkardığı Ulum gazetesiyle Abdülaziz'in bozuk yönetimine karşı savaşım verir. Abdülhamid'in yönetimine karşı çıkar. V. Murad’ı tahta çıkarmak için giriştiği Çırağan Sarayı baskınında başarısızlığa uğrar, öldürülür.
Beşiktaş Muhafızı Yedi Sekiz Hasan Paşa'nın Ali Suavi'yi öldüren darbelerinin yerini ileriki yıllarda iktidarların ajanları da aldı.
İkinci Meşrutiyet bu kanlı eylem yolunun başlangıcı oldu.
Serbesti gazetesi yazarı Hasan Fehmi, İttihat ve Terakki hükümetine yönelttiği eleştiriler silahla susturuldu,
5 Nisan 1909'da Galata Köprüsü üzerinde öldürüldü. Katilleri yakalanamadı.
Sada-yı Millet gazetesi yazarı Ahmet Samim'in İttihat Terakki yönetimine yönelen eleştirileri de aynı biçimde noktalandı. 9 Haziran 1920 akşam gazete dönüşü Bahçekapı'da tabancayla öldürüldü. Onun da katilleri yakalanamadı. Zeki Bey, Silahçı Tahsin II. Meşrutiyet'in basın şehitleri arasında yer alan öteki adlardır. Hukuk-u Beşer gazetesinin sahibi Osman Nevres İzmir'de Yunan işgaline karşı ilk kurşunu sıkmış ve öldürülmüştür.
Yeni insani gerçekleştirmek, yeni dünyayı yaratmak için yazarların verdiği savaşım günümüze yaklaştıkça daha sık biçimde kıyımlarla sonlanmaktadır.
Sabahattin Ali de bu kanlı yol üzerinde yer almıştır.
O, kalemin araç olduğu bir eylemin içindedir. Köy, kasaba insanlarının iç dünyasını, onları çevreleyen toplumsal koşulları, işçileri, ezilen kadınları gerçek görünümleriyle okurun karşısına getirir.
Ülkesinin sorunlarına çözüm ararken akan suları durdurmak, çarkları tersine döndürmek için çalışanlar, gericileri, ırkçıları, çıkar güden politikacıları karşısına alır. İçimizdeki Şeytan romanında çağdışı, insanlık dışı bir serüveni ülkemizde yaşatmaya girişen Faşistleri, Turancıları sergiler. Bu yüzden kendisine saldıran Nihal Atsız'ı dava edip mahkûm ettirmesi bir yandan, Markopaşa gazetesinde başlattığı sert toplumsal ve siyasal eleştiri öte yandan başına olmadık işler gelmesine yol açtı. Hapislerde yattı, kovuşturmalara uğradı. Sonunda bir tuzağa düşürülüp Bulgaristan sınırında kafatası parçalanarak öldürüldü. Katili olarak yakalanan ve mahkum edilen kişi kısa süre sonra aftan yararlandı.
KANLI YILDIRMA EYLEMİ
12 Eylül öncesinde sokağa bürüyen kanlı yıldırma eylemi ardarda aldığı canlar arasına siyaset, bilim adamlarıyla birlikte yazarları da kattı.
Bedrettin Cömert (1940-1978) bunlardan biri oldu. Sanat tarihçisi, eleştirmen Cömert sosyal demokrat bir aydındı. Gerçekçilik akimini bilimin ışığında irdelemeye, bizim yazarlarımızı bu bağlamda yerlerine oturtmaya koyulmuştu. Ölümünden sonra Eleştiriye Beş Kala adı altında toplanan kitabında örneğin, Nazım Hikmet'in Gerçekçilik Anlayışı (52-84. sayfalar) başlıklı yazısı toplumcu yazının ve gerçekçilik akiminin taşıdığı değerleri vurguluyordu. Ancak soğukkanlı değerlendirmeleri Yurdumuzda Marksçı Yazın Eleştirisinin Durumu (320-332. sayfalar) başlıklı yazısı yerleşik kanı ve uygulamalara soğukkanlı bir özeleşiri de getirebiliyordu. Cömert'e sıkılan kurşunlar kanlı çatışmada taraf olan bir fanatiğe değil usa, aydınlığa, sağduyuya, uygarlığa sıkılmıştı.
Abdi İpekçi'nin (1929-1979) ölümü de aynı ellerle oldu. İpekçi barışı, demokrasiyi, özgürlüğü bir yaşam biçimi, toplumsal örgütlenmenin çalışma yöntemi olarak savunuyordu. Ülkemizin sorunlarını doğru biçimde görme, bunları en açık çizgileriyle geniş kütlelere tanıtma onun başlıca amacıydı.
Şu sözler onun ilkelerini oluşturur:
“Öldürme özgürlüğünün başladığı yerde ne yaşama özgürlüğü kalır, ne düşünme özgürlüğü...”,
“Bir yandan düşünce özgürlüğü üzerindeki sınırları kaldırmak, bir yandan da zorbalık özgürlüğüne izin vermemek.
Çağdaş uygarlığın ve gerçek demokrasinin gereği budur.”
“Demokratik düzenin gerçek muhtevasına kavuşabilmesi için, biz öteden beri, düşüncelerin elden gelen genişlik ve serbestlik içinde ortaya konmasından yanayız. Sık sık belirttiğimiz gibi, korkulması gereken düşünceler değil, düşüncelerin açıkça ifade edilememesi durumudur.”
İpekçi'nin bu görüşlerine kurşun sıkabilen görüşün ne ölçüde bağnaz ve ne kadar azgın çıkar ilişkileri içinde bulunduğu ortadadır.
Cavit Orhan Tütengil (1921-1979) bu ölüler kervanında bir toplumbilim profesörü olarak değil kazandığı bilimsel disiplini yaşadığı topluma, günün sorunlarına uygulayan öncü bir aydın, bir sanat dostu yazar olarak yer almaktadır.
Toplumumuzun Tanzimat'tan beri yaşadığı düşünce gelişiminin yakın tanığı olmuş, bu gelişimin aşamalarını tanıtmaya, değerlendirmeye koyulmuştur. Köy gerçeklerini eski bir enstitü öğretmeni olma fırsatı başta gelmek üzere bütün olanaklarını seferber ederek kavramayı başarmıştı. Azgelişmiş bir ülkenin gerçekleri içinde köy olgusunu, kente nüfus akışını, kentleşmenin sorunlarını göstermiştir. Atatürkçülüğü tanımlamaya çalışırken sıraladığı "bilim düşüncesi, akılcılık, sosyal ve ekonomik kalkınma ve çağdaşlaşma, siyasal bağımsızlaşma ve demokratlaşma yönünde özgürlükçülük, laiklik, halkçılık, devletçilik, sosyal adaletçilik, ulusçuluk, barışçılık, cumhuriyetçilik, devrimcilik'' onun kendisinin de yürekten bağlı olduğu ve bütün yaz yaşamında savunduğu ilkelerdir. Tütengil'in ak saçlı başına sıkılan kurşunlar genelde bu ilkelere yönelmiştir.
Ümit Kaftancıoğlu (1935-1980) da Sabahattin Ali gibi bir Nisan sabahı öldürüldü (11 Nisan). Köy enstitüsünden yetişen yazarlardandır. Aldığını cömertçe vermesini bilmiş, gerçekçi yapıtlarla insanimizi ve toplumumuzu dile getirmiştir. Halk yazınının bereketli kaynağına yönelmiş, zengin derlemeler yaparak radyo mikrofonunda ve kitaplarında yayınlamıştır. Halkımızın inanç dünyasının önemli bir yanını Alevi-Bektaşi geleneğini çağdaş gözle ele alan incelemeler yapmıştır.
Kaftancıoğlu sanattan ne anladığını şöyle açıklamıştır:
“Bazıları sanatı şuna buna, şunun bunun gönlüne göre eğip bükemeyiz diyorlar. Yanılgı bu. Gelecek bizi ağır suçların altına sokar. Oyalama, eğlendirme, uyutma değil sanatın görevi. Sanatın görevi eylemdir, etkidir, yol vermedir. Çağın trafik polisidir sanat. Ana yolların, ana kavşakların ortasına dikilmeli sanat. Sanatı en güzel biçimde yontulmuş, işlenmiş bir gömüt taşı diye mi niteliyorlar bilmem ki?”
Kaftancıoğlu'nun bu sözleri sanki öldürülen yazarlardan bir tek kendisine aitmiş gibi görünmüyor hiç de.
Canlarına kıyılanların çoğu gibi aramızda canla başla çalışanların da en büyük çoğunluğu bu ilkelere sahip çıkıyorlar.
Öyleyse koparılıp alınanlar ölmüş sayılmaz.
Onlar da yaşıyor bizimle…
Yapıtlarıyla...
Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 93 - 1 Nisan 1984
_________________________________________________________________________________________
Sabahattin Ali seksen yaşında
Saçları Kazdağı'nın bulutları gibi ak, yapıtları Hasanboğuldu gölcüğünün başındaki gövdesi yaralı çınar gibi görkemli,
özsuyunu halkının yaşamından alan toplumcu gerçekçi yazarımız Sabahattin Ali 80 yaşına bastı bu yıl...
1948'de bir gazetenin “Sabahattin Ali öldürüldü, su testisi su yolunda kırılır” diye yazmış olmasına bakmayın siz,
her zaman 10 Türk romanı arasında yerini alabilecek “Kuyucaklı Yusuf”a imzasını atan usta ölür mü hiç?
Elimde Cem Yayınevi'nin “bütün eserleri” dizisinde çıkan “Markopaşa Yazıları ve Ötekiler”,
çocukluğunun geçtiği yerlerde sanat üstüne, yurt yönetimi üstüne söyleşiyoruz onunla.
Gözünde ince çerçeveli gözlüğü, biraz daha ağarmış saçlarıyla karşımda:
“Üzülme” diyor
“yanılıyor o gazete,
vurmak istediler ama ölmedim
ben bir su testisiyim doğru
Anadolu toprağından
anam toprak, ustam toprak
su taşırım
madende, fabrikada, tarlada, sorguda
çatlayan dudaklara
halk kaynağından
kurşun dokunamaz bana
zalımlara inat yaşarım.”
1949'da yeni gelmiştim Edremit'e ama, doğduğum günden beri tanıyordum sanki bu kasabayı. Soğuk Tulumba, Cennet Ayağı, Bayram Yeri, İbrahimce acı tatlı çağrışımlar yaratıyordu bende. Aşağı Çarşı'dan Kurşunlu Cami'ye doğru yürüsem, dar sokağın bir köşesinde Yusuf'un can dostu Bakkal Ali'ye rastlayabilirdim. Kaymakama tuzak kuran Hacı Ethem'le Hilmi beyler belki şehir kulübündeydiler. Ama Caferan kahve önünde otursam, caddeden geçen zeytin toplayıcıları arasında solgun yüzlü Kübra'yı seçebilirdim.
Köylüce'ye sapan yolun ordaki iki camin arasında yatmıyor muydu Muazzez. Kasabanın 1900'ler başındaki yaşamı tüm yönleriyle gözümün önünde canlanıyordu. Kaymakam Selahattin Bey ailesinin dramını düşünüyordum... Eşrafın kirli oyunlarıyla bir turşu fıçısı gibi kokan yaşam... Çeliğine doğanın su verdiği köy çocuğu Yusuf, bir o başkaldırmaya çalışıyordu bu yaşama ama, o kuşatılmışlığın içinde tek başına ne yapabilirdi ki... Köyden dóndüğü akşam karşılaştığı içki, eğlence, rezalet âlemine tabancasının bütün kurşunların boşaltmış olsa da neyi kurtarabilirdi ki... Karısı Muazzez'i şu iki cam arasına gömüp, bir umut gibi dağlara sürmemiş miydi atını...
Evet, görmeden tanıyordum Edremit'i, çünkü onu “Kuyucaklı Yusuf” tanıtmıştı bize, ne tanıtması yaşatmıştı.
Tipler bile canlı, yaşam öyle bizim yaşamımızdı ki..
“Biliyor musunuz” diyorum Sabahattin Ali'ye, “Hakkı Tonguç için, genel müdürlükten ayrılışından 6 yıl sonra soruşturma açtırdı Tevfik İleri.”
Buraya gelen üç bakanlık müfettişi sizi sordu bana:
“Siz öğrenciyken, Sabahattin Ali sık sık Hasanoğlan'a gelir miydi?
Tonguç, onun çevirdiği “Fontamara” adlı romanı okumanızı öğütlemiş miydi size?”
Tatlı tatlı gülümseyerek:
“Sabahattin Ali demek, Edremit demektir biraz. Bu yörenin doğasını, insanını dile getirmiştir yapıtlarında. 1946'da “Markopaşa”daki yazılarıyla gerçek demokrasi savaşımını sürdürmüştür. Bir ayağı her zaman Edremit'teydi, Edremitlilere sorun onu. Anası sağ, gelmişken varıp elini öpüverin deseydin” diyor.
Evet, Hasanoğlan’a bikez gelmişti Sabahattin Ali. Konservatuvarda görevliydi Karl Ebert'le, onun çevirmeni olarak gelmişti. Her biri bir Kuyucaklı Yusuf'a benzeyen köy çocuklarının kurdukları santrali, İdris Dağı'ndan getirdikleri suyu, bozkırın ortasında yeşerttikleri bağı, bahçeleri, arı kovanı gibi işleyen işlikleri, derslikleri görünce coşmuştu.
“Karamsar bir sıramda bir şiirimde ‘İnsan olmak dokunuyor haysiyetime’ demiştim ben. Ama enstitüyü görünce içimden gelerek düzeltme gereğini duyuyordum bu dizeyi. Köy enstitüleri'ni gördükten sonra 'Gayrı insan olmak dokunmuyor haysiyetime’…”
Onurlu yaşam savaşımcısının sesi kulaklarımda. Cumhuriyetin eserleri içinde en önemlisi sayılan Köy Enstitüleri için, enstitülerin kurucusu Tonguç için soruşturma açtıranlar, karanlık bir ölümle Sabahattin Ali'yi ortadan kaldırıp susturacaklarını sananlar için acaba “haysiyet” sözcüğünün anlamı neydi...
Sabahatin Ali'nin unutturulmak istenen yapıtları günümüzde de tazeliklerini sürdürüyor, ilgiyle okunuyor.
Ona göre sanatın amacı:
“İnsanları daha iyiye, daha doğruya, daha güzele yükseltmek, insanlarda bu yükselme arzusunu uyandırmak”tı. (Varlık 65. sayı, 15 Mart 1936).
Bu kaygıyla yaşıyor, bu anlayışla üretiyordu.
Meşrutiyetten bir yıl önce doğan piyade yüzbaşısı Cihangirli Ali Selahattin'in oğlu çok partili yönetime geçiş yıllarında gerçek demokrasiyi savunurken susturuldu. 80 yaşına bastığında belki Kuyucaklı Yusuf'un öbür ciltlerini de tamamlayacak, kimbilir ne güzel yapıtlar kazandıracaktı daha yazınımıza...
“Markopaşa Yazıları ve Ötekiler”i Hikmet Altınkaynak derlemiş.
Güç bir işin üstesinden gelerek, 1930-1947 arasında yazılıp gazetelerde, dergilerde kalan yazıları almış kitaba.
Şöyle diyor önsözde:
“Ereğimiz Sabahattin Ali gibi bir yazarın günümüzde ve gelecekte daha iyi, daha doğru tanınmasına kendi olanaklarımız ölçüsünde -kendi yazılarıyla- yardımcı olmaktır.”
- “Anket Yanıtları”,
- “Konuşmalar”,
- “Yazılar” bölümlerinden oluşan yapıta Sabahattin Ali'nin yaşam öyküsü de eklenmiş.
Böylece yazarın 80'inci yaşında güzel bir emek, bir saygı ürünü çıkmış ortaya. 40 yaşındaki Sabahattin Ali, 80 yaşın bilgeliğiyle konuşuyor “Markopaşa Yazıları ve Ötekiler”de. Sanat anlayışını, dergiler çeviri kitaplar üzerine görüşlerini açıklıyor. Hele “Markopaşa Yazıları”nda Kazdağı'nın böğründen fışkırıp gelen aydınlık sular gibi özgürlüğü, demokrasiyi savunuyor çağıl çağıl...
Yüreği yurt sevgisi, insan sevgisiyle dolu. Türlü oyunlar, baskılarla kendi öz çıkarlarının çarkını döndürmeye çalışanlara aklın, bilimin yolunu gösteriyor.
İkinci Dünya Savaşı sonunda Cumhuriyet Dönemi kazanımlarını oy pazarına süren, sağa açık bir demokrasi oyunu başlamıştır.
Demokrasi adına, halk egemenliğini gerçekleştirici çalışmalara saldırılmaktadır.
Tam 40 yıl önce yazdığı “Görülmemiş Tiyatro” başlıklı yazısında şöyle diyor Sabahattin Ali:
“Bu millet 8 asırdan beri 8 yıl bile kendi başına buyruk olmamıştır. Ya kendine yabancı olanlar, yahut kendine yabancılaşmış olanlar tarafından soyulmuş, kırdırılmış, ezilmiş, kandırılmış ve oyalanmıştır. Bunun için bu topraklar üzerinde milyonlarca insan, ceza ve medeni kanunların bile giremediği kalın bir kabuk içinde, maişeti, kültürü, zevki, menfaati onu idare edenlerden ayrı bir halde yaşayıp gitmiştir.” (Markopaşa, 13. sayı, 3 Mart 1947)
Post kavgaları, kirli çamaşır sergilemeleri, sendikalar oyunuyla sürdürülen, adeta yabancı seyirciler için düzenlenmiş bir tiyatrodur bu. Oysa dürüstlükle gerekleri yerine getirilerek, kimselere boyun eğmeden yaşayabileceğimiz onurlu bir yaşam düzeni gerçekleştirilmelidir.
Markopaşa kapatılır, Malumpaşa çıkar, Malumpaşa kapatılır Ali Baba çıkar, matbaalar yakılıp yıkılır. Kitaplar yasaklanır. Demokrasiye geçiş toz dumanı içinde eğitim yozlaştırılmakta, Dünya Klasikleri yayınlarından vazgeçilmekte, yabancı sermaye köleliği özlenmekte, üniversitelerde Nazi usulü temizlikler istenmektedir.
Bu gidişe dur denilmesini isteyen yazar, devrimcilik anlayışından ödünler verilmesinin bizi çıkmazlara sürükleyeceğini vurgular:
“Hele istiklâl anlayışındaki değişiklik? Davalarımızın haklılığına dayanarak, 100 milyonluk devletlerle başabaş ne vekar içinde konuşurduk. Şimdi yüz binlik kukla devletleri etekliyoruz. Dün kovduğumuz yabancı simsarlara şimdi şaklabanlık ediyoruz. Din ile dünyayı ayırmıştık, şimdi devlet eliyle “münevver yobazı” yetiştirileceği söyleniyor. Sebilürreşatlar yeniden çıkıyor. Saymakla tükenir gibi değil ki...
Ne inkılapçı insanlar, milletçe 25 senede aldığımız yolu 25 haftada nasıl da gerisin geriye gidiverdiler.”
(M. Paşa s. 24, Şubat 1947)
“Markopaşa Yazıları ve Ötekiler”in arka kapağında vurgulandığı gibi, Sabahattin Ali'nin yazıları, bugün de anlamından, öneminden, güncelliğinden hiçbir şey yitirmemiş. Okundukça “Sabahattin Ali öldürüldü, su testisi su yolunda kırılır” diyen kafaların bizi nerelere getirdiği daha iyi anlaşılıyor.
80 yaşına basan onurlu yasam savaşımcımız, konuşmasını sürdürüyor:
“İnsanların insanları seveceği ve insanlara inanacağı günü yaklaştırmak için çalışmakta devam edeceğiz.”
Başın öne eğilmesin...
Mehmet Başaran | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 175 - 15 Ağustos 1987
