yapay zekâ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yapay zekâ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bilgisayar ve Düş Kurma Hakkı


Sibernetik ile roman kelimelerini yanyana gören okuyucu, şu soruları aklına getirmekte çok haklıdır.

“- Ne demektir, sibernetik roman?.. Tarihi roman, polisiye roman, science fiction (bilimsel hayal) roman...v.b. gibi,
sibernetik roman diye “Yeni bir roman türü” mü ortaya atılmaktadır?..

“- Yoksa “nesir” ve “nazım” türleri yanı sıra, bir de “sibernetik teknik” yazı türü mü ileri sürülmektedir.”

Eğer bu sorulara kısaca karşılık vermek istersek “- Evet!.. Her iki durum da söz konusudur!..” diyeceğiz.

Yaşadığımız yüzyıl bir “sibernasyon çağı” olarak geliştiği, insanların birbirleri ve makinelerle olan yakın işbirliği bir “komputerleşmiş toplum” yapısı oluşturduğu için “roman türü yazı sanatı” da bu gelişmeye uygun bir evrim göstermek zorunda kalacaktır. Ancak konumuza girmeden önce “sibernasyon çağı” ve “komputerleşmiş toplum” adlandırmaları ile nelerin dile getirilmek istendiğine kısaca değinmemiz gerekmektedir.

Komputerleşmiş Toplum (İngilizce The Computerized Society) adlandırması, yalnızca günümüz teknik bilim çevrelerinde değil, yönetim bilimleri ve sosyal bilim çevrelerinde de çok sık olarak kullanılmaktadır. “Komputerleşme” kelimesi, basit bir anlatımla “insan aklının yapacağı işlerin elektronik makineler tarafından yapılması ve bu durumun, tüm ilişkilerimize varacak bir düzeye yaklaşması” demektir. Nitekim, bu konudaki çalışmaları kitabında belirtmeye çalışan yazar “..İster bir yönetim sistemi, isterse profesyonel bir çalışma alanı olsun, buralarda fiziksel ürün işlemleri, bilgilerin kontrolu yolu ile kendiliğinden ayarlanmakta ise, bu sistem “komputerizasyon” alarak tanımlanabilir..” 1 demektedir.

Bu çok basit gibi gözüken tanımlamayı biraz açacak olursak, şu durumlarla karşılaşacağız. Profesyonel çalışma alanı, ister bir imalat işi, ister bir müzik sanatı yapımı işi, ister bir teknik dizayn çizme işi, ister bir hekimlik çalışması ve isterse bir edebiyat çalışması olsun, “Bilgi akışı ve kontrolu”, eğer elektronik makinelerle yapılıyorsa, o sistem bir “komputerizasyon”dur. Tüm çalışma alanlarını bu sistem ile sürdüren ülkeler de, “komputerleşmiş toplum” yapısını sürdürmektedirler. Ülkemiz henüz böylesine bir “komputerleşmiş toplum” yapısı içine girmemiş olmakla birlikte, her geçen gün “Bilgiye dayalı işlemlerin komputerlerle sağlanması” hızla gelişmektedir.

Şimdi de gelelim “sibernasyon çağı” adlandırmasına:

Sibernetik bilginlerinin ortaya koydukları sistem ve “Üstün ayarlama yetenekleri olan elektronik makineler” öylesine geniş bir çalışma alanı içine yayılmışlardır ki, “sibernasyon çağı” adlandırması kendiliğinden doğmuştur.

Brunel Üniversitesi Sibernetik Bölümü Başkanı Prof. George, bu durumu şöylece özetlemektedir:

..Artık çeşitli işlem biçimlerini kapsayan “Akıl Dereceleri” ile belirli amaçlara yönelmiş “İnsan Aklı”nı ayrı yerlere koyup değerlendiremeyiz. Bu “Yapay Beyin” (ya da yapay akıl) üzerindeki çalışmalara “Sibernetik” ve onun uygulanmasına da “Sibernasyon” diyoruz..” 2

İşte bu “yapay akıl” (artificial-brain) ile “insan aklı” (human-brain) arasındaki ilişkiler öylesine gelişmiş ve öylesine ilginç uygulamalar sergilemiştir ki, yaşadığımız yüzyılın bir “sibernetik çağ”dan başka bir biçimde adlandırılamayacağı kendiliğinden ortaya çıkmıştır.

Hiç kuşku yok ki, böylesine bir “teknik gelişim” içinde bulunan toplumda, “edebiyat ailesini oluşturan” yazarlar da, hem bu gelişmeden yararlanmaya çalışacaklar ve hem de kendi yönlerinden, gelişmeye bir katkıda bulunmaya çaba göstereceklerdir. Yukarıda roman türlerini özetlemeye çalışırken “science-fiction” (bilimsel-hayal ya da hayal-bilim) türünü özellikle belirtmeye çalışmıştım. Çünkü sibernetik teknik ve biliminin en rahat gelişme alanı bulduğu roman türü “science-fiction” alanı olmuştur.

Bu satırları okuyan roman yazarlarından bazıları belki hemen eleştiriye geçeceklerdir:
“Canım efendim!.. Science-fiction denilen roman türü de nedir ki?..
Ülke gerçekleri ile ilgisi olmayan hayal ürünleri.. Uydur uydur, yaz!..”

Bu ya da buna benzer eleştiri ve görüşlere herhangi bir karşılıkta bulunmadan şu durumlar saptamamız yararlı olacaktır sanırım.

1- Her roman yazarı, (diğer tüm sanatçılar gibi) hayal gücünü kullanır.

2- Science-fiction roman yazarı ise hayal gücünü bilimsel veriler üzerine kurar.

  • Biyoloji bilimi üzerine kurulmuş olanlar, “biyolojik hayal-bilim romanı”,
  • astro-fizik bulgulara dayananlar “astro-fizik science-fiction romanı”,
  • psikolojik ya da para-psikolojik verileri geliştirenleri ise “psikolojik hayal-bilim romanı” v.b. şekilde adlandırılabilirler.

3- Bilimsel verileri işleyerek, “hayal-gücü”nü kullananlar, “science-fiction yazarı” olabilirler. Ancak bilimsel veriler ile ilgisi olmayan roman yazarları, (kalemleri ne kadar kuvvetli olursa olsun) “hayal-bilim roman yazarı” olamazlar. Olsa olsa, “peri masalı yazarı” olurlar.

Tam burada, çağımız ünlü science-fiction yazarlarından fizikçi Kurt Vonnegut’un bu konudaki görüşlerine yer vermek isteyeceğiz.

Şöyle, diyor Vonnegut:

“Ne zaman kitaplığımdaki dolaplardan “hayal-bilim” bölümünü açsam, başıma bir ağrı saplanır. Özellikle şu çok ciddi eleştirmenlerin yaptıkları yanlışlıkları ve saçmalıkları hatırlar ve çileden çıkarım. Oysa ki, bu eleştirmen kişilerin, “hayal-bilim” bölümünün içine girebilmeleri, ancak teknolojiyi anlayabilmeleri ile kabildir. Fakat bu konuda üniversiteler sorumludur. Edebiyat uzmanları savaş teknolojisine uyumda bulunmamış oldukları için, bilgin ve teknisyenleri bir kenara itip yalnızca kendi espri ve mizah yetenekleri ile övünürler. Bu uzmanlar fizik ve kimyadan hoşlanmadıklarından, onların gözünde mühendisler, espri ve mizah yeteneğinden yoksun, sıkıcı insanlardır. Ne hazindir ki, “hayal-bilim” konusunda en yetkili eleştiriler bu tip edebiyatçılar tarafından yapılmıştır. Onların teknoloji karşısındaki ürpertileri nedeni ile “hayal-bilim”i hor görmelerini doğal karşılamak gerekir...” 3

Evet.. Sibernetik bilimini kuranlar da elektronik mühendisleri, matematik bilginleri, nöroloji uzmanları ve fizikçilerdir.
Çağımızın en ünlü “Science-fiction yazarları” ise “bilimsel verilere dayanarak” hayal gücünü kullanan bilginlerdir.

  • Astro-fizik profesörü Fred Hoyle,
  • biyoloji profesörü Isaac Asimov,
  • fizikçi ve elektronik uzmanı Arthur C.Clarke ve
  • fizikçi Kurt Vonnegut..v.b. gibi.

- Pekiyi sibernetikçilerin “hayal-bilim yazarlığı” ne getiriyor?..”

Şunu getiriyor:

Sibernetikçiler “insan ile makine” arasındaki “bilgi alış-verişi”nin gitgide daha da artan bir hızla geliştiğini çok yakından gözlemekteler. Ortaya koydukları, “insan-beyni ve yapay-beyin ortak çalışması”nın, çok yakın bir gelecekte “insan beyni ve yapay beyin ortak yaşamı”na (kısaca insan-makine simbiyozuna) dönüşeceğini kolayca sezinlemekteler. Geleceğin dünyasının da, (eğer çevre kirlenmesi ya da savaş ile sona ermez ise) “ultra sibernetik bir dünya” olacağını görmekteler. O halde, sibernetikçi “hayal-bilim yazarları”nın bu konuda topluma yapacakları katkı, onu “geleceğin dünyasına hazırlamak”tır.

Sibernetik bilginleri ve elektronik uzmanlarının çalışmaları,
  • “elektronik müzik”,
  • “seramik-sibernetik”,
  • “elektronik hemşire”,
  • “komputerle teşhis”, v.b. uygulamaları çoktan geride bırakmıştır.

Günümüz astro-fizik bilginleri “çok duyarlı elektronik beyinlerle uzay varlıkları ile temas” konusunu araştırmakta, yine günümüz biyo-sibernetik, nöro-sibernetik bilginleri ile elektronik mühendislerinin ortak çalışmaları ile “insan-makine ortak yaşamı” konusu incelenmektedir. “Sibernetik organisma” kelimelerinin baş harfleri alınmak suretiyle oluşturulmuş, kısaca “siborg” (İngilizce Cyborg) adı verilen, bu “yeni tür varlığın” meydana getirilmesi hazırlığını sürdürmektedirler!..

Uzay araştırmaları, astronot adındaki insan yönetimindeki “füze” ya da “uzay gemileri”nin uzayda uzun süre kalamayacağını, çünkü bu “astronot” için gerekli olan yiyecek, içecek ile oksijen depolarının, “uzay gemileri”nde en büyük ağırlığı meydana getirdiğini açıkça göstermektedir. Bu durumda insan yerine “insan beyninin elektronik makine ile ortak yaşamından oluşan” başka bir uzay pilotu, kısaca “sibernot”un uzaya gönderilmesinden başka çıkar bir yol görülmemektedir. Ancak bu “makine-insan sentezi”nden oluşan “yeni tür varlık”, uzayda yıllarca süren uzun yolculuklar yapabilir ve uzayın soğuğundan ve kendisine çarpan dalgacık ve titreşimlerden etkilenmeden, “gezegenler arası dünya büyükelçiliği görevi”ni başarı ile sağlayabilir!..

Burada hemen hatırlatmamız gereken çok önemli bir durum var. O da, bu “siborg” ya da “sibernot”ların insan beyninden çok daha güçlü bir yeteneğe erişmesi!.. Bir “siborg”, bağlı olduğu komputerin yardımı ile birkaç yer ile aynı anda “bilgi alış-verişi” kurabilir ve denge kurup “ayarlama” yapabilir!

Bu yeteneği ile birkaç şeyi aynı anda düşünebilir ve aynı anda da karar verip uygulayabilir!
İyi amma böyle bir durum bir romanda nasıl belirtilebilir?..
Sanıyorum ki konumuza iyice yaklaştık.

Amerikalılar, İngilizler ve Almanlar yanı sıra Ruslar da aynı konu üzerinde durmaktadırlar.

Rus sibernetikçisi ve science-fiction yazarı Igor Rosokhovatsky, “Sen Döndüğün Zaman” adlı hikâyesinde, bir “siborg”un aynı anda üç-dört şeyi birden düşünebilmesini yepyeni ve ilginç bir yazı türü ile göstermektedir. Hikâyenin kahraman olan bir adam laboratuara konulmuş, organlarından ayrılan “beyni” sentez edilerek bir makine ile ortak yaşam durumuna getirilmiştir. “Syntehomo” adı verilen bu varlık hikâyenin diğer kahramanı ve bir insan olan, ağlayan bir kızı görür. Bu kıza yardim etmek ister. Bu anda da kızın beyninden akan düşünceleri üstün yeteneği ile okuyabilmektedir. Kız onu evine götürür. Syntehomo’nun, kendisini tanımadığı halde, adı ile seslenmesinden şüphelenmiştir. İçeriki odada, annesi ve ninesi ile durumu tartışır. Aynı anda ise, bu düşünceleri ayrı ayrı okuyan “Syntehomo” (kısa adı ile Synhom) düşünmektedir.

Şimdi hikâyeyi, Igor Rosokhovatsky’in sunuşu ile izleyelim:


Öyle sanıyorum ki, bu tür bir yazı biçimi ile ilk kez karşılaşıyorsunuz. Gerçi, bir başka yazar, İngiliz ünlü science-fiction yazarı Aldous Huxley de “Yeni Dünya” adlı romanında “tüpler içinde doğup büyüyen çocuklar” hakkında “ilginç görüşleri”ni ortaya atarken, “ilginç bir yazı sistemi”ni de uygulamıştı.5 O romanında, ayrı yerlerde ve başka başka kişiler arasında cereyan eden konuşmaları birbiri altına sıralamıştı. Okuyucu, romanın akış seyri içinde, ayrı ayrı yerlerde süregelen görüşmeleri, aynı sayfanın içinde, birbiri ardı sıra gelen satırlarla izliyordu. Ancak Rus sibernetikçi hayal-bilim yazarının, yukarıda aynen aldığımız satırlarındaki sunuş biçiminde değildi.

Bu iki örnekten de açıkça görülmektedir ki, “science-fiction yazarları” roman ve hikâye yazılarına yepyeni bir biçim getirmişlerdir. Ancak sibernetik ve elektronik teknolojideki gelişmeleri gözönüne alarak science-fiction romanları yazanlar, bundan çok daha önemli bir çalışmada bulunmaktadırlar. Bu da, yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi, “hayal güçleri” ile geleceğe atlayabilmeleri” ve bugünkü bilimsel ve teknolojik gelişmelerin, yakın bir gelecekte hangi aşamalara varabileceğini bugünden resimlendirebilmeleridir. Nitekim İngiliz fizikçisi ve elektronik uzmanı Arthur C.Clarke2001 - Uzay Yolu Macerasıadlı science-fiction romanında “HAL 9.000” adlı, “elektronik bir beyin”in, uzay gemisini yönetirken kıskançlık krizleri geçirebileceği ya da kendisine karşı gösterilen güvende sarsıntı olması durumunda anormal davranışlarda bulunabileceğini anlatmaya çalışmıştı.6

Yapay beyinler”de, insana özgü davranış ya da kıskançlıklar sözkonusu olabilir mi?..

Bu konuyu da, bir başka bilgin ve science-fiction yazarı Prof. Isaac Asimov, “Robotlar” adlı romanında işlemeye çalışmıştı. Belirli bir biçimde programlanmış olan “Robotlar”, o program gereği ne ise, onu aynen uyguluyorlardı. Bu uygulamaları insanlara ters gelse bile, hiç aldırış etmeksizin aynen uyguluyorlardı. Ta ki bu uygulamaları, insanları tehlikeye atıncaya kadar. Tehlike durumu sözkonusu olunca o uygulamadan vazgeçiyorlardı. Çünkü tüm robotların ana programlanması “insanların tehlike içinde  yalnız bırakılmayacağı ve hemen yardımlarına gidileceği” üzerinde toplanıyordu.7

Geleceğimiz dünyası için gerçekten çok önemli bir konu ve doğrusu ya çok yerinde bir “programlanma sistemi”.

Şu iki özet örnekten de anlaşılıyor ki, sibernetik biliminin ortaya koyduğu gelişmeler, science-fiction yazarlarına çok büyük bir ışık tutmakta ve onları, hayal-güçleri”ni çalışmaya zorlamakta. Aynı anda da, “yapay beyin ve robot teknolojisi” üzerinde uğraşıda bulunanlara çok önemli bir uyarıda bulunmakta. “Elektronik makineler”in, kendiliğinden karar verip uygulamada bulunabilen “geri merkez”lerin bu yeteneklerinin yakın bir gelecekte çok daha güçleneceğini ve üstün bir denge kurabilme (ultra-stability) durumuna geçebileceğini vurgulamakta. Kısaca “makinelerin programlanması” ve “yapay beyin şartlandırılması” konusunda yepyeni çalışmalara girişen bilgin ve teknisyenlerin, bu durumlar gözönüne almalar gerektiği şimdiden belirtilmektedir.

Teknik gelişmeleri ele alarak, “bu gelişmelerin de önüne atlayabilme” çabası ile kaleme alınmış olan, bu “yeni edebiyat türü”ne, belki bazı okuyucu dudak bükecektir. Olayları “tarihsel gelişim” ya da “sosyo-ekonomik nedenler” üzerine oturtarak açıklamak tutkusunda olanlar ise belki de çok daha sert bir biçimde eleştiriye geçeceklerdir. “- Ne demek, “teknik hayal-bilim roman” ya da “sibernetik-roman”?.. Ortada üzerine eğilinmesi gereken bu kadar sosyo-ekonomik problem varken (ya da tarihsel-eğitim ve kültür problemi varken), yazar böyle boş hayallerle uğraşamaz!..” diyeceklerdir.

İleriye sürülebilecek bu ya da buna benzer görüş ve eleştirilere karşı, ünlü fizikçi ve elektronik uzmanı ve hayal-bilim yazarı Arthur C.Clarke’in “Geleceğin Çehresi” adlı kitabından şu satırlarını buraya aynen almakla yetineceğim.

..Jules Verne ve H.G. Wells’in ünlü adlarını andıktan sonra şunu açıkça söylemek istiyorum ki: “Geleceğin olanakları”nı tartışmak konusunda ancak “hayal-bilim yazar ve okurları” gerçekten yetkili olabilirler. Bu edebiyat türünü, (bir kaç yıl öncesine kadar olduğu gibi) bilgisiz ya da açıkça kötü niyetli eleştirmecilere karşı savunmaya artık gerek kalmamıştır. Fakat biz burada “hayal-bilim”in edebi niteliklerini inceleyecek değiliz. Biz onun yalnızca teknik yönü ile ilgileneceğiz. Son otuz yıl içinde onbinlerce kitap geleceğin “hayale sığabilen” (ya da sığamayan) olanaklarını işlemiştir. Olması mümkün olan herşey, şurada burada, kitaplarda ve dergilerde yer almıştır. Önümüzdeki on yıldan öteye uzanan gelecek hakkında bir görüş sahibi olmak isteyen kimse için “hayal-bilim yayınları”, eleştirici (sıfat önemlidir) bir gözle okumak vazgeçilmez bir öğrenim yoludur. Geleceğin gerçekleri geçmişin fantastik hayalleriyle kıyaslanamayacak kadar büyük olduğundan, bir “Ab inito” (başlangıçtan beri tasarlanamayan) durumundadır. Bu gerçek özellikle “hayal-bilim”i, arada bir açıkça alay konusu yapan ikinci sınıf bilimcilerin hoşuna gitmeyebilir. (Şimdiye kadar gerçek bir değeri olan bilim adamlarının böyle bir şey yaptıklarını görmedim. Hayal-bilim kitapları yazan gerçek bilim adamlarını da tanıyorum). Gerçekte eğer bir kimse, geleceği gerçekçi bir tutumla göz önüne almaya yeter bir “hayal gücü”ne sahip ise, bu “yeni edebiyat türü”, onu hemen kendisine çekecektir. “Hayal-bilim yazarları”nın yüzde birinden fazlasının inanılır kâhinler olacağını iddia etmiyorum. Amma “inanılır kâhinler”in yüzde yüzü ya “hayal-bilim okuru” ya da “hayal-bilim yazarı” olacaktır...” 8

Arthur C.Clarke’in bu kitabında “bilimsel hayal” ve “sibernetik gelişimin geleceği” hakkında çok ilginç örnekler yer aldığı için daha fazla ayrıntıya girmiyor ve (konuyu ilgi duyan okur ve yazarlara) ünlü bilgin ve yazarın özellikle bu kitabını okumalarını salık veriyorum.

Ve bir kez daha vurgulamak istiyorum:
..Sibernetik çalışmalara hızla geçilmesi,
sosyal ve teknik yaşantımızın, batı ülkeler düzeyine ulaşmasının en önemli adımını meydana getirecektir..” 9
_____________________
  1. ROSE Michael
    COMPUTERS, MANAGERS AND SOCIETY Penguin Book Ltd. Middlesex. 1971. Sa: 13-14.
  2. GEORGE F.H.
    CYBERNETICS IN MANAGEMENT Pan Books Ltd, London. 1970. Sa: 44.
  3. VONNEGUT Kurt
    WAMPETERS-FOMA-GRANFALLONS Dell Publishing Co. New-York 1976. Sa: 1-2.
  4. THE ULTIMATE THRESHOLD
    A Collection of the Finestin Soviet Science-Fiction. Edited and translated by Mirra Ginsburg. Penguin Books Ltd. 1978. Sa: 151.
  5. HUXLEY Aldous
    A BRAVE NEW WORLD (Yeni Dünya) Milli Eğitim Bakanlığı Ya. Ankara. 1943.
  6. CLARKE Arthur C.
    2001 A SPACE ODYSSEY (2001 Uzay Yolu Macerası) K Yayını İstanbul. 1973.
  7. ASIMOV Isaac
    ROBOTLAR Milliyet Yayını. İstanbul. 1976.
  8. CLARKE Arthur C.
    PROFILES OF THE FUTURE (Geleceğin Çehresi) Yapı ve Kredi Bankası Ya. İstanbul. 1970.
  9. AKMAN Toygar
    BİLİMLER BİLİMİ SİBERNETİK Milliyet Yayını. İstanbul 1977. Sa: 356.

Toygar Akman | sanat olayı - Sayı: 16 - Nisan 1982
_______________________________________________________________________________________




İşte yeni bir gün doğuyordu: Yine sisli, yine hüzünlü, yine...,

Tümcedeki vurguyu tamamlamak için bir sıfat daha gerekli. Belki daha önce kullanılan sıfatların birini değiştirmek de iyi olacak. Öyleyse basalım bir tuşa. İşte yüzlerce seçenek, yüzlerce sözcük size. Daha önceki bölümlerde metnin akışına en uygun olanı da özellikle belirtilerek. İster o sözcüğü, isterse bir başkasını seçin: ....., yine kasvetli.

Romanın kahramanını en son nerede bırakmıştık? Yine bir tuş ve makine açıklıyor: Bir staddaydı, 38 yaşında. Sevgilisinin kendini terk ettiğini yeni yeni anlıyordu. Kurgu tamam. Şimdi sıra yazım hatalarını kontrol etmede. Son paragrafı “düzeltici” düğmeye emanet ederken, metnin daha önceki bölümlerini hafızaya alalım. Ancak kitabın bir an önce piyasaya çıkmasını sağlamak için bir düğmeye daha basalım ki yayıncının telematik alıcısına geçsin.

İlk mikro-yayın gerçek bir düş kırıklığı oldu. Lazer ışınıyla çalışan baskı makinesi 50 kopya bastı. 40’ı kitabevlerine deneme için gönderilmek üzere, 10’u basın temsilcisinin seçtiği eleştirmenler için. Sonuç: Düşkırıklığı. Yalnızca iki tanesi satıldı kitapların. Gazeteciler ise, bu kitaplardan söz etme gereğini bile duymadılar. Bunun üzerine yayıncısı, son bölümleri yeniden gözden geçirmesini istedi. Karar vermişti artık. Yeni düşkırıklıklarına meydan vermemek için, kendi yapıtının yayıncısı olacaktı.

Aslında “elektronik yayın” yeniydi ama, bir süredir de sözü edilen bir olguydu. Son olarak Meksika’daki Uluslararası Yayıncılar Birliği Kongresi’nde tartışmaların odağı olmuştu bu kavram. Aynı şekilde Paris’te düzenlenen 4. Kitap Sergisi’nin de ana temasıydı.

Geniş sözcük dağarının yanı sıra, baskı tekniğinde sağladığı kolaylıklarla da, geleneksel kitap trafiğine yeni boyutlar getiriyordu bilgisayarlar.

Fransa Yayıncılar Sendikası Başkanı Jean-Manuel Bourgois şöyle diyordu:

Yazar, yayıncı, basımcı, dağıtıcı ve kitap satıcısı meslekleri artık tek bir merkezde toplanmakta.

Evet, zincir tamamlanıyordu. Ancak, önemli olan, teknolojinin bu son gelişmesinden yararlanacakların sayısını artırmaktı. Çünkü Fransa’da olsun, ABD’de olsun, yazdıklarını ekranda gören, onları diskete kaydeden yazarlar çok azınlıktaydı. Oysa, sonsuz bir bilgi dağarcığıydı bu makine: Tarihçiler için, toplumbilimciler için, bilim adamları için...

Örneğin Serge Bramly. Yenilerde bir Leonardo da Vinci biyografisi hazırlıyor.
Tüm tarihsel veriler küçük bir bilgisayara kaydedilmiş. Bir disket Leonardo için, bir başkası baba Vinci için.

Bramly halinden memnun, şöyle diyor:
Artık kendimi yalnız hissetmiyorum. Üstelik, oynayarak çalışma duygusunu tadıyorum.

Fransa Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi’nde (CNRS) görevli tarihçi Claude Quétel, 19. yüzyıldan beri Caen’deki Bon Sauveur Hastanesi’nin tavanarasında terkedilmiş 30 bin dosyayı yine bilgisayar sayesinde bir çırpıda değerlendiriyor. Denemeci, araştırmacı Joel de Rosnay içinse, bilgisayar, sadece çok gerekli bir araç değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi. “Yaşam Yolları” adlı kitabın yazarı, genellikle iki makineyle çalışıyor. Bu iki makine kendi aralarında bilgi alışverişinde bulundukları gibi, ekonomik değerlendirmelerde de, Avrupa ve Amerika’nın birçok bankasından derlenen verileri karşılaştırma olanağını yaratıyorlar. Tüm bunlardan sonra Rosnay’a yeni kitabı için elindeki verilere bir üslup vermek kalıyor.

Rosnay, olayı bir yontunun ortaya çıkışına benzetiyor: Önce büyük bir kütle yaratılıyor, daha sonra fazlalıklar atılarak bir biçim veriliyor bu kütleye.

ANSİKLOPEDİ VE SÖZLÜKLERDE YARARLANIM

Fransa’da bilgisayar, gelişmiş öteki ülkelerde olduğu gibi yaşamın kaçınılmaz bir parçası. Ekonomistlerin, bankacıların, sporcuların yararlanımı çok doğal da, yayıncıların yararlanımı nereye kadar gidecek? Bilgisayarın nasıl roman yazabileceği daha çok karikatür konusu olarak kullanıladursun, yayıncılar tanıtım kitapları, yıllıklar, hatta ansiklopedi ve sözlüklerin hazırlanmasında bilgisayarlardan yararlanmaya başladılar bile. Şimdiden birkaç öncü var: 1960’lı yıllarda, CNRS, Beşinci Cumhuriyet’in doğuşuna bağımlı bir sözlük hazırlamıştı: “Fransız Dilinin Hazineleri.” 50 kişiden fazla sürekli çalışanla ortaya konan bu sözlüğün ilk cildi 1971’de yayınlandı, onuncu cilt ise bu yıl. Henüz alfabenin yarısına bile ulaşılamadı. 850 bin yeni sözcüğün değerlendirilmesi elbette güç bir iş. Şimdi olay makinelere devredildi. Bilgisayar verileni kopya ediyor, sınıflandırıyor, ayırıyor, karşılaştırıyor, sayıyor, seçiyor... Doğal olarak, proje eskiye oranla daha hızlı ilerliyor.

  • ABD’de yayınlanan “Encyclopedia Britannica”,
  • Hollanda’da yayınlanan “Spectrum” da bilgisayar olanağından maksimum düzeyde yararlanan yayınlar arasında yer alıyorlar.
  • Yayınlarının üçte ikisini ansiklopedi-sözlük gibi yayınlara ayıran Larousse Yayınevi de, bir süredir bilgisayarlara bağlanmış durumda.

Yayınevi yöneticilerine göre, bunun en büyük yararı tek bir yapıttan, birbirinden çok farklı birçok yapıtı, yeni yapıtları ortaya çıkarmaya olanak sağlaması.

  • On ciltlik “Grand Dictionnaire Encyclopédique”de (Ansiklopedik Büyük Sözlük) yer alan tüm bilgileri makineye aktardınız mı, artık aynı sözcüğün birbirinden farklı ve çok değişik alanlarda kullanılan birçok anlamını ayırabilirsiniz. İşte size iki, üç ya da çeşitli uzmanlık dallarına özgü birçok yeni sözlük olanağı. Bilgileri güncelleştirebilirsiniz dilerseniz. Eğer bir tarih sözlüğü hazırlamak istiyorsanız, yine bir düğmeye basıp “tarih”e değgin tüm tanımları alabilirsiniz.


KENDİ İÇİNDE ETKİLEŞİM SAĞLAYAN BİR EDEBİYAT

Bilgisayarlarla elde edilen çeşitli oyunları, “stratejik düzenlemeleri”, “kendi içinde etkileşim sağlayan” yeni bir edebiyat türü olarak kabul edenler de var. Örneğin ABD’de, 100 binden fazla satan Deadline programı (oyunu) aynı zamanda gerçek bir polisiye roman. Birçok entrikayla dolu bir metnin ekrana yansıması. Okuyucu “dedektif”i oynuyor, katili bulması için de 12 saatlik bir zaman var. Bu işin uzmanları, bilgisayardan “zaman geçirme” aracı olarak yararlananların, ekranda sözcük görmeyi, çeşitli renklerdeki grafiklere yeğlediklerini belirtiyorlar. Bilgisayar düşselliğin büyüsünü yeniden keşfediyor.

Bu düşünceden yola çıkarak, iki Fransız, Camille Philibert ve Guillaume Baudin, ilk telematik romanı yarattılar ve yeni yayınevi Serpea’da yayınladılar. Eğer verileri sonsuza uyarlayabilirlerse, romanın yazarı okur olacaktır diyor ilk telematik romanın yaratıcıları. Gerçekten de romanda olası tüm entrikalar bilgisayara aktarılmış; okura bunları seçmek ve yönlendirmek hakkı veriliyor. Raymond Queneau, “Sizin Yönteminizle Öyküler” adlı kitabında, öykülerin akışını okuruyla paylaşmak yöntemini daha önce denemişti. Ancak kâğıt üzerinde. Şimdi bilgisayarda da denemek ister mi acaba?

Edebiyat Etkinliğini Geliştirme Derneği üyesi, şair Jacques Roubaud Yazar için bilgisayarın gelişi, yazı makinesinin gelişinden daha önemli bir olaydır diyor. Roman, polisiye, çocuk edebiyatı gibi türlerin yanı sıra, şiirin de bu olanaktan yararlanabileceğini savunuyor. Geçtiğimiz günlerde ölen İtalyan yazar Italo Calvino da bilgisayardan yararlanan edebiyatçılardan biriydi. “Düzenden Suça” adlı son romanında kişilerin iç yapılarını ve toplumdaki konumlarını olağanüstü ve mükemmel olarak çeşitlendirebilmek için bilgisayar kullanmıştı ve zaten, ancak böyle ulaşabilirdi onca çeşitliliğe. Calvino, kitabın sonuna geldiğinde, final için 91 milyon seçeneği olduğunu belirtiyordu.

Aynı şekilde, bir senaryonun kurgusunu da elektronik aygıtlara devredebiliriz:
Onlara çok sayıda değişik olaylar yüklemek ve değişik uzunluklarda, değişik türlerde bir dolu öykü ortaya çıkarmaya programlamak yeterli.

Bilgisayar günün birinde, olası bir kâğıt krizine karşı, şimdiden bir seçenek mi?
Ya da kâğıdın zorunlu ölümü?

Fransa Yayıncılar Sendikası Başkanı Jean-Manuel Bourgois’nun bu konudaki görüşleri şöyle:

Elektronik yayın, klasik yayını tamamlayıcı bir unsur olacaktır. Onun yerini alması düşünülemez.

Bu sözler, elektronik öykülerden çok, edebiyat tadını sözcüklerde arayan, gerçek edebiyat tutkunu yazar ve okurlar için bir umut olsa gerek.


Derleyen: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 131 - 1 Kasım 1985
_______________________________________________________________________________________





Diyelim ki bir gazeteye basılması için gönderdiğiniz bir yazının bir süre sonra bir hayli değiştirilerek, örneğin yeni paragraflar eklenerek sizin adınızla yayınlandığını görüyorsunuz. Elbette bu değişiklikler için bir gerekçe olabilir. Ama yazınızın bu biçiminden siz mi sorumlusunuz? Yine de kişisel haklarınız (imza, telif hakkı) korunmuştur; bu dış ilişkinin yanındaki iç ilişkiyi hemen her zaman yayımcıyla tartışabilirsiniz. Daha geliştirilmiş bir örnekte, gazete için hazırlamayı düşündüğünüz yazıyı (her ne kadar aykırı gibi gözükse de) “yazı kurulu”na doğrudan doğruya ısmarlamanız düşünülebilir; konuyu, ana çizgileri, vurgulanacak noktaları bildirerek. Adı ne olursa olsun, bir kurul, önceden saptanmış deyiş özelliklerinizi göz önünde bulundurarak yazınızı sizin için kaleme alabilir, sonunda onayınıza sunar ya da buna bile gerek duymadan sizin imzanızla yayımlayabilir. Peki, bilgisayarlar varken böyle bir işi niye bir kurula yüklemeli? Ancak görev bilgisayarlara verilirse, onun sizin isteğiniz olmadan da, mekanik bir denetimle, belleğine kaydettiği önceki yazılarınızdan yeni montajlar yoluyla başka yazılar üretebileceğini hesaba katmak gerekir. Böyle bir durumda ortaya çıkan “yapıt” sizin mi? Üzerinde kişisel haklarınız olabilir mi? Yazı ücreti isteyebilecek misiniz? Paris’te George Pompidou Sanat ve Kültür Merkezi’nde açılan “Geleceğin Anıları - Kitaplıklar ve Teknolojiler” sergisi (Ekim 1987 - Ocak 1988) sırasında düzenlenen bir dizi açık oturumda, bilgisayarların okul-kitaplık ilişkisini değiştirmesi ve kitle iletişimini doğrudan etkilemesi yanında tartışılan önemli bir konu da yazar haklarıydı. Sorunu ilkin orada sunulduğu gibi görelim.

BİLGİSAYAR ÇAĞINDA YAZAR HAKLARI

Elektrik ve elektronik kayıt aygıtlarıyla oluşturulan
ve kural olarak her şeyin daha önceki kayıtlardan yapılan bir “alıntı”ya dönüştüğü metinlerde yazar haklarından söz edilebilir mi?

Jacques Derrida yeni çıkan kitabı “Psyche”de,
nükleer savaş çağında “yazın”ın durumunu irdelerken bu kurumun ayakta kalabilmesi için gerekli ölçütleri şöyle saptamaktadır:

...Yazın -anlamının çağdaşlığı içinde- şu iki koşul dışında kurumlaşamaz:

  1. Bir arşivleme programı, sözlü geleneğin tüm desteğinin ötesinde bir çeşit nesnel belleğin oluşturulması,
  2. Pozitif bir ‘tüze’nin gerçekleştirilmesi:
    Yazar hakkı, imzanın, yapıtın tanınması, özgün yapıtla kopyanın, özgün yapıtla çalıntının ayırt edilmesi.

Yazın bu koşullarına indirgenemez, ama bunlar olmadan yazın adı altında kurumlaşamaz(s. 376).

“Geleceğin anıları” sergisinin bize gösterdiği şuydu:

Bilgisayarlı arşivleme ile tüm geçmiş yazın tarihte şimdiye kadar gerçekleşmemiş bir arşivleme olanağına kavuşuyor,
kalın kalın kitapların içerikleri küçücük bir mikrofilme sığdırılabiliyordu.

Dağıtılan basın bülteninde ziyaretçiye sağlanan olanaklar arasında bu geniş çaplı ileti kaynaklarından söz edildikten sonra şöyle deniyor:

Ziyaretçi Daha önce varolan ve bilinen iletilerden özgün iletiler meydana getirilirken,
onlara tepkide bulunur, onları yeniden düzenler, böylece önceki iletiler alıntı olarak işlev kazanır.

Bu tür alıntılardan oluşan bir metinde “özgün” ve “kopya”, “özgün” ve “çalıntı” nasıl ayırt edilecek, yazar hakkı kimde kalacak?

Ama öyle sanıyorum ki bu nokta yazar hakları sorununun da ötesinde tüm yazınsal üretimi ve yazar-okuyucu ilişkisini temelden ilgilendiriyor.



HAZIR ANILARA DOĞRU

Belki de belleğimizin belirleyici bir özelliğinin ayırımına, önemine, anlamına ona zorunlu olarak belli bir uzaklık kazandığımız şu bilgisayar çağında varıyoruz: Gerçekten de insan ruhunun önemli bir yapısal özelliği, kendi yaşantılarının kayıtlarına yeniden (ve yeniden dönüp) bakabilmesinde ortaya çıkar. Akılda tutma çabası olsun olmasın, yaşadığımız bir olay, işittiğimiz bir söz normal olarak belleğimizde yerini bulup iz bırakır, gerektiğinde o yere, ize geri-dönebiliriz, yani anımsarız. Kişisel bellek açısından insan böylece özel bir geçmişe sahip olur, toplumsal bellek açısından ise toplumun tarihi oluşur. Ama yalnızca geçmiş mi? Gelecek de. Bellekteki izlere geri-dönme olmaksızın insanın yaşamını sürdürmesi, bilgiler edinmesi, yapıt vermesi olanaksızdır. Bu söylenenler bir çeşit dışa vurmuş insan belleği olan yazı için de geçerlidir. Olayları kayda geçiren kişi böylece kendisi ve başkaları için biir bellek oluşturmaktadır. Yazının okunması belleksel izlere bir geri-dönüştür. Yazarla okuyucunun ilişkisini ele alalım. Bellek izlerine geri-dönme olgusu yazarla okuyucuyu birleştirir, ama ters yönden. Yazar yaşantıdan kalkıp yazıya varırken, okuyucu yazıdan kalkıp yaşantıya doğru ilerler. Bilgisayar denetimindeki kitle iletişimi araçlarına gelince: Televizyon bandları, disketler vb. insan belleğine benzer bir yoldan çalışıyor ve yazının işlevini yükleniyorlar, ama önemli bir ayırımla: Olayın yaşanması, kayda geçirilmesi ve okunması ayrı ortamlarda ve birbirinden kopuk olarak gerçekleşiyor burada. Kayıt, canlı tanıklar olmadan da yapılabiliyor. Dolayısıyla insan belleği için o denli önemli olan, yaşanana geri-dönüş ve bellekteki izi yeniden canlandırmadaki bütünlük yok burada artık. Banttaki anılar, üzerlerine geri-dönülmesi gerekmeyen, çoktan anımsanmış, olmuş bitmiş, hazır anılar. Bu bilgisayarlarla çalışan kişiler olarak kuşkusuz bilgisayarlar belleğindeki iletileri yeniden tanıyabiliriz (örneğin dün ya da önceki gün işittiğimiz radyo, televizyon haberlerini tanılayabiliriz), ama bu, kendimizin anımsayamadığımız bir sözcük için sözlüğe bakmamıza benzer, belleğin geri-dönüş gücünü asla taşımaz kendinde. Kaldı ki sözcükler yazar-yazı ilişkisi daima canlıdır, yani başvurduğumuz şey yine de insan belleğidir, oysa burada böyle bir ilişki arka-plan olarak bile yok.

Yukarda yazar haklarından söz edildi. Yazar hakları kişisel haklardandır. Bilgisayar teknolojisinin bu haklarla ilgili olarak getirdiği güçlük bilgisayarın kayıtlarının kişiden bağımsız olarak meydana getirilebilmesine, buradaki kopukluğa bağlanıyor. Her şey önceden yazılmış olduğu ölçüde, yazar hakkı da ortadan kalkma tehlikesinde. Kayıt karşısında kayıttan kopuk, yazar mı okuyucu mu olduğu söylenemeyen tekdüze bir kişi kalıyor. Bir okuma varsa da bu okumada kendi yazımızı tanıyamıyoruz artık. Hiçbir şeyin unutulmadığı, ama gerçek anlamda anımsanmadığı bir gelecekte yazı yazanın kim olduğunun bir önemi de olmayacak belki.

YAZARLA YAZMAK, BAMBAŞKA OKUMAK

Yazmada yaşantıdan yazıya, okumada ise yazıdan yaşantıya varan yolların ayrımı bilgisayarda ortadan kalkıyor: Bilgisayarla yazmak alıntılardan yeni alıntılar yaratmak, okumak ise alıntılamak demek. Tek bir yön var burada: Alıntılardan başka alıntılara.

Bilgisayarın, daha doğrusu bilgisayar yardımıyla yazar Jean-Pierre Balpe’ın
“Emile Zola tarzında” kaleme aldığı “roman”dan bir bölümü buraya çeviriyorum:

Topçular sokağının arka mağazaları bir günde dolup boşalan geniş karanlık salonlara açılıyordu. Bazen Melanie’nin bakışları vitrinlerde  kırmızı rubanlarla birlikte giymeyi düşlediği yumuşak bir ipeğe takılırdı. Onu orada durduran, karanlıktan çok, sıcak, içe işleyen bir kokuydu. Florent’in karşısında içine birkaç kürek kömürün biraz önce atılmış olduğu fırın güneşte uyuyan bir sokak şarkıcısının horlamasına benzer gürültüler çıkarıyordu.

Bu metni meydana getirmede kullanılan teknik oldukça yalın: Bilgisayarın size sunduğu yazarlardan birini seçtiğiniz anda, ekranda bir konuya da olay listesi beliriyor; konuyu seçmenizle birlikte ilk tümceler öneriliyor. Bu tümceleri benzerleriyle değiştirmek, bundan yeni söz dizileri oluşturmak bir “editör” aracılığıyla sağlanıyor. Bundan umulan yazarlar: Geniş alandan seçilen bol örneklerle imgegücünün uyarılması ve kişisel bir deyiş geliştirilmesi, bu arada, üretileni denetleme. Böylece üretim ve yaratıcılığın bütünleşmesi amaçlanıyor.

Dağıtılan bir bildiride şöyle deniyor:
Deyiş örnekleriyle ve benzerini üreterek çalışma, bir yazarın yazılarının çeşitli yönleri üzerinde derinliğine düşünme fırsatı yaratır.

Bu “derinliğine düşünme” olanağının bilimsel bir okuma yöntemiyle nasıl tanımlanabileceği, her ikisi de “CNRS” (“Bilimsel Araştırma Ulusal Merkezi”) üyesi araştırmacılar Jacqueline Leon ve Eveline Martin tarafından gösterildi. Bu araştırmacılar, R. Barthes’ın ve T. Todorov’un yazınsal metin çözümlemesi yöntemlerini (sınırlı da olsa) bilgisayara uyguladıkları iddiasındalar. Bilgisayar aracılığıyla, bir yazın metninde sıkça rastlanan çok anlamlılık çeşitli düzeylerde gerçekleştirilen bir tanılama-betimleme yöntemiyle ele geçirilebilir hale geliyor. Böylece okuyucu, yazarın kendisinin düşünemediği, ama metinde bulunan ilişkileri yakalayabiliyor.

Gerçek şu ki bütün bu bilgisayarla yapılan metin yazma ve çözümleme denemeleri, öğretime ve belli bir ölçüde yaratıcılığa katkıda bulunurken, bu amaçları da aşıyorlar: Tek bir sözcükle “metin”e bakışımız, yazar ve okuyucu olarak sınırlı bakışımız değişiyor, yeni okuma birimleri ve ilişkileri ortaya çıkıyor. Yazma ile okuma arasındaki yukarda andığım kopukluğa karşı bir denge öğesi mi?



GELECEĞİN DÜŞÜ DÜŞSÜZ BİR GELECEK Mİ?

Açıkoturumlar sırasında rastlantısal olarak okumakta olduğum William Burroughs’ın son romanı
“Ölü Yollar Yeri”nde (“The Place of Dead Roads”) şu satırlar dikkatimi çekiyor:

Bir ulusu ya da bir insanı öldürmenin yolu onu düşlerinden yoksun bırakmaktır, beyazların Kızılderililere yaptıkları gibi:

 Düşlerini, büyülerini, tanıdık ruhlarını yok ederek(s.44)

Yazın bir ulusun, bir toplumun düşlerinin belleğidir.
Bu bellekten yararlanmadan yazın kendini yenileyemez.

Daha önceki yazınsal kaynaklara “geri-dönüş” yaratıcılığın kendisine dönmesinden başka bir şey değildir. Bilgisayarların getirdiği geniş kapsamlı arşivleme teknolojisinin kaynaklardan hızlı ve sınırsız seçme yoluyla düşler zincirinin halkalarını kopardığı kesin. Bilgisayarın ışık hızında ve sınırsız “montaj”ı düşlerimizin bütünlüğünü yeniden kurabilecek mi? En büyük tehlike belki de bu düşlerin (yani tüm “yazın” ve “sanat”ın) bilgisayarlar aracılığıyla dışardan güdümlenebilir hale gelmesi. Evet, tüm geçmişimizin, tüm anılarımızın sürekli “montaj”larla güdümlenebilmesi, sahte düşlerin ortalığı kaplaması ve günün birinde kimbilir hangi “montaj” oyunuyla sahte bir geçmiş yaratılması. Yeni “beyaz”lar, yeni “Kızılderili”leri onların düşlerinin içine girerek mi öldürmeyi tasarlıyorlar acaba?

Bütün bu yeni teknikler Türkiye gibi arşivleme aşamasına tam geçememiş toplumlar için çok çekici olmakla birlikte,
çekici olduğu ölçüde, tüm “geçmiş” şimdi ve gelecekte ilgili bir sürü sorun da getiriyor.

Yine de “hazır geçmiş”e (karşı) dünyanın bu yanında da hazır olmak gerek.



Önay Sözer | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 196 - 15 Temmuz 1988