İnce Memed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnce Memed etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İnce Memed (roman)


Çukurova toprağı kadar zengin insan değerleri ve Toroslar kadar sert yaşam koşulları:
İnce Memed destan-romanı

İlk İnce Memed kitabı 1955'te basılmıştı. 1987 yılı elimize yapıtın dördüncü cildini de getirdi. Bu iki kitabı, Memed'in serüveni, yazarın kimliği, insana ve topluma, doğaya bakışı birleştiriyor. Öte yandan arada geçen 32 yıllık zaman dilimi, 351 + 590 + 641 + 557 = 2639 sayfalık bu uzun diziyi oluştururken yazarın anlatış biçimini, kahramanına ve onu kuşatan çevreye, sorunlara bakışını da değiştirmiş, geliştirmiştir. Memed'in önümüze açılan dört ciltlik serüveninin bir defada tasarlanmadığı, başlangıç yazılırken şimdiki sonun düşünülmediği, her yeni ciltte daha öncekileri de artık değiştirme, düzeltme olanağının ise kalmadığı iyice bellidir. Bu dört cildin düzenlenmiş bir plan içinde sunulmasını bekleyen okur, belki de umduğunu bulamayacaktır. Örneğin ilk ciltte Iraz, Hatçe'nin İnce Memed'den olan çocuğunu alıp bilinmedik bir yere gitmişti. Sonuncu ciltte ise Seyran, yerleştiği deniz kıyısındaki kasabada Memed'in ikinci çocuğunu büyütmeye koyulmuştur. Bu tür oluntular herhangi bir cildin serüvenini kurmada bağımsız bir biçimde ele alınmış değildir. Aynı biçimde, birinci ciltte Abdi Ağa'yla yeğenini, ikinci ciltte Ali Safa Bey'le Kel Hamza'yı öldüren İnce Memed'in üçüncü ciltte de bir köyün halkını yerinden yurdundan acımasızca sürmeye kalkışan toprak sahibi Mahmut Ağa'yı öldürüp yeniden dağlara döndüğü anlatılmıştı. Son ciltte ise silahını bırakıp kimliğini gizleyerek Seyran'la Payas'a yerleşmeye çalışan kahramanımız dokuz köyün insanını sıtmanın kucağına iten, emekçilerin hakkını yiyen, elini öğretmen Zeki Nejat'in kanına bulamış Şakir Bey'le Ali Safa Bey'in bir benzeri olan Arif Saim Bey'i öldürmektedir.

Dördüncü cildin sonunda köylüleriyle vedalaşırken “gene geleceğim” diyen İnce Memed'den bir kez daha haber alınamaz olur.  Öteki Toros köylükleriyle birlikte Dikenlidüzü, Çiçeklidere, Menekşe, Yanıkoren köylüleri birinci ve ikinci ciltte Dikenlidüzü, üçüncü ciltte Çiçeklidere köylülerinin yapmaya başladığı işe koyulurlar: Toprağa saban atmadan önce her yıl Memed'in anısına, çakırdikenlerinden, karaçalılardan, kevenlerden, devedikenlerinden öbekleri tutuşturmakta, sonra da toy-düğün etmektedirler...

Bu kalıplaşmış çerçeve içinde Memed için düzenli bir şemaya uydurulmuş bir serüven düşünülmemelidir. İlk İnce Memed yayınlandıktan sonra Yaşar Kemal eşkıyalığı örgütlü toplumsal eylemle eş tutuyor ve toplumsal çelişkileri ortadan kaldırmada böyle bireysel bir başkaldısı çıkar yol gibi gösteriyor diye eleştirilmişti. Öte yandan Memed'in ilk ciltte yalnızca oluşum aşamasının canlandırıldığı, ilerde kent yaşamına karışarak yolunu bulabileceği de hatırlatılmıştı. Şimdi gerçekleşen dizi içinde haksızlığa bireysel karşı çıkıştan toprak ağalarıyla, daha sonra yönetim organıyla savaşıma geçilmektedir. Başka bir düzlemde dağdaki eşkıyalığın koşullarıyla öteki insanlar arasına dönmeye çabalayan eşkıyanın yaşamındaki açmazlar sergilenmektedir. Olayın zaman dilimi Cumhuriyet'in onuncu yıldönümündeki genel affı yani 1933'ü izleyen birkaç yıldır. Son ciltte daha Atatürk yaşadığına göre de 1938'den önceki 5 yıllık süre söz konusudur. Bu dönemde yönetimin yanında yer alan çıkar öbekleri tarafından ekonomik olanaklar alabildiğine sömürülürken Cumhuriyet ideolojisinin nasıl yozlaştırıldığı da gösterilmektedir.

Dizinin bütün bu içeriği ise birbirinin doğal sonucu olarak göstermeyişi önemli eksiğidir.

İnce Memed 3'ün sonunda kahramanımız Çiçekli Mahmut Ağa'yı öldürmüş, bir kez daha ortadan yitmişti. Dördüncü kitabın başında onu bu eyleminden sonra, jandarmaların elinden kurtulmaya çalışırken görüyoruz. Gâvurdağları'nın dibinde, Payas Kalesi yakınlarında Abdüsselam Hoca'nın köyüne gidip yerleşiyor. bahardan ertesi bahara değin bir yıllık süre içinde eşkıyalığı bırakış serüvenini, onu yeniden dağa çıkmaya zorlayan nedenleri kitap boyunca izliyoruz.

Yazar, üzerinden 50 yılı aşkın süre geçmiş bir zaman dilimini konu edinmektedir. yılların gerçeklerine ve sorunlarına kaçınılmaz bir biçimde kendi yaşadığı dönem açısından bakmaktadır. Bunun sonucu kimi zaman yanılmalar, anakronizmler yok değildir. Örneğin kişilerden biri Altaylar'dan Viyana kapılarına kadar on altı devlet kurduğumuzu söylemekte, TC'den son Türk devleti diye söz etmektedir. Yanlışlığı apaçık olan bu kavramlar 1960 sonrasının malıdır. Mücahitler Derneği de 1933-1938 döneminin değil 1950 sonrasının ürünüdür!

Haksızlığa başkaldırma, bir kesimin devlet eliyle zenginleştirilmesi, bunların yönetimle işbirliği içinde bulunmaları, işkence vb. gibi kimi konular ise anlatılan günler gibi yaşadığımız günlerin ve daha eski zamanların da ortak sorunlarıdır. Romancı bütün bunları deşerken Memed'in yaşamından Anadolu'nun eski uygarlıklarına, halk ayaklanmalarına, tarikat inançlarına uzanmaktadır.


EŞKIYALIĞIN RUHSAL, TOPLUMSAL NİTELİKLERİ

Memed'in serüveni eşkıyalığın ruhsal, toplumsal niteliklerini önümüze sermektedir.

Geçmişindeki kan ve yılgıdan uzaklaşma umuduyla Payas kalesinin gölgesine sığınan Memed bir yandan barış içindeki yeni bir yaşamın umutlarını taşır, öte yandan eşkıyalığı bıraktığına pişman olur. Bir hayalin ardına takılıp buralara indiğinden yakınır. Bu arada eşkıyalığı başından beri hiç sevmediğini de dile getirir. Adam öldürmek çok zoruna gitmektedir. “Bir ağa öldürsen iki bin ağa geliyor” der. Memed'in sorusu Abdi Ağa'yı, ardından Ali Safa Bey'i, Çiçekli Mahmut Ağa'yı, bütün bunları öldürmesinin kendisine, köylülere ne kazandırdığıdır. Meraklı gözleri yaşama, insan ilişkilerine çevrilmiştir: “Bu insanlar ne istiyorlardı, Deli Durdu, Recep Çavuş ne istiyordu? Bu ölümlü dünyada Abdi Ağa ne istiyordu? Ferhat Hoca ne istiyordu? Ya Kızılbaşoğlu, o ne istiyordu? Attan, insanlardan, her şeyden, uçan kuştan, vızıldayan sinekten bile ödü kopuyor, o da bir şey istiyor, istiyor ya, ne?

Memed haksızlığa kendi yolunu izleyerek karşı koyarken köylü İlyas Çavuş eşkıyalığın “zor bir zanaat” olduğunu vurgular. Eşkıyanın eninde sonunda eline hiçbir şey geçmeyecektir. Halk inancı onların yüreğinde ışıktan bir kurt olduğunu kabul eder. Memed de halk için kendilerinin bir umut oldukları, bir işe yaradıkları inancındadır.

Halkın bu başkaldırmış insanlara bağlı umutları, onlardan beklentileri vardır. Eski bir kurtuluş savaşçısı, bilinçli bir aydın olan öğretmen Zeki Nejat, devrimi gerçekleştiren kadro adına konuşur, “İnce Memed'i halk yüceltti” der, “demek ki biz halkın ihtiyacını karşılayamadık” diye günah çıkarır. Ferhat Hoca gibi dünyanın iyisini kötüsünü kavramış olanlar İnce Memed gibi insanların öyle uzun süre eli kolu bağlanmış, eylemsiz kalamayacağını farketmişlerdir.

Memed'in çıkarlarını sarstığı toprak sahipleri ve onların yandaşları halkın yanındaki bu eylem adamlarına bugün de değişmeyen klişe suçlamalar yönelteceklerdir. Onlar Memed'i destekleyenlerin her birinin bir İnce Memed olup dağdan şehirlere inmesi olasılığından ürkerler. Kendilerinin vatanı kurtarmış olduklarını ileri sürerler; onlar yüzünden vatanin elimizden kayıp gideceğinden korkarlar. Biri “irtica, eşkıyalık olarak ince Memed'in kişiliğinde hortlamıştır” derken bir başkası, “bu gidişle bolşevikliğin ülkede tez günde yerleşeceğini” ileri sürer!

Memed'in yetişmesi boyunca ve İnce Memed olduktan sonra karşılaştığı olaylar, yaşam deneyleri ona çok şeyler öğretmiştir. Ama kasabaya yerleşip öğretmen Zeki Nejat'tan öğrendikleri onun gözlerinin önündeki pek çok perdeyi kaldırır: “O öldürülen Muallim Zeki Bey var ya, çok şey biliyordu, dünya üstüne, insan üstüne (...) Şimdi ondan sonra ben bir tek Memed değilim, iki, üç, beş tane adam gibiyim” der. Kasabada paralarını alamayan çeltikçi ırgatların giriştiği eylemden de öğrenciler çıkarır: “Memed. bu korkunç güce şaşakalmıştı (...) Bu kalabalık, böyle bir kalabalık olunca, hiç konuşmayıp susunca... Bu kalabalık çok çok çoğalınca, dağlara, ovalara sığmayınca... İşte o zaman insan neler yapmazdı...”

Kitabın birçok yerinde birbirinden ayrı çıkarların sahipleri, ayrı cephelerin insanları köylüleri, halkı kendilerine göre yorumlayıp değerlendirirler. Arif Saim Bey halkın yalnız kuvvetten anladığını ileri sürer “onu yalnız ezeceksin, ezeceksin” derken de haklarını isteyenlerin üzerlerine “balyoz gibi” ineceklerini söylerken de Memed'in serüveniyle yazarın arasında günümüzde yaşanmış nice olayın yer aldığı farkedilmektedir.

Taşkın Halil Bey bir halk adamını alt edebilmek için ona halk düşman etmek gerektiğini ileri sürer. Arif Saim Bey'e göre “Bizim halkımız binlerce yıldan bu yana yoksulluk çekmiş, ezilmiş, çiğnenmiş, bütün insan olma gücü elinden alınmış bir halktır. Böyle bir halk değil başkaldırmak, korkusundan gözünü bile açamaz” Herkes halkı kendi işine geldiği gibi, kendi çıkarlan açısından görüp değerlendirmektedir. Örneğin Muallim Rüstem de “İstiklal Harbi'nde eğer dayak olmasaydı, arkalarından kurşun, süngü gelmeseydi bu köylülerin hiçbiri savaşa gitmezlerdi. Zorla onlara vatanlarını müdafaa ettirdik” diye konuşur.

Halkın haklarını savunmada, elde etmede uğradığı yenilgiler Memed'in yandaşlarından Ferhat Hoca'nın ağzında tarihin yalanlamadığı bir inanca bağlanır: “Yenmişler, yeniyorlar ama sonunda yenilecekler. Dağ, taş, canlı cansız hep bizimle. Biz gökte kuş, yerde karınca kadar çoğuz. Biz yeneceğiz.”


MEMED'İN KÖYLÜLERE BAKIŞI

Memed'in köylülere bakışı da dikkat çekicidir. Memed'in yazarı onun ağzından toplumcu bir kalem için söylenmesi cesaret isteyen bir gözlemi dile getirmekten çekinmez: “Şu dünyada şu köylü milleti kadar zalim bir millet var mı, hele de zulmü kendi kendine. Dünyada hiçbir şeyden, yılandan, ejderhadan, beyden paşadan, aslandan kaplandan, tek boynuzlu gergedandan korkmayacaksın, ille de bu köylü milletinden korkacaksın. Ne dostluğuna güveneceksin, ne düşmanlığına.”

Ancak Memed farkına vardığı bu gerçeği hazırlayan nedenleri de görebilmiştir: “Köylüler, dünya kurulduğundan bu yana zulüm altındalar zulme dayanmışlar, yoksulluğa, alçalmaya, aşağılanmaya, öldürülmeye, tutsaklığa, on yıl askerliğe, Yemen'e dayanmışlar (...) En çok zulüm gö-renden korkacaksın. Fırsatını bulursa bin misli zulmeder.”

İnce Memed dizisinin doğaya, hayvanlara, kuşlara, dağa, denize bakışı, renklerden, kokulardan her birimizin bakınca görmesini beceremediğimiz bir cennet canlandırdığı doğrudur.

Ancak bu çerçeve gitgide daha yoğun toplumsal çelişkileri, insan ilişkilerini kuşatmaktadır. Dördüncü ciltte Memed'in yerleştiği kasabada konu edinilen çeltik ekimi romancının başka yapıtlarında da işlenmiş sorunları önümüze getirir.

Bölgenin en büyük çeltikçisi Şakir Bey ovaya binlerce dönüm çeltik ektirir. Dokuz köy su altında kalır. Bataklığın ortasındaki köylerin hali dumandır. “Bütün ova köylerinin mezarlıkları her yıl taze çocuk mezarlarıyla doluyordu.” Şakir Bey sıtma belasına önlem alınmasını isteyen İstiklal Madalyası sahibi öğretmen Nejat'a, “Sen çeltiğin ve milli servetin düşmanısın, göğsüne takili teneke parçasına mı güveniyorsun?” diye çıkışabilecektir.

Kurtuluş Savaşı'nın hemen sonrasında Çukurova toprakları insafsızca paylaşılmış, fırsatlara dayanılarak ilerki yılların varlık farklılıkları keskinleştirilmiştir: “Her ağa, her bey azıcık ağzı laf yapan, falan cephede savaştım, çarpıştım diyen, yarası varsa onu göstermeye gerek kalmadan kolaylıkla bir yolunu buluyor, istediği eve, bahçeye, toprağa konuyordu”. Öğretmen Zeki Nejat dönemin toplumsal siyasal görünümünü çizerken, “Daha kurşun sesini duyar duymaz kaçan ya da düşmanla işbirliği yapmış ağaların ovayı paylaştıklarından, gene eski hamam eski tas fakir fukaranın aç kaldığından, ağaların beylerin fakir fukaraya olmadık zulümler ettiğinden, hiçbir şeyin değişmediğinden, fıkaraların sinekler gibi sıtmadan kırıldıklarından, Mustafa Kemal Paşa'nın yöresini alan bu ağaların beylerin onu kandırdıklarından” söz edecektir.

Payas'taki evin duvarına asılan Atatürk resmi karşısında Hürü'nün aklından geçirdikleri, halkın sağduyusundan kaynaklanan değer yargıları getirir. Yaşlı kadın “O doru atlı, yakası yıldızlı Mustafa Kemal Paşa'yla konuşacağım, ona bir iki sözüm var ki altından kalkabilirse yiğit derim ben ona” diye söylenir. Soracakları ise şunlardır: “Sen diyecekti, dul bir kadının oğlu olasın da, karga çobanlığı yapasın da, sonra da gelesin, ordunun başı olasın da, fakir fıkara da senin askerin ola, sen de fakir fıkaraya zırnık koklatmayasın da, bütün dünyayı gene ağalara, beylere pay edesin de... Bunu sana hiç yakıştıramadım.”

Hürü kadının karşılık beklediği sorular öğretmen Zeki Nejat'in kişiliğinde aydınlara yöneltilmiş eleştiri olur: “O Mustafa Kemal Paşa bizim adamımızdı da, karga, çoban has bir kişiydi de, sen de onunla burun buruna geldin de neden varıp da onun yanına sokulmadın, sokulup da bizim has adamımızsın, demedin? Demedin de onu gidip ağalara beylere teslim ettin? Senin de bu işte hiç suçun yok mu Zeki oğlum.”


YAŞADIĞIMIZ GÜNLERE GÖNDERMELER

İnce Memed'in serüveni boyunca her ciltte canlandırılan değişik eşkıya yüzleri birbirinden ayrı kişilikler oluşturur. Son ciltte Ferhat Hoca, eşkıya Bayram bunlardandır. Onların karşısında ise eşkıyayı izlemeye çıkanlar yer alır. Yazar bunları kara mizahın olanaklarından yararlanarak canlandırır: “Binbaşı'nın hele duruşu... Sarışın, görkemli bir kurda benziyor, parlak çizmeleri üstünde yaylanıyordu“; “Muhterem ve yiğit Yüzbaşı'm, ben derdimi sizin gibi Cumhuriyet'in bir kahraman evladına, sarışın bir kurda benzeyen asil Türk çocuğuna anlatabileceğimi zannediyorum.”

Gözü kara, askerliğe baş koymuş, anasından asker doğmuş bu ezilmiş, alçalmış köylüye de kin bağlamış bir yiğit” diye tanıtılan Kertiş Ali Onbaşı'ya gelince, ona, “Bu köylünün üstünden bir gün olsun dayağı eksik edersen bu ülke batar” diye öğretmişlerdir, o da “bir işkence, bir ölüm yeli gibi eser.”

İşkenceye alet olanların nasıl hem emri yerine getirdikleri, hem bunun kötü olduğunu farkettikleri, hem kendilerini suçlu saymadıkları anlatılırken, Memed'den çok sonraki olaylara türlü göndermeler yapıldığı belli olur: “Bu dayak atan eller benim değil ki, ben bu elleri hükümete verdim, o da bana rütbe verdi, benim hiç günahım yok bu işte. Bir de ben adam öldürenleri, hırsızları dövdüm. Onlar kötüdürler. Bir de hükümetimize karşı koyanları, eşkıyaları döve döve öldürdüm. Benim hiçbir suçum yok.”

Yaşadığımız günlere göndermeler baskıya uğrayan, yerlerinden yurtlarından edilen köyler anlatılırken de sürdürülür: “Süngütak köylere hücum ettiler, daha köylülere nedir, ne oluyor demeye vakit bırakmadan, onları yayan yapıldak, yatakları sırtlarında Çukurova yoluna düşürdüler, candarmaların korumasında, uzun ağıtlar, ilenmeler, çığlıklar, iniltiler gökleri tutarak düze indirildiler.”

Halk edebiyatında ve halk inancında eşkıyalıkla ilişkili motifler bir söylence zenginliği içinde roman boyunca karşımıza çıkıyor. Böylece roman Anadolu insanının tarihsel inanç ve değerlerinden de beslenmiş oluyor. At bu motifler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Alevi dedesi Dursun Dede bütün bu söylencelerin tarihle yaşamı birleştirdiğine dikkati çeker: “Yemen'den öte bir yerde Düldül hâlâ savaştadır. Ali daha savaştadır. Kafdağı'nın arkasında Köroğlu'nun kıratı, dostluk için yiğitlik, doğruluk için, zulme karşı, bilcümle kötülüklere karşı savaştadır. Alagözlü Dedem Pir Sultan yedi derya ötesinde zulme karşı savaştadır. Cümle kırklar, pirler, iyi kimseler zulme karşı savaştadırlar.”

Bütün bu motiflerin gerçek yaşamdaki yerlerini Murtaza gibi ağalar da farketmişlerdir: “At bir timsaldir. Onun arkasındaki Anacık Sultan da timsaldir. Bunlar halkın yarattığı timsal... İsyan timsalleri. Bize güçleri yetmeyince atı, börtü böceği, kurdu çakalı ölümsüzleştiriyorlar.”

Ölümsüz at, sihirli yüzük, okunmuş gömlek gibi öğeler halk söylencesinden taşıp romanın sayfalarında yer alırken Anacık Sultan bunların tümünü ayakları yere basan gerçekçi bir yorumla değerlendirir: “Bende keramet yok. Keramet çiçekte, ağaçta, otta, kuşta, böcekte, insandadır.”

İnce Memed Çukurova toprağı kadar zengin insan değerleri ve Toroslar kadar sert yaşam koşullarını birleştiren bir destan-romandır. Yaşar Kemal bu destani oluştururken Çukurova insanının iç değerlerini yansıtan el emeği ürünlerini, göz nuru dökülmüş nakışlı işleri, türküleri, ağıtları geniş bir biçimde sergilemeyi sürdürmüştür. Ancak romanın oluştuğu otuz yılı aşkın süre yazara halkın daha eski geçmişiyle ilgili başka kaynakları da tanıtmış, canlandırdığı büyük yapı içinde bunlar da yeni bir anlamla yer almışlardır.

Romanın son cildinde Anavarza'nın üst başındaki Bozkuyu'yla Cığcık köyü arasındaki ören yeri şöyle tanımlanıyor: “Bu alana baştan aşağıya mozaik serilmiştir. Burası da çılgın bir renk cümbüşündedir. Kadim günlerden bu yana bu mozaikler Çukurova'ya renklerini, biçimlerini, bitmez tükenmez bir kaynak olarak dağıtırlar ve Cığcık köylülerinin kilimleri geleneksel kilim renklerinden, nakışlarından kopmuş, kendine özgü renkler, nakışlar bulmuştur.”

Yaşar Kemal köyünde olduğu gibi Misis'te, Dumlukale'de de Yörüklerin halılarına, kilimlerine mozaiklerindeki nakışları örnek aldıklarını, onlardan yararlandıklarını anlatırken, bir yandan Anadolu'nun uzak geçmişinden bu yana sürüp gelen uygarlık değerlerini hatırlatmış oluyor, öte yandan kendisinin de yapıtında bütün bu verimlerden yararlar sağladığına işaret etmiş oluyor.

Onun romanında halk sanatları halk sanatçıları olağanüstü elişleri, derin anlamlı halk edebiyatı ürünleri geniş bir yer tutmaktadır. Andırın'daki Saraç Hacı bu soylu kaynağın temsilcilerindendir: “Saraç Hacı çok güzel türküler söyler, soylu atlara sırma işleme savatlı eyer, dizgin yapar. Bir at soylu, onun istediği gibi bir at değilse, Dulkadiroğlu Hacı Sultan ona dünyayı verseler o ata eyer, dizgin, belleme yapmaz. Onun her işlediği eyer bir renk denizi, bir çiçeklik, bir cennet bahçesidir.”

Eşkıya Bayramoğlu için destan yazan, onu yerin dibine batıran Aşk Kıvrak Ali'ye Bayramoğlu'nun kendisi şöyle der: “Çok güzel, çok haklı, çok namuslu, korkusuz söylemişsin âşık. Bu dünyada senin gibi âşıklar olunca arkadaş, iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin sırtı yere gelmez.”

Kasabaya yerleştikten sonra halkı tanıdığı kadar okumuş yazmışları da tanımaya başlayan Memed'in onlarla ilgili görüşleri ise halk adamları ve halk sanatı için varılan değer yargılarından çok farklı olacaktır: “Bu kasabadaki su okumuş yazmış takımında çok eksik vardı. Hepsi yarım adamlarmış gibi geliyordu Memed'e. Ağası, beyi, kaymakamı, müftüsü bir tuhaf, insani rahatsız eden havadaydılar.”

Yaşar Kemal, İnce Memed dizisiyle Anadolu halkını tarihten gelen uygarlık, kültür birikimi içinde yansıtmış, dirliğini zorlayan gerçekliklerle kocaman bir panorama içinde canlandırmıştır.

Büyük ustanın ellerine sağlık!



Konur Ertop | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 162 - 15 Şubat 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________










Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 162 - 15 Şubat 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________



İnce Memed’in 39 yıla sığdırılan 4 yılı
Yaşar Kemal: “Romanımın sırtını mitos dünyasına dayadım

İnce Memed'in birinci cildiyle beşinci cildi arasında, kitapların basım tarihi gözönüne alınırsa, yirmi iki yıl var. Yazılma aşaması kaç yıl sürdü?

YAŞAR KEMAL - 1947'de yazmaya başladım. “Bebek” hikayesinden de önce başladım. Ama çeltik tarlalarında çalışmalarım, arzuhalcilik gibi işler yüzünden sürdüremedim. Sonra “Bebek“i, “Dükkâncı“yı yazdım. Bunlar uzun hikâyelerdi. Ardından Hüyük'teki Nar Ağacı'nı roman olarak yazdım. İstanbul'a gelirken Hüyük'teki Nar Ağacı'nı da, İnce Memed'i de yanımda getirmemiştim. O zamanlar büyük kâğıtlar üzerine kopya kalemiyle yazıyordum. Ortadirek de o dönemde yazıldı, müsveddeleri hâlâ duruyor. Ortadirek'i sonra yeniden yazdım. İlk İnce Memed'in macerası da böyle, yani yeniden yazıldı. 1953'te başladım yazmaya. Önce Cumhuriyet'te çıktı, 1955'te kitap olarak yayımlandı.

Başlarken dört cilt olarak mi planlamıştınız?

Y.KEMAL - Uzun bir eşkıyalık ve başkaldırma romanı olacaktı, en az beş cilt tutacaktı.

Araya başka çalışmalar girdi...

Y. KEMAL - Evet. İnce Memed Cumhuriyet'te yayımlanırken Teneke'yi yazıyordum. Bundan sonra uzunca bir süre yazmadım. 1960'ta Ortadirek'i bitirdim, Yer Demir Gök Bakır'a başladım. Yine bir süre ara verdikten sonra 1968'de Ölmez Otu'nu yazdım. İnce Memed'in ikinci cildi bu üçlüden sonra, 1969'da yazıldı. Sonra araya yine uzun yıllar, başka kitaplar girdi. Üçüncü cildi 1983'te, son cildi 1986'da yazdım. Bu iki cilt arasına başka kitap girmedi. Arada Kale Kapısı çıktı ama, o daha önce yazılmıştı.

Bu durumda dört cilt kırk yılda yazılmış oluyor.

Y. KEMAL - Otuz dokuz yıl. Son cildi geçen yıl yazdım. Böylelikle otuz dokuz yıllık macera bitti.

İnce Memed tipi için ne dersiniz? Yalnızca başkaldıran bir eşkıya mı, yoksa başka nitelikleri var mı?

Y. KEMAL - Tepeden tırnağa kahraman insan yoktur. Bütün kahramanlar, başkaldırı kahramanları olsun, büyük komutanlar olsun, insandır; onların da sonsuz korkuları ve sonsuz yüreklilikleri vardır. Bir insan ne zaman kahramandır, ne zaman korkaktır, onun siniri belirlenemiyor.

Belki en korkak olduğu zaman en yüreklidir. İnce Memed de insani bütün zayıflıklarıyla ve gücüyle vermeye çalıştım. Bir insanın iyiliğini, kötülüğünü, korkusunu, yürekliliğini karşılaştığı olaylar belirliyor. Beklenmedik yerde beklenmedik bir davranışta bulunabiliyor insanoğlu. Bu, dünyanın her yerinde böyle. Ama mutlaka tepeden tırnağa iyi, ya da tepeden tırnağa kötü insan olamaz En kötü bir insanın bile macerasının derinliğine inersen, o insanla özdeşleşebilirsin. Derinliğinde kendini haklı çıkarmayan bir insan, sanıyorum ki yoktur. İnsanın macerasını böyle çok geniş ve derinlemesine bir düzeyde alıyorum. Bu düzeyde alınca, sanıyorum insana daha iyi yaklaşabiliriz.

Yani, psikolojik temel...

Y. KEMAL - Cervantes, insan psikolojisine yeni ufuklar açtı. Shakespeare, Molière, Stendhal, Dostoyevski... Bunların insan psikolojisine neler getirdikleri belli. Edebiyatın değeri, insan psikolojisine açtığı yeni ufuklarla belirleniyor. Örneğin “Shakespeare, Hamlet'te insan ikirciğini getirdi” deniyor. Küçük küçük psikolojik değerler, katkılar... Benim en çok tuttuğum iki büyük sanatçı, Charlie Chaplin ile Çehov'dur. Biri sinemacı, öteki hikâyeci... İkisi de aynı olanağı, anlık psikolojiyi getirmiştir. İnsanoğlu Chaplin'in filmlerine baktığı zaman, “Bu filmde, bu insanda ben de varım” diyor. Çehov hikâyesini okuduğumuz zaman da aynı şeyi söylüyoruz. Yani, insanın bir sanat, bir edebiyat eserinde kendi parçasını bulması... Ben de insan psikolojisine ne getirdiğimi ölçmek istedim, İnce Memed'lerde inatla bunun üzerinde durdum.

İnce Memed'in çok tutulmasında bu özdeşleşmenin de payı var mı?

Y. KEMAL - Bunu bana İskandinav ülkelerinde, Fransa'da da sordular. Kendini okuduğun edebiyat eserindeki iple özdeşleştiremiyorsan, mümkün değil o kitabı sevemezsin. Bunun 40 derece Çukurova sıcağı ile, sıfırın altında 40 derece İskandinav soğuğuyla pek ilgisi yok. Eğer sen İnce Memed'in kişiliğindeki başkaldırma duygusuyla kendi içindeki başkaldırma duygusunu özdeşleştiriyorsan, “Bu adam ben de olurum” diyebiliyorsan, sanatçı sana bunu dedirtebiliyorsa, o zaman sanat eserinin değeri ortaya çıkmış oluyor.

İnce Memed'ler için yalnızca “psikolojik romandır” diyemeyiz herhalde. Karakterlerin yanı sıra doğayı, toplumsal çevreyi de ele alıyorsunuz.

Y. KEMAL - Dünyamız bir bütündür. Roman dünyası da bir bütün olabilmeli. Nedir bu bütün? İnsan ilişkileri, insan-doğa ilişkileri, insan toplum ilişkileri... Büyük bir ilişkiler ağı, ilişkiler ayrıntısı içindeyiz. Sanatlar, özellikle söz sanatları, bu sonsuz ilişkiyi, ayrıntıları yeniden yaratıyor, okuyucu da yeniden yaratıyor. Olanaklar çok zengin... Örneğin Sait Faik'i, her okuyuşta yeniden yaratıyorum. Nazım Hikmet'i her okuyuşumda ondan yeni bir tat alıyorum. Bugün onunla başka bir kültürde, başka bir düzeyde özdeşleşiyorum, yarin bir başka türlü... Nazım Hikmet'in şiiri, bütün bunların hepsine cevap verebildiğine göre, büyük şiirdir.

İnce Memed'lerde, zaman dilimi olarak Cumhuriyet'in ilk yıllarını ele alıyorsunuz. Okuyucu, kendine göre yorumlar yapabilir bu konuda. Yaratıcısı olarak bir de sizin görüşünüzü öğrensek. Dört ciltte anlatılan olaylar kaç yıllık bir zaman dilimi içinde geçiyor?

Y. KEMAL - Romanda başka bir zaman dilimine varan birtakım ayrıntılar da verilmiş olabilir, o başka bir konu... Yazmaya başladığım zaman ben yirmi dört yaşındaydım, İnce Memed yirmi. Bitirdiğimde ben altmış üç yaşımdayım, o yirmi dört...

Demek ki dört yıllık bir zaman dilimi...

Y. KEMAL - Evet.

Romanın çok tutulmasında biraz önce üzerinde durduğumuz özdeşleşme“den başka etkenler yok mu?

Y. KEMAL - Başka bir şey daha getirdiğimi sanıyorum: İnce Memed'in yapısı, klasik roman yapısı değildir. Daha çok şiire kaçan bir kurgu, yapıdır. Bu mimaride şunu yapmak istedim: Büyük destanlardaki, bizim halk şiirindeki, hatta İngilizlerin ballad'larındaki lirizmi özümsemeye çalıştım. Ve ballad'ların,destanların tekniğini kullandım. Tekrarlarıyla, başıyla, sonuyla
Ayrıntılarda ekonomiye giderek. Sözgelimi bin tane ot çeşidi anlatmak yerine, üç çeşidi anlatarak. Bir ovayı, bir bozkırı, bir çiçekte, bir ağaçta, bir kurumuş dalda verebilmek... Bu, romanın akıcılığın ve lirizmini sağlıyor. İnce Memed'de, benim için, getirdiğim psikolojik imkânlardan çok, getirdiğim bir kurgu olanağı var. Yani şiirsellik, lirizm sağlayan bir olanak. Sanıyorum bu bizde de dünyada da yeni bir şey. Romana getirilmiş bir olanak. Bir çiçekle bir bozkırı anlatabilme olanağı... Çeşitli ülkelerdeki eleştirmenler de bunun üzerinde durdular, “büyü” dediler. Lirizm büyüsü, bir bozkırı bir kurumuş otta verme büyüsü. Yoksa dünyanın yüzbinlerce ayrıntısını yazabilmeye, sanat eserine aktarabilmeye olanak yok.

Bu yoğun anlatıma ulaşmada yaşantının da etken olduğunu söyleyebilir miyiz?

Y.KEMAL - Ben, “yazarın yaşayarak zenginleşmesi”ni savundum. Bunu bazıları yanlış anladılar. Demek istediğim şuydu: Ben, denizle on yedi yaşımda Mersin'de karşılaştım; denizi bir gün gördüm. Pamuk tarlalarında ırgattım, para biriktirip tatil günümde denizi görmeye gittim. “Yaz” deselerdi, o ilk gördüğüm kadarını yazardım. Ama ben otuz altı yıldır İstanbul'dayım, yirmi dört yıldır da Basınköy'deki bu evde oturur, Menekşe'de yaşarım. Menekşe balıkçıları arkadaşımdır. Altı tane kayığım oldu şimdiye kadar, profesyonel balıkçılarla denize çıkıp balık tutuyorum, ağ çekiyorum. Çukurova'da toprağı nasıl yaşamışsam, denizi de öyle yaşadım. Çukurova'da üç yıl traktör şoförlüğü yaptım, üç yıl gece sabahlara kadar tarla sürdüm. “Felan” derlerdi, “felan çıkarmak”. Orta Anadolu'da “nadas” derler. İkindi olup da garbi yeli çıkınca sürmeye başlarsın. Gündüz traktör kızar, elini süremezsin, sürersen elin yanar. Bu kadar tanıyorum toprağı. Çocukluğumda da harman sürdüm, ekin biçtim. Elimdeki traktör yaralarının izi hâlâ durur. Dağı da biliyorum. Bir koyağın içindedir benim köyüm, önünden Ceyhan suyu akar. Arkası Hemite dağı, Hemite kalesidir. Müthiş bir kayalık... O kayalıklarda doğanın en güzel çiçekleri açar... İstanbul'a gelince de şehri didik didik ettim yıllar yılı. Taşını toprağını eledim. Gecekondusundan en kuytusuna, en kuytusundan gece kulüplerine, otel barlarına, surlardaki kovuklara kadar... Bunlar birer öge benim için. Sözgelimi denizi bu kadar yaşadıktan sonra deniz üzerine çok daha sağlam imgeler kurabilirim. Yani “imgelem zenginliği, eşittir yaşam zenginliği” diyorum. Ne dar çok yaşamışsan, kendini oğlunlaştırmış, doğayla, insanla zenginleştirmişsen, roman yaratısında da o kadar zengin olabilirsin. Gagarin uzaya gidip dönünce şunu söylemişti: 'Deniz mavi bir portakala benziyor” Ben de bu söz üzerine, “Bu, imgelemimiz için bir olanaktır” demiştim. “Şimdi artık dünya üzerine daha sağlıklı, daha zengin imgeler kurabiliriz.” Bu yeni bir ögeydi benim için...

İnce Memed'lerin tekniği üzerine neler söylemek istersiniz?

Y. KEMAL - Herbirinin girişinde ayrı bir Çukurova betimlemesi, ayrı bir diken türü anlatımı vardır. ilkinde çakırdikeni, ikincisinde karaçalı, üçüncüsünde keven dikeni, dördüncüsünde devedikeni... (Çakırdikenini İtalyanlar devedikeni sanmışlar, roman da o adla, II Cardo diye çıktı.) Roman benim için, ne kadar sanatsa, o kadar da zenaattir, usta-çırak işidir. Bir Türk, Dede Korkut'u, Köroğlu'nu özümlememişse, o kültüre varmamışsa, Türk masallarını, Türk romanlarını, hatta bir Aşk-ı Memnu romanını bilmiyorsa, yalnız Batı'yı örnek alarak roman yazamaz. Önce kendi toprağının yarattığı kültürle özdeşleşmesi gerekir. Ayrıca, dünya klasik romanını, dünya romanının vardığı son aşamaları bilmek zorundadır. Anlatım biçimleri de önemli benim için. Bir Dede Korkut'un anlatım biçimi başkadır, halkın anlattığı Köroğlu'nun anlatım biçimi başka, Manas Destanı'nınki bambaşka. Bütün bunların anlatım tadına varmadan, çıraklığını yapmadan Tolstoy'un, Stendhal'in, Gogol'ün çıraklığını yapamazsın. Önemli sorunlardan biri de biçim sorunudur. Evrende her şey bir biçim içindedir. Düşünce bile bir biçimdir. Romanda içerik mi biçim mi tartışması, bence aptalcadır. ikisi içiçedir. Ne biçim içeriği belirler, ne içerik biçimi... Bütünüyle birlikte yaratılır. Romanın birinci işlevi de iyi bir roman olmak, iyi bir sanat eseri olmak, insanoğluna sanat eseri duygusunu, düzeyini, zenginliğini kazandırmaktır. Sağlam bir sanat eseri, insanlığın düzeyini bir yerden alıp bir yere götürebilmeye yardım eder. ikinci işlev, bütün sanat eserleri insanların ortak malı olduğu için, ister istemez bir politik kavgadır. Zaten insan da, ister bilinçli ister bilinçsiz, yaratıldığından beri bir politik kavgadadır. İnsan politik bir varlık olduğu için bir politik kavganın içindedir, yarattığı eser de, eğer bir sanat eseriyse, politik kavganın içinde olacaktır. Sanatçı, politik kavgadan soyutlanamaz.

“İnsan, mit yaratan varlıktır” görüşünüz İnce Memed'de de işleniyor. İki İnce Memed var romanda. Biri, gerçek İnce Memed. ikincisi ise köylülerin yarattığı, efsaneleştirdiği bambaşka bir İnce Memed. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Y. KEMAL - Bu çağda imgelemimizin sınırları var. Daha doğrusu, her çağ için var bu sınır. Bizden sonraki çağın imge gücü, saniyorum bizden daha güçlü olacak. Nasıl bizimki 19. yüzyıldakinden daha fazlaysa... Çünkü tarih insanlara yeni şeyler, yeni olanaklar getiriyor. Bu olanaklar geliştikçe imge gücü de gelişecek ve yeni biçimler gelecek. Yeni roman, yeni müzik biçimleri. Mitos dünyası da roman için yepyeni bir şey. Ben, romanımın sırtını bu dünyaya dayadım. Bu mitos ve düş dünyasının üzerinde bilimsel olarak da duruluyor. Biz, ne kadar maddesel gerçek içinde, ne kadar kurduğumuz düş dünyası içinde yaşıyoruz? Bunun sınırlarını hiçbir zaman kimse saptamış değil. Romanımda bu insan gerçeği üzerinde özellikle duruyorum. Sanıyorum bu İnce Memed'le başladı. Yarattığı mitos dünyası, aynı zamanda insanin gerçeğidir. Şimdiye kadar dünya edebiyatında bu içiçelik verilmedi. Bir zamanlar Troya'da insanlar çarpışırken yukarda da Akhilleus'lar, Hektor'lar çarpışıyordu. Bu, insan düşüncesine epey olanak vermeliydi. Ama tek Tanrılı dine geçilince devam etmedi. Tabii insanda mit yaratıp sığınma bitmedi. Yoksa insan, macerasını nasıl sürdürebilirdi bu kadar zorluklar içinde? İnsan en çok sıkışınca, umutsuzluğa düşünce, bir mitos dünyası yaratıyor. Bu, gereksinmedir.

Anonim edebiyatta var bu, masalları düşünürsek...

Y.KEMAL - Anonim edebiyat mitoslarla doludur. Çağımızda diktatörlerin yaratılması da buna benzer. Örneğin Marilyn Monroe, insanların yaratıp sığındığı bir güzellik mitosudur. Mitos da sonsuzdadır. İnsanlık ne kadar ayrıntılar içerisindeyse, mitos dünyası da o kadar ayrıntılar içerisindedir. Hatta sanat da bir mitostur belki de...

Kitaplarınız üzerine yurt dışında binlerce eleştiri yayımlandı. Buna karşılık Türkiye'de pek az yazı çıktı. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Y. KEMAL - Eleştiri, dünyada da bizde de zor iş. Her çağda birçok büyük yazar, büyük şair yetişmiş de, büyük eleştirmen parmakla gösterilecek kadar az. Bizde ise hemen hemen hiç eleştirmen yetişmemiş. Ülkemizin gelmiş geçmiş bir tek büyük eleştirmeni var, o da Fethi Naci. Eleştiri de büyük roman, büyük şiir gibi bir yaratıdır, yetenek ister. Fethi Naci büyük dil yeteneği, edebiyata sevgisi, bütün zorlukları aşan çabasıyla bu işin üstesinden gelmiştir. Bizim dileğimiz, Fethi Naci edebiyat tarihimizin tek eleştirmeni olarak kalmaz inşallah.


Alpay Kabacalı | Milliyet Sanat Dergisi - Sayı: 162 - 15 Şubat 1987
___________________________________________________________________________________________________________________________




Yaşar Kemal overdose malûlü Orta Anadolu İnsanları



İnce Memed (film)


Peter Ustinov’un çeyrek yüzyılda gerçekleşen düşü: İnce Memed

Yaşar Kemal’in ünlü romanı İnce Memed"in Peter Ustinov tarafından filme çekimi tamamlandı.
Film ilk kez ağustos ayında Venedik Film Festivali’nde UNICEF yararına (yarışma dışı) gösterilecek.

Londra temsilcimiz Nuri Çolakoğlu,
  • başta filmin yönetmeni-senaristi-oyuncusu Peter Ustinov olmak üzere,
  • "İnce Memed" filminde başrolleri oynayan sanatçılarla (Simon Dutton, Leonie Mellinger, Herbert Lom),
  • filmin müziğinin bestecisiyle (Manos Hacidakis) ve
  • yapımcı Fuad Kavur’la ayrı ayrı konuşarak 25 yıl sonra gerçekleşen bir düşün öyküsünü bütün ayrıntılarıyla kaleme aldı ve bir "İnce Memed" dosyası oluşturdu.

Dosya, eserin yaratıcısı Yaşar Kemal’le yapılan söyleşiyle noktalanıyor.


  • Anı ve oyun yazarı,
  • sinema ve tiyatro oyuncusu,
  • yapımcı,
  • yönetmen,
  • dil bilimci,
  • karikatürist,
  • gönüllü UNICEF görevlisi Peter Ustinov’un doğrusu günlerini boş geçirdiğini söylemek pek mümkün değil.

Bugünlerde gündüzleri kitapçılarda, özel bazı toplantılarda yeni yayınlanan kitabı, ailesinin köklerini araştırdığı, "My Russia - Benim Rusya’m"ı imzalıyor, akşamları Londra’da yeni başlayan, kendisinin yazıp, yönetip, başrolü oynadığı, zaman boyutunda yolculuğa çıkıp da günümüze gelen Beethoven’in öyküsünü ele alan "Onuncu Senfoni"de sahneye çıkıyor; bunlardan arta kalan zamanlarında da bu yılki Venedik Festivali’nde UNICEF (BM Çocuklara Yardım Fonu) için düzenlenecek bir galada ilk kez seyirci önüne çıkacak yeni filmine son rötüşları konduruyor.

Günlerdir peşindeyim Ustinov’un, bu en yeni filmi üzerine konuşmak için. Londra’da bir kovalamaca oynuyoruz âdeta. Ve sonunda yakalıyorum onu. Ve ilginçliği hiç tartışma götürmez "büyük" Peter ile şanına yaraşır bir yerde bu röportajı yapıyorum: Sağanak halinde yağan yağmur altında, deli gibi hızla şehir dışına giden, egsozundan yükselen gürültü nedeniyle çığlık çığlığa konuşmak zorunda kalınan bir araba içinde.

Ustinov filminin son halini görmek için Arthur Rank’ın Londra dışında Denham’daki laboratuvarına gidiyor. Direksiyonda filmin genç yapımcısı Fuad Kavur, göz açtırmayan yağmur altında tepeden tırnağa dikkat kesilmiş yolu gözlerken, hayli iri cüsseli günümüz otomobillerinin boyutlarına pek uygun düşmediği için, büyük zorluklarla arabanın ön koltuğuna sığışmış, İngiltere’de takılması zorunlu olan emniyet kemerini ancak üç kişilik bir toplu eylemle yerine oturtabildiğimiz Peter Ustinov’a "Nereden aklınıza geldi" diyorum "İnce Memed’i film yapmak?.."


25 YILLIK ÖYKÜ

"Bundan 25 yıl önce bana, 20th Century Fox firmasından Daryl Zanuck tarafından bir senaryo gönderilmişti. İnce Memed’in senaryosuydu bu. İnce Memed’in İngilizce çevirisi çıkar çıkmaz film yapım haklarını satın almışlardı. Daha sonra tutup bir senaryo yazdırmışlar. Ama doğrusu bu senaryo, bir başka kılığa bürünmüş bir Western senaryosuydu. Yani bir türlü fes giymiş John Wayne gibi bir şey... Bu bana pek doğru gelmedi ve bu düşüncemi de açıkça söyledim. Bunun üzerine tartışmaya başladık, giderek senaryonun bütün karakteri değişti. Ama bu arada beraber çalıştığımız adamlar 20th Century Fox’tan ayrılmıştı.

İşte daha o günden beri İnce Memed hep aklımdaydı. Defalarca filmin haklarını devralmak için girişimler yaptım, öneriler yaptım. Hatta bir ara konu yeniden gündeme geldi. O sıralar bu bölgede çekilmiş filmlere karşı bir ilgi uyanmıştı. Bu arada 20th Century Fox’un bir yan kuruluşu da bu konuyla ilgilendi, filmin çekim hazırlıklarına başlandı. Ama bundan da bir şey çıkmadı.

Neyse uzatmayayım yani bu filmi yapmak hep aklımdaydı."

Ustinov’a eline senaryo geçmeden önce kitabı okuyup okumadığını soruyorum, "Yok" diyor, "Ben kitaba senaryoyu okuduktan sonra ilgi duydum."




TÜRKİYE’NİN GORKİ’Sİ

Peki kitapta üzerine bu kadar düşmeyi gerektiren ne bulmuştu?..

"İngiliz gazetelerinden Guardian, bu yakınlarda kitaplarından birinin İngilizce yayınlanışı nedeniyle yayınladığı bir yazıda Yaşar Kemal’den "Türkiye’nin Tolstoy"u diye söz ediyordu. Bence bu tam değil. Bana kalırsa Yaşar Kemal Türkiye’nin Gorki’si. Yaşar Kemal, çok ilginç bir yazar, birçok yazarın sahip olmak isteyip de olamadığı ince bir alaycılıkla karışık yapmacıksız güçlü bir anlatımı var. Bence bu ilginç...

Aslında benim yazdığım senaryo kitaptan biraz farklı ama, Yaşar Kemal bunu onayladı. Yani benim senaryomda kişiler, kitaptaki kadar net bir biçimde ak ya da kara değiller. Yaşar Kemal bunu onayladı, çünkü sanırım bu kitabı yazdığı günden bu yana o da değişmişti..."


YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER

O halde Ustinov Yaşar Kemal’in romanında, kişilerinde, olay örgüsünde ne denli değişiklikler yapmıştı?..

"Çok kapsamlı bir değişikliğe gitmedim. Aslında ne yaptığımı anlatması hayli zor.

Örneğin kitaptaki Memed’i alalım ele. Bu Memed, her defasında önemli bir şey aklına geldiğinde gözünde garip pırıltılar yanıp sönen bir didaktik tip. Onu bu haliyle perdeye aktarmak hayli güç olacak, çünkü bu tür karakterlere ancak polemik romanlarında rastlanıyor.

Üstelik bence Memed kitaptaki en ilginç kişi de değil, çünkü kişiliğine efsane karışmış. Bunun sonucunda bu tipin ne. ölçüde gerçek, ne ölçüde hayal ürünü olduğunu kestirmek de güç oluyor. Ben bir ölçüde Çukurova öykülerinin bu yönünü inceledim. İnsanlar bir öykü duyduklarında önce buna inanmak gerekir mi gerekmez mi pek bilmiyorlar. Çünkü olaylar ağızdan ağıza yayılırken, değişiyor, abartılıyor, saptırılıyor. Bu bakımdan tiplere daha ihtiyatla yaklaşma gereksinimi duydum.

Özetlemek gerekirse, kitapta tipler ya ak ya kara, filmde ise hemen hepsi gri. Tabii farklı tonlarda."

Peki Ustinov, masalsı havayı destansılığı atıp, daha ayağı yere basan tipler mi yaratmak istemişti?..

"Konuya Memed açısından bakarsanız, bu sorunun yanıtı evet olacaktır.
Çünkü Memed doğrusu insanın tam gözünün önünde canlanıveren bir tip değil.
Çok kahramanca işler yapıyor, gene de benim kafamın içinde tipi bir türlü berraklaşmıyordu.

Aslında Memed, bir bakıma diğer tiplerin içinde bulunan, bazı ilginç yanları öne çıkaran, bir tür kimyadaki katalist gibi bir öğe.

Doğrusu daha filmi görmemiştim, ama resim seçmek için incelediğim yüzlerce diadan edindiğim izlenime göre, Memed’i oynamak üzere seçilmiş olan Simon Dutton, pek bizden bir tipti.Tabii sadece Simon Dutton değil, oyuncuların çoğu oldukça iyi seçilmişti. Ama Dutton’la ilgili izlenimlerimi Ustinov’a anlatınca, "Tamam" dedi, "Bu konuda tamamen aynı fikirdeyiz". Ama ben tiplemeden değil, kitaptan söz ediyordum.  Daha doğrusu kitabın filme uyarlanmasındaki güçlükten. Bunu başarabilmek için daha fark bir formül bulmamız gerekti. Belki iyi oldu, belki de kötü, ama sanırım çok değişik bir film yaptık. Bütün film boyunca alttan alta devam eden bir alay var, yani bir tür bıyık altından gülme, sanıyorum böylelikle o yöre köylülerinin bakış açısını öne çıkardık. Çünkü köylüler sanıldıkları kadar basit insanlar değildir ve birçokları çok gelişkin, karmaşık bir yapıya sahiptir. İşte İnce Memed’deki tiplere yansıyan bu nitelikleri ortaya çıkarabilmek ve perdeye getirebilmek için İngiltere’de bulabildiğimiz en yetenekli oyuncuları değerlendirmemiz gerekti."




TAM YEREL BİR FİLM DEĞİL

Ustinov’un İnce Memed’i ele alırken yaptığı değişikliklerin sadece kişilerin ele alınışıyla sınırlı kalmadığını biliyordum,
İnce Memed olayını bir Çukurova öyküsü olmanın ötesinde ele alma, bir bakma daha evrensel yanını vurgulama gereğini hissettiği anlaşılıyordu.

"Doğru" dedi. "Eğer bunu yerel bir öykü gibi ele almak gerekseydi, o zaman bu filmi Türklerin Türkiye’de çekmesi gerekecekti. Oysa bence bu kitapta anlatılan olaylar, durumlar, duygular çok daha genel, çok daha evrensel, işte bu bakımdan çok farklı uluslardan kurulu bir ekiple perdeye getirdik öyküyü. Başka bir deyişle, çok geri planın ötesinde Çukurova’nın folklorik özelliklerine harfi harfine bağlı kalmaktan kaçındım. Kitaptaki dramatik öğeleri, edebi değerleri ön plana çıkarmaya gayret ettim.

Eğer bu filmi Türkçe konuşan amatör ya da profesyonel oyuncularla ya da Yılmaz Güney’in bazı filmlerindeki yaklaşımla çekmek isteseydik, çok başka bir tür film olacaktı ve ben böyle bir film yapma çabasında değildim. O zaman ne yaptık, Türkiye’yi andıran bir dekorda, Türklere benzeyen İngiliz oyuncularla bir edebiyat olayı gibi yaklaştık romana ve bu yanını vurgulamaya çalıştık."

Yağmur amansızca yağmaya devam ediyor, artık tamamen Londra dışındayız ve yolun iki yanı yemyeşil çayırlar ya da tarlalar. Önde oturan Ustinov’a bakıyorum. Sürekli filmdeki uluslararası değerleri vurgulamaktan söz ediyor. Aslında kişi olarak ele alacak olursa insan, Ustinov’un geçmişi göz önünde tutulursa bunda şaşılacak bir şey yok.

"Dear Me - Sevgili Ben" adlı ve kendisine yazılmış çok uzun bir mektup havasında kaleme alınmış anılarından bir bölüm aktaralım isterseniz:

"Dedemin dedelerinden biri 1730’da Volga Irmağı kıyısında Saratov yöresinde yaşayan dinine bağlı bir toprak sahibiydi. Bir diğeri 1775’te Venedik’te doğmuş, bir yarışma sonucu Sen Mark Kilisesi’nin orgçuluğuna atanmıştı. Üçüncüsü ise Paris’in 150 kilometre kadar güneydoğusundaki bir köyde öğretmendi. Katı bir Protestan olduğu hiç su götürmeyen dördüncü büyük dedem Basel yakınında Rheinfelden’de yaşıyordu, beşincisi ise Addis Ababa’da bitmez tükenmez iktidar mücadeleleri içinde uğraş verip duruyordu."

Ustinov, diğer 11 dedesinin üçünü bulamadığını yazıyor, ama buldukları dahi ne kadar geniş bir yöreye yayıldıklarını gösterdiği için belki kafamızın karışmaması açısından böylesi daha hayırlı. Elbette bu aynı zamanda Ustinov’un dil bilimciliğinin köklerini de açıklıyor. Ona yakın dili gayet rahat konuşup yazarken, insanla karşılaşınca "Merhaba", ayrılırken "Teşekkürler, Allahaısmarladık" diyecek kadar Türkçe de dahil çeşitli dillerden "hafifçe" anlar olması elbette bu koşulların bir ürünü. Ama İnce Memed hayatındaki Türkiye ile ilgili tek bağı oluşturmuyor. Daha önce defalarca Türkiye’ye gelmiş, Melina Mercouri ile birlikte Topkapı Sarayı’nın damında kovalamaca oynayarak, "Topkapı" filminin çekimine katılmış. Gene de anılarını okuyunca, Türkiye ile bağlarının çok daha gerilere gittiğini fark ediyor insan. Örneğin amcalarından biri, Mihail Mihailoviç Ustinov 1850’lerde İstanbul’da Çarlık Rusya’sının büyükelçisi olarak görev yapmış. Bunu kendisine hatırlatınca gülüyor ve amcasıyla ilgili bir olayı aktarmaya koyuluyor.

"Amcam tam da Kırım Savaşı sırasında İstanbul’da Çarlık büyükelçisi olarak görev yapıyordu. Tam anlamıyla bir yanlış anlaşılma sonucunda birkaç haftayı İstanbul’da cezaevinde geçiriyor. Aslında neden hapse atıldığını ne kendisi anlıyor, ne de bir başkası açıklayabiliyor. Ama sonunda mesele anlaşılıyor, yanlışlık oldu denilip, salıveriliyor."

Ama Ustinov’un Türkiye ile ilişkisi burada bitmiyor. Rusya’da hayli olaylara neden olan dedesi de Çar tarafından sürgüne gönderilecekken, İstanbul’daki büyük amcası yardıma yetişiyor ve dedesine kefil olup, salıverilmesini sağlıyor. Ama Ustinov’un dedesinden ülkeyi terk etmesi isteniyor. O da tutup, o sırada Osmanlı toprağı olan Filistin’e göçüyor. Peter Ustinov, işin bu yanını pek çıkaramıyor, ama her nedense dedesine bir "Hamidiye" nişanı veriliyor. Bu yakınlarda amcası evdeki eşyalar arasında bu nişanı buluyor ve Ustinov’a yolluyor.

"Ben de bu nişanı temizlettim, parlattım. İşte İnce Memed’de canlandırdığım Abdi Ağa rolünde, Abdi Ağa’nın taktığı nişan bu."


"Filmde göğsünüzde taşıdığınız nişan gerçekten özgün bir Osmanlı nişanı" diyorum.

Gülüyor, "Belki de filmdeki en özgün bu nişan?" diyor.
Hemen ardından da "Sanmam ki hiçbir Türk filminde bu kadar özgün bir eşya kullanılmış olsun" diye ekliyor.




USTİNOV’UN TEK KİŞİLİK GÖSTERİSİ

Daha önce de belirttiğim gibi, Ustinov’un yeni oyunu, "Beethoven’in Onuncu Senfonisi" şu sıralarda Londra’da yeni başladı. Tıpkı, Türkiye’de ilk oynanan oyunlarından "Foto Finiş" gibi zaman boyutunda bir gezi niteliğini tavan bu oyunu nasıl özetleyebileceğini sordum. Yüzünü buruşturdu. "Ne güzel İnce Memed’den söz ediyorduk. şimdi lütfen bu Beethoven’i karıştırmayalım" dedi.

Nedenini sordum, "O kadar çok kez bu soruya cevap vermek zorunda kaldım ki,
kendimi sıkılmış, sadece posası kalmış bir limon gibi hissediyorum" diye yanıt verdi Ustinov.

Su sıralar İngiliz gazeteleri, "Onuncu Senfoni" üzerine övgü dolu eleştiriler yayınlamakla meşgul. Beethoven’in geçmişini araştıran bir yazarla Beethoven’in karşılaşması üzerine kurulu bu oyunu sadece yazmakla kalmayıp aynı zamanda yönetip, başrolü üstlenen Peter Ustinov’un bir tek kişilik gösterisi olarak niteliyor İngiliz eleştirmenler.

Ama Ustinov gerçekten oyun konusunda fazlaca konuşmaya istekli değil.

"Nerden aklınıza geldi bu konuyu ele almak" diyorum.

"Bir konuyu işlemeye nasıl karar verdiğini anlatanlar sanırım ya yalan söylüyorlar, ya da sonradan buna bazı şeyler yakıştırıp, sonra da kendileri de inanıyorlar" diye başlıyor lafa, "Benim yaşımdaki bazı kişiler, ben filanca tarihte bilmem ne yaparken aklıma şu geldi diye lafa başlarlar. Üstelik, anlattıkları şeylerden bazılar size aittir. Ben ise böyle bir olayı hiç hatırlayamam. Galiba, bu noktadan yola çıktım. Beethoven’e de birisi gelip belli şeyleri hatırlatmaya kaikissa ne yapardı diye düşündüm. Böyle bir kişi ki, yaptığı araştırmalar sonucu Beethoven’i, Beethoven’den daha iyi bilmektedir. Beethoven ise bu olayları hiç hatırlayamamaktadır. Galiba böyle bir fikirden yola çıktım. Ama bu da ne ölçüde kesin hiç bilemiyorum.

Bu bir tarlaya gidip ne zaman ürüne durduğunu sormak gibi bir şey. Yani kendisine bir şeye nasıl başladığı sorulduğunda buna tam yanıt veren kişiler, ya geçmişe dönük olarak düşüncelerini yeniden şekillendirmekte, ya da düşüncelerini bir tür Nürnberg Mahkemesi’nde yargılarlar."

Bir Nürnberg Mahkemesi daha kurmasını isteyeceğimi söyleyerek başlıyorum soruma. "Yazıyorsunuz, çiziyorsunuz, konuşuyor, oynuyorsunuz, daha birçok sanat dallarında birden faaliyet gösteriyorsunuz. Nasıl başladı bu iş. İlk olarak hangisinden tutturup diğerlerine atladınız" diye soruyorum.

Durup düşünmeye çalışıyor, sonra da "Hiçbir zaman kendimi üzerinde düşünülecek kadar önemli görmedim" diyor. "Bu benim işim değil, eleştirmenlerin işi. Bunu da biz yapacak olursak, eleştirmenlere ne iş kalacak. Bırakın eleştirmenler araştırıp bulsun bunları. Önce hangi sanat dalından başladığım hiç bilemiyorum. Bildiğim tek şey sanatın bütün dallarına birden ilgi duyduğum. İnsan ne kadar çok yaşarsa, o kadar çok deneyim kazanıyor, giderek kendine güveni artıyor ve aslında doğrusunu söylemek gerekirse insan pek değişmiyor. Bugün neyseniz, büyük bir olasılıkla 15 yaşında da aynı kişiydiniz. Elbette bugün sizi dinleyenlerin sayısı, 15 yaşındayken konuştuğunuzdan daha fazla, ama bu sizin daha bilge olmanızdan değil, görünümünüzden kaynaklanıyor.

Doğrusu en başında hiç de binlerce işi bir anda yapmayı düşündüğümü söyleyemem, her şeye ilgi duyuyordum ama bunları yapabileceğimi sanmıyordum. Şimdi ise daha iyi yapabildiğim işleri yapmaktan hoşlanıyorum. Hepsi bu."

Araba yolda savruluyor ve ağaçlar arasında gizlenmiş bir küçük yan yola sapıyor. Yağmur biraz hafiflemiş.

Denham gözüktü. Bu, yolun sonu demek.

"Son bir soru" diyorum, "Bu İnce Memed başarılı olursa gene bu yörelerin, benzer bir öyküsünü sinemaya aktarmak ister miydiniz?.."

"Bakın" diyor Ustinov "Ben Türk değilim. Bu yüzden Türkiye’ye karşı çok özel bir ilgim yok. Romanı sevdiğim için İnce Memed’e ilgi duydum. Keşke daha dar konularla uğraşabilsek. Ama dünya çok büyük ve geniş ve insan da sık sık kendini tekrarlamak istemiyor. Şu anda tekrar Türkiye’ye ilişkin bir şey yapabileceğimi düşünemiyorum. Ama bu işler hiç bilinmez, kestirip atmak olanaksız. Belki de geleceğin en çekici yanı ne olup biteceğini önceden kestirmenin olanaksız olması."

Peki yakın gelecekte ne yapmayı düşünüyor Ustinov?..

"Şu anda çok meşgulüm. Oyunum devam ediyor. Kitabım "My Russia" en çok satan kitaplar listesinde dördüncü sırada ve sağa sola gidip kitap imzalamam isteniyor. Daha ilerisini düşünebilmem için bu işlerin bir sona ermesi, şöyle bomboş bir kafa ile oturup biraz düşünebilmem gerekli."

Araba Denham’daki Rank stüdyolarının önünde duruyor.Karşılıklı teşekkürler, nezaket cümleleri. Ustinov kapının önünde kendisini bekleyen yardımcıları ile filme son şeklini vermek için içeri giriyor. Biz de bir iki aya kadar seyirci önüne çıkabilecek filmi yalanda görebilmek umuduyla Londra’nın yolunu tutuyoruz.



_______________________________________________________________



İnce Memed’in İnce Memed’i: Simon Dutton.

Filmi tanıtmak için hazırlanmış basın bülteninde Simon için hepsi hepsi on satırlık bir yazı vardı.

O yüzden biraz kendisini tanıtmasını istedik:

"Bir gençlik kuruluşu olan "Ulusal Gençlik Tiyatrosu" ile sahneye çıktıktan sonra Londra’da bir tiyatro okuluna gittim. Okulu dört yıl önce bitirdikten sonra kuzeyde bir repertuar tiyatrosuna katıldım. Bundan sonra da çalışmalarımı tiyatroda ve televizyonda sürdürdüm. Bu benim için iyi bir şey oldu. Çünkü faaliyet alanımı geniş tutmaya çalışıyorum. Geçen yıl boyunca ise Londra’da "Bir Başka Ülkede" adlı bir oyunda oynadım. Bu arada İnce Memed’in yapımcısı Fuad Kavur beni bu oyunda görüp beğenmiş. Bunun üzerine Kavur ve Ustinov bana Memed’i oynamamı önerdiler."

"İnce Memed" gibi bir filmle perdede görünmek ve Ustinov gibi bir kişi ile çalışmak konusunda ne düşünüyordu?

"Çok heyecan verici. Özellikle Ustinov. O kadar iyi bir yönetmen ki, çok rahat bir ortamda çalıştım. İlk kez bu kadar uzun bir filmde oynamama rağmen, beni çok rahatlattı, çok anlayışlı davrandı. Öylesine sabirliydi ki, inanılmaz bir şey. Aslında bütün ekip yardımcı oldu bana."

Filmin baş kişisini canlandırmıştı Simon Dutton, acaba filmden önce romanı okumuş muydu?

"Evet, teklif yapılır yapılmaz gidip kitabı alıp okumaya koyuldum. Sadece İnce Memed’i değil, İngilizce baskısı "Dikenleri Yakarlar" adlı İnce Memed II’yi de okudum. Şimdi de Yaşar Kemal’in "Üç Anadolu Efsanesi"ni okuyorum. Yaşar Kemal’i çok sevdim, hayranı oldum. Romanlarını da büyük bir zevkle okuyorum."

Yaşar Kemal’in İnce Memed’i ile Ustinov’un Memed’i yorumlayışı biraz farklıydı. Kendisi nasıl yorumlamıştı bu Çukurovalı kahramanı.

"Ustinov filmdeki hicvi biraz daha vurguluyor. Bunun Yaşar Kemal’in romanından büyük bir sapma olduğu kanısında değilim. Roman belki biraz daha bir kahramanlık öyküsü. Ustinov ise filmdeki garip kişileri daha da hicvederek ele alıyor. Bunu da sadece bir güldürü öğesi olarak kullanmıyor. Aslında bütün bunlar romanda zaten var olan öğeler, Ustinov ise bunları kendi üslubunda geliştiriyor. Biraz daha vurguluyor bu yanları. Ama bunun romandan büyük bir sapma olduğu kanısında değilim.

Türkiye hakkında pek çok şey okumama rağmen, bir Türk olarak düşünüp, Memed’i bir Türk gibi yorumlamak hayli güç geldi. Önce kendimle filmde canlandırdığım tip arasında ortak yanları yakalamaya çalıştım. Memed’in başkaldıran kişiliği bana yakın geldi. 1900’lerin başında, filmin geçtiği yöredeki durum İngiltere’nin ortaçağlarını andırıyordu. Bu dönemlerde egemen olan feodalizmi okulda çok iyi incelemiştim. Bu dönemin havasını kapabilmek için, eski okuduklarıma döndüm. Bunu ne kadar başardığımı ise film bitince göreceğiz.

Belki tam bir Türk havasını yakalayamadıysam bile, ortak olan yanlarımızı öne çıkardım. Genel içinde aykırı düşmeyeceğimi sanıyorum."

Simon Dutton şimdi ise televizyon için bir dizinin hazirliğinda çalışıyor. İngiltere’de iç savaş dönemi olarak bilinen Oliver Cromwell çağında cumhuriyetçilerle kralcılar arasındaki savaşları konu alan dizi filmde, genç bir kralcıyı canlandırıyor. "Bu da bir isyancı" diyor, "tıpkı Memed gibi".

Tıpkı İnce Memed’i oynayacağa sırada yaptığı gibi birçok şey okumuş bu döneme ilişkin. "Ben" diyor, "Diğer bazı oyuncular gibi doğal bir oyuncu değilim, hani gelip sahneye ya da kameranın önüne çıkıp oynamaya başlayanlar vardır. Ben böyle yapamıyorum. Oturup o dönemi iyice inceleyip havaya girmem gerekiyor."



____________________________________________________________



İnce Memed’in Hatçe’si: Leonie Mellinger

İnce Memed’in Hatçe’s Leonie Mellinger ilk kez böylesine büyük bir filmde, böyle bir rol üstleniyor. 23 yaşındaki Leonie’nin profesyonel oyunculuğunun ise ancak iki üç yıllık bir geçmişi var. Ama bu dönem çok çeşitli sahne, perde ve ekran başarılarıyla dolu.

1960’da Berlin’de doğan Leonie, sanatçı bir aileden geliyor. Babası film ve televizyon sanatçısı Michael Mellinger. Annesi ise eski bir sinema oyuncusu olan, şu anda televizyonda
senaristlik yapan Renee Goddard. Renee Goddard aynı zamanda Münih’teki Ingiliz tiyatrosunun baş yönetmeni.

Mellinger ailesi Leonie daha bir yaşındayken Londra’ya gelip yerleşmiş. Ve küçük Leonie sahneye ilk kez ilkokulda çıkmış.
İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra 17 yaşında bir tiyatro okuluna yazılmış.

  • Leonie okulu bitirir bitirmez, daha 20 yaşındayken BBC Televizyonu’nda "Oğullar ve Sevgililer" yapımında rol almış.
  • Daha sonra ünlü oyuncu John Guilgud ile birlikte bir başka BBC yapımında "Bütün Dünya Bir Sahne"de başrolleri paylaşmışlar.
  • Leonie şu anda İngiltere’nin en itibarlı sanat topluluklarından biri olan Shakespeare Kraliyet Tiyatrosu’nun kadrosunda.
    Ve iki yıl içinde birçok Shakespeare oyununda rol almış.



____________________________________________________________



İnce Memed’in Ali Safa’sı: Herbert Lom

İnce Memed filminde uyanık bir eşrafi canlandıran Herbert Lom Batı sinemasının adı çok duyulmuş isimlerinden biri. 45 yıldır film çeviren Lom, yılda ortalama iki filmde rol alıyor. Televizyonda oynadığı rollerin sayısını hatırlamakta ise güçlük çekiyor. Çekoslovakya’da Prag’da doğan Lom, üniversite yıllarında sahneye çıkmış, filmlerde rol almış. 1939’da 22 yaşındayken okumak üzere Londra’ya gelmiş. Burada tiyatro eğitimi gördükten sonra, savaş sırasında BBC’nin Çekçe bölümünde Nazi işgaline karşı yürütülen yayınlarda görev almış.

  • 1940 başlarında İngiltere’deki ilk filmi "Mein Kampf - My Crimes" (Kavram - Suçlarım) adlı Nazi aleyhtarı bir yapım.
  • Bunu ertesi yıl "Yarın Yaşayacağız" izlemiş.
  • Yeteneğini, 1945’teki "Yedinci Tül" adlı filmle kabul ettirmiş.


Oynadığı filmler arasında,
  • "Kadın Katilleri",
  • "Devlet Sırrı",
  • "Kuzeybatı Sınırı",
  • "Cehennem Sürücüleri",
  • "Büyük Balıkçı",
  • "El Cid",
  • "Operadaki Hortlak",
  • "Eve’in Üç Yüzü",
  • "Karanlıkta Bir El Silah",
  • "Esrarlı Ada",
  • "Sığınak" da var.

Çocukken doktor olmak isteyen Lom, bu özlemini bazı filmlerde doktor rolüne çıkarak gidermeye çalışmış.

Dünya çapındaki ününü ise "Pembe Panter" filmlerinde canlandırdığı Başmüfettiş Dreyfus ile sağlamış.

Sahnede ise;
  • Londra’da iki yıl kesintisiz oynayan "Kral ve Ben"de Siyam Kralı,
  • "Betzil" adlı oyundaki Napoleon rolüyle kendini kabul ettirmiş.
  • Napoleon’u bir kez de "Savaş ve Barış" filminde oynamış.

  • Televizyondaki çeşitli dizilerde de rol alan Lom’un boş zaman çalışmalarının başında müzik tutkusu geliyor.
  • Usta bir piyanist olan Lom, aynı zamanda resim yapıyor, bu arada değerli tablolar topluyor.
  • Fransa’nın güneyinde oturan, zaman zaman da İngiltere’deki bir köy evine çekilen Lom’un İngiliz oyun yazarı Marlowe hakkında "Sahneye Bir Casus Girer" adlı bir kitabı da var.


_______________________________________________________________



İnce Memed’in müziğinin bestecisi: Manos Hacıdakis

Hafif yaşlıca toplu adam, gözlerini kapamış, öne doğru eğilmiş, dev hoparlörlerden yükselen müzik sesiyle sallanıyor, zaman zaman elini havaya kaldırıyor, boşluktaki bir şeyleri kapmak ister gibi hareket yapıyor, avucunu kapadığından hoparlörden yükselen müziğin gümbürtüsü kesiliyor, inceden bir santur sesi geliyor derinden derine, onu bağlama izliyor, fonda da bir darbuka. Klarnet hepsini bastırıyor, neşeli bir oyun havasına dönüşüyor müzik.

Bizden, Ege’den, Akdeniz’den bir hava bu. Yer yer ağır, yer yer oynak... ama pek bir bizden. Müziğe bütün vücuduyla eşlik eden ise "Pazarları Asla" filminin müziğiyle dünya çapında ün kazanan Yunanlı besteci Manos Hacıdakis. Londra’yı boydan boya kesen Thames Irmağı’nın kıvrımlarının birinin arasına sıkışıp kalmış Barnes’daki bir stüdyoda Yaşar Kemal’in "İnce Memed"inin müziğini hazırlıyor.

Manos Hacıdakis, elindeki gümüş tespihle oynayarak, "Herhalde dedelerimden biri hacca gitmişti" diyor, adının anlamını açıklamaya çalışırken. İngilizce-Fransızca kırması bir dille konuşuyoruz. Bir yandan bana laf yetiştirirken, bir yandan da bir sonraki parçadaki çalgıların ses tonları arasındaki dengeyi ayarlamaya çalışıyor dev panoda oturan teknisyenin yardımıyla. Sonunda teknisyenler tükenince, bir dinlenme molası verildiğinde sohbete yeniden başlıyoruz, bu defa kesintisiz.

Müzikle nasıl ilgilendiğini anlatıyor Hacıdakis:

"Çok küçükken başladım müziğe, Ksanti’de. Ksanti de doğmuşum, bilmem bilir misiniz, deniz kıyısındadır Ksanti. 6 yaşında başladım piyanoya... yok-yok beş yaşında. 19 yaşındayken öğrenimimi Atina’da tamamladım, Alman işgalinin son günlerinde konservatuvarın piyano bölümünü bitirdim. Sonra da kompozisyon bölümüne devam ettim. Ama konservatuvarla ilişkilerim çok iyi değildi. Biraz haylaz, yaramaz bir öğrenciydim. Sizin anlayacağınız örnek bir öğrenci olamadım. İlk bestelerimi 16-17 yaşında yapmıştım."

"Ne tür bestelerdi bunlar, klasik mi, modern mi..."

"Ben klasik müzik eğitimi gördüm. Bu yüzden klasik besteler yaptım önceleri. Ama bu arada bazı rastlantıların sonucu 1959-62 arasında bazı popüler parçalar yazdım. Bunlar çok beğenildi. Özellikle de "Pireli Çocuklar" (Pazarları Asla filminin müziği). Tabii bugünkü durumuma gelinceye kadar çok zor dönemler geçirdim."

"Pireli Çocuklar, sinema için yazdığınız ilk müzik miydi?.."

"Hayır, hayır, 60-70 müzik yaptım filmler için.
Pireli Çocuklar ise belki de 60. film müziğimdi, belki de 57... Hatırlaması zor, film için çok müzik yazdım, kısacası..."

Çağdaş Yunan hafif müziğinin ustalarından Hacıdakis’e İnce Memed için müzik yazmaya başlamadan önce Yaşar Kemal’i okuyup okumadığını soruyorum:

"Hayır, Peter Ustinov ve Fuad Kavur’la görüştükten sonra okudum İnce Memed’i ilk kez. Elbette Yaşar Kemal’in adını çok duymuştum. Ama romanlarını okumamıştım. Önce kitabın sadece Fransızca çevirisi olduğunu sandım. Sonra Rumca çevirisini de buldum Yunanistan’da."

Peki, bu film için yazdığı müzikte kullandığı öğeleri nerede bulmuştu:

"Önce Türk müziğini incelemeye koyuldum. Bu benim için çok zor oldu.Çünkü ne de olsa ben Yunanlıyım ve Yunan müziği ile Türk müziği birbirine çok benzer. Bu nedenle tam Türk olanı kapabilmek için çok çalışmam gerekti. Filmin müziği Yunan havasına kaçsın istemedim. Özellikle bu çapta bir film için bunun iyi olmayacağını düşündüm. Ancak bu arada Ustinov da oldukça enternasyonal bir müzik istiyordu bu film için, tam tipik bir Türk müziği değil. İtiraf etmem gerekir ki, eğer benden istenen tam bir Türk müziği olsaydı,önceden Türk müziğinin tarzını ve kökenini çok iyi incelemem gerekirdi. Sonunda bir çözüm buldum. Fuad (Kavur) Atina’ya geldiğinde bana küçük bir müzik parçası mırıldandı. Bu benim için bir anahtar oldu, ancak bundan sonra işe devam edebildim."

"Yani filmin temasını oluşturan müzik Fuad Kavur’dan mı geldi?.."

"Elbette, tema Fuad Kavur’un verdiği temadan kaynaklanıyor."

Hacıdakis besteye başlamadan önce filmi defalarca görmüş.

"Çünkü bende filmin videosu vardı" diyor.
"Evde defalarca seyrettim filmi. Londra’da üç kez görmüştüm, evde ise defalarca. Bence film çok başarılı, çok güzel bir film."

"İyi ama, bütün dünyada nasıl karşılanır böyle bir film?.."

"Bilemiyorum. Tecrübem o ki, bir filmin nasıl karşılanacağını önceden kestirmek güç oluyor. Birçok kez bazı filmler için çok başarılı sonuçlar alabilecek bir film dediğim oldu, sonuçta hiç basan elde edemedi. Hiç şansı yok dediğim filmler ise büyük ün yaptı. Örneğin "Pazarları Asla". Hiç başarılı olacağını sanmıyordum bu filmin. Bu yüzden müziğini de çırpıştırıverdim, pek sıradan bir müzik yaptım. Pek iyi bir şey olmadığına inanıyordum. Ama ne kadar başarılı oldu siz biliyorsunuz. Bu yüzden bu işlerin sonucunu hiç kestiremiyorum."

Yunanistan’daki seyirci böyle bir filmi nasıl karşılayacaktı?..

"Ortam çok tanıdık" diye karşılık veriyor Hacıdakis bu soruya.

"Bizde de buna benzer bir roman var. Vasili Salvanidis adlı bir yazarın buna benzer bir konuda ama İnce Memed’den on yıl kadar öncesinin olaylarını anlatan bir roman var. Bu bakımdan ortamın çok tanıdık geleceğini sanıyorum. Hem kitabın havası, hem teması çok tanıdık. Bence bu film Atina’da başarılı olabilir."



____________________________________________________________



İnce Memed’in yapımcısı: Fuad Kavur

Ailesinde iki büyükelçi bulunan Fuad Kavur’un diplomatlığı seçmesinde ve bu amaçla öğrenim yapmak üzere kalkıp Londra’ya gelmesinde şaşılacak bir şey yok. Çünkü o sırada amcası da Londra’da büyükelçiydi. 1947’de İstanbul’da doğmuştu, 15 yaşındayken de Londra’ya gelip Fransız Lisesi’ne yazılmıştı. Daha sonra da uluslararası ilişkiler okumaya başladı.

"Londra’da siyasal bilgiler okurken operaya merak saldım" diye anlatıyor, "Londra’nın merkezinde, hem ev, hem büro olarak kullandığı çatı katında, okulda Kafka’nın romanından esinlenerek Von Einem’in yazdığı ’Duruşma’ adlı operayı sahneye koydum. Oyun çok başarılı oldu, basında pek çok övgü çıktı. Bu da beni Türkiye’ye dönüp Dışişleri Bakanlığına girmekten vazgeçirdi. Bundan sonra Covent Garden’a, Kraliyet operasına sahne amiri yardımcısı ve yönetmen olarak girdim. Bu sırada Peter Ustinov’a da bir mektup yazmıştım. Çalışmalarıma Ustinov’un yanında yardımcı olarak devam ettim. O Berlin Operası’nda sahneye koyarken, yönetmen yardımcılığı yaptım. Oradan da tek başıma Amerika’ya Seattle’a gittim, Seattle Operası’nda Wagner’in "Ring" denen dörtlü operasını İngilizce olarak sahneye koydum. İngiltere’ye döndüğümde İngiltere Ulusal Operası’nda yönetmen yardımcılığına devam ettim. 1981’de de Peter Ustinov’la La Scala’ya gidip "Evlilik"i sahneye koyduk. Bu arada İnce Memed projesi de hızla gelişiyordu. Böylece benim opera kariyerim sona erdi."

Ve burada bir kahkaha patlatıyor Kavur, "Peki, filmden sonra operaya dönmeyi düşünmüyor musunuz" diye sorunca, bütün içtenliğiyle, "Zannetmiyorum" diyor, "Müziğe olan hürmetim operaya dönmeme mani..."

Bu noktada bana en doğal gelen soruyu soruyorum: "İnce Memed’i film haline getirmek nereden aklına geldi?.."

"İnce Memed’i film haline getirmek, çok tuhaf bir şeydir ama, benim aklıma gelmedi. Bundan yedi sekiz yıl önce Peter Ustinov’la görüşürken, bana İnce Memed romanını okuyup okumadığımı sordu. Bunu film yapmak istediğini söyledi. Çok utanarak söylüyorum, ’Haa okudum, çok güzel’ dedim, ardından fırlayıp bir yerlerden bulup bütün gece sabaha kadar İnce Memed’i okudum. Doğrusu çok eskiden, Türkiye’deyken okumuştum. Aklımda pek az şey kalmıştı, o da parçalar halinde... Gece okuyup bitirince sabah dosdoğru Peter’e gittim. O şekilde başladık işte..."

İnce Memed’in filme dönüşmesinin öyküsü belki Yaşar Kemal’in romanı kadar değilse bile hayli sürükleyici ve Fuad Kavur özetleyerek anlatıyor:

"Filmin bizim tarafımızdan yapılması epey maceralı oldu, ama bunun bizden önce de uzun bir hikâyesi var.

1963’te kitap İngilizceye çevrildiğinde, bildiğiniz gibi bunun film yapım haklarını 20th Century Fox’tan Daryl Zanuck almıştı. Zanuck’un kendisi yapmak istemişti filmi. Yapimciliği Alma Williams üstlenecekti. Wiliams o sıralar Amerika’nın en ünlü senaristlerinden olan Stanley Mann’la anlaşıp bir senaryo yazdırdı.  Sonra da gelip, Peter Ustinov’a bizim filmde de oynadığı rol olan Abdi Ağa rolünü teklif etmişler. İnce Memed rolünü de Terence Stamp oynayacaktı. Ama proje yürümedi, film yapılamadı. İnce Memed de Fox’un malı olarak kaldı.

1976’da Peter’in önerisiyle biz bu işe başladık. Uzun uğraşmalardan sonra film haklarını Fox’tan geri almayı başarabildim. Senaryoyu Peter yazacaktı, o da üzerinde iki üç yıl uğraştıktan sonra işi bitirdi. Senaryo tamamlandıktan sonra birçok yere başvurduk, filmin finansmanı ve işletmesi için. Bu arada filmi Türkiye’de çekmeyi de çok arzu ettik ama birçok sebepten ötürü ne yazık ki olamadı. Ve sonunda Yugoslavya’da çekmeye karar verdik."

Fuad Kavur, neden Yugoslavya’yı seçtiklerini ise şöyle anlattı:

"Filmi Türkiye’de çekemeyince, Yugoslavya’da çekmek istedik.

İki nedenden ötürü:

Birincisi, Yugoslavļarın Amerikalılar ve İngilizlerle film yapma deneyimleri çok fazla. Yugoslavya’da işbirliği yaptığımız Jadran Film bizden önce "Fiddler on the Roof" (Damdaki Kemancı) filmini yapmıştı Amerikalılarla, "Force Ten From Navaronne" filmini yapmışlardı. Orson Welles ünlü "Trial" (Duruşma) filmini orada çekti. İnce Memed’den hemen önce çektikleri film ise Meryl Streep’e Oscar kazandıran "Sophie’s Choice" (Sophie’nin Seçimi) idi. Bu bakımdan yabancılarla çalışma tecrübeleri çok fazla.

İkinci neden ise, Yugoslavya’nın özellikle Makedonya kesimi bizim Çukurova’ya çok benziyor. Anadolu havasını verebilmek için burayı seçtik."

Makedonya’da özellikle filmin çekildiği Üsküp’te Türk asıllı, Türkçe konuşan pek çok kişi yaşıyor.
Bunların gelenekleri, görgüleri böyle bir filmin yapımında ne ölçüde yararlı oldu. Bu soruyu yöneltiyoruz Fuad Kavur’a...

"Doğru, Türkiye havasını en çok Üsküp’te bulduk. Filmde ufak rolleri oynayanlar, figüranlar arasında Türkçe konuşan pek çok kişi var. Üsküp’e tam bir Türk havası hakim. O kadar ki, ben oraya gittiğimde, Şehir Tiyatrosu Moliere’in Hastalık Hastası’nı Türkçe oynuyordu." diye başlıyor ve hemen ardından ekliyor:

"Makedonya’nın bir başka yaran da şu oldu: Biz İngiltere’den yola çakmadan bir İngiliz kostüm desinatörü ile anlaşmıştık. Ama Üsküp’e gidince baktım ki, köylülerin günlük hayatlarında giydiklerinin, bizim Türk köylülerinin giydiklerinden pek farkı yok.

Bunun üzerine, bu defa bir Yugoslav kostüm desinatörü ile anlaştık. Ve orada kullanılan günlük giysilere birkaç parça ek yaparak, yani özgün kostümleri kullanarak bütün gereksinimlerimizi hallettik."

Fuad Kaura filmin yapımına ne kadar gittiğini sorunca "Çok para" diyor, "Filmin bütçesi aşağı yukarı 6 milyon dolar"

Bunun ne kadar zamanda alınabileceği konusunda ise bir şey söyleyemeyeceğini belirtiyor,
"Bu kumar masasında, atılacak bir sonraki zarın kaç geleceğini bilmek gibi bir şey. Cevaplaması çok zor bir soru. Bazı filmler üç ay bazı filmler altı ayda, bazıları ise masrafını iki yılda çıkarır. Biliyorsunuz, işletme giderleri çok büyük bir kalem. Örneğin Gandi filmini ele alalım. Film 20 milyona çıktı. Ama Colombia Pictures bunun üzerine, Gandi filminin tanıtması için 12 milyon dolar daha harcadı.

Sinemacılıkta, gelirin yüzde 33’ünü sinema sahibi, yüzde 33’ünü işletmeci alır, gerisi yapımcıya kalır. Yani bir film bir dolara mal olsa, sinema sahibi ile işletmeciyi de hesaba katarsanız, başabaş gelebilmek için üç dolarlık bir gişe hasılâtı gerekir. Bu hesapla, bizim film altı milyon dolara mal olduğundan, 18 milyon dolar hasılat yaptığımızda başabaş gelmiş olacağız."

Yeni projeleri olup olmadığını soruyoruz, başını iki yana sallıyor, "Hele şöyle bu işin içinden bir yüzümüzün akıyla çıkalım da..."



Nuri Çolakoğlu | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 73 - 1 Haziran 1983
____________________________________________________________________________________________________________


ve İnce Memed’in yaratıcısı konuşuyor

Milliyet Sanat Dergisi’nin bu sayısında İnce Memed filminin yönetmeni Peter Ustinov ve yapımcısı Fuad Kavur,
filmin öyküsünü kendi açılarından anlatıyorlar. Bu öyküyü bir de sizden dinlesek...

1964 yılında 20th Century Fox şirketi "İnce Memed"in film çekme hakkını benden istedi. Anlaştık. Anlaşmamıza göre film 1965 yılında Çukurova ve Toroslarda çekilecekti. Senaryoyu Stanley Mann yazdı. Mann, o dönemde çok ünlü bir film senaristiydi. Ülkemizde "Korkunç Koleksiyoncu" adıyla oynayan filmin senaryosunu da o yazmıştı. Bu, o günlerde çok tutmuş, sanat değeri üzerinde durulmuş bir filmdi. Senaryo yazılırken Stanley Mann’le roman üzerinde epeyce konuştuk Mann, bana birçok sorular sordu. Daha sonra senaryonun Türkçesini bana gönderdiler. Takıldığım birtakım yerler oldu, düşüncelerimi Fox’a yazdım. Fox, bu senaryoyla Çukurova’da filmi çekmek üzere bizim hükümete başvurdu. Başvuru kabul edilmedi. Bunun üzerine Fox’un o zamanki sahiplerinden biri Türkiye’ye geldi, zamanın başbakanıyla görüştü. Gene filmin Türkiye’de çekilemeyeceği yanıtını aldı... Fox Henry Lucas’ın yeni bir senaryosuyla 1965’te ikinci kez hükümete başvurdu ve gene "çevrilemez" yanıtını aldı.

Sonra iş yılan hikâyesine döndü... Gel, git, 20th Century Fox sonuç alamıyordu. Hükümetlerimiz, bu filmi Türkiye’de çevirtmemeyi milli bir ödev sayıyorlardı. Ben de bunun nedenini anlayamıyordum. Türkiye’de yüzbinlerce, dünyada milyonlarca satmış bir kitabın ülkesinde çevrilememesi garibime gidiyordu. Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde de yapımcılar birkaç kez başvuruda bulundular, gene bir sonuç alınamadı. En son başvuru, anımsadığıma göre, Bülent Ecevit’in başbakanlığı zamanında oldu. Ve sansür kurulu başvuruyu bir kez daha geri çevirdi. Bu, bir romanın yirmi yıllık macerası... Kendisini demokratik bir ülke sayan Türkiye’de oluyor bu! Bu kitabın macerası bile gösterir ki, Türkiye’de demokrasi dediğimiz şey kasıtlı, özgürlüksüz, uydurma bir demokrasi idi. İnce Memed filminin Yugoslavya’da çekilmesi, elbetteki benim için acı oldu. Ama gene de bu iş sonuçlandığı için, yani bu yılan hikâyesi bittiği için memnunum. Çok kötü bir film olmuşsa, gene memnunum. Yirmi yıldır bizim demokrasisever yönetimlerle uğraşmaktan bıkmıştım.

Bu sözlerinizden, filmi görmediğiniz sonucunu çıkarıyorum.

Görmedim.

Peter Ustinov’la ne ölçüde işbirliği yaptınız?
Senaryo üzerinde ortak çalışmanız oldu mu?
Bu ilişkinin sizde bıraktığı izlenim nedir?

Peter Ustinov’u birkaç kez gördüm. Senaryosunda benim açımdan aksaklıklar vardı. Bunları kendisine anlattım. Aşağı yukarı hepsini kabul etti ve düzelteceğini söyledi. Filmi görmediğime göre bunları düzeltip düzeltmediğini bilemeyeceğim. Senaryosunu okuduğumda, genellikle beğenmiştim. Usta bir insan. Her telden çalıyor... Yaptığı birkaç filmi gördüm, bazılarını sevdim. İnce Memed’i nasıl anladı, ne kadar anladı, senaryodan çıkaramadım doğrusu.


Fox, İnce Memed’i satın aldığı zaman Elmo Williams, bana üç yönetmen önermişti:

  1. Elia Kazan,
  2. Kurosawa,
  3. Joseph Losey.

Bunlardan birini seçmemi istiyorlardı. Williams, o zamanın en tanınmış, büyük yönetmenlerinden biriydi. O da çok tutulmuş, sanat değerleri alkışlanmış bir sürü film yapmış bir kimseydi. Önerilen üç kişiden birini seçmek gerçekten zordu. Ama gönlüm Kurosawa’daydı. Sanıyorum onunla uzun bir süre mektuplaşıldı ve sonunda Joseph Losey’de karar kılındı. Losey, yaptı çok sevmişti. Ama, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı, onlar filmi çeviremediler. Sonra film Ustinov’a geçti. Bu, benim seçimim dışında gerçekleşen bir olaydı. Ustinov, büyük zekâ parıltıları olan bir sanatçı.
Gene de, İnce Memed’in ona düşmekle talihi var, derim. Ancak ben, yapıtlarımın Türk yönetmenler tarafından Türkiye’nin olanaklarıyla çevrilmesini isterim. Bu da bugünlerde gerçekleşeceğe hiç benzemiyor. Belki çok yaşlandığımda, belki de ölümümden sonra gerçekleşir.

Şu günlerde Türkiye’deki yapımcılardan herhangi birine hiçbir yapıtımı vermem, demek istiyorsunuz...

Türkiye’deki yapımcı ve yönetmenleri çok denedim.
Yapıtlarımdan istediğim gibi bir sonuç alamadım hiçbir zaman. Gene de senaryolarını yazdığım yapıtlardan iyi filmler çıktı.

  • Lütfi Akad’ın "Beyaz Mendil"i,
  • Atıf Yılmaz’ın "Ölüm Tarlası" ve son olarak
  • Türkân Şoray’ın "Yılanı Öldürseler"i...

Bence her şeye karşın, Yılanı Öldürseler, Türkiye’de çevrilmiş en iyi filmlerden biri. Yalnız, tüm bu deneylerden sonra bile, herhangi bir yapıtımı şu sıradaki yönetmenlere teslim edebilme yürekliliğini gösteremiyorum. Şu anda çalışabileceğim bir tek yönetmen düşünebiliyorum o da Lütfi Akad... Elbette iyi yönetmenler var ülkemizde. Ama benim yapıtlarımı özümleyebilecek bir yönetmenin bulunduğunu sanmıyorum. Örneğin, geçen yıl "Demirciler Çarşısı Cinayeti"ni istediler. Bu yapıtı eğer Türkiye koşullarında doğru dürüst çekecek olsalar, buna Türkiye’deki hiçbir film şirketinin gücü yetmez. İnce Memed gibi yalın bir kitap altı milyon dolara çevrilmişse, Demirciler Çarşısı’nın çevrilmesi için en aşağı on beş milyon dolar gerekir. Öteki bütün kitaplarım da filmleri çok pahalıya malolacak hikâyelerdir. Her nedense, film bakımından bir talihsizliğim var. Buradaki en büyük talihsizlik de, yönetimin Demokles’in kılıcı gibi kitaplarımın başı üstünde durması. Çok ciddi düşünüyorum, yönetimle film ilişkilerini bir gün yazacağım.

Sizin "Menekşe İstasyonu" adlı bir senaryo yazdığınız biliniyor. Bu senaryo neden bir türlü filme çekilmedi?

O senaryoyu benden 1970’lerde bir Amerikan firması istemişti. Onlar için yazmıştım; firmanın buradaki adamı da senaryoyu sansürden çıkarmıştı. Ancak, filmin yönetmeni Türkiye’ye gelemediğinden dolayı çekime geçilemedi. Çok zor bir film, çok zengin... Türkiye’nin bugünkü koşullarıyla çok zor çekilir.

Ustinov, Nuri Çolakoğlu ile konuşurken ilginç şeyler söylüyor. Özellikle şu sözleri ilginç: "Çukurova’da insanlar bir öykü duyduklarında önce buna inanmak gerekir mi, gerekmez mi, pek bilemiyorlar. Çünkü olaylar ağızdan ağza yayılırken değişiyor, abartılıyor, saptırılıyor." Biz, Çukurova köylülerini İnce Memed’i gerçekten yaşamış bir kişi olarak görüp, onunla ilgili anılar anlattıklarını da biliyoruz...

Olay yalnız Çukurova insanına has değil, bütün insanlara hastır. Çarpıtmayı, saptırmayı kabul e-demiyorum. İnsanlar bir olayı özümlerken, bir hikayeyi okurken, dinlerken onu yeniden kendilerine has bir biçimde yaratırlar. İnce Memed tipi, yazarın gözüyle anlatmış bir tip değil, daha çok romandaki halkın görüşünden anlatılmış bir tiptir. Ve bu da saptırma, değiştirme olamaz. O, neyse odur. Çukurova insanının İnce Memed’i bir roman kahramanı değil de, bir yaşamış halk kahramanı sayması, onun gördüklerini, onu evlerinde konukladıklarını, ona yardım ettiklerini, onunla karşılaştıklarını söylemeleri bile yukarda belirttiğim gerçeğin açıklanmasıdır. Eğer İnce Memed onların yarattıklarına benzer bir kahraman olmasaydı, onu sonradan alıp kendi aralarına katma gereksinimi duymazlardı. Yukarıda da söylediğim gibi, tarih boyunca bütün halklar, ustalar ya da usta olmayanlar, büyük anlatıcılar ya da çok büyük özelliği olmayan anlatıcılar, anlattıkları hikâyeleri, destanlan, olayları yaratarak almışlardır. Dinleyenler de yaratarak ona katılırlar. Bu çarpıtma değil, insanlığın bir özelliğidir. Boyuna söylerim: Dilden dile gelen türküler, destanlar, hikâyeler, masallar, efsaneler, kırk bin yıl su altında cilâlanmış çakıltaşları gibi bize yalın, olgunlaşarak gelirler. Okuduğumuz romandaki insanlara yürekten katıldığımızda yaratma eylemi başlamış demektir. Yani, çağımızda da...

Ustinov "tipleme güçlüğü"nden söz ediyor. Filmi gerçekleştirirken, bir sinemacı olarak "görüntü öğesi"ni ön plana alma gereksinimi duyduğunu söylüyor. Ayrıca romandaki evrenselliği vurgulamak istediğini, romana bir "edebiyat olayı" olarak yaklaştığını da belirtiyor. Bütün bunların sonucu olarak, "Benim senaryomdaki kişiler, kitaptaki kadar net bir biçimde ak ya da kara değiller. Hemen hepsi gri. Yaşar Kemal bunu onayladı, çünkü sanırım bu kitabı yazdığı günden bu yana o da değişmişti" diyor. Siz ne diyorsunuz?

Romanın özelliği ve başarısı bence bütün tiplerin net olmasından ve aralarında keskin hatlar bulanmasından ileri gelir. Ben, bu roman için Peter Ustinov gibi düşünmüyorum. Senaryoda da, onun söylediği gibi bir grileşme görmedim.

Filmin yapımcısı Fuad Kavur’la tanıştınız mı?

Tanıştım. İyiniyetli bir insan. İnce Memed’in gerçekleşmesi için olağanüstü çaba harcadı.
Eğer Fuad Kavur bu işin içinde olmasaydı, sanıyorum İnce Memed filmi gerçekleşmezdi.

Son olarak sinema sanatı ve sinema-edebiyat ilişkileri üzerine görüşlerinizi sormak istiyorum.

İnce Memed’i konu alan dört senaryo okudum. Yazarlarının üçü yabancı, biri Türk’tü. Aşağı yukarı hiçbir senaryo birbirine benzemiyordu. Bir olayı beş kişiye versek, ya yazdırsak, ya anlattırsak, sonuçlar apayrı olur, bu denenmiştir. Sinemacı, bir olayı, bir insanı, bir doğa parçasını yorumladığı gibi, bir romanı da yorumlar. Film ayrı şeydir, roman ayrı şey... Bir romanı tıpatıp filme çekmek mümkün değildir, bu mümkün olmayan şey de filmciden istenmemeli. Filmci film diliyle o romanı ne kadar özümlemiş, ona bakmalı. Bence bir roman, bütün detaylarıyla filme aktarılırsa, ortaya çıkan şey film olmaz, başka bir şey olur.

Edebiyat-sinema ilişkileri gittikçe artıyor, yoğunlaşıyor. Artık her romancının yüreğinde bir ya da birkaç film aslan yatıyor. Filmin yayılma olanakları romandan daha çok. En kabadayı romanın dünyada okuyucusu üç-beş milyonu geçmez. Oysa bir filmin seyircisi on milyonları bulabilir. Başlangıçta romanlardan iyi filmler çıkaramıyorlardı yönetmenler. Çoğu bütünüyle romana bağlı kalmak istiyordu, bu da başarısızlığa neden oluyordu. Bir kısmı da romandan değişik yollara sapıyor, romanla ilişkisi olmayan bir takim öğeler katıyordu filme; bu da başarısızlığa neden oluyordu. Bugün bir romandan nasıl yararlanılır, artık film yönetmenleri bunu çok iyi biliyorlar. Ve mükemmel filmler ortaya çıkarıyorlar. Geçenlerde Paris’te bir film gördüm, adı "Ragtime"dı. Romanını daha önce okumuştum, orta başarıda bir romandı. Film ise bir başyapıt olmuştu. Dedim ya, artık dünyada yönetmenlerin büyük bir kısmi romanlardan çok iyi filmler çıkarmayı öğrendiler. Bu, edebiyat için de, sinema sanatı için de yararlı oluyor. Bir kere, bir tek yapıtı filme çekilmiş bir yazar, ömrünün büyük bir kısmında, belki de bütün ömrünce yoksulluktan kurtuluyor. Sinema, hem kitapların geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor, hem de yazara para kazandırıyor.



Alpay Kabacalı | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 73 - 1 Haziran 1983