1968’de İstanbul Büyük Nazım Plan Bürosu için tarihi SİT alanlarını inceleyen uzun bir rapor ve planlar hazırlanmıştı. Suriçini, Galata’yı ve Üsküdar’ı kapsayan bu raporda Boğaziçi de bütün köyleriyle saptanmış ve bugün hâlâ kavgası yapılan birçok olgu ile ilgili öneriler geliştirilmişti. Bu rapor bürokrasinin raflarında kaldı. Ve o planlarda SİT alanı olarak görülen mahalleler bugün yok oldular.
1974’te o sırada Kültür Bakanı olan Nermin Neftçi’nin katkısıyla Anıtlar Yüksek Kurulu’nca hazırlanan Boğaziçi SİT kararı, Bakanlar Kurulu’nca onaylanmıştı. Raporlar planlara yeterince yansımadığı ve kararlar da her türlü yasayı hiçe sayabilen gözüpek kişiler tarafından dinlenmediği için, Boğaziçi’nin kemirilmesine ve plansız yapılaşmasına yeterince engel olunamadı. Fakat Boğaziçi’nin özel statüsü gündemde kaldı. Gerçi eski Anıtlar Yüksek Kurulu’nun bu konularda direnmesi Kurul’un ortadan kaldırılmasına da neden oldu. Yine de yıllar içinde bu düşüncelerin Cumhurbaşkanlığı katına kadar ulaşmasıyla hem Boğaziçi için bir SİT alanı planı -zoraki de olsa- yapıldı, hem de bir Boğaziçi Yasası çıkarıldı.
Yirmi yıla yakın bir süreden bu yana özel bir yasa çıkmasına kadar varmış bir gelişme nasıl oluyor da tersine dönme eğilimleri gösteriyor ve neden yasalar, kurullar boyuna değişiyor, SİT alanları yeniden inceleniyor?
Akla gelen ilk yanıt Türkiye’de kentlerin en büyük hastalığı olan toprak spekülasyonudur. Fakat bu genel bir olgudur, sadece SİT alanları ile ilgili değildir. Kargaşanın temelinde herkesin az çok bildiği nedenler de olsa, asıl neden bilgi yoksunluğu ve kavramların uzman olmayanlar elinde ve dilinde yozlaşmasıdır.
Kavramların içeriklerinden sıyrılıp anlaşılmaz hale geldiği ve kimileri için bir öcü, kimileri için bir fetiş haline dönüştüğü garip bir düşünce kaosunda yaşıyoruz. İçinde yaşanılmaz bir lağım haline gelen Haliç’i kurtarmak, Beyoğlu’nu çağdaş bir görüntüye kavuşturmak için çabalar sarfedilirken, nasılsa alınmış Boğaziçi SİT kararlarını orasından burasından kırpacak ters yönlü çabalar da yoğunlaşıyor.
Birbirine karşıt davranışların eş zamanlığı kavram kargaşasının ifadesidir. Kültür yaşamımıza yeni giren ve henüz topluma malolmamış kavramlar, yerleşmeleri ve kullanılmaları kaçınılmaz hale geldiğinde önce idareci ve politikacılar, sonra otoriteleri kendilerinden menkul ‘hınk’ deyiciler tarafından, özel endişeli tanımlarla, gerçek kimliklerinden saptırılıp, içeriklerini ve etkilerini yitirmektedirler. Türkiye’de eski eser, anıt, SİT, tarihi konut kavramları, özellikle mal, mülk, kent içi arsa ve yapı spekülasyonu gibi olgularla içiçe olan kavramlar, uygulamada uzmanları bile şaşırtacak kılıklara girmişlerdir.
Tarihi çevreyi korumanın temelini oluşturan SİT kavramı ekoloji, doğum kontrolü, sibernetik gibi çağdaş kavramlardan biridir.
Önce üniversitelerde, sonra planlama organlarında, daha sonra da yasalarda yer alması son yirmi yıl içinde olmuştur. Bizim toplum kültürü ve duyarlığı için SİT kavramının içeriğinin ve dile getirmek istediği gerçeklerin anlaşılmasının zor olduğunu kabul etmek gerekir. Yüzeysel olarak çok sıkı kontrol getiren yasalar uygulamada etkili olmamıştır. Çünkü iyi anlaşılmamış kavramların yasalara doğru olarak aktarılıp etkili örgütlenme olanağı vermesi beklenemezdi. Topluma malolana kadar yinelemekten başka yapacak şey olmadığı için, herkesin değişik motivasyonlarla orasından burasından çekiştirdiği SİT kavramını tekrar tekrar açıklamakta yarar var.
“SİT” KAVRAMI NEDİR?
Çağdaş kültür, yaşadığımız kentlerin ve ülkelerin bazı yörelerinin tarihi, estetik, folklorik ve doğal ayrıcalıklar taşıyabileceğini ve bu nedenle korunmaları gerektiğini kabul ediyor. Herkes Göreme gibi tarihi özellikleri olan yöreleri ya da terkedilmiş ören yerlerinin korunması gerektiğini anlayabiliyor; buna karşın içinde yaşadığımız kentlerin bazı mahallelerinin, bazen kendi evimiz ve arsamızı da içine alan sokakların tarihi niteliklerini anlamakta güçlük çekiyor. Koruma, alışılmış bir hakka tecavüz gibi gözüküyor.
“SİT” sözcüğü Latince “Situs” (yer) sözcüğünden geliyor.
Sözlük anlamı, güzel bir doğa parçası demek.
Fakat bugün,
- çevre korumacılar,
- coğrafyacılar,
- restorasyon ve koruma uzmanları,
- mimarlar ve
- kent plancıları için özel bir anlamı vardır:
Doğal ya da insan yapısı, kendine özgü bir kimliği olan yöreler, alanlar demek.
Bu uzman grupları içinde, toplumu en çok kuşkulandıranlar, ekolojistler ve korumacılar.
Çünkü bugüne kadar kaygısızca harcanmış dünyaya -örneğin Haliç’in Altın Boynuz’dan lağıma dönüşmesi gibi- ve hiç düşünülmeden yokedilmiş insan ürünlerine sahip çıkıp, herkesin olağan kabul ettiği eylem ve etkinliklere engel olmaya çalışıyorlar.
“
- Bu ormadan yol geçiremezsin,
- bu göle artıklarını dökemezsin,
- Gökova’ya santral yapamazsın,
- bu sokaktaki evleri yıkamazsın” diyorlar.
Ormandan odun kesip kömür yapan köylü için Ulusal Park ya da ekolojik denge kavramları nasıl anlaşılabilir?
Abdülhamit’in, antik yapıtların yurt dışına götürülmesi için İade-i Seniye çıkardığı bir ülkede,
aradan yarım yüzyıl geçtiğinde “köylüler toprak çanakları önüne gelene satıyor” diyen bir bakanın çıkacağı düşünülebilir miydi?
Ne var ki, Türkiye’de Abdülhamit gibi düşünenlerin sayısı o kadar az değil ve bu tepkilerin varlığı yadsınamaz.
ŞİKÂYETLERİN NEDENİ
Düşüncelerimizi, yasalarımızı, yönetmelikleri ve planlamayı doğru yönlendirmek için, yanlış ya da doğru, şikâyetlerin nedenini irdelemek gerekir.
- SİT kararlarına tepki ile imar planlarına tepki temelde aynıdır. Çevremizin kontrol altında gelişmesi ya da bazı özelliklerinin korunması için yapılan düzenlemeler, bilimselden çok basit kısa vadeli menfaat hesaplarıyla değerlendirilir. Dünyanın bütün ülkelerinde politikacı ve idareci toprak ve yapının ekonomik ve politik bir araç olduğunu çok iyi bilmektedir. Plan genelde bir menfaat belgesidir. Bu menfaatlerin yurt çıkarına bilimsel verilere ya da politik çıkarlara göre dağıtılması her durumda değişik olur. Kent toprağı üzerindeki kararlar, değişik kaynaklı isteklerin bir ortalamasıdır. Büyük ölçekli SİT korumada, toprak kullanımı üzeride bir ambargo söz konusu olduğu için, ister Boğaziçi’nde ister Safranbolu’da, ister Side’de olsun, büyük tepkilerle karşılaşır. Bu tepki bir ahşap evin apartman yapılmasına engel olunduğunda karşılaşılan tepkinin aynıdır.
- Bu tepkilerin uygar bir ülkede olduğu gibi, kabul edilebilir ölçüler içinde olması için kamuoyunda *en azından kamuoyunu oluşturan aydınlar arasında- korumanın gerekliliği açısından bir “consensus” olması gereklidir. Gerçi Türkiye’de toplumsal consensus oldukça karmaşık bir olgudur. Yine de böyle bir aydın anlaşması, bunca yasa, kurul, örgüt, öğretim olduğuna göre var sayılabilir. Öyleyse sorun SİT’in ne olduğu, kimin tarafından saptanacağı ve hangi araçlarla maddi olarak korunacağından geçmektedir.
- Önce, şunu başından belirtmek gerekir ki, kent içinde SİT sınırı saptamak inşaat yasağı koymak değildir.
Bir sınır belirtmek o sınır içinde bazı özelliklerin saklanması gerekliliğini belirtmektir. Ne yazık ki işgüzar mimarlar ve spekülatörler SİT sınırı ile inşaat yasağını eşanlamlı kavramlar olarak halkın ve politikacının kafasına yerleştirmişlerdir. Gerçi böyle durumlar olmuştur. Fakat bunun nedeni SİT sınırları içinde inşaat yasağı değil, sağlıklı inşaat için gerekli planların yapılmaması olmuştur.
Örneğin Anıtlar Yüksek Kurulu Boğaziçi’nde, SİT alanı içinde inşaat izni verilmesi için koruma koşullarını gözönüne alan planların hazırlanmasını istemiştir. Bu planlar hazırlanamadığı için de geçici inşaat kısıtlamaları getirmiştir.
Çağdaş bir kentte, doğru dürüst hazırlanmış bir plana dayanmayan bir imar durumu vermek, kenti köye dönüştürmek demektir. Gerçekten kentlerimizin hali de budur. Nasıl imar planı gerekiyorsa, SİT olarak saptanan alanların da daha ihtimamla ve dikkatle hazırlanmış planları gereklidir. SİT şu ya da bu şekilde çağdaş yaşama katılan bir kent ya da doğa parçasıdır.Çağdaş yaşam, tarihi-kültürel estetik ve doğal nitelikler gibi terimler halkın, açıkça anladığı kavramlar değildir.
Halkı bu açıklığa kavuşturmanın bir tek aracı vardır: Plan.
Kişiye senin evin birinci sınıf tarihi eser denirse bunun nedenini anlaması zor olabilir. Hele yanında kendisi gibi evi olan birisi, yolunu bularak (!) eski evinin yerine sekiz katlı bir apartman diktirirse, anlamak bir yana, çılgına da dönebilir. Fakat oturduğu mahallede inşaat düzeninin nasıl olması gerektiğini gösteren bir plan yapılır ve o planda kendisine benzeyen başka vatandaşların evleri de olursa, tarihi yapının ne olduğunu anlar, ve neler yapılacağını da öğrenir.
“SİT”İN ÖZELLİKLERİ
- SİT hangi özellikleriyle SİT olur ve bunu kim saptar?
Burada kent içinde tarihi nitelikleriyle ayrıcalık kazanmış SİT’lerden söz edeceğim. Bir kent yapılarıyla, sokak ve meydanlarıyla ve doğa ile (topoğrafya ve iklim) kurduğu ilişkilerle oluşur ve tanımlanır. Bu kuruluş zaman içinde olur. Bugünden yarına bir kent kurulamaz. Kaldı ki biz yüzlerce, binlerce yıllık tarihi olan kentlerden söz ediyoruz. Korunan tek şey bir sokak, tek bir ev, bir saray, bir bahçe gibi görünse de, gerçekte zaman içinde oluşmuş bir maddi organizmanın bir parçasıdır ve toplumun günlük yaşamı ile de ilişkilidir. Bir SİT korunsun dendiği anda zaten yaşamını sürdürmektedir. Sorun bunun nasıl ve hangi koşullarda sürdürüleceğidir.
Örneğin Kapalıçarşı’nın korunması, onun bizim için önemli olan özelliklerinin korunarak günlük yaşama katılması demektir.
Nedir bu özellikler?
Çok sayıda ticaret ve zenaat kesimini içeren ve geniş bir alana düzayak bir ulaşım ağı içinde yayılmış, içinde revaklı yollar, tonozlarla örtülü sokaklar, kubbeli mekânlar, tarihi bedestenler, çeşmeler gibi mimari öğeler içeren, kentin kuruluşundan bu yana günlük yaşamda yerini korumuş, sayısız anılarla dolu ve kente büyük bir özellik kazandıran bir etkinlikler örgüsü. Bu büyük alana bir katlı yerine beş katlı işhanları yapsak daha kârlı olabilirdi. Yine de bizim gibi, daha kentleşememiş bir toplumda bile Kapalıçarşı korunmaktadır.
Başka bir örnek alalım:Ayasofya ile Topkapı Sarayı arasında bir sokak var. Burada eskiden orta boy konaklar ve evler vardı. Zamanla sahipleri bunları sattılar ya da kiraya verdiler. Evlerin bazıları yıkıldı. Bazıları betona dönüştü. Bazıları harap oldu. Neden?
Çünkü bu sokağın kent içi statüsü eski değerini yitirmişti ve buranın kentin gelişmesi içinde nasıl bir işleve tahsis edileceği ve bunu hangi fiziksel görüntü ile yapacağı planla saptanmamıştı. Burası için koruma kararı almak önce estetik bir nedene oturuyor: Buna bir kent içi peyzajı (urbanscape) sorunu diyoruz. Kent sadece birtakım etkinliklerle değil, birtakım görüntülerle kuruluyor: Yapı dizileri, yol ve meydanlar, bahçeler, büyük, küçük anıtsal yapılar, kentin iç ve dış silüetleri, perspektiflerle kent özgün bir karakter kazanıyor. İnsanların belleğine de o özellikleriyle yerleşiyor. Bu yapılar, sokaklar, çevrelerindeki faaliyetlerle birleşiyorlar. Bir yanda fiziksel görüntü, öte yanda onunla bütünleşen insan eylemleri kent imgesini yaratıyorlar. Bir köşeyi bir çeşme, bir meydanı bir anıt şenlendiriyor. Haliç silüetini camiler, köprübaşını Yenicami, Boğaz sahillerini eski saraylar, bugüne kalabilmiş ahşap yalılar ve tepelerden aşağı sarkan yeşil alanlar, korular, kent içi sokaklarını çeşitli dönemlerde yapılmış evler, Serencebey’i Şeyh Zafir külliyesi, kent girişlerini surlar. Bunlar çoğu kez bir araya geliyor, olağanüstü bir görsel yoğunluk yaratıyorlar. Ayasofya’nın yanından geçiyorsunuz; karşınıza Bab-ı Hümayun geliyor, yanınızda Üçüncü Ahmet Çeşmesi var, onun karşısında koca bir imaret kapısı. Büyük tarihi dönemlerin damgası olan yapılar. Saray surlarına paralel bir sokak uzanıyor. İşte o sokak, yukarda sözünü ettiğimiz ve apartman spekülatörlerine teslim edilemeyecek kadar değerli bir sokak. Orada uzman bir mimara gerek var. İçindeki eski evler, büyük anıtlar arasında yadsınmayan özellikler İstanbul’u tarihi boyutlarıyla zenginleştirmenin olanaklarını taşıyorlar. Kent içinde bunun gibi, fakat her zaman bu kadar kolay anlatılamayacak sayısız köşe var. Bunlar, kenti kent yapan, başka bir deyişle onun tarih içinden geldiğini anlatan ona kimlik veren özellikler.
- Bu özellikleri kim saptar?
Sorunların başında bu olgu var: Bu özelliklerin herkes saptayamaz. Ancak yetişmiş uzmanlar saptayabilir.
Çünkü fiziksel çevreye bir sistematik içinde bakıp, analiz etmeleri öğretiliyor. Türkiye’de bu alandaki uzman boşluğu başka alanlardan yetişmiş olanlarla doldurulmuştur.
Kent içi estetiği,
tarihi yapıların üslupsal ve konstrüktif özellikleri,
kentsel işlevlerin dağılma parametreleri,
yapıların strüktüral durumları ve
bunları saptama yöntemlerini bilmeden ve
gerektiğinde plan yapma ve nazım planlarını okuma yeteneği olmadan ve
yapı restorasyonunun sınır ve olanaklarını anlamadan ne SİT alanı saptanabilir, ne de SİT’ler için sağlıklı kararlar alınabilir.
Kaldı ki SİT alanları müze değildir. Çağdaş gelişmeleri içine alacak ve yeni yapılarak da açılacaktır. Bunların eskiyle fiziksel entegrasyonlarını düşünmeden de SİT kararları alınamaz. Bugüne kadar alınan SİT kararları, plan ve uzman bekleyen geçici kararlar olmuştur. Türkiye’de bu alanda yetişmemiş mimarlar, sanat tarihçileri, arkeologlar, kuşkusuz iyi niyetle, fakat sadece yapılara yafta yapıştırarak SİT alanları saptamışlar, kimse de asıl sorunun korunmaya yönelik planlar hazırlamak olduğunu anlamamıştır. Her alanda olduğu gibi, bilimsel içeriğini anlamadan, olay idari ve politik bir formülizme dönüşmüştür. Tarihi çevre olgusu, ilk tespitleri yapmaktan koruma kararına kadar herkesin ferman verebildiği bir kargaşaya dönüşmüştür. Burada şu olguyu anımsatmakta yarar var. SİT korumanın bir bilimsel baza oturduğunun anlaşılmadığı 2863 numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile kurulan Yüksek Kurul yapısına bakarak da anlaşılmaktadır. Bu kurulun yarısı idarecilerden oluşuyor. SİT kararları onaylayacak bu kurulun çoğu üyelerinin bir kent planı okumaları olanaksızdır. Çünkü yasanın tanımı gereği başka bilim alanlarının temsilcileridir. Dolayısıyla olay bilimsel düzeyden idari bir düzeye aktarılmıştır.
Bu kavram ve uygulama kargaşasından bir ölçüde kurtulmanın -kesin çözümü bugünkü kültür yapısıyla olanaksızdır- yolları açıktır.
Kısaca yinelemekte yarar var:
- SİT yaşayan bir bölgedir. Yaşaması mimarlık ve şehircilik arakesitinde ayrıntılı planların hazırlanmasıyla olasıdır.
- SİT kararları, SİT içi yapılanmaları, SİT içinde yeni yapı gibi tüm kararlar ancak koruma konusunda uzman mimar ve kent plancıları tarafından alınabilir. Bu uzmanlardan oluşmayan idari kurullarla bu sorunlar çözülemez.
- Türkiye gibi bir ülkede planlama bir merkezden yapılamaz. Mahalli idareler kendi uzman örgütlerini kurmadıkça, kentsel tarihi SİT’ler korunamaz. Belediyelerin sahip çıkmadığı bir koruma çok sınırlı olmaya mahkûmdur. Belediyelerin bugünkü durumunda bir geçici statü düşünülebilir. Fakat büyük belediyeler restoratörlerden oluşan uzman birimlerini vakit geçirmeden kurmalıdır. Kültür ve Turizm Bakanlığı envanter yapmak, tescil etmek ve genelde kontrol yapmakla yetinmelidir. Özellikle planlama aşaması Kültür Bakanlığı alanı dışında bir olgudur.
- Anıtlar Yüksek Kurulu değişik fakat koruma ile ilgili bilim dallarından seçilebilir. İdarenin temsili de söz konusudur. Fakat bu kurul mimar ve şehircilik dallarında koruma uzmanlığı gerektiren kararlar almamalıdır. Genel müdürler ve tarih uzmanlarının anıtsal restorasyon kararlarına ya da kent planlarına ilişkin karar almaları Türkiye’ye özgüdür.
- Korumanın yolu kamulaştırmadan geçmez. Kamulaştırmaya malsahipleri koruma amacına uymak istemedikleri zaman başvurabilir. Çünkü dünyada hiçbir devlet, özellikle Türkiye gibi hazinelerle dolu bir tarih ülkesi olursa, böyle bir mali yükün altından kalkamaz. Bu ancak sağlıklı bir örgütlenme ve doğru planlama ile olur. Kuşkusuz devletin mali yardımlarının korumayı teşvik edecek ölçüye çıkarılması da gereklidir.
- Tarihi SİT’lerin korunması yeni yapılaşmaya engel değildir. Fakat bu genel plan kararları ve kullanma katsayıları vererek yapılamaz. Tarihi SİT’lerde yeni yapılar büyük ölçekli ayrıntılı geliştirme planları yapılarak geliştirilebilir. Bu açıdan SİT koruma imar planlarıyla değil, özel SİT koruma ve geliştirme planlarıyla olur.
Uygarlık bilimsel ve rasyonelin ötesinde insana ve insan ürününe saygıyla ölçülebilir. İtişip kakışmayan, kabadayılık yapmayan, tarihi kent toprağına da buldozerle değil, planla yaklaşan bir davranış gerektirir. Türkiye’de planlama zor bir süreçtir. Fakat SİT korumada olanaksız değildir. Türkiye’nin binlerce yıllık kentlerine, örenlerine Moğolların Bağdat’a hücumları gibi saldıramayız. Kafamızda imgeler yıkmayı da gerektirse, bunu planla hem daha ekonomik, hem daha sağlıklı yapabiliriz.
Bütün bu süreç içinde en şaşırıcı olgu,
Batı ile bu kadar güçlü bir iletişim ortamında karar düzeyinde olanların tarihi çevre konusundaki ilgisizlik ve bilgisizlikleridir.
Belki de bu kent çevresinin diğer olumsuzluklarıyla aynı kökenli bir kültürel eğilimin ifadesidir.
Öyleyse işimiz gerçekten zor olacak demektir.
Doğan Kuban | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 116 - 15 Mart 1985