Rahmi Saltuk


Rahmi Saltuk, bir halk müziği sanatçısı. Halk müziğinde geleneği geliştirici çabalardan yana bir halk müziği sanatçısı. Ne çok seslendirmeye ne de orkestraya karşı. Ama yine de mikrofonun başına yalın sazla geçiyor ve halk müziğimizin en güzel örneklerini halk ozanlarımızın tek söyleme geleneğiyle sunuyor.


Neden çok sesli bir halk müziği değil?

Nedeni, bu türü çok sevmem, yani tek başıma, sazımla söylemeyi sevmem.

Rahmi Saltuk, Şan Tiyatrosu’nda dört yıl aradan sonra yeniden verdiği konserde (bu konser, 26 Aralık 1982 günü saat 15.00’te yinelenecek) kimi zaman sazıyla tek başına sevda türkülerini söyleyen bir halk ozanı, kimi zaman bin kişilik bir koroydu. Ruhi Su’dan, Zülfü Livaneli’den, Yunus Emre’den, Nazım Hikmet’ten, Ahmed Arif’ten, Hasan Hüseyin’den en güzel sevda türkülerini seslendiren bir ozan ve bu türkülere gönülden katılan, salonu inleten, sadece dinleyenleri duygulandıran, hatta ağlatan, her yaştan kişinin oluşturduğu bir koro.

Saltuk’un konserinin teması "Sevda Türküleri’’ydi.
Bu, aynı zamanda sanatçının yeni yılın ilk aylarında piyasaya çıkacak olan uzuncalarının da adı.

Sevda Türküleri”, hangi sevdanın türküleri?

Sevda türküleriyle yalnız aşkın, sevginin türkülerini söylemiyorum. Yunus Emre’den "Aşkın aldı benden beni’’ bir sevda türküsü. Ama geleneksel "Odam kireçtir benim / Yüzüm güleçtir benim’’ de bir sevda türküsü. Yemen türküsü de. Bütün halkların güzel türküleri var, bu da bizim halkımızın en içten, savaşa, savaşın yıkımlarını bildiği, yaşadığı için karşı olan bir barış türküsüdür.

Rahmi Saltuk, 13 yaşından bu yana bağlama çalıyor. Halk türkülerini başlarda amatörce yorumlayan Saltuk, müzikte bir şeyler yapabileceğini anladığında çoktan gecikmişti, kendi deyimiyle. Üniversiteye (hukuk öğrenimi için) başladığı yıllarda “Niye operaya girmedim, zamanında?” diye uzun hayıflanmış. Ama iş işten geçmiş bir kere. 1968 yılında, müzikte kaçırılan fırsatlara yandığı bir sırada Halk Oyuncuları’ndan “Pir Sultan
Abdal’’ oyununda rol alması önerilmiş:

"Aslında, ciddi olarak seyirci karşısına çıkmam, aynı yılda, ama bu oyundan daha önceye, Aşık Nesimi için düzenlenen gecedeki bir rastlantıya dayanır. Aynı geceye çağrılı olan Ruhi Su İzmir’den gelemeyince yerine ben çıkmak zorunda kaldım. Tiyatro önerisi de, bu gecenin ardından geldi.

Derken "Pir Sultan Abdal’’ oyunu sahnelenmeye başlamış. Saltuk’un rolü müzikle içiçe.
“Ozan”ı oynuyor ve Pir Sultan’dan türküler söylüyor. Oyunun sahnelendiği günlerde Ruhi Su’yla tanışıyor.

Saltuk:En büyük emelim Ruhi Su’nun öğrencisi olmaktı. Tiyatronun Ankara’ya gitmesi ve benim okulu bırakıp Ankara’nın yolunu tutmam, Ruhi Su’yla doğrudan öğrenci hoca ilişkimizin oluşmasını engelledi. Ama daha sonraki günlerde ve tüm sanat yaşamım boyunca hep onu örnek aldım. Halk türküsüne bakışımda ve biçimsellik yakalamamda onun katkıları büyüktür.

Pir Sultan Abdal” oyunu Türkiye genelinde 700’ün üstünde sergilendikten sonra tiyatrodan ayrılan Rahmi Saltuk’un gerçek müzik serüveni bundan sonra başlıyor. Toplu gecelerde söylenen türküler, iki küçük plak ve kıt kanaat bir geçim derken, 1975’te artık solo konser verebileceğine inanıyor ve Sinematek’in onuncu yılı nedeniyle ilk solo konserini veriyor.


DÖRT YIL ARADAN SONRA

Ard arda gelen konserler, sonra yerini dört yıllık bir suskunluğa bırakıyor.
Bu sürede hukuk öğrenimini ve askerliğini tamamlıyor, Saltuk.

Ve yeniden dönüş: Dört yıl aradan sonra, yeniliklerin öyle sözü edilecek denli olmadığı söyleniyor. Açık söylemem gerekirse bu süre, istediğim çalışma düzeniyle geçmedi. Ama bu tür eleştirilere yaklaşımım şöyle: Kuşkusuz, bu türküleri benden, daha önce de dinlemiş olanlar var, ama ilk kez dinleyen yeni bir kuşak da. Halk türkülerini, bu tarzda, bu şekilde sunmak ve yeni dinleyiciler kazanarak sürdürmek istiyorum.

Rahmi Saltuk, Şan Tiyatrosu’nda, kendisini dört yıl özleyen dinleyicileriyle kucaklaşıyor. Hem de ne kucaklaşma, ne coşku.
Saltuk, bu coşkuyu, kendisine yöneltilen bu sevgiyi, hep “ustam”, "hocam’’ dediği Ruhi Su’yla paylaşıyor.

Ve şöyle diyor: Ruhi Su benim esin kaynağım, hem yorumcu, hem besteci, derlemeci olarak. Ancak müzikçi olmasam da, yine ona büyük saygı duyardım. Bu tuğlaların üstüste konulmasında büyük hizmetleri geçti. Halk müziğimiz, bu biçimiyle bin kişiyi bir araya getirebiliyorsa, bu onun sayesindedir.




Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 62 - 15 Aralık 1982

Dünyanın bütün çiçekleri


Nerede olursa olsun insan, bir kapalı kutu, bir küçük dünya... Yetiştiği ortamın ürünü.
O dünyanın kapılarını aralamak, yeteneklerinin, iç zenginliklerinin ortaya çıkarılmasını, serpilip gelişmesini sağlamak...
Dünyayı insanla güzelleştirmek..

Toplumların eğitim düzenlerinin baş sorunu bu değil mi? Bilgiyle, bilinçle işlenmemiş toprağa düşen tohum, sıkıştığı karanlık yerde çürüyüp, gider, onu altın başağa dönüştürecek olan emeğin toprağı, havası, suyu, güneşidir... İdil Biret, okulsuz bir köyde, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelseydi, devlet o yeteneğe gereken özeni göstermeseydi, övündüğümüz bu büyük sanatçıdan yoksun kalmayacak mıydık?

Bu yüzden çağdaş eğitim diyoruz, eğitimde fırsat ve olanak eşitliği diyoruz işte...

Milyonlara kalem tutmayı, ak kâğıt üstündeki kara yazıyı sökmeyi öğreten okullar, umudumuzun, geleceğimizin tarlaları... Öğretmenler o tarlaların yorulmak bilmez sevgi, özveri bahçıvanları... Hele ki yazın öğretmenleri... Çocuklarımızın insanlığın ekin ve sanat birikimine açan, onların düşüncelerini, duyarlıklarını geliştirmeye çaba harcayan emekçiler...

İngiliz tutucu partisinin Milli Eğitim Bakanı E. Baldvin, eğitime, eğitimciye gereken önemi verdiği için şöyle demiş 1938’de:

Öğretmen hiçbir zaman devletin uşağı olmamalıdır.
Yani hükümet ister sağ, ister sol, ister orta olsun, onun istediğini sandığı şeyleri savunmamalı, öğretmemelidir.
Öğretmenin tek amacı, gerçeği olduğu gibi belirtmek olmalı.

Hükümetlere düşen görev de böyle bir öğretmene özgürce çalışabilme olanakları sağlamak... 24 Kasım’ı Öğretmen Günü sayıp, “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetiştirmekten uzaklaşan anlayış, toplumun yaratıcılığını köreltmeye yönelik bir davranıştır olsa olsa... Ceyhun Atuf Kansu’nun “Dünyanın bütün çiçekleri” diyen o güzel öğretmenine kıyımdır:

Dünyanın bütün çiçekleri diyorum
Okulun duvarı çöktü, altında kaldım
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta
Yaz-kış bir şey söyleyen sonsuz toprakta
Çok çektim, yalnız kaldım, yaşadım
Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.

  • abece, öğretmenlerin çıkardığı aylık eğitim, kültür ve sanat dergisi (Ataç Sokak, 27/5, Yenişehir-Ankara. KDV içinde 400 TL).

Yurdun çiçeklenmesine, bu yolda çalışanlara tüm çiçekleri ulaştırmaya çabalıyor abece. O da öğretmen dünyası gibi bir özveri ürünü
(Öğretmen Dünyası. Aylık meslek dergisi. Selanik Caddesi, SSK İşhanı. Kat: 8. No: 512. Yenişehir-Ankara)

abece’nin Kasım sayısında Öner YağcıYaşama Katılmak” başlıklı yazısına şöyle giriyor:

Demokratikleşme kavgamızda bir eksiklik var gibime geliyor. İliklerimde duyuyorum bu eksikliği. Bu eksiklik utandırıyor beni. Bu eksikliğin aynı zamanda duyarsızlığımız olduğunu düşünüyor ve üzülüyorum. Ama öğretmenlerimizin her koşulda toplumumuzun göz bebeği olduğu gerçeğiyle avunuyorum. Bu üzünçle ve bu avuntunun bana verdiği yürek ferahlığıyla yazıyorum. Öğretmenden umut kesilir mi hiç?

Elbet kesilmez... Sokrates öğretmen, Galile öğretmen, ilkçağ karanlığından günümüze insanlığa ışık tutan dünyanın ve yurdumuzun tüm öğretmenleri elbet gözlerimizi açma, ateş yakma çabalarını sürdürecekler barışın, demokrasinin, insanca yaşamanın harcı onların alın teriyle, yürekleriyle karılacak...

Bugünlerde “Yaşamak Yasak” adlı romanı yayımlanan Öğretmen yazar Hasan Kıyafet (Yaşamak Yasak, Hasan Kıyafet, roman, İnsanca Yayınları, 221 sayfa, İstanbul) dergideki yazısında korku eğitiminin, kulluk eğitiminin yaygınlaştırılmasına karşı çıkıyor, General Fahri Belen’in şu sözleriyle pekiştiriyor düşüncelerini:

Korku, ulus için en büyük tehlikedir. Özgürlüğü zedeler, demokratik gelişmeyi baltalar. Korku, bir ulusun yüksek niteliklerini yok eder. Böyle uluslarda ahlak çöküntüsü başlar. Fikrî gerilikler, toplumsal hastalıklar görülür. Yaratıcı ve yapıcı zekâlar söner. Değerler siner ve susar. Bunların yerlerini besleme bilgiler, iki yüzlüler, dalkavuklar, demagoglar kaplar. Kötülüklere karşı kimse ağzını açmak yürekliliğini gösteremediği için ekonomik alanda nüfuz ticareti, emeksiz kazançlar ve vurgunculuk görülür. Rüşvet ve kayırma bir kanser gibi ulusal bünyeyi kemirir. Yöneticilerle halk arasında derin uçurumlar açılır.

Her sayısı değerli yazılarla yüklü, yalnız öğretmenlerin değil, herkesin okuması gerek abece’yi.

  • Sarnıç, Balıkesir Cumhuriyet Lisesi’nin yayın organı... Yağmur kokan, bereket kokan, su tadında tek formalık bir dergi. Öğretmen-Öğrenci imecesinin ürünü. Duyarlık, yetenek tomurcuklarının patladığı umut alanı. Hangi ozan, hangi yazar böyle bir alandan çıkmamıştır yola. İşini bilen, seven öğretmenlerin eğitim alanını nasıl verimli bir bahçeye dönüştürebileceklerini somutluyor “Sarnıç”. Bu sağlıklı yazın eğitiminin ürünlerinden örnekler verebilmek ne iyi olurdu.

Gönül Kocadağ’ın denemeciliğini aktarmakla yetinelim:

Hep düşünürüm. Geleceği düşünür, geçmişi düşünür, doğruyu düşünür, yanışı düşünür, kötüyü düşünürüm ve herşeyi düşünerek yaparım. Nasıl düşünmeyelim ki! Düşüncesizce yapılan işler çok kötü olurdu herhalde. Ama en önemlisi, insanın düşündüğünü uygulayabilmesidir.

Zaten Pascal da şöyle dememiş mi: ‘Kafasız, kolsuz bir insan düşünebilirim. Ama asla düşünemeyen bir insan düşünemem!’” (Düşünmek)

Düşünen, yazan, üreten insanlar yetiştiren okulun müdürü Osman Barut’u ozan-eleştirmen İbrâhim Oluklu ve arkadaşlarını kutlarız.

  • Gerçek Sanat, Ekim ayında çıkmaya başlayan bir dergi (Gerçek Sanat P. K. 935 Karaköy. İstanbul. 150.- TL).

Sanatçı elbet kendi toplumunun sesidir önce.

Dağlarca, “Kızılırmak Kıyıları” adlı şiirinde Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna
 Uyandırmazsan
 Uyanacak değil diyordu halkımız için.

Uyandırıcı, bilinçlendirici bir işlevi olmalıydı sanatın. Halkının sağladığı olanaklarla yetişen sanatçı bu gerçeği göz ardı edebilir miydi? “Gerçek Sanat” dergisi, çıkış duyurusunda: “Sanat, anlaşılır olmalıdır. Çünkü sanatın öğreticilik, eğiticilik, yol göstericilik gibi görevleri, sorumluluklar vardır. Böyle olunca, bir sanatçı için hayatın tüm ilişkilerini bütün boyutlarıyla kavramış olmak zorunludur. Aksi halde ortaya koyduğu şey, hayatın değiştirilmesinde olumlu hiçbir rolü üstlenemeyecektir diyordu. Toplumcu gerçekçilik tartışmaları adı altında saldırıların yoğunlaştığı şu günlerde izlenmesi gereken bir dergi “Gerçek Sanat”...




Mehmet Başaran | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 157 - 1 Aralık 1987

Pink Floyd - Duvar


Emek Sineması’nın fuayesi gençlerle dolu. Uzun süredir görmeye alışmadığımız oranda.
Kızlı, erkekli bir sinema olayını izlemeye gelmişler. Ne güzel.

O sinemanın karşısında oynayan “Aaahh Belinda” filminin izleyicileri ile çıkışlarda ünlü Yeşilçam Sokağı’nın başında İstiklâl Caddesi’ne çıkmadan önce kümelenmeleri Film, sinemada izlenirdiyenlerin yüreğini coşturuyor.

Her ne denli daha Lüks, Lale inşaat nedeniyle kapalı ya da kiralıksa, Saray Sineması’nın afişlerle soluyan fener tahtaları bir duvar gibiyse, gençler izlenmeye değer filmleri görmeye geliyorlar, gelecekler. Çevrelerine örülmeye çalışılan duvarları şu gün için yıkamasalar da, aşacaklar. En azından kendi içlerindekini “Pink Floyd-Duvar” filmini izledikten sonra duvarlarla böylesine ilgilenmemiz doğal, değil mi? Ne denli film sanatının olanaklarından büyük ölçüde yararlansa da, seksen beş dakika süren bir film-klip, yani şarkıların tanıtılması için plak şirketlerince çekilen ve şarkının doğurduğu görsel izlenimleri hızlı bir tartımla potansiyel plak alıcısını heyecanlandırmayı amaçlayan video-kliplere benzer bir görsel olay, “Pink Floyd-Duvar”.

Görsel olay tanımını yeğlememizin nedeni, filmin gerçekten gerek canlandırma sineması tekniklerini, gerekse klasik film öğelerini, seksen beş dakika boyunca bir an bile nefes almanıza olanak tanımadan, endüstri çağının ve günümüz “rock” müziğinin tartımına ulaştıran bir kurgu ile kullanarak, izleyiciyi etkilemesi. Neredeyse Pink Floyd’un müziğini geriye iterek. Öylesine ki, belli bir dünya görüşü içeren ama ağır bir şive ile söylendiği için ne denli iyi İngilizce bilseniz bile anlayacağınız şarkı sözlerinin özenle çevrildiği alt yazıları bile bir süre sonra okumaya gerek görmüyorsunuz.


“DUVAR”IN SERÜVENİ

Şimdi soralım kendi kendimize nedir bu dünya görüşü diye. Gelişmiş endüstri toplumlarının tüm değerlerinin sarsıldığı İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrası doğan çocuklar, tutunacakları dalları tüm ergenlik ve yetişkinlik çağlarında aradılar. 1960’lı yılların ortalarında bir yönüyle her şeyi bırakmaya yönelen çiçek çocukları ve bunlara tepki olarak gelişen siyasal eylemciliğin yol ayrımında kararsız bekleşen büyük bir çoğunluğun fantezilerini beslemek için, çığlık atabilecek gücü kendilerinde bulan Beatles sonrası toplulukların hafif dumanlı, bu nedenle gri ama acı çeken ve bu acıyı elektronik ses üretici ve yoğaltıcılar yardımıyla, yığınlara müzikal çığlıklar olarak ulaştıran bir dünya görüşü. Genellikle kara kara kapkara ve gece takılan güneş gözlükleri, ya da gözler üzerine düşürülen kâhküllerle gizlenen bu dünya görüşü, her şeyi para ve metaya dayanan bir düzene karşı duyulan tepkiyi genellikle sert tartımlar ve tiz seslerle dile getiriyordu müzik dünyasında. Güçsüz kılınmış, yaratıcı gücünü dile getirmesine olanak verilmeyen, çocukluğunun anılarını savaşın ve savaş sonrası günlerinin acıları lekelemiş ve korkutmuş bir neslin, içine dönüp transistörlü radyoları kulaklarına dayayarak kendileri gibi milyonlarla paylaştığı müziği dinleyerek, kendisine somut koşullarda aradığı yeri fantezilerde arayışıydı bu.

Pink Floyd’un, pamuk tarlalarında çalışan kölelerin bağırlarından kopup gelen “blues” türünün iki ustası Pink Anderson ve Floyd Council’in ilk isimlerinden esinlenerek kendilerine ad takmaları da rastlantı değil. Bu topluluk üzerine ülkemizde çağdaş kitle müziği üzerine ender çıkan yayınlardan birisi olan ve konusuna uygun bir içtenlikle Orhan Kâhyaoğlu’nun ve Sinan Güler’in birlikte hazırladıkları “Pink Floyd”da, topluluk üyelerinin toplumsal gelişme içindeki etkileşimlerden bağımsız olarak gelişmediğini öğreniyoruz.

Bilinçli bir yöntemle olduğu söylenemezse de duygularını, iç çatışmalarını, yaptıkları müzikle yoğurup, geniş kitlelere çıkmazlarını sanat yoluyla sunmaktı çabaları.

1965’lerde kurulan Pink Floyd’un ilk iki yıl gizli beyni olan Syd Barret’tan sonra grubun çoğu bestelerine ve şarkı sözlerine imzasını atan Roger Waters’ın, topluluk on yıl başarıdan başarıya koştuktan sonra, 1977’lerde bir banda kaydettiği bestelerini 1978’de arkadaşlarına dinletmesiyle başladı konumuz olan “Duvar”ın serüveni.

(Topluluğun kuruluş evreleri, üyeleri ve uzunçalarları hakkındaki bilgiler ile bu uzunçalarlardaki sözlerin çevirisini okumak için yukarıda sözün ürettiğimiz yapıtı okumanızı salık verip, “Duvar"a sıçrıyoruz burada.)


MÜZİKAL BİR PSİKANALİZ

Babasını İkinci Dünya Savaşı sırasında yitirmiş olan Roger Waters, neredeyse müzikal bir psikanaliz diye nitelendirebileceğimiz yapıtlarında kendini ve çaresizliğini deşiyor, kahramanı Pink aracılığı ile.

Pink bir yıldız. Ünlü bir müzik yıldızı. Hayranları olan, parası pulu olan, onlarca gitarı olan bu yıldız yalniz ama. Evrendeki sönmüş ama, daha milyonlarca yıl, ışığı bize gelecek bir yıldız gibi. Bir otel odasında televizyon izliyor. Televizyonu uzaktan kumandalı. Kumanda Pink’in elinde ama seçenekleri televizyon kurumlarının kendisine sunduğu kanal kadar. O zaman ne yapmalı? En yalnız anlarımızda yaptığımız gibi istesek de, istemesek de beynimizin ve gönlümüzün kanallarının sunduğu geçmişimizin korkularını, tutkularını, karabasanlarını, sevgilerini su yüzüne çıkartmaktan başka. Hoş, onlar biz istemesek de bu güç durumumuzda sanki işleri kolaylaştırır gibi gelip yanıbaşımıza oturuveriyorlar.


Pink de babasını anımsıyor. Kendisini fazlasıyla korumaya çalışan, sevecen ama biraz da bu anacan sevecenliği abartan anasını. Baba özlemini çektiği yerler belki de filmin en dokunaklı yerleri. Küçük Pink’in elleri cebinde, babalarıyla parkta oynayan çocuklara özenmesi, birden gidip hiç tanımadığı bir adamın elini tutuşu, kendi çocuğunu öbür eliyle tutmuş adamın Pink’i itişi, tren istasyonunda savaştan babalarının dönmesini bekleyen çocuklar arasında yapayalnız bekleyişi, çok etkiledi beni. Bu tür sahnelere film boyunca sık sık geri dönülmesi, Pink’in bilinçsizce bir yol gösterici, bir bilinç ışığı aramasının kanıtı mıydı acaba? Bilinçten çok duygular ve duyarlıklar üzerine bir film olan “Duvar"dan, böylesine bir kesin yargı üretmesini bekleyemesek de, algılayabildiğimiz izlenimleri bir sıraya koyduğumuzda bu yargıya varabiliyoruz. Film zaten önerilerden çok karşı olunan olguları sergiliyor.


ÖLÜM YA DA DELİLİK

Aile ocağında aradığını bulamayan Pink’i okulda daha da vahim duvarlar bekliyor. Bir “seri üretim” mekanizmasından başka bir şey olmayan eğitim düzeni, büyük domuzların birer domuzcuğa dönüştürdüğü çocukların, tek düze bir tartımla uygun adım yürüdükleri ve giderek yaşamın gerçek güzellikleri ile insanın yaşamın yaratıcı gizilgücünden uzaklaştırıldıkları yöntemlerle insan ile yaşam arasına bir duvar daha örüyor. Hepsi hepsi bir tuğlasın duvarda.


Müziğin gücünden yararlanıp bu duvarı aşmak isteyen Pink, ünlü bir yıldız olunca bu ünü başka bir duvar oluşturuyor çevresinde. Çok sevdiği karısını da ardında bırakıp, başkasının, nükleer silahsızlanma için savaşım veren ve yaşamı sevdiği bu uğraşı ile kanıtlanan bir adamın, kollarına iten bir duvar bu. Kendisinin acılarını ve özgürlük istemlerini gitarı eşliğinde kulaklarına haykırmak istediği kitlelerin müziğin tartımıyla kaçınılmaz bir biçimde yine bilinçsiz bir uygun adım yürüyüşe geçmeleri zıvanadan çıkarıyor Pink’i. Konser denen toplu gösterilerin, görkemli faşizan kitlelerin heyecanından başka tür bir heyecan taşımadığını görüyor. Pink’in beyni de, gönlü de taşıyamıyor bu yükü, bu sorumsuzluğu, bu umutsuzluğu. Fanteziler ne denli renkli görünürse görünsün, bir süre sonra karabasanlara dönüşmemeleri olanak dışı. Dünya şöyle ya da böyle gözü dönmüş yığınların şiddeti ile besleniyor sanki. Kendi konserlerindeki yoğun çılgınlık da değişik değil bu şiddetten. Üstelik bu şiddetin yaratıcılarından birisi de Pink’in kendisi. Artık iyice yalnızdır Pink. Ölüm ya da delilik arasında bir tercih yapması gerekir. Ölmeye bırakmadıklarından aklını yitirmekten başka çare bırakmayacaklardır ona. Bu son darbenin doğurduğu ve filmin en can alıcı parçası “Trial-Yargılamada, Pink, kendi kendisini duvarı yıkmaya mahkûm eder. Ve duvar filmin sonunda yıkılır. Nasıl, hangi yöntemle? Onu bilemeyiz. Herkes kendi duvarını kendi yıkacaktır.

Bana biraz bireysel, duygusal ve kolay gelen bu yaklaşımın nedenlerini ve bu görüşü doğuran toplumsal süreçleri yukarıda zaten vurguladığımızdan, “Pink Floyd-Duvar”dan bir öneri beklemek gereği yok zaten. Kendilerine “Protest-Karşı çıkanmüzik türü dendiğinden bunu anlamak da olası.

Özlemimiz, bir duvarın değil, yaşanası bir dünyanın rengârenk yapıtaşlarına.



Yavuzer Çetinkaya | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 157 - 1 Aralık 1986