Bir ülke, bir toplum nasıl anlatılır?
İstatistiksel sayılarla mı, doğa görünümleriyle mi, insan yaşantılarıyla mı?
Belki de hepsiyle...
Çünkü İsveç gibi bir bilgi (informatique) toplumunu sayılarla anlatmak çok kolay.
Her konuda her türlü sayıyı içeren belgeleri kolayca ele geçirebiliyorsunuz.
İsveç gibi doğası çok zengin bir ülkeyi doğal güzellikleri açısından anlatmak da çok kolay.
Çünkü İsveç’te her şey doğa ile iç içe, sanayi de, yol da, okul da, ev de...
En zoru İsveç’i insanıyla anlatmak.
İsveçliyi yakından tanımak çok zor da ondan.
Duygularını gizleyen ve soğuk bir sesle size yalnız kalmak istediğini söyleyen bir insanı yakından nasıl tanıyabilirsiniz?
Bu durumda yapılacak tek şey, İsveç’te uzun süredir yaşayan İngiliz asıllı Jean Phillips-Martinsson’un dediği olmalı:
“İsveçliyi tanıyabilmek için, genellikle yolun yarıdan çoğunu senin aşman gerekir.
Bu konuda bıkkınlık gösterme, üstüne de pek varma. Ürker.
Kendisine zaman tanı!” (1)
Ama benim çok zamanım yoktu. Yazın iki ay içinde yaşayacağımı yaşamak, göreceğimi görmek, gerekli belgeleri toplayıp evime dönmek zorundaydım. Eve döndüğümde, benim İsveçli hakkında asla yazamayacağım güzellikte bir betimlemeyi İsveçlinin kendisinin yaptığını, toplayıp getirdiğim yayınlar arasında gördüm:
“İsveç, sessiz ve soğuk insanların şekerli ekmek yediği ve intihar ettiği temiz bir ülke.”
Yabancıların İsveç’le ilgili düşüncelerini böyle özetleyebiliriz. İsveçlilerin sıkıcı oldukları da sık görülen bir sav. İsveçliler ayrıca aptal, sıkılgan, pot kırmaktan korkan, kuyrukta sabırla bekleyen, her şeyin yerini ve zamanını bilen, zorunlu olmadıkça kimseye görünmek istemeyen, bunun yerine çok sevdiği ‘doğa’sıyla başbaşa kalmayı yeğleyen insanlar. İsveç’te çok yaygın deyimler den biri şöyle: “Ne kadar güzel bir yer, değil mi? Hiç kimse yok!” (2)
Temmuz ayında (İsveç’in sanayi tatili) Stockholm’e gittiğimde gerçekten kimseler yoktu ortalıkta. Issız sokakları şaşkınlıkla dolaşmış, ancak daha sonra keşfedebilmiştim nerede olduklarını. Eğer Rodos’a ya da Antalya’ya gelmemişse, İsveçli, ülkesinde bolca bulunan ormanlara sığınmış, göllere dalmış, denize koşmuştu. Deminki yazıda dendiği gibi “sürekli olarak yaz mevsimini düşünen”, “en yakın eve 200 km. mesafede oturmaya alışmış”, “kent meydanından yalnız başlarına hızlı adımlarla geçen” bu insanlar, aslında, çam ormanların dönmeyi düşleyen kılık değiştirmiş keklik avcılarıdır.
İsveç’te hiç keklik görmedim, gördüklerime olsa olsa piliç denebilirdi. Süpermarketlerin gıda maddesi reyonlarında gördüğüm çok pahalıydı, hem de dondurulmuştu. Uzun boylu, kalın bacaklı, donuk sarışınlara gelince, onların ekonomik açıdan erkeklerden “daha eşit”, cinsel açıdan da “daha özgür” olduklarını artık dünyada bilmeyen kalmadı.
Söz gelimi, bir serbest zaman etkinlikleri cenneti olan İsveç’te, kadınlar yaşamın tadını çıkarmakta erkeklerden hiç de geri kalmıyorlar. 16-74 yaş grubundaki kadın ve erkeklerin çeşitli etkinliklere katılma sıklığı şöyle: Zevk ve idman için yürüyüş, ülke içinde ve ormanlarda gezi konularında kadınlar daha ilerde, ev içi sporlarda kadınlarla erkekler eşit durumda, ev dışı sporlarda, yüzmede, balıkçılıkta, teknecilikte, bahçecilikte erkekler biraz ilerde. Buna karşılık, dinlenme ve kültür etkinliklerinde kadınlar kesinlikle daha baskın. Kadınlar daha çok kitap ve dergi okuyor, kitaplıklara, müzelere, sanat galerilerine, sergilere, tiyatroya daha çok gidiyor. Konser izlemede iki cins eşit durumda. Spor gösterilerine ve sinemaya erkekler daha çok gidiyor.
Gelgelelim, sıra yönetmeye gelince (evde değil, ülkede) kadınlar İsveç’te bile biraz yaya kalıyor. Örneğin parlamentodaki komisyonlarda 178 erkeğin üyeliğine karşılık ancak 62 kadının üyeliği söz konusu (1984 sayıları). On altı çeşit komisyonun yalnızca ikisinde kadın üye sayısı daha fazla: Kültür işleri ve sosyal güvenlik (3)
YÜZYILLARIN ÖCÜ
Kadınlar İsveç’te inanılmaz (niye?) toplumsal haklar elde etmişler. Bu açıdan şimdi İsveç’te sorunlu grubun kadınlar değil erkekler olduğu söyleniyor. Özellikle boşanmış erkekler tam anlamıyla acınacak durumda. O kadar ki, boşanmış ya da ayrılmış erkeklerin durumunun artık bunalım noktasına geldiği belirtiliyor. Varbostad (4) adlı İsveç’in en yaygın yayın organının yazdığına göre, bir yılda ortaya çıkan 25-30 bin ayrılma ve boşanma olayında çocukların üçte biri babasıyla tüm ilişkiyi kaybediyor. Çocuğu kimin alacağına ilişkin 2000 davadan onda dokuzunda babalar yenik düşüyor. Stockholm’ün bir belediyesinde, kadınların etkinlikleri için yılda 200 bin kron ayrıldığı halde, çaresiz babaların kurduğu “Boşanmış Erkekler Derneği”ne yalnızca 3000 kron verilmiş. Eğitimci ve ayrılma uzmanı (İsveç’te her işin mutlaka uzmanı var) Eva-Mari Köhler, boşanmada en çok çocukların acı çektiğini söylüyor ve babaların dava kazanma şansının olmadığını vurguluyor. Köhler bu durumu toplumda çok güçlü bir ‘anne miti’ olmasına bağlıyor. Köhler’e göre belediyelerde bu konuyla uğraşan (İsveç’te bütün toplumsal konularla belediyeler uğraşıyor) bürolarda babalar hor görülmektedir. Bu durum, babaların çocuk bakımını yüzyıllar boyunca kadınlara bırakmış olmalarından kaynaklanmaktadır.
İsveç’te erkeğin toplumsal rolü yeniden gözden geçiriliyor.
İsveç’te erkek olmak artık zor! Özellikle Türkler açısından. İsveçli sarışına on beş yıl önce çekici gelen Türk esmeri, bugün yerini Vietnamlıya, Şililiye, Lübnanlıya, son olarak da İranlıya kaptırmış durumda. Dahası, Türk erkeği İsveç’te erkekliğini Türkiye’deki gibi yaşayamayacağını farketmiş durumda. Boşanan genç Türk kadınlarının sayısı inanılmayacak (niye?) toplamlara ulaşmış. Anlatıldığına göre, kadın cephesindeki bu gelişme erkeklerin memleketten birlikte getirdikleri erkeklikleri üzerinde kara kara düşünmelerine yol açıyormuş şimdilerde. Çağı çoktan (ve gerçekten) atlamış bir ülkede yaşamanın bu kadarcık bedeli de olmalı.
KİTAP OKUYAN, MÜZİK, DİNLEYEN HEM DE ÖZGÜR
İsveç’in gerçek bir sosyal refah ülkesi olduğunu söylemeye gerek var mı? Ayrıca bu ülke hiç kuşkusuz dünyanın en zengin ve güçlü ülkelerinden biri. Üstelik zenginliğini en akılcı ve planlı bir biçimde kullanmakta kararlı. Bu kararlılık öyle uzun zamandan beri sürmekte ki, bütün İsveçlilerin artık istisnasız “orta sınıf” olduğu söylenmekte. Toplumda sanki yalnızca iki sınıf var gibi: Çalışanlar ve çalışmayanlar. Çalışan grup içindeki gelir farklılığını en aza indirmek sosyal sistemin temel amacı olmuş. Çalışmayanlara her türlü yaşam olanağının tanınması da. İsveç’te ulusal bütçeden en büyük payı sağlık ve sosyal yardım sektörünün alması da bunu kanıtlıyor.
Bütçeden aslan payını kapan ikinci büyük alan da eğitim ve kültür.
Eğitim alanını incelemeyi sonraya bırakarak kültür işlerine göz atalım.
İsveç Parlamentosu 1974’de ulusal kültür politikasının sekiz temel amacını oybirliği ile saptamış.
Bu ilkeleri dile getiren temel kavramlar şunlar:
Anlatım özgürlüğü,
merkeziyetçi olmama,
etkin olma ve temas kurma,
kültürün ticarileştirilmesine karşı savaşma,
olanağı az olan gruplara (çocuklara, gençlere, göçmenlere) yardım etme,
kültürel mirasın korunması,
kültürün evrensel kılınması,
sanatsal yaratıcılık.
Sosyal ve ekonomik eşitliğin yanında kültürel eşitliğin korunması da önemle vurgulanan bir başka nokta. Bireylerin yaratıcı yeteneklerinin geliştirilmesi, kültürel deneyimlerinin desteklenmesi devletin görevi sayılmış. Kültür politikasının yürütülmesinde de yine asil sorumluluk belediyelerde. Örneğin 1983-84 mali yılında kültürel etkinlikler için ayrılan 6.3 milyar kronun %50’sini belediyeler harcamış (kalanını hükümet ve il yönetimleri).
İsveç’teki yaklaşık 2000 halk kitapliği belediyelerin sorumluluğunda (ayrıca 130 gezici kitaplık da). İsveç’teki en yaygın kültür kurumunun kitaplıklar olduğu söyleniyor. Çünkü bu kuruluşlar bir kültür merkezi gibi işlev görüyorlar. Örneğin kitaplıkların çoğunda müzik ve masal dinleme olanağı da var. Çoğu yerleşim merkezinde metro istasyonundan çıkar çıkmaz semt kitaplığıyla karşı karşıya geliyorsunuz. Ayrıca okul kitaplıkları da yararlanmak isteyen herkese açık. Kitaplıkların göçmenlere de hizmet götürmek istedikleri rahatlıkla söylenebilir. Seksen değişik göçmen dilinin en az altmışında kitap sunulabilmesi bunu göstermektedir. Örneğin Stockholm ilinde oturan 94 bin Finli için 73 bin kitabın, 8 bin Yunanlı için 13 bin kitabın, 10 bin Polonyalı için 10 bin kitabın bulundurulması yine bunun somut göstergesi. Stockholm Devlet Kitaplığı göçmen bölümü danışmanı Börge Sjölund, bütün göçmen grupları için yılda toplam 2 milyon kron tutarında kitap satın alındığını, bunun yarısını belediyenin, yarısını da devletin karşıladığını söylüyor (5).
TÜRKÇE KİTAPLAR
Stockholm ilindeki tüm kitaplıklarda 17 binden fazla Türkçe kitap bulunduğunu yetkililer dile getirmektedir. Huddinge Belediyesi’nin Grantorp, Segeltorp, Skogas ve Varby semtlerine hizmet veren kitaplığının “Türkçe Kitaplar” listesini gözden geçirince yaklaşık 3000 Türkçe kitabın adının geçtiğini gördüm.
Listede Yakup Kadri’nin, Melih Cevdet’in, Selim İleri’nin, Füruzan’ın 2’şer,
Adalet Ağaoğlu’nun 3,
Ömer Seyfettin’in 5,
Çetin Altan’ın 7,
Kemal Tahir’in 9,
Orhan Kemal’in 10,
Yaşar Kemal’in 12,
Aziz Nesin’in 26 yapıtının adı var.
Edebiyat ürünlerinden başka, Nezihe Araz’ın “Anadolu Evliyaları”,
Çelik Gülersoy’un “Boğaziçi”,
Cemal Yıldırım’ın “100 Soruda Bilim Tarihi”,
Ayhan Songar’ın “Beynimiz ve Sinirlerimiz” gibi inceleme kitapları da göze çarpıyor.
Börge Sjölund, kitaplıklara hibe olarak kabul edilen kitapların insan haklarına aykırı ve ırkçı olmamasına özen gösterdiklerini de vurguluyor.
İsveç’te, 188 günlük gazete çıkıyor, toplam tiraj 1985 göre 4 milyonu aşkın. 43 haftalık derginin toplam tirajı da öyle. İsveçlilerin diğer ülkelerdekinden daha fazla gazete ve dergi okudukları söyleniyor. İsveç’te basın özgürlüğünün tarihi 1766’ya kadar gidiyor. 1978’de yeniden gözden geçirilen yasa, yazılı malzeme üzerindeki her türlü sansürü yasaklamakta. Denildiğine göre dünyanın en eski ve en özgürlükçü basın yasasıymış bu. Radyo ve televizyon programları için de aynı şey söz konusu. Böyle bir ülkede böylesine bir özgürlük hiç de şaşırtıcı değil aslında.■
_________________________________________________
- İsveç toplum kılavuzu, Devlet Göçmen Dairesi, Varnamo, 1987.
- Enformasyon, sayi 4, Stockholm, 1987.
- Women and Men in Sweden, Statistics Sweden, Stockholm, 1985.
- Varbostad, sayı 4, Stockholm, 1987.
- Yeni Birlik, sayı 16, Stockholm, 1987.
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 181 - 1 Aralık 1987
________________________________________________________________________________________________
Kentlere gönül vermiş kişilere gıpta etmişimdir hep.
Kimi İstanbul sevdalısıdır, kimi Paris delisi, kimi Viyana tutkunu.
Peki ya Stockholm?
Stockholm’u tam on yıl önce buzlu bir Aralık akşamı tanımıştım ilk kez. Son bilmem kaç yılın en soğuk kişi diyordu kimileri, kimileri de inanma diyordu, her kış aynı şeyi söylerler! Ne olursa olsun, Stockholm benim için soğuk, karanlık, donuk, ürkütücü bir kentti. Kardan pelerinine örtünmüş, büzülmüş, küçülmüştü sanki. Gezmiş, dolaşmış, ama sevememiştim. Ta ki yeniden, bu kez yaz güneşi altında tüm çıplaklığıyla görene dek.
Gene de, bir kenti tanımanın, sevmenin o kadar kolay olmadığına inanıyorum. Yani çabasız, bedelsiz olmayacağına. Bir kente gönül vermenin bir kadını sevmekten farklı olmadığına ilişkin şair benzetmesi doğru ise eğer, benim için Stockholm sevgisi, liseli bir gencin her sabah köşedeki evin penceresinde saçlarını çıplak omuzlarına tararken şöyle bir gördüğü kadına duyduğu platonik ilgiden fazla bir şey değil. Yüreğini ağzına getirecek kadar heyecanlı, vuslata umut vermeyecek kadar belirsiz. Aşkların da zamana ve çabaya gereksinmesi olmalı, olgunlaşma yolunda.
Sokaklarında günde altı saat yürümek, meydanlarında oturmak, havuz başlarında dinlenmek, müzelerine girip çıkmak yetmiyor bir kente bağlanmak için.
Belki tutku eksik bu ilgide. Belki o da değil, bir çelişki gerek ola ki: Özgürlüğün huzuru ile özlemin gerilimi gibi!
Öyleyse bana düşmezdi Stockholm’u anlatmak.
Stockholm, Nacka, Fisksatra Belediyelerinin meydanlarını süsleyen yapıtlarıyla toprağına kök saldığı kenti belki bir sanatçı anlatmalıydı bize.
Abidin Dino geçen yıl bu tarihlerde ne güzel söylemiş o sanatçıyı sevdiği kentten uğurlarken:
“Stockholm şehri biz Türkler için ya buzlu bir serap, ya güzel kadınlar memleketi, ya dost bir sığınak, ya da bir insan hakları bayrağı. Bundan sonra ve ayrıca İlhan Koman’ın otuz yıla yakın yaşadığı ve öldüğü unutulmaz bir yer olarak kalacak bizim belleklerde.” (Yeni Birlik, 1987)
“SUDA YÜZEN KENT”
Turistik bir rehberde dendiği gibi, “dramatik bir biçimde Baltık Denizi’nin koyu rengiyle Malaren Gölü kobalt mavisinin buluştuğu ve çarpıştığı noktada yer alan kent doğanın görkemli bir armağanı.” 40’a yakın köprünün birbirine bağladığı 14 adadan oluşan İsveçli yazar Selma Lagerlöf “suda yüzen kent” olarak betimlemiş. Bir başka yazar da “sudan ve kayadan doğmuş kent” diye niteliyor Stockholm’u.
Böylesine suya batmış ve kayalara tırmanmış olmasına karşın Stockholm’un bir metrosu var ve 100 kilometreyi aşkın metro ağı kentin aşağı yukarı her yerini kuşatıyor. Kıskandığım için değil metrodan söz etmem asıl neden Stockholm’de metro istasyonlarının sanatçılar tarafından dekore edilmiş olması. Yağlıboya resimler taş ya da cam kakmalar, oymalar, mozayikler ve heykellerle metro istasyonları sanat sergilerine dönüştürülmüş. Zaten kendileri de “Dünyanın En Uzun Sanat Galerisi” diye övünüyorlar bu yapıtlarıyla. Stockholm sanatsever bir başkent.
700 yıllık tarihi olan kent 1634’de başkent olabilmek için 400 yıl beklemek zorunda kalmış. 19. yüzyılın ortalarına kadar büyümesi çok yavaş olan kentin nüfusu 1590’da 9 bin, 1670’de 45 bin, 1790’da 72 bin, 1880’de 200 bin imiş. Kentin 1252 dolaylarında ortaya çıkışı Gamla Stan (Eski Kent) adını taşıyan adada olmuş ilk kez. “Köprüler arasındaki kent” diye de anılan bu küçük ada Ortaçağdaki özgün planını hâlâ koruyor (yabancı düşmanı ırkçıların burada yuvalandığına bakılırsa biraz fazla koruyor olmalı, geçen yaz İsveçli dazlaklar iki İranlıyı burada az kalsın öldüreceklerdi). Özenle korunarak bugünlere getirilmiş 15. ve 16. yüzyıl evleri, Ortaçağın tehlikeli ve gizemli dar sokaklarına bakıyor. Adanın kuzey ucunda Kungliga Slottet (Krallık Sarayı) bulunuyor. Bu dev binada krallığın mücevherlerinin sergilendiği Hazine Dairesi’nden başka, üç de müze var: Saray Müzesi, Antikite Müzesi (1780) ve Krallık Silah Müzesi (1628). Sarayın güneybatı ucunda Storkyrkan (Büyük Kilise) yer alıyor. 13. yüzyıldan kalma bu yapı (tarihi tam olarak bilinmiyor) Stockholm’un en eski kilisesi ve İsveç krallarının taç giydiği yer. Kilisenin barok dışının kasveti, içerisinin gotik güzelliğini gizlemekteymiş. Hemen yakınındaki Stortorget (Büyük Meydan), Danimarka kralı II. Christian’ın 1520’de 80 İsveçli soyluyu öldürterek kafalarıyla meydanın orta yerinde piramit yaptırması olayıyla tanınmış. Kilisedeki ünlü “St. George ve Ejderha” (1498) heykeli de İsveç’in Danimarka’dan bağımsızlaşma çabalarını simgeliyor.
Yeni Stockholm’un yüreği Sergels Torg (adını 18. yüzyılın ünlü heykelcisi Tobias Sergel’den alıyor) kentin alışveriş merkezi, aynı zamanda kentilerin buluşma yeri. Kentin kuzey bölgesi (Norrmanlm) ve ona bitişik doğu bölgesi (Ostermalm) içinde bulunduğumuz yüzyılı temsil ediyor. Buna karşılık güney bölgesi (Södermalın) geçmişte soyluların saraylarıyla, sanatçı stüdyolarıyla ya da ülkenin kırsal yörelerini anımsatan ağaçtan evleriyle tarih ve estetik soluyor.

Sergels Torg’dan kuzeye doğru biraz yürüdünüz mü kökenini 17. yüzyıldan alan Hötorget’e (Samanpazarı) çıkıyorsunuz. Buradaki açık hava pazarı tüm dünyanın sebze-meyve sergisi. Bu çok renkli tabloyu İsveçlinin “kara kafalı” dediği göçmenler tamamlıyor. Alana bakan kapalıçarşıya merdivenle iniyor ve kendinizi yine Akdeniz’de, Ortadoğu’da buluyorsunuz. Açık ve kapalı pazarlarıyla tüm Hötorget’i Türkler, Lübnanlılar, Cezayirliler, İtalyanlar işgal etmiş. İsveçlinin midesine giden yol Hötorget’ten geçiyor; göçmenler yaşamını bu yolda kazanıyor, İsveçliler de yemek kültürünü. Kulturhuset (Kültür Evi) Sergels Torg’un alt yanında kalmıştı, Konserthuset (Konser Salonu) ise Hötorget’e bitişik. Pazaryerinin sıcak şamatası içinde sütunlu ön yüzü ve bronz kapısıyla (ve soğuk yapısıyla) dikkati çeken bina da Stockholm Filarmoni Orkestrası çalıyor.
Gezmekten yorulduğunuzda oturacak güzel bir yer var; yeniden güneye doğru biraz yürürseniz Kungstradgarden’i (Krallık Bahçesi) bulursunuz. Saray halkının ve soyluların gezinti yeri olarak 16. yüzyılda kurulmuş olan bahçe bugün Stockholm’luların ve yabancıların buluşma, dinlenme, müzik dinleme, satranç oynama yeri. 21-23 Ağustos tarihlerinde Hint kültürünün işgaline uğrayan alanda Hint yemekleri yanında, Hint tiyatrosu, dansı, kuklası ve müziği de sergileniyordu. İsveçlinin yabancı coğrafyalara ve kültürlere çok meraklı olduğunu o günlerde bu alanı dolduran on binlerin gözlerinden okumak olanaklıydı. Kalabalıktan sıyrılıp alanın hemen bitişiğindeki Operan’a (Krallık Operası) kadar yürüdüğünüzde yine tarihle karşılaşıyorsunuz. Sanatsever kral III. Gustav 1775’de kurmuş ilk operayı ve 1792’de operada yapılan bir maskeli baloda silahlı saldırıya uğrayarak ölmüş. (Verdi’nin “Maskeli Balo” adlı operası bu tarihsel olaydan esinlenme.) Şimdiki yeni bina 1898 tarihli.
Sergels Torg’dan Hamngatan’ı izleyerek doğuya doğru gittiğinizde önce Hallwylska Museet (1890) çıkacak önünüze.
Daha sonra, Greta Garbo’nun, Ingrid Bergman’ın mesleğe ilk başladıkları Dramatiska Teatern’i (Krallik Dram Tiyatrosu) göreceksiniz.
Biraz daha yürüyün, önce Armemuseum’la (Askeri Müze), sonra Historiska Museet’le (Tarih Müzesi) karşılaşacaksınız.
Epeyce ilerde de Sjöhistoriska Museet (Deniz Tarihi Müzesi) ve Tekniska Museet’i (Bilim ve Teknoloji Müzesi) bulacaksınız.
Ah, söylemeyi unuttum: 50’ye yakın müzesiyle Stockholm bir müzeler kenti.
Kurulduğundan bu yana bilinçli korunmuş sokaklarıyla, binalarıyla, kiliseleriyle, saraylarıyla Stockholm zaten bir müze-kent.
Kenti tarihsel kişiliğiyle tanımak istiyorsanız en iyisi Stockholms Stadniuseum’dan (Stockholm Kent Müzesi) başlamak.
KENTİN TARİHİ VE BİLİNCİ
Güney Stockholm’ü tam ortasında keserek Gamla Stan’a ulaşan, kentin belkemiği denebilecek tarihsel caddeyi (Götgatan) boydan boya kimbilir kaç kez yürüdüm. Yol üstünde Sofia Kyrka (1906), Katarina Kyrka ya da Maria Kyrka gibi kiliselere uğrasam da, her seferinde niyetim Stockholm Kent Müzesi’ni bir kez daha görmek, gezmek. Çünkü kenti tanıtacak anahtar burada saklı. 17. yüzyılda belediye sarayı olan bina bugün kentin tarihini korumak ve sergilemekle görevli. Müze, Stockholm’ün kuruluşunu ve yüzyıllar boyunca gösterdiği gelişimi, kent halkının yaşam koşullarını, kentin yönetimini ve kurumlarını sergiliyor. Burası hem arkeoloji, hem de etnoğrafya müzesi sayılabilir; çünkü hem kentteki kazılarda ve restorasyonlarda ele geçirilen arkeolojik buluntuları, hem de tarih boyunca biriken kültür maddelerini içeriyor. Müzenin giriş katı Stockholm kentinin kuruluşundan önceki zamanları gösteriyor. Birinci katta kentin 17. ve 19. yüzyıllardaki görünümü, ikinci katta haritalar, planlar ve resimlerle kentin yapısı, üçüncü katta da sanayileşen kentin çalışma, barınma ve yaşama biçimleri sergileniyor. “Canlandırma” yöntemiyle hazırlanmış köşeler ilgi çekici. Eski İsveç evini canlandıran bir odaya kapısından iki büklüm olup girdiğimde, içerde masa başında oturan manken adamdan özür dilemek üzereydim az daha. Gene de etrafa bir göz atıp atamayacağım şakasını yapmaktan geri kalmadım. Ne de olsa o tarihi temsil ediyordu, ben de o tarihe saygı duymak zorundaydım.
Boşuna değil bu kentin her yerinin müze olması, üstelik bunca müzeyle dolu olması. Hem isveçli müzeyi müzelik yerler gibi görmüyor. Müzeler sık sık değişen, çeşitli etkinliklere yer veren, canlı, dinamik, renkli yerler. Hiç boş kaldıkları da yok. Her yaştan İsveçliyi her saatte müzede bulabiliyorsunuz. İsveç’te müze, herkesin mutlaka içinden geçtiği vazgeçilmez bir okul.
Gelecek yazıda Stockholm’ün belli başlı müzelerini birlikte gezeceğiz.■
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 182 - 15 Aralık 1987
________________________________________________________________________________________________
Herkesin bildiği evrensel bir çelişkiyi bir kez daha belirtmekte yarar var: Yoksul ülkeler geçmişe bağımlı ülkelerdir, ama geçmişlerini koruyamazlar. Buna karşılık, zengin ülkeler geçmişe bağımlı değillerdir, ama geçmişlerini çok iyi koruyabilmektedirler! Bu konuda bir de yerel çelişkimiz var: Türkiye’de geçmişe özlem duyan milyonlar vardır, ama geçmişin yıkılmasını, yok edilmesini kılları kıpırdamadan seyrederler, hatta yıkıma kendileri de katılırlar. Türkiye’de geçmişe bağımlı olmayan, ama geçmişi korumak gerektiği bilincine sahip olan insanlar vardır, ne var ki ellerinden bir şey gelmez.
Elliye yakın müzesi olan, kendi de bir müze kent olan Stockholm’u gezerken ister istemez bunları düşünüyorsunuz. Nedenini açıklayamadığınız çelişkilerin sonu da gelmiyor üstelik. Neden her şeyiyle geleneksel olan bir ülkede hiçbir şeyin yerleşmiş geleneği yoktur? Neden her şey kolayca yıkıldığı halde hiçbir şey gerçek anlamda değişmez? vb. vb.
İsveç yazının ılımlı sıcağından değil, ülkesinden taşıdığı sorunlar yüzünden bunalanlar için Skansen ideal bir soluk alma yeri.
Burası dünyanın ilk ve en ünlü açıkhava müzesi.
Stockholm’lu bir bilim adamı ve öğretmen olan Artur Hazelius her şeyiyle minyatür bir İsveç yaratmak düşüncesiyle 1891’de kurmuş Skansen’i.
Ülkenin çeşitli yörelerinden toplanan tarihsel bina ve içindekiler geçmişi bütün yönleriyle yansıtıyor.
Bir köylü kulübesi, bir zengin evi, bir çiftlik, bir 18. yüzyıl kilisesi (Seglora Kyrka), bir eczane, fırın, bir cam işliği vb.
Botanik bahçesi, akvaryum, hayvanat bahçesi, derken İsveç’te hiçbir yerde eksik olmayan dans, müzik, eğlence...
Skansen’de geçmiş ve şimdiki zaman iç içe!
KUZEY HALKLARI MÜZESİ
“Nordiska Museet’in amacı, Ortaçağın sonundan günümüze kadar Isveç halkının yaşamını ve çalışmasını betimlemektir.” Böylece müzede 16. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar gelen çağlara ilişkin 1 milyonu aşkın parça korunmakta ve sergilenmektedir. Amaç, özellikle 19. yüzyıl sanayileşme hareketlerinin geçmişteki yaşam biçimlerini ve nesnelerini yok etmesini önlemek. Müzenin temelleri, Artur Hazelius’un geçmişi aydınlatabilecek her şeyi toplaması ve sergilemesiyle atılıyor. Toplanan nesneler halka ilk kez 1873 yılında sergilenmiş. Kurumun ilk adı “İskandinavya Etnografi Kolleksiyonu” iken, daha sonra 1880’de şimdiki adını almış. 1907’de halka açılan bugünkü müze binasının mimari Gustaf Clason. Müzenin hemen girişinde ziyaretçileri karşılar duran meşe ağacından dev heykel Carl Milles’in yapıtı, modern İsveç’in kurucusu kral Gustav Vasa’yı (1523-560) temsil ediyor.
Dört katlı müzenin bodrum katında sergilenen nesnelerin başında halk giysileri geliyor. İsveç köylüsünün yerel giysilerinin gelişimi ayrıntılı olarak gösterilmiş: Düğün, matem, iş giysileri, günlük, mevsimlik giysiler, vb. Bu arada giysiler arasındaki sınıf farklılığı da ortaya çıkıyor. Avcılık, balıkçılık malzemeleri, doldurulmuş av hayvanları da burada sergileniyor. Ortaçağın sonlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar zanaati ve ticareti denetim altında tutan esnaf loncalarına ilişkin belgeler de bu katta sergilenmiş. Bu katın en ilginç sergi konusunu Laponya oluşturuyordu. Göçebe Laponlar 20. yüzyılın başlarına kadar çadırlarda ya da kulübelerde yaşamışlar. Lapon köyü bugün özellikle ren geyiği yetiştirimine dayanan ekonomik bir birlik. Günümüzde İsveç’te yaklaşık 20 bin, Norveç’te 30 bin, Finlandiya’da 5 bin, Sovyetler Birliği’nde birkaç bin Laponyalının yaşadığı sanılıyor. Laponlar için kuzeyde özel bir müze kurulması planlanınca buradaki Lapon örnekleri iyice azaltılmış. On yıl önce bu katta gördüğüm Lapon kızağını ve geyiklerini boşuna arayıp durmuşum ben de.
Nordiska Museet’in zemin kati İsveç köylerini, çiftliklerini, el sanatlarını, çalışma ve eğlenme geleneklerini sergilemeye ayrılmış. 1800’lü yılların köyleri ve çiftlikleri küçük boy modelleriyle canlandırılmış. Bu katta İsveç’in sanayileşmesinin öncüllerini oluşturan makineleşmenin ilk örnekleri de sergileniyor. Birinci katta, müzenin adına uygun olarak, bütün İskandinav halklarının sanatlarından örnekler sunuluyor. Buradaki parçalar yerel biçemlerin izini taşımakla birlikte kuzeyin ortak özelliklerini de içeriyor. Norveç kilimleri, Danimarka işlemeleri, Fin içki kapları, İsveç duvar resimleri; İsveç taşrasının en ince sanat ürünleri olan duvara asılan resimli ve yazılı bez tablolara bugün de her evde rastlıyorsunuz. Birinci katın en ilginç köşelerinden biri de “Kostüm Galerisi”. Burada, 16. yüzyılın sonlarında başlayıp 20. yüzyıla gelen bir moda tarihi defilesi yapılıyor sanki.
Müzenin üst katında “İsveç Evi” sergilenmiş. bugün kentlerde hiçbir izini göremediğiniz tarım kültürünü bir 17. yüzyıl çiftlik evinde izlemek heyecan verici. İçinde 8-10 kişinin yemek pişirdiği, yediği, uyuduğu, çalıştığı bir oda neler çağrıştırmıyor ki? 18. yüzyılın kent yerleşim biçimlerinin iki örneği olarak, yoksul bir işçinin kulübesi ile orta sınıftan bir zenginin evi sergilenmiş. 17. yüzyıl üst sınıfının yaşamına örnek olarak da bir soylunun yatak odasını gezebiliyorsunuz. nuz. Bu katta İsveç döşeme ve mobilya koleksiyonlarını da bulabiliyorsunuz. Üst kat ayrıca geçici konuk sergilere ayrılmış. 26 Mayıs 24 Eylül tarihleri arasında bu katta “Macaristan’da Mimarlık ve Yaşam” konulu sergi vardı. Serginin nefis baskılı tanıtım kitapçığının iç kapağına, nedense çağ atlamış Macar politikacılarının değil de, Nobel ödülü kazanmış Macar bilim adamlarının fotoğrafları ve kısa yaşam öyküleri konmuş: Üç tıp, iki fizik, bir kimya ödülü! Nobel tıp ödülü sahibi İsveçli Bengt Samuelsson’un Ekim ayında ülkemizde bulunuşunu sessizlikle geçiştirmemiz gibi örnekler, çağ atladığımızın değil düpedüz atlatıldığımızın resmidir. Burada sözü bilime getirmem boşuna değil. Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi İsveç’te de her şey bilimle iç içe. Nitekim Nordiska Museet de İsveç’te canlı halk ürünlerinin ve yazılı olmayan halk edebiyatı örneklerinin derlenmesi ve arşivlenmesi çalışmalarının öncüsü. Ne var ki, 11 Temmuz tarihli İsveç gazeteleri müzede yüzyılın başlarında başlayan bu etkinliğin artık yapılmayacağını duyuruyordu.
İsveç gibi zengin bir ülkede “tahsisat” sorunundan söz edildiğini duyunca şaşırıyorsunuz (belki kıskançlığınızı ele veren gizli bir sevinç de duyuyorsunuz). 27 Ağustos tarihli Dagens Nyheter gazetesinde, Nordiska Museet’in müdürü Sune Zachrisson devletin müzenin bütçesinde %2’lik bir indirim yaptığını açıklıyordu. 1973’te yüzüncü yılını kutlayan müzenin ziyaretçi sayısı o tarihten başlayarak sürekli azalmış: 1973’te 224500 iken 1986’da 130900 olmuş, 1987’de %13’lük bir düşüş var. Müzenin izleyici çekmek için düzenlediği özel programlara daha önce 500 bin kron ayrılırken, bu miktar şimdi 40 bin krona indirilmiş.
ÇOCUK VE TARİH
Ne olursa olsun, Nordiska Museet’de beni mutlu eden bir köşe her zaman olacak, ikinci kattaki oyuncak salonu gibi.
Müzede oyuncağın ne işi var demeyin, uzmanlara kulak verin:
”Oyuncaklar çocukları eğlendirmek için çoğunlukla yetişkinler tarafından yapılır ve genellikle yapıldıkları dönemin yetişkin yaşamını yansıtırlar.”
İşte 1860 tarihli bir “bebek evi”, çağının gerçek evinin minyatür bir örneği.
Kentin orta yerindeki Liten Stor (Küçük ve Büyük) adlı dev oyuncak mağazasından, plastiğin ve yapaylığın oyuncağa egemen oluşunun korkunç düş kırıklığıyla uzaklaştım. Böylece, gelişim psikolojisi uzmanlığı filan gibi gerekçelere sığınmadan Stockholm Leksakmuseum’a (Stockholm Oyuncak Müzesi) koşuşumun biraz bilimsel daha çok kişisel nedenini okuyucu kolayca anlayabilecektir. Müzenin afişini ve adresini Mariatorget metro istasyonunun çıkışında bulabilirsiniz.
Biraz yürüyün, heykelleriyle, havuzuyla, fıskiyesiyle şirin bir meydan sizi bekliyor. Müze hemen sağınızda üç katlı bir bina. Çocukluğunuzda yoksun kaldığınız düş evrenine kavuşmanız için 10 kronluk giriş ücretini ödemeniz yeter. Ama beni dinleyin, biraz da bozukluk hazırlayın. 1811’de yoksul çocuklar için okul olarak kurulan ilk bina birkaç kez yeniden yapılarak en sonunda 1 Eylül 1980’de Stockholm Oyuncak Müzesi’ne dönüşmüş.
“Amaç oyuncakların zengin dünyasını bütün yönleriyle gösterebilmekti. Çocuk kültürü uzun zaman ihmal edildi ve küçümsendi. Oysa oyuncaklar bizim dünyamızın minyatür sentezleri olarak görülebilirler, dolayısıyla bir oyuncak müzesi bize kültür tarihimizin bir fotoğrafını verebilir. Burada etnografi, savaş ve teknoloji tarihi, toplum ve sanat tarihi sergilenebilir” diyor müzenin uzmanları.
Dahası ve en önemlisi, müzenin kuşaklar arasında iletişim kurulmasını sağlaması. Ben müzeyi gezerken önümde yürüyen genç anne ile küçük arasındaki diyalog görmeye de serdi. Dışarda havuz başında sigarasını tüttürerek beni bekleyen yetmişlik annem sabırsızlanmasaydı, bozuk para atıp harekete geçirilen mekanik oyuncaklarla, elektrikli trenle ya da sinemanın atası olan hareketli resim kutusuyla biraz daha oynayabilirdim ben de. Her şeye karşın ilgiyle, hayranlıkla izlediğim en önemli parçalar -bunlara oyuncak demek haksızlık olur- o güzelim bebek evleriydi.
İbsen’in “Bebek Evi”nin ne demek olduğunu asıl bunları görünce kavrıyorsunuz.
İbsen’den Rembrant’a, bebek evinden sanat müzesine gelecek yazıda geçeceğiz.
Ancak bitirmeden son bir sözüm var.
Sayın Aziz Nesin’i Nesin Vakfı olmadan, çocukları da oyuncaksız düşünemeyeceğimize göre, neden bu vakıf bir oyuncak müzesinin öncüsü de olmasın diye düşünüyorum. Batı’daki müzelerin çoğu için ilk adımı hep bireylerin attığını bildiğimize göre, bu çağrının boşa gitmeyeceği umudunu taşıyabiliriz. Doğru adrese başvurduğumuz güvencesini de. Bir oyuncak müzesinin oyuncak olmadığını, ciddi bir iş olduğunu, sadece çocukları değil, tarihi ve kültürü de sevmeye dayandığını açıklamaya gerek var mı? Hele kendileri de canlı tarih ve kültür olan kişilere...
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 183 - 1 Ocak 1988
________________________________________________________________________________________________
İstanbul bana çok uzak. Stockholm’den değil elbette, Ankara’dan. Bir türlü ulaşamıyorum, gene de seviyorum İstanbul’u. Ama garip bir sevgi bu: Üzülerek, sanki gelecekteki nostaljiyi şimdiden yaşarcasına. Görmüyorum ama duyuyorum, okuyorum, istanbul ellerimizin arasından kayıp gitmekteymiş, ölümcül hastalıklı bir beden Stockholm tarihte kez temelli değişimlere konu olmuş, ama özünü hep koruyagelmiş. 17. yüzyılda ağaç ev yapımının yasaklanması ve yol ağının yasayla düzenlenmesi Stockholm’ün görünümünü köklü bir biçimde değiştirmiş. 19. yüzyılın ortalarında sanayi ve ticaretin gelişmesiyle kent yeniden değişime uğramış. Kentin merkezi Gamla Stan’dan Norrmalm’a, güneyden kuzeye kaymış. Içkent dolduğundan yapılaşma kentin dışında sürmüş. Bütün bu değişimlerde kentin karakteri öylesine korunmuş ki, üç yıl öncesini anlatan bir film sahnesi bugünkü mekânlarda rahatlıkla gerçekleştirilebilir.
İstanbul’da otuz yıl öncesinin bile otantik biçimiyle anlatılamayacağı söyleniyor; el değmemiş mekân kalmamış, bozulmuş, yıkılmış, yok edilmiş.
Öyküsünün filmi için özgün mekân bulamamaktan yakınan Firuzan, “Kentin dinamiği içinde görünmemesi en büyük eksiklik.
Ama bunu yönetmenden istemek de olanaksız. İstanbul’da 1960’lara ait bir film çekemezsiniz bugün” diyordu geçenlerde.
Yeni yapılaşmadaki mimari çirkinliğin kendisine neden “hüzün ve acı” verdiğini şöyle açıklamış sanatçı: “Böylesi görüntüler kişide düşünce açısından hiçbir şey üretmiyor.” Oysa köşe dönme anlayışı, gelecek kuşakların kentin yıkılan köşelerinde “kimlik bunalımı” yaşamalarına yetecek bütün olumsuzlukları hızla üretmektedir.
HER KÖŞEDE BİR MÜZE
Stockholm’de her köşede bir müze var denebilir.
Geçen yazılarda sözünü etmediğim birkaç müzenin adını burada anabilirim.
Niyetim can sıkmak değil, çağdaş bir toplumun tarihe saygısının örneklerini aktarmak.
- Etnografiska Museet (Etnografi Müzesi) Üçüncü Dünya halklarını ve kültürlerini tanıtıyor.
- Medeltidsmuseet (Ortaçağ Tarihi Müzesi) Stockholm kentinin Ortaçağ’daki geçmişini koruyor.
- Medelhavsmuseet (Akdeniz Tarihi Müzesi) Akdeniz çevresindeki eski uygarlıkların ürünlerini sergiliyor.
- Biologiska Museet (Biyoloji Müzesi) 1893’te kurulmuş, İskandinavya’ya özgü 300 hayvan türünü tanıtıyor. New York’taki Doğa Tarihi Müzesi’ne model oluşturmuş.
- Strindbergsmuseet (Strindberg Müzesi) İsveçli ünlü oyun yazarı Strindberg’in son yıllarını (1908-1912) yaşadığı ev restore edilerek, mektuplarla, fotoğraflarla donatılarak müze haline getirilmiş.
- Eldh’s Atelje (Eldh Stüdyo Müzesi) 1873 -1954 tarihleri arasında yaşamış İsveçli yontucu Carl Eldh’in müzeye dönüştürülen stüdyosu.
- Thielska Galleriet (Thiel Galeri) Edvard Munch’un resimlerini ve diğer koleksiyonları sergiliyor.
- Waldemarsudde (Prens Eugen’in Evi) ressam prensin 1880-1940 yıllarına ait İsveç ve İskandinav sanat yapıtları koleksiyonunu içeriyor.
- Millesgarden (Milles’in Bahçesi) İsveç’in ünlü yontucusu Carl Milles’in evi, stüdyosu ve yontu dolu bahçesi.
Yalnızca adını verebileceğim birkaç müze daha var irili ufaklı:
Mimarlık Müzesi,
Dans Müzesi,
Müzik Müzesi,
Hologram Müzesi,
Posta Müzesi,
Ulaşım Müzesi,
Wasa Gemi Müzesi, vb.
Görüldüğü gibi bu liste böyle uzayıp gidiyor.
Öyleyse, Skansen’in girişindeki “Tütün Müzesi” gibi özel konulara ayrılmış müzeleri bir yana belli başlı müzelere dönmemiz gerek.
TARİH VE SANAT
Stockholm’de elliye ulaşan listede ilk sıraları alan beş müze çok önemli.
Daha önce sözünü ettiğim Nordiska Museet’ten başka iki büyük tarih müzesi daha var:
Biri Östasiatiska Museet (Uzakdoğu Tarihi Müzesi),
diğeri de Historiska Museet (Ulusal Tarih Müzesi).
Uzakdoğu Tarihi Müzesi’nde, Taş Devri’nden 19. yüzyıla kadarki Çin, Hint, Japon ve Kore sanatları örnekleri korunuyor. Müzenin eski Çin sanatı koleksiyonunun dünyada Çin dışındaki en zengin koleksiyon olduğu söyleniyor. 1800 parçalık bu hazineyi, kendisi de önemli bir arkeolog ve Çin sanatı uzmanı olan Kral VI. Gustav Adolf (1882-1973) toplamış ve müzeye armağan etmiş Ulusal Tarih Müzesi tarih öncesi çağlardan Ortaçağa kadarki insan yaşamını sergiliyor. Müzenin ünlü ana girişi İsveçli yontucu Bror Marklund’un yaptı. İsveç toprağının on bin yıllık tarihi otuz odada korumaya alınmış: Viking’lerden Ortaçağa...
Çağ atlamak istiyorsanız mutlaka Moderna Museet’e uğrayın. İsveç’in “Modern Sanatlar Müzesi” 1952’de yapılan binada 1958 yılında açılmış. Ulusal Müze’nin çağdaş resim ve yontu bölümünden alınan 1500 parça bu yeni müzenin temelini oluşturmuş. Bugün 400’den fazla yapıtı koruyan müze özellikle Paris ve New York’tan beslenmiş.
Notlarımda ve aklımda kalan ünlü örnekler:
Picasso,
Dali,
Kandinski,
Max Ernest,
Brancusi,
Giacometti,
Klee,
Braque,
Mondrian.
İskandinavya’dan önemli adlar:
Munch,
İsaac Grünewald,
Bror Hjoth,
Ragner Sandberg,
Gösta Sandels,
Sven Erixson.
Benim orada tanıdığım Rus soyut resminin kurucusu Kazimir Malevitj (1878-1935),
ilk kez bir yapıtını gördüğüm Amerikalı Andy Warhol.
Elbette İlhan Koman’ı da unutmamak gerek.
Müze daha kuruluş halindeyken, 1956’dan başlayarak, toplam 4 milyon ziyaretçinin gezdiği 200 sergi düzenlemiş.
1956’da Picasso,
1973’te Dali,
1982’de Chagall,
1984’te Matisse sergileri yapılmış.
Müzenin içinde bir müze daha var: Fotoğraf Müzesi. 1971’de kurulan müzede bu tarihten başlayarak 90 fotoğraf sergisi düzenlenmiş. Müzede ayrıca film, müzik ve dans gösterileri de yapılıyor. Beni asıl büyüleyen salon, okul çocuklarına ayrılan atölye oldu. Burada boya, kâğıt, bez, zamk, kil, alçı, kum, çakıltaşı gibi çeşitli malzemeler bulunduruluyor. Ziyaretçi çocuklar müzenin öğretmenleriyle müzeyi gezdikten sonra atölyeye gelip izlenimlerini biçimlendirmeye koyuluyorlar.
Bu çocukların geçen yılki yaz sergisini gördüm, serginin bülteni şu cümleyle bitiyordu:
“Çocukların resimleri onların yaşantılarını ve içgörülerini, onları çevreleyen dünyaya ilişkin keşiflerini ve değerlendirmelerini yansıtır.
Bu resimler işte bu nedenle önemlidir!”
GÜZEL SANATLAR MÜZESİ
İsveç izlenimleri olarak daha çok müzelerden söz etmem artık şaşırtmıyordur sanırım. Müzelerinin çokluğu ve çeşitliliği, çoğunun dünyada ilk oluşu, dünyadaki diğer benzerlerine model oluşturması nedeniyle İsveç gerçekten bir müzeler ülkesi.
Nationalmuseum İsveç’in güzel sanatlar müzesi. üze binasının tarihi yüzyılı biraz geçiyor, buna karşılık müzenin tarihi yüzyılları buluyor. İlginç olan, ilk sanat koleksiyonlarını kralların derlemiş olması. 1529’da Kral Gustav Vasa’nın elinde on üç parça Hollanda ve Alman sanat yapıtı varmış. İlerde bu koleksiyonu savaş ganimetleri zenginleştirmiş, saray yangınları yoksullaştırmış. Krallık koleksiyonu sonunda devlete teslim edilmiş ve sarayın bir köşesinde “Krallık Müzesi” adıyla dünyanın halka açılan ilk müzesini oluşturmuş. Yıl 1794! Dünyanın en eski müzelerinden biri olan müze İtalyan rönesansı biçemindeki bugünkü binasına 1866’da geçmiş, 1911’de kurulan “Ulusal Müze Dostları” adlı örgüt önemli bağışlarıyla müzeyi zenginleştirmiş.
Salı günleri parasız olan (diğer günler giriş ücreti 20 kron) müze yaz boyunca dolup taşıyordu. Yılda çeyrek milyon ziyaretçi! Kapı önündeki basamaklara oturup denizi seyrederken müzenin nefis baskılı rehber kitapçığını da okuyabilirsiniz. İçerde saraylara yaraşır geniş merdivenler sizi katlara çıkarıyor. Birinci katta Uygulamalı Sanatlar Bölümü yer alıyor. Burada, 15. yüzyıldan günümüze, minyatürler, ikonlar, baskılar, oymalar, kristal, porselen ve seramik işleri sergileniyor. Rehberdeki deyişle “5 yüzyıldan 28 bin parça.” Bu kattaki Sanat Eğitimi Bölümü, kurslar, konferanslar ve filmlerle çocuklar ve gençler için eğitim etkinlikleri düzenliyor. İkinci kata çıkarken duyduğunuz keman sesi gece verilecek klasik müzik konserinin provasından. Elli yıldan beri Temmuz Ağustos aylarında her salı akşamı verilen bu konserlere “Yaz Gecesi Konserleri” deniliyor. Bir sandalyeye çöküp, büyük bir ciddilikle oda müziği yapan yırtık blucinli üç genci dinlerken, hemen arkalarındaki geniş kapının üstüne asılmış tablodaki mavi atların Franz Marc’a ait olup olmadığını düşünüyorsunuz. Evet, Resim ve Yontu Bölümü bu katta! Fransa, İtalya, Hollanda, İsveç, Kuzey Avrupa resmi 16. yüzyıldan başlayarak yüzyıllarına ya da dönemlerine göre salonlara yerleştirilmiş. Örneğin, Fransız resmi 16.-17. yüzyıl, 19. yüzyıl ve 1715-1750 dönemi olmak üzere üç yerde sergilenmiş.
Müzedeki 6700 resim ve 4500 yontudan örnek aktarmak çok zor benim için.
Rembrandt,
Rubens,
Raphael,
Dürer,
El Greco,
Brueghel,
Chardin,
Wattau,
Boucher,
Gericault,
Delacroix,
Manet,
Courbet,
Cezanne,
Gaugin,
Renoir,
Matisse aklımda kalanlar.
Ama asıl unutulmayacak yapıt on adet Rembrandt’tan biri. Dev boyutlarıyla ressamın diğer yapıtlarından ayrılan tablo “Felemeklilerin Sadakat Yemini” adını taşıyor. Rembrandt’ın Amsterdam’ın yeni belediye binası için yaptığı tablo (1661-62) her nedense geri çevrilmiş 18. yüzyılda İsveç götürülen tablo Krallık Sanat Akademisi’ne armağan edilmiş, şimdi Ulusal Müze’nin emanetinde.
İsveç sanat yapıtları da 17.-18. yüzyıl, 19. yüzyıl ve 20. yüzyıla geçiş dönemi olarak sınıflanmış.
İsveç’in en ünlü ressamları:
Carl Larsson,
Anders Zorn,
Bruno Liljefors,
Alexander Roslin,
Carl Wilhelmson,
Karl Nordstrom not ettiğim adlardan.
Gelecek yazıda Carl Larsson’u anlatarak izlenimlerimi noktalayacağım.■
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 184 - 15 Ocak 1988
________________________________________________________________________________________________
Stockholm’den kuzeybatıya doğru arabayla üç dört saat kadar gittiniz mi Dalarna adlı bölgeye ulaşırsınız. İsveç’i yakından tanımak için bu bölgeyi mutlaka görmek gerekiyor. Dalarna İsveç’in ilk sanayileşen bölgesi. Bu bölgedeki Falu maden ocaklarının ilk işletme belgeleri 1288 tarihini taşıyor, maden çıkarılmasının başlangıcı bu tarihten de birkaç yüzyıl geriye uzanıyor. Burada bin yıl öncesinden bu yana çıkarılan bakır artık tükenmiş, ama çinko ve kalay hâlâ var. Daha da ilginci, bugün maden ocaklarının turistlerin ziyaretlerine açılmış olması. Turistler yerin 55 metre altına inip yüzyıllar öncesinin maden ocağı ve maden işçiliği gerçeğini tanıyorlar. Falun kentinde bir de “Bakır Madeni Müzesi” var.
İsveç’in en fazla turist çeken kentlerinden biri olan Leksand da bu yörede. Kent yakınlarında taş devrinden kalma 4000 yıllık bir yerleşim merkezi bulunmuş. Yüzyılın başlarından kalma eski bir köy okulu da “Okul Müzesi” haline getirilmiş. Her yıl Temmuz ayında yapılan müzik festivali kentin adını içte ve dışta yeniden duyuruyor. Kuş turistleri yörenin Norveç sınırındaki spor merkezlerine giderken, yaz turistleri de Siljan çevresini yeğliyorlar. Siljanfors’taki “Orman Müzesi” orman işletmeciliğinin tarihini sergiliyor. Rattvik kentindeki müzede de Siljan Gölü’nün milyonlarca yıl önce meteor düşüşüyle oluştuğu açıklanıyor. İsveç bir müze ülkesidir dememiş miydik!
İsveç’in ünlü bayramı Yaz Ortası Eğlencesi (Midsommer Fest) ülkenin hiçbir yerinde Dalarna’da olduğu gibi coşkuyla ve uzun uzun kutlanmıyor. Geleneksel kutlama, çiçeklerle ve çelenklerle süslenmiş bir direğin çevresinde dans etmekten ibaret (özünde ürünün bol olması için yapılan bir tören bu), ama her köyde kendine özgü çeşitlemeler kazanmış. Yüzlerce köy Haziran ortalarından başlayarak Temmuz başlarına kadar bu eğlenceyi yaşıyor. Müzik Dalarna’daki kültür etkinliklerinin en önemlisi Dalarna bölgesinin tanınmış kentlerinden biri de Mora. Bu kentin zengin bir tarihi var. Modern İsveç’in kurucusu olan Gustav Vasa Danimarkalıların elinden kaçıp Mora’ya gelir ve burada halkı başkaldırı için örgütler 1523’te taç giydiğinde yirmi yedi yaşında olan kral bütün 16. yüzyıla damgasını basmıştır. Gustav Vasa İsveç’te devlet yönetimini yeniden düzenlemesi ve kilisenin uçsuz bucaksız gelir kaynaklarını devletin eline vermesiyle tanınıyor. Ölümünün üçyüzüncü yılında (1860) kralın Mora dikilen yontusunu sanatçı Anders Zorn yapmış.
Dalarna yalnızca ülkenin sanayiine ve siyasal tarihine katkılarıyla değil, bağrına yerleşmiş sanatçılarıyla da tanınıyor.
Mora’da yaşayan Anders Zorn bunlardan biriydi.
Sundborn’da yaşayan Carl Larsson da bir diğeri.
ÇAĞ ATLAYAN BİR SES
Ağustos ayının son günleri. İsveç’in yazı çoktan kuş tadı vermeye başlamış. Yağmur alabildiğine. Güneşin arada bir görünmesine güvenip arabaya doluşuyoruz. Dalarna bölgesinin alt sınırında Byvalla köyündeyiz, Carl Larsson’un köyü Sundborn’a gidiyoruz. Keyifli bir yolculuk. Kır romantizminin bundan âlâsı olamaz: Ormanların yeşili, göllerin mavisi, ahşap evlerin kırmızısı! Sundborn’a girdiğimizde öyle inanılmaz bir güzellikle karşılaşıyoruz ki, elbette diyoruz, burada sanatçı olunmaz da ne olunur! İki saat sonra köyden ayrılırken tarihe yaklaşmanın ve sanata bulaşmanın heyecanı hâlâ içimizde.
”Pek az İsveçli sanatçı Carl Larsson (1853-1919) kadar tanınmış ve sevilmiştir. Yapıtları birçok insan için büyük bir mutluluk kaynağı oldu. Sayısız güçlüklere karşın Carl Larsson sevincin içtenliğin somut örneği olmaktan geri kalmadı; yaratmaktan mutlu olan ve yapıtı sancılı çağımız için vazgeçilmez görünen bir sanatçı olarak... Grez’deki İskandinavyalı sanatçılar grubu içinde ön sırada gelen Carl Larsson Paris’te uzun yıllar kaldıktan sonra, Göteborg’daki Valand Sanat Okulu’nu yönetmek üzere 1886’da ülkesine çağrıldı. Yağlıboya ve fresko ile anıtsal resimlerini yapmaya bu dönemde başladı; hem Fürstenberg Galerisi’nde, hem de iki okulda çalışıyordu. Daha sonra Stockholm’de başyapıtı olan Ulusal Müze’nin merdivenleri üstündeki duvar resmini yaratacaktır. Carl Larsson ününü özellikle Sundborn’daki evinin görüntüleriyle süslediği suluboya kitap resimlerine borçludur; bu suluboya resimler daha sonra İsveç’te iç dekorasyona esin kaynağı olmuştur. Carl Larsson’un sanatında en güzel dekoratif çizgiler temel özelliklerinden biridir: Basın röportajlarındaki resimler, kitap süslemeleri, Sundborn’dan motifler taşıyan suluboyalar, yağlıboyalar, portreler ya da büyük anıtsal yapıtlar.”
Tanıtma yazısı böyle anlatıyor sanatçıyı. Larsson (Larson okunuyor) Stockholm’de doğmuş ve büyümüş. Akademide sanat eğitimi görmüş. Uzun süre gezip dolaştıktan sonra Fransa’da Grez kentine yerleşmiş. İlerde karısı olan güzel Karin’le (o da Paris’te akademide okumuş) burada karşılaşmış. İsveç’e döndükten sonra kayınpederinin armağanı olan evi köyün marangozunun ve boyacısının yardımıyla yeniden inşa etmiş. Larsson sanatçı olduğu kadar da zanaatçi. Mobilya çakıyor, oyma yapıyor, duvarları boyuyor. (Üstelik çok çalışkan. Ulusal Müze’deki freskoları yaparken günde on altı saat çalıştığı olurmuş). Karin de halı dokuyor, örtü dikiyor, yastık işliyor, sanat eğitimin beğeni düzeyini evin her yanına yerleştiriyor. Evin restore edilmesinde eski köy kültüründen hareket ediyorlar. Köy yaşamının izlerini taşıyan eşyalarla dolduruyorlar evi. Hele iki antika şömine var ki, düpedüz tarih!
Derken 1894 yılının yazı, yağmur yağıyor şimdiki gibi. Dışarda resim yapamayacağı için keyfi kaçan Carl’a Karin içerde de pekâlâ çalışabileceğini söylüyor. Neden evin çeşitli görünümlerini çizmesin! İşte Carl Larsson’un ünlü kitap dizisi bu rastlantıyla başlar. Karin bu temayı aile yaşamının ev ve çevresinin bütün yönlerini kapsayacak biçimde genişletmeye inandırır kocasını. Böylece ressam, yemekte küçük bir kusur işleyen oğlu Pontus’u (baba Larsson sert Viktorya ahlakıyla ünlü) evin ceza köşesinde çizer, bebeğiyle oynayan kızı Lisbeth’i, çıplak Britta’yı çizer, bahçede yapılan kahvaltıyı, derede yüzmeyi, balık tutmayı, mutfağı, yatak odasını, stüdyoyu, marangoz işliğini, Emma’nın doğum gününü çizer. Karin, kocasının geçmişi kolayca canlandırması için eski dönemlerin giysilerini diker. 1889’da “Bir Ev” (Ett Hem) adıyla basılan ev ve aile resimleri büyük başarı kazanır, Almanya’da ve Amerika’da 1.5 milyon satar. Öbür yapıtı “Das Haus in Der Sonne” 1. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin çantalarında cepheye kadar gider. Bugün de Larsson ailesinin evinin milyonlarca resim haline gelip dünyanın her yanına dağıldığı biliniyor.
Evinin girişinde kapı üstünde “Carl Larsson’un ve Karısının Evine Hoşgeldin ey Aziz Kişi” yazılı. Bu yazıyı yılda yaklaşık 55 bin yerli ve yabancı ziyaretçi okuyor. Bu kapı her yıl Mayıs-Ekim aylarında açılıyor ziyaretçilere. Britta’nın iki kızı bilet satışına yardımcı oluyor ve on iki kadın rehber evi gezdiriyor, sırtlarında bir zamanlar Karin’in modelini çizdiği otantik giysilerle. Aslında ev hiçbir zaman ölü bir müze-ev olmamış. Ziyaretçiler çekildikten sonra yaşayan akrabalardan bir kısmı ortaya çıkıp atalarının yaşamını sürdürüyormuş. Bazı odaların ve mutfağın ziyaretçilere kapalı tutulması bundan olsa gerek. Yaz ortası bayramında da ev hısım akrabayla dolup taşıyormuş söylediklerine göre. Carl-Karin çiftinin yedi çocuğunun duvarlara sinmiş seslerine, benim Türk-İsveç kırması iki buçuk yaşındaki yeğenimin davudi sesinin de eklenmesinde hiçbir sakınca görmedi güzel rehberimiz. İsveçlinin çocuğa verdiği değer dillere destan zaten. Larsson’un ünü biraz da bu anlayıştan besleniyor olmalı. Çocuk resimlerinin çok sayıda olması da bunun kanıtı. Benim çok sevdiğim çocuklu resimlerden biri (1892 tarihli) kapı dinleyen ve anahtar deliğinden bakan muzip iki oğlanla iki kızı betimliyor; bir diğeri (1895 tarihli) kızı Britta’yı omuzuna almış ressamı gösteriyor. Çocuğunu omuzuna almış baba benim İsveç’te çok rastladığım ve sevdiğim bir görüntüydü.
Larsson’un mezar taşında da çocuklarının adı yazılı. Yumuşak bir tepenin üzerindeki küçük bir köy kilisesinin bahçesinde gömülü Larsson ailesi. Çiçekli bahçe, düzenli mezarlık, arkadaki yeşil yamaç, kırmızı boyalı ağaç ev, yandaki küçük dere, ilerdeki ormanlık, hepsi birden bir tablo güzelliğinde. Zaten bütünüyle Sundborn köyü cennetten bir köşe dedikleri cinsten. Burada ressam olunmaz da nerede olunur diyesi geliyor insanın.
Carl Larsson’un resmi sanatsal etkilenme açısından Japon baskısı ile Van Gogh arasında sayılıyor. Özellikle suluboyada usta olan bu verimli sanatçının yapıtları, evinden başka Stockholm’de ve Göteborg’da sergileniyor. Ocak ayında evinden bazı tabloların çalındığı haberi geldi, umarım sonra yeniden “Ev”e dönmüşlerdir.■
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 185 - 1 Şubat 1988














