“Bana kalırsa, kitaplarımın en büyük özelliği, mutlaka üzerinde tartışma isteği yaratmalarıdır”
SORU: Daha önceleri kız ve erkek kardeşleriniz için öyküler yazdığınız ve bunlar resimlediğiniz belirtiliyor. Sizin için iki yönlü yetenek söz konusu...
MARQUEZ: Hayır, pek sayılmaz. O sıralar iyi yazamıyordum. Bu nedenle çiziyordum. Öykülerimi de daha çok çizgiyle ifade ediyordum. Üstelik bu resimli öyküler. Çok küçük olduğum yaşlar için söz konusu.
SORU: Bogota’ya çok küçük yaşlarda yazar olmak niyetiyle gittiniz...
MARQUEZ: 13 ya da 14 yaşında olmalıydım. Doğrusunu isterseniz doğum tarihimi tam bilmiyorum. Amacım bir öğrenim bursu elde etmekti. Yolculuk Magdalena’dan başladı. Normal koşullarda 8 gün sürüyordu. Gemi doluysa on beş, on altı günü buluyordu. Bu bayram demekti benim için. Orkestra vardı, öğrenciler şarki söylüyor, dans ediyorlardı. Bogota’ya vardıktan sonra, önce orta öğrenim yılları, ardından yaşamımı yönlendiren olaylar geldi. Aslında mimari ya da mekanik okumayı isterdim, ama Bogota Fakültesi’nin hukuk bölümüne yazdım. Çünkü yaşamımı kazanmak için öğleden sonralarımın boş olması gerekiyordu. Bu da ancak hukukta olasıydı
SORU: Avrupa'ya dönüşünüzde yazarlık artık mesleğinizdi...
MARQUEZ: Avrupa'dan önce, Venezuela’ya vardığımda cebimde tek bir telefon jetonum vardı. Onu harcamamak için sabahın olmasını bekledim. Tam dokuz saat. Ve sonunda bir dostuma telefon ettim. Beni Neuilliy’de bir otele yerleştirdi. Orada yeniden yazmaya başladım. “Kötü Saat” adlı romanı orada yazdım. Kitap 1961 yılında Kolombiya'da en büyük ödül olan “Prix Esso”yu aldı.
SORU: Ödül alan kitabınız bir yıl sonra Madrit'te sansür edildi sanıyorum...
MARQUEZ: Evet. Kolombiya elçisi, Meksika’ya telefon ederek Madrit Akademisi Başkanı Felix Restrepo’nun, okuyucunun duyarlığını etkileyecek iki sözcüğü sakıncalı bulduğunu söylüyor. bunları değiştirmelerine izin vermemi istiyorlardı. Sözcükler şunlardı: “Prezervatif” ve “kendi kendine doyum”. Ben de bunların sorun olmadığını, çekinmemeleri gerektiğini söyledim. Yine de bu iki sözcük sansüre uğramaktan kurtulamadı.
SORU: “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı kitabınızla zengin oldunuz...
MARQUEZ: Pek sayılmaz. Roman bittiğinde. Arjantin'deki yayımcıma orijinalleri göndermek için postaneye giderken cebimde posta ücretini karşılayacak para yoktu. Bunun üzerine romanın yarısını yolladım, yarısını da alıp eve döndüm. Karım evdeki eşyadan en az kullanılanlar götürüp sattı (saç kurutma makinesi, mikser filan). Bu para, ikinci bölümün posta ücretini karşıladı. Kitap önceleri pek satmadı ama yayıncım bir kampanyayla metro istasyonlarında bile satış yaptırdı.
Bugünkü sonuç ise şöyle: 3 milyon satış ve 21 dile çeviri.
SORU: Bu başarı neye bağlı sizce?
MARQUEZ: Bana kalırsa kitaplarımın en önemli özelliği, okundukları zaman, üzerinde mutlaka tartışma isteği yaratmalarıdır. Çoğu kimseler dostlarına -sonradan tartışabilecekleri konu yaratmak için- bu kitaplardan armağan ediyorlar. Böylece bir zinciri oluşuyor.
Bir dostum, Noel'de yakınlarına armağan etmek üzere 250 adet almıştı, anımsıyorum. Ve sonra şöyle demişti:
“Bu yıl, yaşamımın en iyi yılı olacağa benzer. Çünkü yıl boyunca, ‘Yüzyıllık Yalnızlık’tan söz edeceğim.”
SORU: Ünlü olmak nasıl bir olay sizce?
MARQUEZ: Bazı olanakları var kuşkusuz. Sevimsiz yönleri de var tabii. Örneğin, bir gün telefonun zili çalıyor ve bana soruyorlar: “Kimsiniz?”. Garcia Marquez. diye yanıtlıyorum. Karşıdaki şöyle diyor: “Bayim, biz grevdeyiz su sıralarda, ama buna neden siz değilsiniz.”. Bu çok hoşuma gidiyor. Asil güçlük, özel yaşamını dilediğince yaşayamamakta. Etkinliklerim üzerine bir sürü şey anlatılıyor. Aslında benim en büyük tutkum, yazmak. Sabahın 9'undan, öğleden sonra 2'ye değin yazıyorum genellikle. Geri kalan zamanımda ise, dostlarımla ve çocuklarımla birlikte oluyorum.
SORU: Niçin yazıyorsunuz?
MARQUEZ: Bir kez, söylediğimi uzun süre düşünebiliyorum. Sonra, çok sayıda sevenim var. Sanıyorum yazarlığın en çekici yönlerinden biri bu: Okuyucunun sevgisi.
SORU: Genellikle romanlarınızın baş kişilerinin gerçek yaşamda kimleri simgelediğini pek belirtmiyorsunuz. Bu konudaki “ağzısıkı”lığınızın özel bir nedeni var mi?
MARQUEZ: Bir bakıma onlar koruyorum böylelikle. Ciddi bir yazar, hiçbir zaman olayların ya da kişilerin gerçek konumlarına göre yönlenmez. Tersine, romandaki kişi, tek bir kişinin yansıması değil, yazarın tanıdığı kişilerden oluşturduğu bir kolajdır çoğu zaman. Eğer yazar onları kendine mal ediyorsa, korumasını da bilmelidir. Bu bir namus sorunudur.
Romanlardaki kimi kişiler, gelişmelerin armağanıdır yazara “Yüzyıllık Yalnızlık” yazarken Güzel Remedios’un anlattığım serüveni ve onun vücudunun, ruhunun göklere yükselmesi bu tür bir gelişmenin ürünüydü. Evet, Remedios göğe yükselmeliydi. Ama ben bunu yapmamıştım. O sırada avluya çıktım, çarşafları mandallayan çamaşırcı kadını gördüm. Rüzgar vardı, çarşafları dalgalanıyordu. O an Remedios’un niye yükselmediğini anladım, çünkü çarşafları yoktu. Yeniden odama döndüm ve çarşafları Remedios'a verdim. Ondan sonra kolaylıkla yükselip gözden kayboldu...
SORU: Romanlarınızdaki erkekler genellikle bir düş denizindeler. Kadınlara gelince, onlar gerçekçi. Bunu açıklayabilir misiniz?
MARQUEZ: Geçen yüzyılda, bir sivil savaş oldu mu, erkek tüfeğini çatıyor ve şöyle diyordu: “Savaşacağım” ve ondan bir daha haber alınamıyordu. Kadınlar ev işlerinden sorumlu olduklarından, böyle bir özgürlük onlar için söz konusu değildi. Aynı şeyi ben de yaptım biraz karıma: “Yüzyıllık Yalnızlık” yazmak için eve kapanacağımı, artık her şeyle onun ilgilenmesi gerektiğini söyledim. Romanın yarısına geldiğimde, kendimi sivil savaşın ortasında ölmesini tasarladığım Ursula'ya kaptırmıştım. İlk müsvettelerde Ursula ölünce savaş bitiyor, dolayısıyla romanı da bitirmek gerekiyordu. Bu istenmeyen sonu savmak için, onu -ölümü romanı birinci derecede etkileyen bir olay olmaktan çıkıncaya değin- yaşatmaya karar verdim.
Türkçesi: Bülent Berkman| sanat olayı - Sayı: 8 - Ağustos 1981
Magellan'ın yoldaşı, Floransalı denizci Antonio Pigafetta, dünya çevresindeki ilk yolculuğunda, Orta Amerika topraklarından geçerken, daha çok imgelemenin serüvenini andıran bir günce meydana getirdi. Burada, göbeği sırtında bulunan domuzlardan, dişileri erkeklerinin sırtına yumurtlayan ayaksız kuşlardan, ve gagası kaşık biçimindeki dilsiz Albatros türü birtakım uçuculardan sözeder. Yine güncesinde, kafası ve kulaklarını katırdan, gövdesini deveden almış, geyik ayaklı ve at gibi kişneyen müthiş bir hayvanı da betimler. Patagonya'da karşılarına çıkan ilk yerliye bir ayna gösterdiklerini, ve kendi görüntüsünden dehşete düşen o kudurmuş devin, nasıl aklını yitireyazdığını anlatır.
_________________________________________________________________________________________
Marquez:
«Saygıdeğer Avrupa, bizi kendi özgeçmişimizde görmeye bir çalışabilse…»
Bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Gabriel Garcia Marquez, 8 Aralık günü İsveç Akademisi’nce düzenlenen törende ödülünü aldı.
Aşağıda Marquez'in ödül töreninde yaptığı konuşmanın tam metnini sunuyoruz.
Magellan'ın yoldaşı, Floransalı denizci Antonio Pigafetta, dünya çevresindeki ilk yolculuğunda, Orta Amerika topraklarından geçerken, daha çok imgelemenin serüvenini andıran bir günce meydana getirdi. Burada, göbeği sırtında bulunan domuzlardan, dişileri erkeklerinin sırtına yumurtlayan ayaksız kuşlardan, ve gagası kaşık biçimindeki dilsiz Albatros türü birtakım uçuculardan sözeder. Yine güncesinde, kafası ve kulaklarını katırdan, gövdesini deveden almış, geyik ayaklı ve at gibi kişneyen müthiş bir hayvanı da betimler. Patagonya'da karşılarına çıkan ilk yerliye bir ayna gösterdiklerini, ve kendi görüntüsünden dehşete düşen o kudurmuş devin, nasıl aklını yitireyazdığını anlatır.
İçinde, daha o çağda bugünkü romanlarımızın filizleri görülen bu kısa ve büyüleyici kitap, bizim o çağlardaki gerçeğimizin en sersemletici tanıklığı olmaktan yine de uzaktır. Nicelerinin Hindistan anılarından bizlere kalmış daha neler, neler var. El Dorado, onca göz dikilen bu düşsel ülkemiz, uzun süreler pek çok atlasta, haritacıların keyfine göre yer ve şekil değiştirerek gösteriIdi. Efsanevi Alvaro Nunez Cabeza de Vaca, altı yüz kişiyle başlayıp, aralarındaki boğazlaşmalar sonucu yalnız beş kişinin hayatta kalabildiği bir çılgınlık seferinin başında, gençlik pınarını bulabilmek için sekiz yıl Meksika'nın kuzeyini arşınlayıp durdu. Hiçbir zaman aydınlatılamayan gizler arasında, Atahualpa'nın fidyesini ödemek üzere günün birinde Cuzco'dan yola çıkarılan ve asla hedefine varamayan, her biri elli kilo altınla yüklü on bir bin katır da var. Daha sonraları, sömürgeleşme döneminde Cartagena'da, alüvyonlu topraklarda beslenmiş ve kursaklarında altın zerrecikleri saklayan tavuklar satılırdı. Kurucularımızın altın parıltıları saçan bu çılgınlığı, tüm tarihimiz boyunca bizi izledi. Daha geçen yüzyılda, Panama berzahında, iki okyanusu birleştirecek bir demiryolu projesi için incelemeler yapan Alman heyeti, rayların, bölgede çok ender rastlanan bir maden olan demir yerine altından yapılması koşuluyla, projenin kârlı olabileceği sonucuna varıyordu.
İspanyol egemenliğinin aşılması bizi çılgınlıktan kurtarmadı. Meksika'da üç kez diktatör olan general Antonio Lopez de Santana, “Pasta Savaşı” diye adlandırılan savaşta yitirdiği sağ bacağı için görkemli bir cenaze töreni düzenlediydi. General Garcia Moreno, on altı yıl boyunca Ekvador'u mutlak bir despotlukla yönettikten sonra öldüğünde, cesedi tören üniformaları içinde, göğsü madalyalarla zırhlanmış olarak başkanlık koltuğuna oturtuldu ve başında nöbete duruldu. General Maximiliano Hernández Martinez, EI Salvador'un, barbar bir kıyımda otuz bin köylüyü ortadan kaldırtan bu mutasavvıf despotu, zehirli yiyecekleri saptamak üzere bir saat icadetmişti ve bir sarılık salgınını altedebilmek için de sokak lambalarının kırmızı kağıtla kaplanmasını buyurdu. General Francisco Morazán'ın, Tegucigalpa'daki büyük alanda duran anıtı, aslında, Paris'te bir ıskarta deposunda satınalınan, mareşal Ney'e ait bir yontudur.
On bir yıl oluyor, çağımızın en yetkin ozanlarından biri, Şilili Pablo Neruda, bu topluluğu sözü ile aydınlatmak üzere buraya geldi. O gün bugün, Avrupa’nın temiz vicdanlarında, ve bazen de kirli vicdanlarında, Latin Amerika'nın, halüsinasyon içindeki erkeklerle tarihi kadınların sonsuz inatlarının efsaneyle karıştığı, bu uçsuz bucaksız ülkenin gizemli güncelliği, dillerde. Promete tavırlı bir devlet başkanı, alevler içindeki sarayına çekilmiş, tek başına tüm bir orduya karşı koyarken öldü, ve asla aydınlatılamayan kuşkulu iki hava faciasından birinde cömert bir gönül, diğerinde de ulusuna saygınlığını geri veren demokrat bir asker can verdi. Bu arada beş savaş, on yedi hükümet darbesi ile karşılaştık, ve çağdaş Latin Amerika'da Tanrı adına ilk özkırımı yürürlüğe koyan şeytansı bir diktatörün yükselişini gördük. Bu süre içinde yirmi milyon Latin Amerikalı çocuk, yani Batı Avrupa'da 1970'den bu yana doğanlardan daha çok sayıda çocuk, ikinci yaş günlerini kutlayamadan öldüler.
Yaklaşık yüz yirmi bin kişi zorbalığın sonucunda yitip gitti, sanki Uppsala kentinin tüm insanları yitmiş gibi. Pek çok kadın gebeyken tutuklandı ve Arjantin cezaevlerinde doğurdukları çocukların kimlikleri de, kaderleri de bilinmiyor. Kimi habersizce evlat edinilmiş, kimi askeri yönetim tarafından kimsesizler evine gönderilmiş. Bunlara bir son vermek istedikleri için tüm kıtada iki yüz bine yakın kadın ve erkek öldü, yüz binden çok insan da, Orta Amerika'nın dik kafalı üç küçük ülkesinde, Nikaragua, El Salvador ve Guatemala'da. Bu olaylar ABD 'de meydana gelmiş olsaydı, nüfus oranına göre dört yıl içinde bir milyon altı yüz bin ölü saymak gerekecekti.
Gelenekten konuksever bir ülke olan Şili 'den bir milyon kişi, yani nüfusun yüzde onu göç etti. Eskiden kıtanın en uygar ülkesi olarak tanınan, 2,5 milyonluk küçük Uruguay beş yurttaşından birini yitirdi. El Salvador'daki iç savaş, 1979'dan bu yana, her yarım dakikada bir göçmen yaratıyor. Latin Amerika'nın tüm göçmenleri, tüm sürgünleri ile yaratılacak bir ülke, Norveç'ten daha kalabalık olurdu.
Bu yıl, şirazesinden çıkmış bu gerçekliğin de, en az edebi ifadesi kadar İsveç Edebiyat Akademisi'nin dikkatini çekmiş olduğuna inanmak istiyorum. Yalnız ak kağıt üstündeki bir gerçek değil, ama içimizde yaşayan sayısız günlük ölüşlerimizin her bir anını belirleyen, sıkıntı ve güzellikle dolu bir yaratıcılık pınarını besleyen, ve şu gezgin ve sıla özlemi içindeki Kolombiyalının niceleri arasından rasgele bir örnek seçildiği gerçek. Ozan ve dilenci, müzisyen ve yalvaç, savaşçı ve eşkiya, bu çığrından çıkmış gerçekliğin tüm yaratıcılarının, düş gücünden istedikleri pek az şey vardır: zira bizim en yüce meydan okuyuşumuz, tam tersine varlığımıza saygınlık kazandıracak alışılmış olanakların yetersizliğindedir. İşte, dostlarım, bizim yalnızlığımızın düğümü budur.
Eğer, her birinin özüne katıldığımız bu güçlükler bizi köstekliyorsa, herkes dünyanın bu yanında doğmuş akılcı yeteneklerin, bir yandan kendi kültürlerine hayran olurken, bir yandan da bizi yorumlayabilecekleri doyurucu bir yöntem bulamayışlarını anlayabilir. Onların, yaşamın yıkımlarının herkes için aynı olmadığını ve öz kimliğimizin ardındaki koşuşturmalarımızın bizler için de, en az onlar için olduğunca çetin ve kanlı geçtiğini unutacak kertede bizi kendi ölçülerine göre değerlendirmekte diretmeleri anlaşılabilir bir şey. Ne ki, gerçeğimizin başka yörelerden alınma şemalara göre değerlendirilmesi, bizlerin her gün daha tanınmaz, her gün daha az özgür, her gün daha yalnız kalmamıza yol açmaktan başka bir işe yaramıyor. Saygıdeğer Avrupa, bizi kendi özgeçmişinde görmeye bir çalışabilirse, Londra'nın ilk surlarını inşa etmek için 300 yıl, bir piskoposa sahip olabilmek için bir 300 yıl daha harcamış olduğunu, bir Etrüsk kralı çıkıp da onu tarihe maledene dek Roma'nın yirmi yüzyıl belirsizliğin karanlığında debelendiğini, ve de yağlı peynirIeri ve şaşmaz saatleri ile bizleri hayran bırakan bugünkü barışsever İsviçrelilerin, XVI. yüzyılda sıradan paralı askerler gibi Avrupa'yı kana buladıklarını bir anımsayabilse, belki daha anlayışlı olabilirdi. Rönesansın yükseliş yıllarında bile, 12 bin paralı Alman askeri, imparatorluğunun hesabına yakıp yıkarak ve halkının sekiz binini boğazlayarak Roma kentini soyup soğana çevirmekteydi.
Bundan 50 yıl önce buracıkta, Thomas Mann'ın, iffetli bir Kuzeyle tutkulu bir Güney arasındaki birlik düşlerini yücelttiği Tonio Kröger'in aldanışlarını diriltme savında değilim. Ama öyle sanıyorum ki, burada da daha insancıl, daha adaletli bir büyük ülke için savaşan, açık fikirli Avrupalılar, eğer bize bakış açılarını derinden yenileyebilirlerse bize daha iyi yardımcı olabilirler. Bu bakış açısı, dünyanın paylaşımı içinde özgün bir yaşama sahip olma kuruntusunu yükümlenen halkları meşru eylemlerle desteklemeye dönüşmedikçe, düşlerimize karşı gösterilen dayanışma bizlere, yalnızlıktan kurtulmakta olduğumuz duygusunu vermeyecektir.
Latin Amerika özgür istemini kullanamayan bir piyon olmak da istemiyor, böyle olması için bir neden de yok, ve de onun bağımsızlık ve özgürlüğe kavuşma amacının Batının da paylaştığı bir özlem haline gelmesinde hiçbir acayiplik bulunamaz. Ne ki, bizlerin Amerika'sıyla Avrupa arasındaki uzaklığı onca kısaltmış olan ulaşım atılımları, kültürlerimiz arasındaki açıklığı, tam tersine artırmış görünüyor. Edebiyatımıza, herhangi bir kayıt konmaksızın tanınan özkimlik, onca zorlu toplumsal değişim girişimlerimiz sözkonusu oldukta, neden bunca kuşkuyla çok görülüyor bizlere? Öncü Avrupalıların, kendi ülkelerine kabul ettirmek için çabaladıkları toplumsal adaletin eşinin değişik koşullar altında ve ayrı yöntemlerle bir Latin Amerikan hedefi olamayacağını düşünmek neden? Hayır, tarihimizdeki ölçüsüz şiddet ve ızdırap, yüzyıllık adaletsizliklerin ve anlatılmaz acıların sonucudur, yoksa bizden üç bin fersah ötede, gizlice tezgahlanmış bir komplonun ürünü değil. Oysa çok sayıda Avrupalı yönetici ve aydın, gençliklerinin doğurgan çılgınlıklarını unutmuş büyükbabaların çocuksuluğu içinde, sanki bu dünyanın iki büyük efendisinin inayetine bağlı olarak yaşamak dışında başkaca bir kader olamazmış gibi, buna inandı. İşte, dostlarım, bizim yalnızlığımızın ölçüsü de budur.
Bununla beraber, kuşkuya, yağmaya ve terkedilmişliğe karşı, yanıtımız yaşam'dır. Ne tufanlar, ne salgınlar, ne açlıklar, ne felaketler, ne de hatta yüzyıllar boyu birbirini izleyen sonu gelmez savaşlar, yaşamın ölüm karşısındaki dayanıklı üstünlüğünü kırmayı başarabildi. Hep büyüyen, hep hızlanan bir üstünlük; her yıl, yeni doğanların sayısı, ölenlerinkinden yetmiş dört milyon daha çok; New York'un nüfusunu yedi ile çarparak çoğaltacak denli yeni insan doğuyor her yıl. Çoğu, en yoksul ülkelerde dünyaya geliyorlar ve bu ülkeler arasında elbette Latin Amerika ülkeleri de var. Buna karşılık, en gelişmiş ülkeler, yalnız bugüne dek varolmuş tüm insanları değil, ama bu kısmetsizlikler gezegeninden gelip geçmiş canlı yaratıklann tümünü yüz kez kül etmeye yetecek bir yoketme gücünü biriktirmeyi başardılar.
Bugünkü gibi bir gün, hocam William Faulkner burada dedi ki: “İnsanın sonunu kabul etmeyi reddediyorum.”
Kendi hesabıma, onun otuz iki yıl önce kabul etmeğe yanaşmadığı yıkımın, insanlığın başlangıcından bu yana ilk kez bugün, sıradan bir bilimsel olasılık haline geldiğinin bilincinde olmasaydım, onun olan şu yeri işgal etmeye kendimi lâyık göremezdim. İnsanın gelişinden bu yana, ütopya diye bakılan bu korkunç gerçeklik karşısında, bizler, her şeye inanan masal uydurucuları, karşıt ütopyanın yaratılışına soyunmak için zamanın çok geç olmadığına inanma hakkını da hâlâ kendimizde buluyoruz. Kimsenin başkalarının yerine karar veremeyeceği, ölümünün şekline bile karar veremeyeceği, sevginin sahici bir gerçeklik, mutluluğun da mümkün olacağı ve yüz yıllık yalnızlığa mahkûm kuşakların, en sonunda ve sonsuza dek şu dünyada bir ikinci şansı deneyebilecekleri, yepyeni ve karşı durulmaz bir yaşam ütopyasının…
Türkçesi: Turhan Ilgaz | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 65 - 1 Şubat 1983
_________________________________________________________________________________________
“Müzik yaşamımda hep önemli bir yer tutmuştur.
Ve her romanımı bir müzikten etkilenerek yazdım”
Marquez'in ilk olarak Frankfurt Kitap Fuarı'nda, yılın edebiyat olay olarak tanıtılan yeni kitabı “El Amor en los Tiempos del Colera-Kızgınlık Zamanı Aşk” 50 bin basılarak Buenos Aires'te yayınlandı. Eleştirmenler, Avrupa'da Mart ayında yayınlanacak kitapta da Marquez'in diğer romanlarındaki müzik etkisinin görüldüğünü belirtiyorlar. Marquez'le “Panorama” dergisinde müzik üzerine yapılan bir söyleşi sunuyoruz.
Yapıtınızda müziğin önemli bir yeri olduğunu görüyoruz, kültürel yapılanmanızda da müziğin yeri bu kadar önemli mi?
Müzik, yaşamımda hep önemli bir yer tutmuştur ve kendilerini kültürlü kabul eden bazı insanların yaşamlarında müziğe yer vermemelerini asla anlamamışımdır.
Yazma sürecinde dinlemiyorum, çünkü belleğimi dağıtıyor. Ama kalemi elimden bıraktığım an hemen müzik dinlemeye başlarım ve yazdıklarımı gözden geçiririm. Örneğin “Başkan Babanın Sonbaharı”nı yazarken Israrla Bela Bartok dinlerdim. Daha sonra benimle söyleşiye gelen iki gazetecinin “Başkan Babanın Sonbaharı'nda Bela Bartok'un 3 no'lu piyano konçertosu ile aynı yapılanmayı sezinledik” demeleri çok hoşuma gitti. Bartok'tan, salt estetik çözümlemeler düzeyinde etkilendiğimi sanıyorum ama daha sonra gazetecilerin hakli olduklarını anladım, söz konusu olan çok daha temel bir etkilenmeydi.
Müzisyen ya da şarkıcı olmayı ister miydiniz?
Uzun yıllar önce Paris'te “L'scala” adli bir gece kulübünde profesyonel olarak şarkı söylüyordum. Latin Amerika'nın trajik yıllarıydı ve biz tüm Latin Amerikalı sürgünler bu kulüpte buluşurduk. Küba'da Battista, Santo Domingo'da Trujillo, Kolombia'da Rojas Pinilla, Perez Jimenez, Somoza... yönetimdeydiler. Ben gazetecilik yapmaktan vazgeçmiş ve ilk romanlarımı kaleme almaya başlamıştım. oluşturduğumuz müzisyen grubunda Meksikalı ressam Soto da bulunuyordu ve her şey yolunda giderse gecede bir dolar kazanıyordum. Meksikalı yazar Carlos Fuentes ise birlikte doldurduğumuz 33'lük bir plağı temin etmek için hâlâ çırpınır durur.
Kültürel müzikten mi halk müziğinden mi daha çok hoşlanıyorsunuz?
Bu konuda eğilim belli bir müzik dinleme sürecinden sonra oluşur. Ben ticari müziği de Bela Bartok'u da seviyorum. Ticari derken genel anlamıyla kullanmıyorum, salt daha çok satılmak üzere yapılan müzikten bahsediyorum. Evet, tüm müzik türlerinden hoşlanıyorum, çünkü müzikten hoşlanıyorum!
Ticari müzik parçaları arasında sevdikleriniz hangileri?
Birçok İspanyol aşk şarkısını seviyorum. Bunların bazılarının sözleri Manuel Alejandro gibi iyi şairler tarafından yazılmıştır. Örneğin Julio Iglesias'in bazı şarkıları onundur. Ama ben Alejandro'yu, Rafael Perez Botijo gibi şairleri tanıyan bir entelektüel henüz tanımadım.
Sizce Beatles ticari müzik mi yapıyordu?
Böyle bir düşünceyle yola çıktıklarını sanmıyorum. Ama ticari sınıfa girmek durumunda kaldılar, çünkü plaklarını çok büyük bir kitle aldı. Ancak plaklarının bu kadar çok satmasına sanırım en çok onlar şaşıyorlardı. Ben aynı duyguları “Yüzyıllık Yalnızlık” adli romanım çok satılınca yaşadım. Oysa ben sadece kendimi yazmakla yükümlü hissettiğim şeyi yazmıştım. Beatles'la İspanyol aşk şarkılarını aynı düzlemde görmüyorum, ama önemli olan sonuçtur bence.
Yani siz satış amacıyla yapılan bir sanatın gerçek sanatın ırzına geçtiğini kabul etmiyorsunuz?
Bunlar benim anlamadığım kavramlar. Kimse kültürün üretken olmaması gerektiğini söyleyemez. Ancak Latin Amerika'da en iyi ürünler asla uluslararası tüketim piyasasına ulaşamaz. O zaman biz Latin Amerikalılar müziğimizi satarak fuhuş mu yapıyoruz? Şeker satınca fuhuş olmuyor da niye müzik satınca fuhuş oluyor?
Siz büyük bir devrimci yazar kabul ediliyorsunuz? Sizce devrimci müziğin devrimci bir mesaj içermesi mi gerekir?
Asla. Müziğin işlevini de edebiyatın ve şiirin işleviyle aynı görüyorum. Bazı edebiyat ürünleri açık devrimci mesajlar veriyor, bazıları ise geleneksel insancıllık edebiyatının güzelliğini savunuyorlar. Ben hep devrimci bir yazar olarak tanindim, ama romanlarımda açık bir devrimci mesaj yakalamak olası değildir.
Bolero’ya olan aşkınız nereden kaynaklanıyor? Bir zamanlar Bolero yazmak istediğiniz doğru mu?
Bolero beni coşturuyor, heyecanlandırıyor. Benim kuşağımdan birçok insanın da çok duygulandığını biliyorum bu müzikle. Bolero ile âşıklar birbirlerine daha çok âşık oluyorlar, bu bile bir Bolero yazmak istemek için yeterli bir neden.
Müzik, yazarlığınızı ne ölçüde etkiledi?
Kolombiya'da “vallenato” denilen ve anonim olan bir müzik türü vardır. Besteciler köy, kasaba dolaşır sonra duyduklarını, gördüklerini müziğe dökerlerdi. Bu tür, sonraları ticari bir müzik olayına dönüştü. “Yüzyıllık Yalnızlık” bu müzikten etkilenerek yazdım. “Yüzyıllık Yalnızlık” birkaç yüz sayfa biçimine dönüşmüş bir “vallenato”dan başka bir şey değildir.
Sizce müziği klasik, kültürel ve halk müziği olarak ayırmanın anlamı nedir?
Başka nasıl adlandırılacağı bilinmediğinden bir tür müziğe klasik diyoruz. Kültürel müziğin ise kökeni biraz halk müziğine dayanır. Bir sanatçı halk kültüründen fazla uzak kalirsa ne olur? Bela Bartok olmasaydı bence Stravinsky ve Schönberg kompozitörlük yapmayı bırakırlardı. Yeteneksiz oldukları için değil, ama tekniğe kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki öteki duyarlılıklarını yitirmişlerdi. Neyse ki Brahms'in romantik müziğinin mirasçısı olarak Bartok yetişti de halk müziğinde kaynak aramayı akıl etti. Bunu tarihin en büyük müzisyenleri Bach ve Beethoven de yapmışlardı.
Çeviren: Ayça Atikoğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 136 - 15 Ocak 1986
_________________________________________________________________________________________
Marquez'le konuşma
Papa, Castro, Pinochet ve ben...
Birinci olay edebiyatta son romanı “Kolera Günlerinde Aşk”ın yayınlanması.
Öteki olay sinemada, Francesco Rosi'nin Marquez'in romanından sinemaya uyarladığı "Önceden Belirlenmiş Bir Ölümün Güncesi''nin şu günlerde Cannes Film Senliği'nde gösterilmesi.
Bu sayımızda, Marquez'in son kitabından can alıcı bir bölümle, Le Nouvel Observateur dergisinin yazarla yaptığı bir söyleşinin çevirilerini yayınlıyoruz.
Genellikle, size, "Büyülü gerçekçiliğin yazarı" yakıştırması yapılıyor. Bu tanımlamayı kabul ediyor musunuz?
Hayır, "Büyülü gerçekçilik" sözcüklerini kabul etmiyorum. Ben tam anlamıyla saf, katışıksız bir gerçekçiyim: Karaibler gerçeği, Latin Amerika gerçeği. Genelde, gerçeğin, bizim düşlediğimizden çok daha büyülü olduğuna inanıyorum. Hâlâ, Descartes'tan etkileniyoruz.
Öyleyse, nasıl tanımlarsınız kendinizi? Bir gerçekçi gibi mi?
Bir gerçekçi. Üzgün bir gerçekçi.
Üzgün? Neden?
Çünkü Karaibler'de, bizim mutlu, açık insanlar olduğumuz izlenimi var. Oysa, gerçekte olabilecek en içine kapanık en üzgün insanlarız, biz.
Şiirsel dünyanıza girmeden önce, teknik açıdan, yazma biçiminizden söz edelim.
Örneğin ne zamanlar yazarsınız, sabah mı, akşam mı, tüm gün mü? Alışkanlıklarınız var mı?
Her gün ve hep aynı saatlerde yazarım. Her sabah 6'da uyanırım ve iki saat okurum. Bu işi, bu saatte yapmazsam, gün boyunca öteki işlerim den bir başka zaman bulamam. Saat 9'da yazı makinemin başına geçer ve öğleden sonra 2'ye kadar yazarım. Haftanın her günü, bu program uygulanır. Ya da başka bir söyleyişle, benim haftalarımın Pazar'ı yok. Eğer bunları yapmazsam, üzerimde büyük bir yük hissediyorum. Yediğim yemeği hak etmediğim duygusuna kapılıyorum. Üstelik, ertesi gün yeniden çalışmaya başlamak çok güç geliyor bana. Bu, benim, kendimi bir memur gibi hissettiğim bir alışkanlığım.
Yazarken sigara içer misiniz?
On beş yıl öncesine, “Yüzyıllık Yalnızlık”a kadar, yazarken dört paket sigara içerdim. Sonra bıraktım, şimdi sigara içmeden çalışıyorum. içki hiç içmem, yazarken de başka bir şeyle oyalanmam. Başka konularda bağımlılıklarım vardır, ama yazmak için hayır. Bence, yazmak için, sağlığınızın yeniden ve fiziksel kondisyonunuzun bir sporcunun, örneğin bir boksörünki gibi olması gerekir.
Böylesine tehlikeli bir rakibin karşısında, kolaylıkla yazabiliyor musunuz?
Kırk yıldır yazıyorum ve artık bir güçlükle karşılaşmadan yazmayı öğrendim. Başlarda, beyaz kağıdın başına geçiyordum ve saatlerce ne yapacağımı bilmeden oturuyordum. Ama şimdi yok. Eğer önceden düşünmediysem, kafamda oluşturmadıysam, tümüyle çözümlemediysem, yazmaya koyulmuyorum. Birinci bölümün redaksiyonu çok uzun sürebilir, belki bir yıl. Kitabın geri kalan bölümü en çok üç ay sürer. Birinci bölüm kitabın üslubunu özümler, rengini verir. Bölümden sonra, kitabın hacmi üzerine bir fikir sahibi olabilirsiniz. Günlük çalışma düzenim için, bir reçetem var. Bu, Hemingway'in reçetesi. O gün için yapmayı düşündüğünüz işlerin tümünü tamamlamayın, ertesi güne de bir şeyler bırakın, diyor Hemingway. Böylece, ertesi gün uyandığınızda, işe başlama sorunu çözümlenmiş oluyor. Tüm günler böyle sürüyor, yarına bir iş bırakarak. Yani yazarken hiç bir güçlüğüm yok, tersine yasadıklarımı yazmak tek mutluluk anlarım.
1973'te, Pinochet iktidara geldiğinde, o baştan gidene değin, hiçbir şey yayınlamayacağınızı söylemiştiniz.
Pinochet hâlâ yerinde ve siz yazmayı sürdürüyorsunuz. Neden?
Yazarın yaşamı da, kaybedilmiş muharebelerle doludur. Bu savaşı kaybettim ama bundan sonrakini kaybetmeyeceğiz. Düşündüm ve Pinochet’ye karşı iyi kitaplar yazarak savaşmanın, hiçbir şey yazmamaktan daha yararlı olacağına inandım. Bizi beş yıllık bir sessizliğe zorlayan Pinochet sansürüne karşı da bir başkaldırıydı, bu.
Bugün, Küba ve Castro sizin için hâlâ bir mit mi?
Hayır, bir mit değil. Bir gerçek.
Evet, ama şöyle yazdınız: “Küba devrimini çok yakından izledim, ama kitaplarımda ondan hiç söz etmiyorum.” Neden?
Küba devrimiyle özdeştiğimi, bu adamın halkıyla ve yöneticileriyle çok yakın ilişkilerim olduğunu, giderek bu devrimin propagandacısı durumuna geldiğimi söyleyebilirim. Eğer Küba devriminin yanında olduğumu söylesem, bu politik gerçekliği aşan bir çabadan esinlemeye benzer.
Dünyada, sizden sonra, barışı en çok dileyen ve gerçekten isteyen kimdir?
Barışı isteyenler ne ülkeler, ne de bu ülkeleri yönetenlerdir. Değişik doğalardan ve değişik sınıflardan insanların barışı istediklerini ve bunların çoğunluğu oluşturduğunu düşünüyorum.
Gorbaçov'un, Sovyetler Birliği'ne getirdiği yeni yönlendirme üzerine ne düşünüyorsunuz?
Otuz yıl boyunca, yalnız sağdan değil, soldan da, düşmanlarım; ya da şöyle diyelim, sağcı düşmanlarım, solcu dostlarım, Sovyetler Birliği'ne yönelik eleştirilerimden ötürü beni karşı-devrimci, revizyonist, küçük burjuva yazarı olmakla suçluyorlardı. Sovyetler Birliği'ne hep kültürel nedenlerle olmak üzere, iki kez gittim. geziler sırasında ve sonrasında tüm söylediklerim eleştirdiklerim, bana göre, Gorbaçov'un bugün söyledikleri ve yaptıklarının aynısıydı.
1982 yılında, Meksika gezisi üzerine, Latin Amerika üzerine bilgi edinmek isteyen Papa II. Jean Paul sizinle görüşmüştü. Neler konuşuldu, o gün?
Latin Amerika üzerine bilgi edinmek isteyen Papa değildi, ben bu gezinin gündeminde Arjantin sorununun olmasını istediğim için Papa'yla görüştüm. Papa, daha işin başındaydı ve bende henüz bu sorumluluğu taşıyacak ustalığa sahip değilmiş izlenimini yaratmıştı. Ayrıca odasının kapısıyla da sorunu vardı, açamıyordu, çünkü kilidi kirilmişti. Bu ondan aklımda kalan tek güzel ani: Kolombiya'daki annem, Papa'yla bir odada kilitli kaldığımı duysa, acaba ne düşünürdü?
Aşkın yaşamınızdaki yeri nedir?
Aşk, benim tek ideolojimdir. Yaptığım her işi, var olan her şeyi, ancak aşk ile anlayabiliyorum. Tekrar ediyorum, benim tek ideolojim.
Kadınlarla olan aşktan söz ediyordum.
ikisini birbirinden ayıramazsınız. Aşk, benim için evrensel bir duygu; bu yönden bakıldığında, biraz Hıristiyan sayılırım.
Ya bağlılık, sizin için önemli mi?
Sorun, bağlılık diye bir kavram olup olmadığında. Bağlılık konusunda çok kuşkularım var. Geleneksel olarak, bağlılığın fazla önem taşımadığına inanıyorum. Önemli olan, yasallık
Bu soruyu şunun için sordum: Son kitabınız “Kolera Günlerinde Aşk”, çok uzun, yaşlılığa değin süren bir aşkı anlatıyor.
Çok güzel bir sahnede, iki yaşlı insan, sevişebilmek için karanlığa sığınıyorlar.
Siz, yaşlılıktan korkuyor musunuz?
Ben siyahtan korkarım. Ama yaşlılık beni -gerçekten- korkutmuyor. Ailemde, yaşam süresi uzundur. Babam 84, annem 82 yaşında öldü, ikisi de sonuna değin dinç kaldılar. Bir başka deyişle, kalıtımsal olarak, o yaşa değin dinç kalmamı sağlayacak her sansa sahibim. Geri kalanının hiç önemi yok, dinçlik her şeyi çözümler.
Ya ölüm, sizi korkutuyor mu?
Ölüm, hayır. Ama ölmek olgusu, evet. Bir yazarın, üzerine bir şeyler yazamayacağı tek ve en önemli olay, ölüm.
Din ve Tanrı'nın yaşamınızda yeri var mi?
Maalesef, yaşamımda Tanrı'ya yer yok. Ama eğer Tanrı varsa, onun yaşamında bir yerim olmasını umut ediyorum.
Türkçesi: Bülent Berkman | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987
_________________________________________________________________________________________
Marquez’in son kitabından
50 Yıllık Yalnızlık
Doktor Urbino Daza tabutun hiç beklemeksizin kapatılmasını buyurdu, zira evin havası, sayısız çiçeğin dayanılmaz sıcak içinde yaydığı kokuyla daralmıştı, ve babasının boynunda ilk morlukların gölgelerini farkeder gibi olmuştu. O sessizlik ortasında densiz bir ses duyuldu: “Bu yaşta, insan hayatta bile olsa yarı yarıya çürümüştür.” Tabutun kapağı kapanmazdan önce, Fermina Daza nişan yüzüğünü çıkardı ve ölmüş kocasının parmağına geçirdi, sonra, onu elalemin içinde saçmalarken yakaladığı zamanlarda hep yaptığı gibi, elini elinin üzerine koydu. “Yakında görüşeceğiz” dedi ona.
O eşraf kalabalığı arasında görünmeyen Florentino Ariza, böğrüne bir hançerin saplandığını duydu. İlk başsağlığı dileklerinin kargaşası içinde, Fermina Daza onu farketmemişti, oysa ki gecelemenin zorunlu işlerini yerine getirmede hiç kimse onun kadar ayakta, onun kadar yararlı olamayacaktı. Kahve eksik olmasın diye dolup taşan mutfakları düzene sokan, komşularınkiler de kâfi gelmeyince yine sandalyaler bulan ve evin içi tümüyle dolduğunda içerde kalmış çelenklerin bahçeye taşınmasını buyuran hep o oldu. Evliliklerinin gümüş yılına eriştikleri bir sırada, kötü haberi alıp mango ağacının altındaki yuvarlak ziyafet sofrasına devam edebilmek için yıldırım hızıyla koşup gelmiş olan doktor Lasides Olivella'nın davetlilerine her istediklerinde konyak çıkarılmasını gözetti. Gecenin ortasında, bir tövbe vasiyetini anımsattığı için herkeste korkulu bir ürperti uyandıran papağan, kafası yukarda, kanatlarını açmış olarak yemek odasına daldığında, zamanında harekete geçen tek kişi de o oldu. Florentino Ariza, küstah sloganlarından birini haykırmasına fırsat vermeden, kuşu boynundan yakaladı ve kapısını özenle kapattığı kafesinin içinde doğruca ahıra götürdü. Herşeyle öylesine farkettirmeksizin ve öylesine etkinlikle ilgilendi ki, kimsenin aklına, bunun başkalarının işine burnunu sokmak olduğu düşüncesi gelmedi, tam tersine, felakete uğramış bu eve karşı paha biçilmez bir yardım gibi karşılandı.
Nasıl görünüyorsa öyleydi; yardımsever ve ciddi bir ihtiyar. Dik ve kemikli gövdesi, esmer ve tüysüz derisi, beyaz madeni çerçeveli yuvarlak gözlüklerinin arkasında tutkulu gözlen ve uçları modası geçmiş bir tarzda pomatlanmış romantik bir bıyığı vardı. Saçlarının son tutamlar geriye doğru taranmış ve, mutlak bir dazlaklığın en son çaresi olarak, pomatla parlak kafatasının ortasına yapıştırılmıştı. Doğal inceliği ve yumuşak davranışları ona çekicilik kazandırıyordu ama bekar bir erkekte bunlar iki kuşkulu erdem gibi kabul ediliyordu. Geçen mart ayında basmış olduğu yetmiş altı yaşının farkedilmemesi için pek çok para, pek çok ustalık ve pek çok istenç harcamıştı ve ruhunun yalnızlığı içinde, sessiz sedasız dünyadaki her varlıktan çok daha fazla sevmiş olduğuna inanmaktaydı.
Doktor Urbino'nun öldüğü günün akşamı, haberin onu şaşırtmış olduğu anki kılığındaydı, yani cehennemi haziran sıcaklarına rağmen her zamanki gibi giyinmişti; koyu renk kumaştan yelekli bir takim, selüloid yakanın etrafında ipek bir bağ, fötr şapka, ve baston olarak da kullandığı siyah poplinden şemsiye. Gün doğarken, ölüyü bekleyenler arasındaki yerinden iki saatliğine kayboldu ve günün ışıklarıyla birlikte, sinek kaydı tıraşıyla losyon kokular saçarak geri döndü. Artık yalnızca cenaze törenlerinde ve kutsal hafta ayinlerinde kullanılan cinsten siyah bir redingot giymiş, kırık yakalı gömleğine geniş bir kravat bağlamış ve melon şapkasını almıştı. Şemsiyesi de yanındaydı, ama alışkanlığı olduğu için değil de saat on birden önce yağmur yağacağına emin olduğu için; bunu doktor Urbino Daza'ya da söyledi cenaze törenini daha erkene alabilsinler diye. Gerçekten de öyle yaptılar, zira Florentino Ariza armatör bir aileye mensuptu ve Karaibler Nehir Kumpanyası'na başkanlık ediyordu, buysa hava durumu konusundaki tahminlerine güvenilmesi için yeterliydi. Ancak sivil ve askeri yetkilileri, kamu ve özel girişime ait loncaları, askeri bando ile Güzel Sanatlarınkini, okulları ve saat on bir için hazırlık yapmış olan din adamlarını zamanında haberdar edemediler, öyle ki bir tarihi olay olarak planlanmış bulunan cenaze töreni bardaktan boşanırcasına yağan sağanak yüzünden bozgun halinde bitti. Yalnızca bir avuç kişi, çamurlara bata çıka aile mezarlığına kadar gelmişti (...)
Florentino Ariza cenaze töreninin sonuna kadar kalan ender kişilerden biriydi. İliklerine varıncaya kadar ıslanmıştı, ve özenli bir dikkat ve aşırı önlemler içinde geçen onca yıldan sonra bir zatürreye yakalanma düşüncesiyle dehşete düşmüş bir halde evine döndü. İçine bir parça konyak katilmiş sıcak bir limonata hazırlattı, yatağının içinde bunu iki aspirin ile birlikte içti ve bedeni olağan sıcaklığına kavuşuncaya kadar yün battaniyelere sarılmış olarak kocaman damlalarla terledi. Ölü evine döndüğünde kendini son derecede zinde hissediyordu. Fermina Daza temizlenip konuk ağırlayacak hale getirilmiş olan evde işleri yeniden ele almıştı, ve kütüphanede hazırlanan mihrabın üzerine kocasının, çerçevesi siyah bir kordelayla çevrelenmiş bir tablosunu yerleştirmişti. Saat sekize geldiğinde, içerde bir gece önceki kadar çok insan ve bir gece önceki kadar dayanılmaz bir sıcak vardı, ancak, tespihler çekildikten sonra, dul bayanın pazar günü öğleden sonradan beri ilk kez bir parça dinlenebilmesi için, erken kalkması yolunda bir rica kulaktan kulağa fısıldandı.
Fermina Daza konukların çoğu ile mihrabın yanında vedalaştı ama yakınlarının oluşturduğu son grubu, her zaman yapma alışkanlığında olduğu gibi, kapıyı arkalarından bizzat kapatmak üzere, giriş kapısına kadar götürdü. Son bir çabayla hazırlanmaya davranacakken bomboş salonun ortasında matem giysileri içindeki Florentino Ariza'yı gördü. Bundan memnunluk duydu çünkü çok uzun yıllardan beri onu hayatından silmişti ve, vicdani unutmanın verdiği arinmişlik içinde, onu ilk kez görüyordu. Ancak ziyaretinden ötürü ona teşekkür edemeden, adam vakur bir tavırla ve titreyerek şapkasını kalbinin üzerine götürdü, ve bütün hayatinin dayanağı olmuş olan yara birdenbire patladı.
“Fermina, dedi kadına, bu fırsatı, ebedi sadakat yeminimi ve sonsuza kadar sürecek aşkımı size bir kez daha yinelemek için yarim yüzyıldan fazladır bekledim.”
Fermina Daza eğer o sırada Florentino Ariza'nın Kutsal ruhun inayetiyle esinlenmiş olduğunu düşünecek nedenlere sahip olmasaydı, karşısında bir delinin bulunduğunu sanabilirdi. İlk aklına gelen, kocasının cesedi mezarında hâlâ sıcakken, evi günaha soktuğu için onu lanetlemek oldu.
Ama hiddetin vakarı bunu yapmasını engelledi:
Kaybol'' dedi. “Ve hayatta olduğun sürece de bir daha kendini gösterme.”
Kapatmış olduğu sokak kapısını ardına kadar açtı ve sözünü bağladı:
“Umarım çok yaşamazsın.”
Yalnız sokakta adımların uzaklaştığını duyduğu zaman, kapıyı büyük bir yumuşaklıkla yeniden örttü ve kaderini tek başına omuzladı. Şu ana gelinceye kadar, henüz daha on sekiz yaşındayken bizzat kendisinin yol açmış olduğu ve ölümüne kadar onu izleyecek dramın bilincine asla varmamıştı. Felaket gecesinden beri ilk kez, yegane ağlama biçimi olduğu üzere, hiçbir tanık olmaksızın ağladı. Kocasının ölümüne, yalnızlığına ve hiddetine ağladı, ve boş yatak odasına girdiğinde kendisine ağladı, çünkü bekaretini kaybettiğinden beri bu yatakta pek seyrek olarak yalnız uyumuştu. Kocasına ait olan her şey gözyaşlarını körüklüyordu; ponponlu pantuflalar, yastığın altındaki pijama, kendi derisine sinmiş kokusu. Belli belirsiz bir düşünceyle ürperdi: “Sevilen insanlar bütün eşyalarıyla birlikte ölmelidirler.” Yatağa girmek için hiç kimsenin yardımını istemediği gibi uyumadan önce de hiçbir şey yemek istemedi. Üzüntüden bitap düşmüş bir halde, Tanrı'ya, kendisine hemen bu gece uykusunda ölümü göndermesi için dua etti, ve bu umutla ayakları çıplak ama giyinik olarak yattı, ve hemen uyudu. Uykusunun içinde hayatta olduğunu, yatağın yarısının artık fazla olduğunu, sol kenarda, her zamanki gibi, yan üstü uzanmış olduğunu, ve öteki kenarda öteki gövdenin ağırlığından yoksun kaldığını bilerek, bilmeden uyudu. Uykusunda düşündü, bir daha asla öyle uyuyamayacağını düşündü, ve uykusunda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, hiç kıpırdamadan, hıçkıra hıçkıra uyudu, horozların şarkılarını bitirmelerinden çok sonraya ve de erkeksiz sabahın istenmeyen güneşi onu uyandırana kadar... O zaman farketti ki, ölmeksizin çok çok uyumuş, uykusunda çok çok ağlamış, ve ağlayarak uyumaktayken de Florentino Ariza'yı ölmüş kocasından daha çok düşünmüştü.
Türkçesi: Turhan Ilgaz | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 168 - 15 Mayıs 1987
_________________________________________________________________________________________
“İlham, insanın yazmaktan başka bir şey düşünememesidir.”
Günümüzün en önemli romancıları arasında yer alan
ve eserleri birçok ülkede en çok satan kitaplar arasına giren Gabriel Garcia Marquez "Ben entelektüel değilim” diyor.
Marquez kendisiyle söyleşi yapan Alman Die Welt gazetesi muhabirlerine,
romanları hakkında ince ayrıntılarına kadar yorum yapılmasından hoşlanmadığını,
anlattığı olayların altında başka şeyler aranmasının kendisini çıldırttığını söylüyor.
Söyleşi daha sonra şöyle devam ediyor:
Ne yazık ki hiç zamanım yok. Su anda kısa bir roman ve alt senaryo üzerinde çalışıyorum. Bütün bunları bitirdiğimde bir tiyatro oyunu yazmak istiyorum. Araya başka bir şey girmezse anılarıma başlarım.
Demek ki epey uzun bir süre sonra başlayacaksınız?
Bazı yazarlar anılarını, artık hiçbir şey hatırlayamadıkları zaman yazmaya kalkıyorlar. Ben onlardan biri olmak istemiyorum. Anılarımı değişik bir biçimde yazacağım, kronolojik dökümden çok, edebi bir hiciv olacak. Kitaplarımın ardındaki gerçekliği yazacağım. Çünkü anlatım biçimimin şiirsel olmasına karşın, romanlarımdaki herşey gerçek yaşamdan alinmiştir. Onları parçalara ayırıp, okuyucularıma bu parçaların yaşamımın hangi bölümünden alındığını anlatacağım.
Siz ilhama inanıyorsunuz. İlhamin nasıl geldiği hakkında bir fikriniz var mi?
İlham bence insanın bir şeyler yaratabildiği ruhsal iç huzurunun oluştuğu andır. Bu birdenbire ve kendiliğinden olur. Bir kere kaybolduğunda ise yeniden elde etmek çok zordur. İIham, insanın yazmaktan başka bir şey düşünememesidir.
İçinizdeki yaratıcılığı harekete geçirmek için herhangi bir teknik kullanıyor musunuz?
Sunu çok iyi anladım, insanın karni aç değilse çok daha iyi çalışıyor. Problemlerini çözmüşse, sağlıklıysa daha iyi çalışıyor. Günde yedi, sekiz saat yazabilmek için bir boksör kadar formda olmak, her gün masanın başına oturup işe başlamak için bir banka memuru kadar disiplinli olmak gerek.
Bütün sanatçıların söylediğiniz gibi olduğuna inanıyor musunuz?
Tabii bazı büyük istisnalar var. Bence yaratma eyleminin en önemli unsuru bağlılıktır. Bu olmazsa bütün çabalar boşa gider. Sonra yetenek gelir. Ama disiplin yoksa ikisi de bir işe yaramaz.
Tiplerinizin anarşik yapısına bakılırsa disiplin anlayışınız kendinize özgü olmalı.
Bu tür anarşik yapılar yaratabilmesi için insanın kendi yapısının çok sağlam olması lazım. Uydurmacılığın yasaları katıdır. Ruhları ve bedenleriyle gökyüzüne çıkan kadınlar, havadan yağan sari çiçekler... Bu gibi olayların inandırıcı biçimde betimlenmesi kolay değildir. Uydurmacılığın yasalarına iyice hâkim değilseniz, okuyucu anlattıklarınızı anlamsız martavallar olarak görür. Ayrıca anarşik tipleri ben bulmadım, ben yaratmadım. Onlar Latin Amerika'nın katı gerçekliğini yansıtıyorlar.
Kahramanlarınız o kadar büyük bir sevgiyle tasvir edilmiş ki, insan bunların yazar Marquez'le bir yakınlığı olmadığına inanamıyor.
Bu anarşik tiplerin gerçekten sizinle bir benzerliği yok mu?
Size bir şey itiraf edeceğim. Ben tanıdığım en disiplinli insanım. Ve neden biliyor musunuz? Çünkü ben aslında dünyanın en disiplinsiz yaratığıyım. Eğer karakterimin peşinden gidip kendimi disipline zorlamasaydım, hiçbir yere ulaşamazdım. Doğanın bana verdiklerine yönelseydim, şu anda burada oturuyor olmazdım. Meyhaneden çıkmayan bir tip olurdum, düzensiz bir adam olurdum, intihar ederdim... Ama bir şey daha itiraf edeyim, böyle biri olmayı isterdim.
Sizi doğanıza karşı gelmeye iten neden neydi?
Onun peşinden gitseydim, toplum kendisine bir şey vermeme izin vermezdi. Ama ben bu topluma bir şeyler vermek istiyordum. Bu durumda kendi doğama aykırı davranmaktan başka çarem yoktu. Ama bir yandan da böylece bütün yapamadıklarımı kitaplarımda gerçekleştirme avantajını elde ettim.
Bir kitabınızı örnek alarak bize çalışma biçiminizi anlatır misiniz?
“Yüzyıllık Yalnızlık” romanım yıllarca tek bir görüntüden ibaretti. Torununun elinden tutup buzun ne olduğunu göstermeye giden adamın görüntüsü. Çok açık ve belirgin bir görüntüydü. Ama bundan bir roman mi, bir öykü mü, bir tiyatro oyunu mu, bir senaryo mu yoksa bir şiir mi çıkacağını bilmiyordum. On, on iki yıl kadar sonra bunu başka bir çerçevede düşünmeye başladım. 1001 Gece Masalları'nda uçan halılar vardı ve kimse böyle bir şeyin fiziksel açıdan mümkün olmadığını düşünmüyordu. Kendi kendime "neden bizim kitaplarımızda da halılar uçmasın'' diye düşündüm.
Yazarken okuyuculan düşünür müsünüz?
Daha çok kendi okuma alışkanlıklarımı düşünürüm. Ben çok kötü bir okuyucuyum. Bir kitaptan sıkılırsam, birkaç sayfasına şöyle bir göz atarim, hâlâ sıkılıyorsam bir kenara koyarım. Ben yazarken sıkılıyorsam, okuyucu da sıkılacak demektir. Yıllardır tekrar tekrar okuduğum kitaplar var. Bunların çoğu klasik. Ama yaşamım boyunca beni en çok etkileyen kitap Juan Rulfo'nun “Pedro Paramo” isimli romanı oldu.
Çeviren: Aysıt Yılmaz | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 185 - 1 Şubat 1988
______________________________________________________________________________
“öğrencilerime her şeyden önce bağımsızca düşünmeyi,
böylece kendilerinin ve halklarının gerçek duygularını yansıtmayı öğretmeye çalışıyorum.”
Kitapları ve aldığı Nobel ödülü ile dünya edebiyatına adini yazdıran Kolombiyalı Gabriel Garcia Márquez aynı zamanda da Yeni Latin Amerika Sineması Vakfı'nın başkanlığını yapıyor. Latin Amerika sinemasının gelişmesini sağlamak amacıyla Latin Amerika filmcileri tarafından kurulmuş bu Vakıf'ın başkanlığına getirilen Márquez ile “Democratic Journalist” dergisinin Temmuz-Ağustos 1988 tarihli sayısında yapılmış bir söyleşiyi sunuyoruz.
Kendi hesabıma Latin Amerika televizyonunun yönetimini sanatsal kişilerin ele geçirmesine yardımcı olmak için çalışıyorum. Kimi yazarların televizyona "kitle kültürü"nün bir aracı olarak baktıkları artık adamakıllı su yüzüne çıktı. Kanımca çok yanılıyorlar. İzleyiciyi etkileme gücü son derece yüksek olan bu yayın aracını bir yana iterek böyle düşünenler, hiç mücadele etmeden yönetimin reklamcıların ve eğlence üreticilerinin eline geçmesine neden oldular. Ama Küba bizim girişimimizin önemini hemen kavrayarak Okul'un şimdi içinde bulunduğu binayı bize armağan etti. Doğrusunu isterseniz başlangıçta biz de salt sinema eğitimi üzerinde duruyorduk. Ama şimdi televizyona daha çok önem vermenin gerektiğine inanıyoruz.
Okul hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
Önce bunun bir Küba okulu olmadığını belirtmeliyim. Yönetim ve bütçeyi tümden Vakıf sağlıyor. İkincisi, Okul'da salt Latin Amerika ülkelerinin değil. Afrika ve Asya'yı içeren Üçüncü Dünya ülkelerinin öğrencileri eğitim görüyor. Uç yıllık eğitim süresince yönetmenlik, çekim, aydınlatma, kurgu ve teknik gibi konularda dersler verilmekte. Öğreticiler ise çeşitli ülkelerden gönüllü olarak geliyorlar. Ben de her ders yılı, adı “Öykü Nasıl Yazılır?” adlı bir ders veriyorum.
Okul'daki görevinizin size de yararı dokunacağına inanıyor musunuz?
Hem de nasıl... Örneğin 20 yıl önce ders vermenin sevincini yaşamış olsaydım, belki bu denli çok yazamazdım. Ama şimdi öğretmeyi ve yazmayı birleştireceğim. Ben öğrencilerime her şeyden önce düşünmeyi, kalıplardan kurtularak bağımsızca düşünmeyi ve böylece kendilerinin ve halklarının gerçek duygularını yansıtmayı öğretmeye çalışıyorum. Ama daha önce bir senaryo yazmış ya da bir film çevirmiş olan öğrencilerim bunda pek basarili olamıyorlar. Bu nedenle ben de yetişkinlere değil, yaşamında daha önce hiç film görmemiş ya da TV izlememiş dokuz yaşındaki köy çocuklarına ders vermeye karar verdim. Onlar geleneklerine ve insanlarına daha yakin kişiler.
Tüm bu çalışmalar sonucunda neler elde edebileceğinizi düşünüyorsunuz?
Başka eşi olmayan ve ayrıcalık taşıyan özellikler ve ulusal gelenekler, her ulusun parayla ölçülmeyen zenginliklerini oluşturur. Bunlar öyle zenginliklerdir ki, o ülkelerin kalkınmasında birinci derecede rol oynarlar. Benim elde ettiğim deneyim de bunu doğruluyor. Herhangi bir ulusal kültürün gerçek kaynağının insandan oluştuğunu anladığımda ben de gerçek bir yazar oldum. Karayipler kıyısının folklorunun, müziğinin ve öykülerinin bıraktığı engin şiirsellik ve yazınsal miras benim yazarlığımın çıkış noktasıdır.
Öte yanda, her kültürün kökünde insan bulunması da yetmez. kültürün kendi insanına erişmesi de gerekir. Bir yazarın “yazar” olarak kabul edilmesi, onun önce kendi insanları tarafından kabul edilmesine bağlıdır. Latin Amerika'da uzun süreden beri roman yazılıyordu ama, iyi romanların bile yazarları yapıtlarını önce Fransa'da, İngiltere'de ve ABD'de çevrilmesini önemsediler ve diğer yazarların arasında yitip gittiler. Yıllarca sürdü bu. Sonra Latin Amerika romanı birden “patlayıverdi”. O günlerde, yani 1960'lı yılların sonuna doğru, bu patlamanın kitaplarımızın diş dünyanın ilgisini çektiği için değil, Latin Amerika'da okunmaya başlamasından ötürü oluştuğunu anladık. Sunu demek istiyorum: Latin Amerika yazınının gerçek yükselişi, kendi ülkelerimizdeki insanların beklentilerini, yasini, acılarını ve sevinçlerini yansıtmaya başlamamızdan sonra gerçekleşti. Bu romanlar Latin Amerika'da başarıya ulaştıktan sonra da dünyanın ilgisini çekti. İlk önceleri düşündüğümüzün tam tersi oldu yani. Olay Latin Amerika'dan dışa doğru gelişti. Dıştan içe doğru değil...
Peki, son bir soru:
1973'de Şili’deki darbeden sonra okuyucularınıza Pinochet iktidardan düşünceye dek kitaplarınızı bastırmayacağınızı duyurmuştunuz.
Sizinle yapılan söyleşilerden birinde bu savaşı yitirdiğinizi söylemişsiniz.
Pek çok şeyin arasında, bir yazarın yaşamı yitirilen savaşlarla zenginleşir.
Gerçekten de o savaşı yitirdim. Ama sonunda yengi yine de bizim olacaktır.
Hiç yazmamaktansa, iyi kitaplar yazarak Pinochet'ye daha çok zarar vereceğime inanıyorum.
Çeviren: Mahmut T. Öngören | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 185 - 15 Eylül 1988




