Naguip Mahfouz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Naguip Mahfouz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Naguip Mahfouz



Arap dünyasında şiir sanatının ilk örnekleri İslamdan ve Kuran’dan çok öncelere, 1500 yıl gerilere kadar gidiyor. Sözlü anlatı sanatı da çok eskilere dayanıyor. “Binbir Gece”nin son bölümünün 1300’lü yıllarda Memlukler zamanının Mısır’ında yaratıldığı söylenmektedir. 1800 başlarında Napolyon Mısır’ı Batı dünyasına açtıktan sonra Batı edebiyatı Arapçaya çevrilir ve okunur olmuş. Ancak Mısır tarihinde ilk gerçek roman 1914 yılında yayımlanır. Muhammad Husayn Haykal’ın yazdığı “Zeinab” adlı eser, gerçekten bir romanda bulunması gereken bütün temel öğeleri içermektedir.

Mahfouz’un Arap edebiyatındaki rolü ise, roman dili olarak çok genç bulunan Arapçayı geliştirerek, ilk kez roman sanatını bir bütünselliğe ulaştırıp gelişim sürecini açmış olması.

Mahfouz, 1911 yılında Kahire’nin eski mahallelerinden biri olan Al-Jamaliyya’da doğdu. Babası küçük bir devlet memuru idi. 1925 yılında halk okulunu bitiren Mahfouz 1930’larda, yani ikinci dünya savaşı yıllarında, Kahire’deki Kral Fuad Üniversitesi’nde felsefe ve edebiyat okudu. Bu yıllar Mısır’ın tarihinde şiddetli sarsıntı ve dönüşmelerin ortaya çıktığı bir dönemdir. İşte bu dönemdeki Avrupa ve İslam yaşam tarzlarının karşılaşması, geleneksel değerlerle yeni kazanılan ve giderek alışkanlık haline gelen özgür yaşamın çatışmaları gibi gelişmeler Mahfouz’un edebiyat sepetine koyduğu ilk meyveler oldu.

Mahfouz’un gerçekte ilk edebiyat birikimleri onun iç dünyasını sıcak bir şekilde sarıp sarmalayan küçük mahalle kahvehaneleri olmuştur.
Bu kahvehanelerde demli çay ve nargile içerken yaptığı gözlemler ileride onun romanlarında sık sık yer alacaktır.

Daha sonraları okuyacağı Mısırlı yazarlar Mahfouz’un edebiyata olan ilgisini daha da artıracaktır. En çok etkilendiği yazarlar arasında Yahia Haqqi, Mahmud Taimur ve ünlü Taha Husayn yer alacaktır. Taha Husayn’ın “İslam Öncesi Şiiri Hakkında” isimli kitabı 1926’da, Mısır’ın eskimiş, zavallı eğitim sistemine yönelttiği ağır saldırıyla bomba etkisi yaratmıştı. Mahfouz yazar Salama Musa’dan bilim, sosyalizm ve hoşgörüye inanmayı öğrendiğini söylüyor bir söyleşide.

18 yaşındayken din konusunda derin bir kriz yaşayan Mahfouz, Darwin’in “Türlerin Kökeni” kitabını okuduktan sonra ateist oldu. Üniversite yıllarında Batı edebiyatından çevirileri okumaya başlayan Mahfouz, özellikle Drinkwater’in “Outline of Literature” adlı kitabından yararlandı. Bu kitapta yer alan eserler ülkelere ve dönemlere göre sınıflandırılmıştı. Metotlu bir biçimde İbsen, Tolstoy, Shaw, Balzac, Zola, Dickens gibi yazarların eserlerini okudu. İngiliz yazarları H.G. Wells ve John Galsworthy’den esinlendiği belirtilen Mahfouz, Balzac ve Dickens’tan hiç hoşlanmadığını söylerken ilginç bir rastlantı ki, kendi romanlarında o da yoksulların yaşam koşullarını anlatmaktadır.


“ARAP DÜZYAZI SANATININ BAŞLANGICI”

Mahfouz’un ilk eserleri dedektif romanları ve romantik öykülerden oluşuyor. Belirtildiğine göre ilk gençlik yıllarında sık sık sinemaya gitmiş ve birçok dedektif romanı okumuş. Sonraları çok geniş bir bilgiye sahip olduğu eski Mısır efsanelerine dayanan ve firavunlar devrini anlatan tarihi kitaplar yazmış.

Mahfouz, kendisine ün sağlayan olgunlaşmış dönem romanlarını 1940’lı yıllarda yazmaya başladı. Romanlarının hemen hepsinde Kahire’yi, Kahire insanlarını anlatmaktadır. Bu diziden ilk kitabı, “Khan Al-Khalili” adıyla 1945’te yayımlandı. Dönemin en etkili ve korku salan eleştirmeni Sayyid Qutb, bu kitabı hemen modern Arap düzyazı sanatının başlangıcı olarak ilan etti. Lübnan ve Irak’ta da kitap bir yenileşme göstergesi olarak övgüler aldı.

Geleneksel anlatı biçiminin zengin birikiminden de yararlanan Mahfouz sosyal-realist bir çizgide Kahire romanlarını yazmayı sürdürdü. 1940 ve 1950’li yıllarda sekiz kitabı yayınlandıktan sonra artık bütün Arap dünyasında tanınıyor ve kuşağının en önde gelen romancısı olarak gösteriliyordu.

1956 ve 1957 yıllarında arka arkaya yayınlanan ve “Al-Thulutiya” diye adlandırılan roman üçlüsü “Bayn Al-Qasrayn”, “Qasr Al-Shawq” ve “Al-Sukkariya” bütün Arap ülkelerinde milyonlarca okuyucu buldu. Kahire’deki bir dizi sokağın adını taşıyan bu romanlar, modern Arap romanının en büyük eserleri olarak edebiyat tarihine geçti.

Bütün bu bilgileri edindikten sonra, ömrü boyunca Kahire sokaklarını yazan, ülkesinden dışarı çıkmayan, dil bilmeyen böyle bir yazarın gerçekten Nobel Edebiyat Ödülü’nü alabilecek kadar güçlü ve usta bir romancı olup olmadığına merak etmemek elde değil.

Mahfouz’un coğrafyası yalnızca Kahire ile sınırlı ancak, bu mikrokosmosda yer alan her şeyin:
İnsanlar, olaylar, gelenekler ve gizemlerin, üniversel yaşamın kökleriyle doğrudan bağlantısı ve büyük bir genel-geçerliği var.

Mahfouz’un romanları sayesinde Arap okuyucuları ilk kez modern Kahire’nin karanlıkta bırakılan arka planlarını, örneğin fahişelerin yaşam koşullarını, intihar olgularındaki kişisel nedenleri okuma olanağını buldular. Bu romanlarda Mahfouz hep küçük insanların yanındadır. Moral tartışmalara girmeden bu küçük insanların içine düştüğü olağanüstü ve çelişkili durumları, ne arzu ettikleri ne de kontrol edebildikleri toplumsal çalkantıların onları nasıl çifte değerler dünyasına ittiğini anlatır.

Özellikle 1500 sayfalık “Al-Thulutiya” üçlüsünde 1917-44 döneminin Kahire’sindeki kronikleşmiş ve toplumu temelinden sarsan rüşvet ve kapkaççılığı, burjuvazinin bencilliği ve korkusunu, aşağı sınıflardaki boş inançları ve gerçekten kaçışı, bütün bu kötülüklere karşı tedavi edici çözümleri bulamamanın çaresizliği içinde ve bu nedenle kötümser bir tonda tasvir ediyor.

Mısır’ın en büyük ödülü olan “Devlet Edebiyat Ödülü” ile ödüllendirilen bu dev eserinde Mahfouz, bir burjuva ailesinin üç kuşak boyunca içinden geçtiği ve giderek kaçınılmaz sona varacak olan sarsıntıları anlatıyor. Bu bağlamda roman üçlüsü, Mısır’ın toplumsal dönüşümlerini yansıtan tarihsel boyutunun yanı sıra, geleneksel toplumun can çekişmesini resimleyen titiz bir sosyolojik çalışmayı ve aynı anda zaman, ölüm ve yazgı gibi konuları irdeleyen klasik roman sanatını içeriyor. Bu nitelikleriyle Mahfouz’un bu ünlü yapıtının, bazı edebiyat eleştirmenleri tarafından Thomas Mann’ın “Buddenbrooks” unu anımsattığı belirtiliyor.

Mahfouz’un roman kahramanları hiçbir zaman tek boyutlu olmayıp, hem düşünce ve hem de davranışlarında karşıtlıklar olan bileşik kişilikler olarak biçimlenmiştir. Bunun yanı sıra insanların duygu ve düşüncelerinin dizelenmesi ve romanın ana konusundan sapmalar, Mahfouz’un Arap edebiyatına getirdiği yeniliklerdir. Böylece Mahfouz Arap edebiyatında yol açıcı ve biçim geliştirici olmuştur.


ÜÇ EVRE

Eleştirmenlere göre Mahfouz’un yazarlığı üç evreye ayrılıyor.

  • Birinci evre (ki, Al-Thulutiya ile doruk noktasına ulaşır) onun sosyal-realist dönemidir. İkinci evrede Mahfouz’un sosyal realizmden ayrılıp metafizik alegorilere yöneldiği belirtilmektedir. Bu dönemde Mahfouz kültür bakanlığına bağlı film enstitüsünü yönetmektedir. Bu işi ona yüksek bürokrasiyi ve politikacıları daha yakından tanıma olanağını verir. Yaşamındaki bu yeni gelişme Mahfouz’un yazarlığını büyük ölçüde etkiler. Zengin tasvir ve imgeler artık yerlerini kuru, doğrudan.ve sembolik diyaloglara bırakır. Politikacılar kötümser bir ironi ile romanlarında yer almaya başlar. Mahfouz bu dönem romanlarında yönetici sınıfların iktidar hırslarını, toplum üzerindeki etkilerini giderek nasıl artırdıklarını, rüşveti, oportünizmi ve sömürüyü rafine bir dil, keskin bir gözlemleme yeteneği ve acımasız parodilerle anlatır. Ama öte yandan yaşamın bütün absürd yanlarına karşı felsefi bir tavır alarak ve insani duyguları ön plana çıkararak yapar bunu.

  • Aslında Mahfouz’un bu ikinci evresi, başlangıçta umutla karşıladığı Nasır döneminin onda yarattığı düş kırıklığı ve kötümserliği yansıtmaktadır. İşte bu dönemde, “sözde” başlatılan bilimsel ve teknolojik gelişme ve sosyalizm, onu metafizik, var oluş ve din konularına yöneltir. 1959’da Al-Ahram gazetesinde dizi halinde yayınlanan romanı “Dar Sokağın Çocukları” ülkenin önde gelen din adamları tarafından şiddetle protesto edilir ve Mahfouz tanrısızlıkla ve Muhammed düşmanlığıyla suçlanır. 1963’te yayımladığı “Dünya Allah” isimli kitabında ise lirik, çağrışımlar uyandıran ve anıştırıcı alt-tonları olan bir dille bilimin her şeyi çözeceği düşüncesine olan inancının giderek azaldığını anlatır ve yaşamın gerçek anlamını araştırır.

  • Mahfouz’un yazarlığının üçüncü evresi 1967’den sonraki yılları kapsıyor. 1967’de İsrail ile yapılan bir haftalık savaş ve uğranılan büyük yenilgi onun melankolik, acı ve kötümserlik dolu iç dünyasını daha da etkiler. Bu dönemde Mahfouz sürrealizm ile gerçekçilik arasında çıkışlar arayan bir dizi kitap yazar. İngiliz egemenliği altında doğan ulusçuluk, Kral Faruk’un monarşi dönemi, Nasır sosyalizmi ve Enver Sedat kapitalizmini yaşayan Mahfouz’un eserlerinin çağımız Arap kültürünü en iyi yansıtan zengin kaynaklar olduğu kuşkusuz.



Turhan Kayaoğlu, İsveç | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 203 - 1 Kasım 1988
_____________________________________________________________________________________________________




Dünyanın her köşesinden gelen gazeteciler haberi anında gazete, dergi ve ajanslarına iletmek üzere İsveç Akademisi’nin bulunduğu tarihi Borsa binasının önünde toplanmışlardı. Akademinin sürekli genel sekreteri Sture Allén geleneklere göre, 13 Ekim Perşembe günü saat tam 13.00’de Nobel edebiyat ödülünün bu yıl kime verildiğini açıklayınca önce büyük bir hayret sessizliğiyle başlayan ortam giderek sinirli ve küstah sorularla gerginleşti. Her yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün yeni sahibi alkışlarla, hatta zaman zaman ıslıklı tezahüratlarla kutlanırken, bu yıl hayal kırıklığı, küçümseme ve saldırganlık ilk göze çarpan (spontan) tepkiler oldu.

- Mahfouz da kim?

- Bu yıl 23. kezdir edebiyat ödülü arka arkaya erkeklere veriliyor. Bugüne kadar dağıtılan 86 ödülden yalnızca altısı kadınlara verildi. Şimdi ödülün Gordimer gibi, Wolff gibi kadın yazarlara verilmesinin zamanı değil mi?

- Mahfouz’un kitaplari Gordimer, Wolff ve ayrıca Carlos Fuentes’inkilerden daha mı derin iz bıraktı sizde?

- Gerçekten öyle mi, yoksa Arap dünyası şimdi sizin listenizde öncelikli bir yere mi geçti?


Mahfouz’un elliye yakın eserinden yalnızca bir tanesi, o da 1980 başlarında İsveççeye çevrilmiş. Yayınevinin sahibi bu kitabın hemen hiç satış yapmadığını söylüyor. Geçen yıl, adı pek duyulmamış idealist bir gencin mütevazı yayınevi, Mahfouz’un bir başka kitabını İsveççeye çevirtmiş. Baskı masraflarını karşılamak üzere Devlet Kültür Kurumu’na başvurduğunda, arka arkaya iki kez refüze edilmiş.

Türk edebiyatçılarına gösterdiği dayanışma ile de tanınan İsveçli yazar Anderz Harning, Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklanmasından bir gün sonra yayınladığı bir yazıda Mahfouz’la birkaç yıl önce Kahire’deki buluşmasını anlatıyor:

- “Ben kızgın bir şekilde kuzeyli yayınevlerinin neredeyse eli kalem tutan her İsrailli’yi çevirip yayınladıklarını söyleyince, ellerini iki yana açıp yumuşak bir ifadeyle, Al-Arabi ve İbni Haldun hakkında ne bildiğimizi sordu.

Gerçek o ki, son yıllarda Nobel Edebiyat Ödülü çoğunlukla Yahudi kökenli yazarlara verilmişti. Söylentilere göre 18 kişilik İsveç Akademisi’nin bazı üyeleri, bu gelenekleşmeye başlayan eğilime şiddetle karşı çıkmışlardı. İşte bu tepkinin, ödülün ilk kez bir Arap yazara verilmesine yol açan nedenlerden biri olduğu söyleniyor. Diğer önemli bir neden olarak da Ortadoğu Dilleri Enstitüsü profesörlerinden Gösta Vitestam’ın Nobel Ödülü Komitesi’ne geçen yıl yazdığı uzun bir mektuptan söz ediliyor. Vitestam bu mektubunda Mahfouz’un yazarlığı konusunda gerekçeli ve ayrıntılı bilgi veriyor. Mahfouz’un yanı sıra Arap dünyası içinde başka yazarların da uzun süredir akademinin listesinde yer aldığı söylentiler arasında.

Örneğin her yıl kendini aday göstermekten bıkmayan Mısırlı öykücü Yusuf İdris,
Filistinli ozan Mahmud Derviş,
Suriye doğumlu, Lübnanlı ve Paris’te mukim ve Arap dünyasının yetiştirdiği en büyük ozan olarak kabul edilen Adonis
ve Sudanlı epik yazar Al-Tayyib Salih...

Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün Mahfouz’a verilmesi bütün Arap dünyasında bayram sevinci yaratırken, öte yandan yine aynı Arap dünyasının bazı çevrelerinden sert eleştiriler gelmesi de bekleniyor. Çünkü Mahfouz, Mısır ile İsrail arasındaki Enver Sedat döneminde yapılan bariş anlaşmasını onaylamış ve hatta İsrail’i ziyaret etmişti. Bu nedenle Mahfouz’un kitaplarını yasaklayan birkaç Arap ülkesi bile olmuştu. İsveç’teki yorumculara göre bazı akademi üyeleri ödülün İsrail’in varlığını tanıyan bir Arap yazara verilmiş olmasını iç rahatlatıcı bir olgu olarak karşıladılar.

İsrail ile barışı desteklediği için Mahfouz’un tutucu olduğunun sanılmaması gerekir. İsveç basınında yer alan haberlere göre Mahfouz, sürekli olarak ütopik, fabiancı bir sosyalist eğilim ile sınıf baskısına karşı çıkmış ve yarım yüzyıllık yazın yaşamı boyunca ezilenlerin yaşamını eserlerine konu almış, devlet terörünü ve İslamın katı kurallarını eleştirmiştir.

Her şeye karşın Mahfouz bugün, Arap dünyasının tartışmasız en büyük romancısı olarak genel kabul görüyor. Arap dünyasının Tolstoy’u olarak da nitelenen Mahfouz aynı zamanda, yalnızca 74 yıllık bir geçmişi olan Arap romancılığının babası olarak tanınıyor.



Turhan Kayaoğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 203 - 1 Kasım 1988