Hazırlop Bilgiden, Bilgi Üreticiliğine...
Biz, hazırlop bilgiye alışmış, bilgi işleme geleneği olmayan bir toplumuz.
Oysa gençlerimizin bu temel beceriye yarın çok ihtiyaçları olacak.
Birkaç ay önce, 1930’lardan kalma bir gazete (Tan) koleksiyonunu karıştırıyordum. Birden karşıma, o tarihte adı konmamış olan “bilim-kurgu” türünden bir yazı çıktı. Konusu 1960’ların kentleri idi. Babil Kulesi’ni andıran gök tırmalayanlar, apartmanlar arasında gidip gelen zeplinler, kentler arasında uçan çok katlı, 12 motorlu uçaklar...
Yazar, 1930’ların verileriyle geleceğe bakmış, hayal gücünü kullanarak, bir çeyrek yüzyıl sonra insanların nasıl yaşayacaklarını tahmin etmeye çalışmıştı.
Resimlere bakarken gülmeden edemedim. 1940’larda yapılmış bilim-kurgu filmlerdeki “elektronik beyin”lere ve robotlara bakarken gülmeden edemediğim gibi...
Yazarın kestirmeye çalıştığı uzak “geleceğe”, ben “geçmiş” olarak bakıyordum. Hem de tam çeyrek yüzyıl sonra...
Yazarın düşlediği “gelecek” ile benim açık seçik hatırladığım “geçmiş” arasında eşit bir uzaklık bulunuyordu ve tabii yazarın düşlediği 1960’ın kentleri ile benim içinde yaşadığım 1960’ın kentleri arasında dağlar kadar fark vardı. 1930’lardan sonra kentler değişmişti elbette, ama tam yazarın düşlediği gibi değil. Bir bakıma, gelecek rötar yapmıştı.
Ama, bir bakıma da tarif edeninkinden daha erken gelmişti.
1930’larda
henüz penisilinin icat edilmediğini,
uzay uydularının hayal bile edilemediğini,
kalıtım mühendisliği diye bir meslek bulunmadığını ve
oğlum Emre’nin minik bilgisayarının o zamanın teknolojisi ile sekiz katlı bir apartmana bile sığmayacağını da düşündüm.
Bilim ve teknik alanındaki hedefler hep beklenenden daha çabuk gerçekleşiyordu. İnsanlar, aya beklenenden daha erken gitmişlerdi. Biyolojide, fizikte, astronomide ulaşılan sınırlar, bir çeyrek yüzyıl öncesinin hayal gücü sınırlarının ötesindeydi. Gelecek bir çığ gibi, hazırlanmaya fırsat bırakmadan üzerimize üzerimize geliyordu...
Bunları şundan anlatıyorum:
Gençliğin “yarına” hazır olup olmadığı sorusu “Nasıl bir yarın?” sorusunu da bünyesinde taşıyor. “Nasıl bir yarın?” sorusu ise geleceğe ilişkin kestirimleri gerektirmekte. Oysa, bu tehlikeli bir şey; gelecek hem rötarlar yaparak, hem de tarifeyi altı-üst eserek geliyor. Bu tehlikeyi göze alarak, kolay bir nirengi noktası olarak 2000 yılı. Bu, sayıca önemli bir dönüm noktası ne kadar uzak, hatta imkânsız görünüyor. (Orwell yazarken 1984 de kimbilir ne kadar uzak ve imkânsız görünmüştü)
Oysa 2000’e şurada sadece 14 yıl kaldı. 14 yıl geriye dönersek 1972 yılını buluruz. Bir bakıma ne kadar yakın 1972 yılı. 1972’den 1986’ya bakmakla 1986’dan 2000’e bakmak arasında fazla bir fark yok.
14 yılda çok mu değişti Türkiye?
Cevabı hem evet, hem hayır.
2000 yılına kadar çok mu değişecek Türkiye?
Cevap gene aynı: Hem evet, hem hayır.
Bir soru daha:
1972’lerin gençliği çok mu iyi hazırlandı 1986’ların gerçeğine?
Füruzan’ın “47’liler” romanında öyküsü anlatılan kuşak gelecek yıl 40 yaşına basıyor. Birçoğu, çalıştıkları yerlerde söz sahibi durumdalar. 47’lilerin “yarın”ı geldi yani.
Ama, bugün müydü 47’lilerin hazırlandıkları yarın?
Gidip bir konuşulsa eminim farklı şeyler söyleyecekler. Hazırlandıkları yarın değil, çok başka bir yarın da çıktı karşılarına; ama görevi devir alıyorlar. Yarın da öyle olacak herhalde.
●
2000 yılının Türkiye’si şimdiki Türkiye’den (kesinkes “daha ileri” diyemiyorum) farklı bir Türkiye olacak. Bu farklılığın temel öğelerini bellibaşlı sosyo-ekonomik değişim göstergelerinden çıkarabiliriz.
Nüfusu 70 milyonu geçmiş,
insanlarının üçte ikisi kentlerde oturan,
uzay uydularından gelen televizyon yayınlarını izleyen
ve mutlaka dünya ile daha fazla bütünleşmiş bir Türkiye...
Dünyada şimdiden belirginleşen birtakım değişim süreçlerinin etkileri o zaman günlük yaşamı daha somut olarak etkilemeye başlamış olacak.
Öyleyse, o yarına hazırlanmak için bu temel süreçleri iyi anlamak gerekiyor. 47’liler kuşağı için büyük hedef sanayileşmiş bir Türkiye idi. Bu hedef tartışma konusu yapılamıyordu ama, bu hedefe giden yollar ve gidiş hızı yoğun kavgaların nedeni oluyordu. Yarına hazırlanmak demek, bu hedefin içinde kendine vazgeçilmez bir yer seçmek, onun becerilerini edinmek anlamını taşıyordu. Epey bir süredir en parlak öğrenciler meslek olarak kendilerine mühendisliği seçiyorlardı. Temel ekonomik sorun, daha fazla ve daha kaliteli mal üretmek; temel toplumsal sorun ise bunun ürünlerinin toplum içinde adil bir biçimde dağılımını sağlamak idi.
Oysa, şimdi dünyanın bazı ülkelerinde “sanayi-ötesi toplum”a geçiş süreci hızla ilerliyor.
Mal üretiminin yerini bilgi üretimi almakta. Bizim sanayileşme sürecinde vardığımız nokta ne olursa olsun, bu büyük dönüşüm bizi de etkileyecek. Etkilemeye başladı bile. Çünkü, bu dönüşümle birlikte uluslararası ekonomik düzenin iş bölümü de değişiyor. Bu doğallıkla bizim rolümüzün de değişmesini gerektiriyor. Dahası, “bilgi toplumunun öncelikle kendisi için ürettiği bazı araçlar” (örneğin bilgisayarlar) kısa zamanda vatanlarının dışında, kendilerine henüz hazır olmayan toplumlara da yayılıyor ve henüz sonuçları bilinmeyen birtakım ivmeler yaratıyor. Yeni becerilere ihtiyaç duyuluyor, yeni meslekler doğuyor, eski meslekler ölüyor, eski diplomalar değersiz bir kâğıt parçasına dönüşüyor. Be belki de yeni bir “üretici insan” tipi çıkıyor ortaya. Gençliğin yarına hazırlanması her şeyden önce, bu yeni üreticiliğe hazırlanması anlamına gelse gerek.
Bu yeni insanın temel özelliği hammadde yerine bilgi işleyicisi olması. Biz, hazırlop bilgiye alışmış, bilgi işleme geleneği olmayan bir toplumuz. Eğitim sistemimiz, bilginin kendiliğinden var olan ve bir elden ötekine değiştirilmeden aktarılan bir şey olduğu varsayımı üzerine kurulmuş. Bilginin durumsallığı, yani kişisine ve konumuna göre yeniden üretilen bir şey olduğu bize çok yabancı bir kavram.
Hepsi üniversite mezunu olan yüksek lisans öğrencilerime bakıyorum, araştırma yöntemleriyle ilgili hiçbir şey bilmiyorlar.
Bilmiyorlar, çünkü hiç kimse onlara öğretmemiş. Nasıl kaynak bulunur, nasıl not alınır, alınan notlar nasıl düzenlenir, aradaki boşluklar nasıl kapatılır ve en önemlisi, bilinenden bilinmeyene nasıl geçilir bilmiyorlar bunları. Oysa, yarının dünyasında bilgisayar ekranlarına bol bol bilgi “çağıracaklar”, bilinenden bilinmeyene sıçrama yapan raporlar yazacaklar ve bulgularını başkalarıyla paylaşacaklar...
Hayır, bilgi üreticisi olarak yarına iyi hazırlanmıyor gençlerimiz. Soru formüle etmeyi, soruşturmayı, araştırmayı, bulgulardan genellemeler çıkarmayı bilmiyorlar. Oysa, yarın bu temel beceriye çok ihtiyaçları olacak. Gazeteci olsalar da olacak; bankacı, sağlık teknisyeni, avukat, öğretmen, turizm uzmanı olsalar da...
Gerekli olan beceriler açısından, meslekler arasındaki duvarlar hızla yıkılmakta. Sanayileşme süreci, uzmanları birbirinden iyice uzaklaştırmıştı. Bilgi toplumuna geçiş süreci onları bazı bakımlardan birbirine yaklaştırıyor. Bilgi üretimi için gerekli becerilere yeni düzenin okur-yazarlığı gözüyle de bakabiliriz.
Hadi, YÖK’zede öğrencilerin nefret ettikleri bir terimi kullanarak söyleyelim:
Bu temel becerileri edinmeyenlere vize yok.
●
Buraya kadar hep yarından söz ettik. Biraz da bugünden, bugünün gençliğinden söz edelim. Söz konusu olan onların yarını çünkü...
Hem 70’lerin başındaki üniversitelere hem de şimdikilere hocalık yapmış olanlar, iki kuşak arasında derin bir fark olduğunu söylüyorlar. Aslında, bu sonuca varmak için üniversitede ders yapmak şart değil. Çevreye biraz dikkatle bakmak, birkaç konuşmaya kulak vermek de kişiyi aynı sonuca götürmeye yetebilir.
12 Mart’ta ağır bir darbe yiyen kuşağın belirgin özelliği, coşku, öfke ve cesaret idi. Hayallerinin, senaryolarının, özverilerinin sınırı yoktu. Gerçekten, birçoğu bu sınırsızlık içinde yitip gittiler. Şimdikiler ise daha suskun, daha sakin ve daha ihtiyatlılar. Ayakları çok daha sağlam basıyor yere ve belki de bu yüzden sanki daha az gençler...
Ne demek ayakları daha sağlam basıyor yere?..
Ben onlarla konuşurken, daha yaşamadan hayal kırıklığına uğramışların bozukluğunu seziyorum.
Kahramanları, büyük düşleri, serüven özlemleri yok...
Sanki daha öncekilerin yenilgilerinin yükünü sırtlarında taşıyorlar.
Öfkeyle haykırmadıkları gibi, yüksek sesle kahkaha da atmıyorlar.
Niçin acaba?
Denilebilir ki, onlar da ağabeyleri ve ablaları gibi yaşadıkları dönemin çocuğudurlar aslında, 12 Mart’a uzanan coşkunluğun yelkeninde dünya gençliğinin 1968’de başlayıp inanılmaz boyutlara ulaşan patlamasının rüzgârı vardı. Şimdikiler ise “yuppie”lerin rüzgârına karşı yürüyorlar. Toplumdaki iktidar odaklarıyla hesaplaşmanın güçlüğü ve birikmiş yenilgilerin ezikliği, onları önce kendileriyle hesaplaşmaya itiyor.
47’liler dünyaya karşı sefere çıkıyorlardı, şimdi ise sefer içeriye doğru. Toplum ve ekonomi de onlara soluk aldırmıyor. Herkes ellerini çabuk tutup hayata atılmalarını telkin ediyor. Ve onlar da sanki gençlik yılları bir an önce bitsin ve bir an önce başka bir şey olalım der gibi yaşıyorlar.
O bakımdan hazırlar yarına. Keşke bu kadar hazır olmasalar!
Halûk Şahin | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 140 - 15 Mart 1986
______________________________________________________________________________________
Gençliğin Anlamı ve Tarih Boyunca Gençliğe İlişkin Görüşler
Bugün en önemli sorunumuz 21. yüzyıla hazırlanmak. Başka bir deyişle, bugün Türkiye bütün sorunlarını 21. yüzyıla göre düşünmek zorunda. Bu açıdan düşünülmesi gereken konuların başında da gençlik geliyor.
Neden gençlik?
Çok olağan:
Çünkü gençlik yarınımızı temsil ediyor.
Öyleyse gençliği yarına hazırlıyor muyuz?
Yarına hazırlanmanın gizi bugünü yaşamak değil midir?
Türkiye’de gençlik bugünün bilinciyle yaşıyor mu, yaşatılıyor mu?
Bunun yanıtını basit bir soruyla arayalım:
1985 yılının önemli dünya olayları okullarımızda, sınıflarımızda söz konusu edilmiş midir?
Örneğin Cenevre’deki liderler toplantısı herhangi bir okulda, herhangi bir derste bilgi verme ya da tartışma konusu yapılmış mıdır?
Bunu politik -dolayısıyla sakıncalı- bir konu sayarak reddedecekseniz şunu sorayım öyleyse:
1985’in en önemli sanat olaylarından biri olan “Amadeus” Türkiye’de hangi okulda, hangi derste ele alınıp tanıtıldı?
Çok uzak düştüyse daha yakından bir soru:
Türk-İslam Eserleri Müzesi’nin Avrupa Konseyi’nce yılın müzesi yarışmasında ödüllendirilmesi hangi okulda duyuruldu?
Bu soruların yanıtı, büyük olasılıkla, “Hiçbir okulda, hiçbir sınıfta, hiçbir derste!” olacaktır.
Eğitim düzenimiz, programlarımız, yöntemlerimiz, alışkanlıklarımız buna olanak vermez mi diyorsunuz?
Peki o zaman siz ne yapıyorsunuz yarına hazırlanmak için?
Siz izlediniz mi, merak ettiniz mi, araştırdınız mı?
Eğitim düzenini eleştirmekle yetinirken, onun bir parçası olmayı kabul ettiğinizi farkediyor musunuz?
Siz ki 21. yüzyılda yaşayacaksınız, yarın asıl sizin!
Öyleyse neden bugününüze siz sahip çıkmıyorsunuz?
Çağımız bilgilenme çağı, kendinizi bilgilenmeye açmak zorundasınız. Merak etmek, sormak, araştırmak, irdelemek zorundasınız. Yarının dünyasına hazırlanmak istiyorsanız bugünün dünyasını çok iyi tanımak zorundasınız. Gençlik dinamizm çağıdır, dinamik olmak zorundasınız.
Öyleyse genç, başta kendini, sonra çevresini, dünyasını, çağını tanımak zorunda olan kişidir.
Yetişkinlerin başta gelen görevi de buna yardımcı olmaktır. Ne var ki, bunu yapabilmek için fazla olanağımız yok. Bilgilerimizin hepsi Batı kaynaklı, oysa gençlik tümüyle içinde yaşanılan toplumsal-kültürel çevreye bağlı bir olgu. Buna karşılık, Türk gencine ilişkin pek az araştırma ve bilgiye sahibiz. Bu durumda yapabileceğimiz tek şey, bilimsel bilginin evrensel bulgularından yararlanmak. Çünkü ne denli yerel olursa olsun her yaşantının evrensel bir boyutu mutlaka vardır. Gene de hiçbir bilgi hiçbir gence tam tamına uymayacak, her şeyi tümüyle açıklamayacaktır; böyle olması da doğaldır. Gençlik sürekli değişim içindedir, öyleyse bilgilerimiz de sürekli değişecektir.
GENÇLİĞİN ANLAMI
Ergenlik Psikolojisi ve Gençlik Sosyolojisi yüzyılımızın başlarında ortaya çıkmış bilim dallarıdır.
Ergenlik dönemine gösterilen ilgi geçen yüzyılda artmış ve yüzyılımızda özellikle 1950’lerden itibaren yoğunlaşmıştır.
Batı’da iki dünya savaşını izleyen siyasal, toplumsal, ekonomik çalkantılar, endüstrileşmenin ve kentleşmenin getirdiği
Araştırma teknikleri gitgide gelişmiş, ele alınan konular, kullanılan kavramlar, yaklaşımlar zamanla değişiklik göstermiştir.
Geçmişte ergenlik sadece fizyolojik temellik bir olgu sayılırken, günümüzde daha çok toplumsal-kültürel yönleri vurgulanmaktadır. Çünkü büyüme ve olgunlaşma süreci toplumsal-kültürel etkenlerden son derece etkilenmektedir. Bu nedenle günümüzde artık ergeni (genci) içinde yaşadığı çevreyle birlikte düşünmek bir zorunluluk olmuştur; hatta aynı kültür içinde bile bütün ergenleri kuşatabilecek tek bir açıklama bulunamayacağı ileri sürülmektedir.
Köyde, kentte ya da gecekonduda yaşayan;
okuyan ya da çalışan;
lisede ya da yükseköğrenimde;
hem okuyan hem çalışan;
alt, orta ya da yüksek ekonomik düzeye mensup;
kadın ya da erkek... oluşuna göre gençlerin farklılaştığı kabul edilmekte, böylece araştırma yaklaşımları ve sonuçları da değişmektedir.
Psikanalitik, antropolojik, sosyolojik yaklaşımlar konuya farklı yönlerden bakmakta, farklı açıklamalar getirmektedir.
Konuya, din, felsefe, eğitim, ahlak açılarından yaklaşmak da olanaklıdır ve görüşler her birine göre farklılaşacaktır.
Bilimde olduğu gibi kamuoyunda da gençliğe ilişkin görüşler farklıdır.
Bazı yazarların dediği gibi, “gelişimin başka hiçbir dönemi bu denli olumsuz yakıştırmalara hedef olmuş değildir.”
Yetişkin kuşağın gençlere ilişkin kanıları genellikle önyargılı, katı ve haksızdır:
Gençlerin belirli bir kişilikleri yoktur, henüz çocuk oldukları halde adam olduklarını iddia ederler;
sadece eğlenmeyi düşünürler, durmadan haz peşindedirler, bencildirler, hep kendilerini düşünürler, özveri duygusundan yoksundurlar;
davranışları iticidir, aksidir, kabadır, saygısızdır;
ana babalarını hor görürler, onlara buyurmaya kalkışırlar, vb.
Bu olumsuz değerlendirmelere karşılık gençlerin olumlu özelliklerinden pek az söz edilir.
Yetişkinlere kıyasla gençlerin olumlu özelliklerinin şunlar olduğu söylenmiştir:
Enerjik ve canlı olma;
yüksek bir algılama gücü ve duyarlılık gösterme;
adil ve hoşgörülü olma;
esneklik, yüreklilik, dürüstlük, iyimserlik, yardımseverlik;
ülkenin ve dünyanın geleceği için içtenlikle kaygılanma;
gelişme yolunda içten çaba gösterme, vb.
Gençlerin böylesine karşıt değerlendirmelerin konusu olması tümüyle de yanlış değildir. Çünkü gençlerin kendileri de böyle bir görüntü verirler:
Kimi zaman çok umutlu, kimi zaman çok karamsardırlar;
bazen çok çalışkan, bazen şaşırtıcı ölçüde tembeldirler;
şimdi çok mutlu, az sonra çok kederlidirler;
bir an kendilerini çok önemser, sonra yılgınlığa kapılırlar;
hem yardımsever hem vurdumduymazdırlar;
korkularını yüreklilik gösterileri, sevinçlerini gözyaşları, sadakatlerini ihanetleri izler, vb.
Ama bütün bu karşıt görünümler gelişim sürecinde normaldir ve gencin uyum sağlama, kimlik kazanma çabalarını gösterir. Genç, bütün bu yaşantılar aracılığıyla kendini, çevresini, dünyayı tanımaya çalışmaktadır.
Asıl yanıltıcı olan, gençlerin bu dinamik psikolojilerini sadece bir yönüyle görmektir. Birçok ana baba, öğretmen, yetişkin bu yanlışa düşer, tek yanlı bilimsel görüşlerin de bu yanlışa düştükleri söylenebilir. Bir çağda ya da dönemde gençlik karşısında egemen olan tutumların, o çağın ya da dönemin bilimsel düşüncesinde, siyasal yaklaşımında, eğitsel etkinliklerinde kendini göstermesi olağandır (ve bu hep böyle olmuştur).
Tarih boyunca, gençlik farlı biçimlerde görülmüş, farklı anlamlarda tanımlanmıştır. Gençlik dönemi insanoğluyla birlikte var olmuş, ancak hem bu dönem, hem de bu döneme ilişkin görüşler zamanla evrime uğramıştır.
Ergenlik (adolescence) sözcüğü XV. yüzyılda ortaya çıkmıştır, ama Yunan filozofları çağında bile insanın gelişimi konusunda kuramsal bir görüş vardı.
Platon’a göre gelişme süreci, insanın özünde bulunan üç özelliğin insan ruhunda gerçekleşmesinden ibarettir. Akıl ve zekâ ergenlikte ve yetişkinlikte gerçekleşen özelliklerdir.
Aristo’ya göre bireyin seçim yapma yetisi ancak ergenlikte ortaya çıkar, bilinçli yargılar bu dönemde kazanılır. Ancak, bu özerkliğe karşın, ergenlik aynı zamanda tutkuların da çağıdır.
Ortaçağ düşüncesi niteliksel gelişim evrelerini reddeder ve gelişimi niceliksel büyümeyle bir tutar. Çocuk ve ergen yetişkin insanın minyatür halini temsil eder.
Gelişimde evre görüşü rönesansta yeniden önem kazanır.
Comenius, gelişimin art arda gelen evrelerden oluştuğunu görmüş ve eğitim programlarının da bu hiyerarşiye uygun olması gerektiğini savunmuştur (bugün de egemen olan görüş budur).
John Locke, çocukluğun zihinsel edilginliğinden ergenliğin etkinliğine doğru olan gelişmeyi saptamıştır.
Rousseau ise duygusal gelişimi vurgulamış ve ergenin başkalarına yönelme ve sevme yeteneğinin korunmasını savunmuştur.
Darwin, ergenlik konusunda yeni bir görüş getirmemişse de, biyolojik evrim kuramıyla gelişimde yeni bir görüş açısı kazandırmıştır. Günümüzün en tanınmış zihin gelişimi akımını oluşturan Piaget’nin bilinçsel gelişim kuramı Darwin’in görüşlerinden etkilenmiştir. Özel olarak ergenliğe ilişkin ilk psikoloji kuramını oluşturan Stanley Hall’in görüşleri de aynı kaynaktan beslenmiştir.
Hall’e göre ergenlik, yaşamın sonraki yıllarını etkileyebilecek çok önemli bir dönemdir. Hall’e göre insanın gelişimi insanlığın gelişimiyle aynı yollardan geçer. Ergenlik, kargaşa ve bunalımın egemen olduğu bir geçiş dönemidir.
Hall’in görüşlerinden etkilenen Gesell’e göre ergenlik, görünürdeki düzensizliklere karşın kararlı bir gelişim sürecidir. Gesell, ana babaların da ergen çocukları gibi gelişim içinde olduklarını, dolayısıyla birbirlerini etkilediklerini ileri sürmüştür (bu görüş hâlâ geçerlidir).
Psikanalitik yaklaşım, gelişimin psikodinamiğiyle özellikle ilgilidir.
Sigmund Freud’a göre ergenliğin temel amacı, gelişimin genital evresine ulaşmak ve ana baba dışındaki sevgi nesnelerine yönelmektir.
Anna Freud ise, ergenin dürtüler tarafından aşılma korkusunu ve dürtüleri aşırı biçimde denetleme eğilimini vurgular ve bu ikisini dengelemede yaşadığı içsel savaşımı, başvurduğu savunma yollarını betimler.
Peter Blos ise dürtülere karşı savunma süreçlerinden çok, uyum sağlama işleviyle ilgilenir. Yeni sevgi nesnelerine yönelmek için ana baba ideallerinden kurtulmak gerekmektedir. Ergenlik kargaşası büyümenin normal bir sonucudur ve yeni bir kişiliğinin oluştuğunu gösterir.
Coleman, psikanalizin ergenlikte yaşanan güçlükleri fazlaca abarttığını söyler; psikanalitik görüşte ergenlik yaşantısı neredeyse nevrozla bir tutulmaktadır.
Ergenlik psikolojisinde günümüzün en önemli adı olan Erik Erikson da psikanaliz okuluna bağlıdır, ancak bu akıma özgün katkılarda bulunmuştur. Ona göre de ergenlikte gerilim ve çatışmalar gelişimin enerji kaynağını oluştururlar. Ancak Erikson’un psikososyal gelişim görüşü kalsik psikanalizin psikoseksüel gelişim görüşünü çok aşar ve toplumsal-kültürel koşulların önemini vurgular.
Erikson’a göre ergenlik, kimliğin kazanılmasını sağlayacak bir araştırma ve keşfetme dönemidir. Kimlik kazanımı, önceki özdeşleşmelerin, şimdiki yeteneklerin ve geleceğe ilişkin dileklerin bütünleştirilmesi sürecidir.
Bir kimlik oluşturma uğraşı, “Ben kimim? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum?” sorularına yanıt bulma çabasıdır.
“Bu sorular bireysel ve özeldir, hiç kimse bunları başkası yerine yanıtlayamaz. Ancak, tarihi ya da kişisel geçmişi tanımak için çevrede dayanak noktalarının bulunması gencin bu bilançoyu yapmasını ve uygun değerleri seçmesini kolaylaştırabilir.”
Buna karşılık, ana babanın yokluğu ya da yetersizliği, önemli toplumsal kargaşaların varlığı bu çabayı zorlaştırabilir. Kimlik kazanımında uğranılan başarısızlık kimlik kargaşasına ve yabancılık duygusuna yol açar. Ergenin kimlik arayışında en önemli etken yaşıt grubunda yaşadığı deneyimlerdir. Ergenin dostlukları, ilk aşkları, kişilererarası ilişkileri aslında kendini sınama ve olgunlaşma olanaklarıdır.
Kimlik arayışı sürecinde ergen,
çevrenin ona sunduğu hazır bir kimliği benimseyebilir (geleneksel toplumlarda olduğu gibi),
olumsuz bir kimlik geliştirebilir (asosyal, anti-sosyal, nörotik ergenlerin yaptığı gibi),
psikososyal bir moratoryum yaşayabilir (kimlik oluşturma çabasına bir süre ara veren ergenin yaptığı gibi).
Günümüz yazarlarının temsil ettiği psikodinamik yaklaşımda ergenlik, klasik psikanalizde olduğunun aksine sadece bir savunma dönemi değil, aynı zamanda, başarı kadar başarısızlığın da önemli olduğu bir arayış, bütünleşme, uyum sağlama dönemidir.
Ne var ki, Darwinci yaklaşımdan esinlenen bu görüşler hâlâ büyük ölçüde biyolojik temellidir ve toplumsal-kültürel etkenleri ihmal ederler. Psikodinamik gelişim kuramlarının önerdiği evreler süreksizlik göstermektedir, oysa gelişim sürekliliği olan bir süreçtir. İşte özellikle kültürel antropoloji gelişimin bu yönünü vurgulamak ister. Gelişim evrelerinin sürekliliğini yaratan ya da engelleyen etken, kültürdür. Bu yaklaşımda ergenlik dönemini belirleyen mekanizmalarda, kültür biyolojinin önüne geçer. Buna göre, ergenlik bunalımını yaratan temel etken günümüz toplumlarındaki bölünmelerdir.
“Modern toplumlarda yaşam bölmelere ayrılmıştır ve insanlar, ortak yaşantıları azaltarak, yaşa bağlı ayrımla kuşakları bölerek insanları kendi aralarında ayıran ve özelleştiren rollere hapsedilmişlerdir.”
Böylece ergen, ev, okul, iş gibi her seferinde yeniden uyum sağlamak zorunda olduğu bir yığın bölmeyle karşı karşıyadır. İşte ergenlik bunalımını yaratan da budur.
Son olarak, sosyolojik yaklaşıma göre, ergenlik, hem kültürün hem toplumsal sınıfın etkisi altındadır. Ergenliğin yaşandığı toplumsal sınıf, tarihsel dönem, çok önemlidir.
“Sosyolojik yaklaşım ergenliği toplumsallaşma sürecinde önemli bir dönemeç olarak görür. Bir toplumsallaşma süreci, rollerin değişimine ve kişinin uğradığı iç ve dış baskılara bağlı gerilimler içerir.
Bu gerilimler şu koşullara göre daha çok ya da daha az olacaktır:
Gencin önemli toplumsallaşma aracılarıyla (ana baba, öğretmen, arkadaş, vb.) yaşayacağı etkileşim;
içinde yaşadığı toplumsal-kültürel çevre;
ergenliğinin geçtiği tarihsel an”.
(Richard Cloutier)
Bekir Onur | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 140 - 15 Mart 1986
______________________________________________________________________________________
“YÖK Gençliği”
“YÖK Gençliği” demokratik bir toplum için değil, totaliter bir toplum için yetiştirilir gibi bir eğitim almaktadır.
1982 Anayasası ile Türkiye, yükseköğrenimini merkezileştirmiş ve birörnek hale getirmiştir.
Bu nedenle, eskiden “Üniversite Gençliği” ya da “Yükseköğrenim Gençliği” diye anılan geçnlik kesiminin artık “YÖK Gençliği” diye nitelenmesi daha doğru olacaktır.
Türkiye’de gençlik sorunu, hele hele “eğitim açısından” gençlik sorunu irdelenirken, YÖK Gençliği’ne bakmamak olanaklı değildir.
YÖK Gençliği ise ister istemez “YÖK tarafından biçimlenen” gençlik demektir. Zaten, yükseköğrenimin YÖK’leştirilmesinin amacı da, sistem içindeki tüm gençlerin YÖK tarafından birörnek biçimde koşullandırılmasının sağlanmasını gerçekleştirmektir.
YÖK, GENÇLERİMİZİ NASIL YETİŞTİRMEKTEDİR?
Eğitim en genel tanımıyla “belli tutum ve davranışların bireye aktarılmasıdır”.
Bu anlamda YÖK acaba nasıl bir eğitim yapıyor?
Gençlerimize hangi tutum ve davranışları aktarıyor?
Bilindiği gibi, eğitimin en evrensel ilkesi, insanların duyduklarına değil, gördüklerine ve yaşadıklarına inanmalarıdır.
Bu nedenle, “göstererek ve yaparak öğretme” eğitim ve öğretim yöntemlerinin başında yer alır.
Türkçedeki “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma” sözü bir yandan “hocaların” öğrettikleri ile kendi yaşamları arasındaki çelişkiyi vurgular. Öte yandan, “öğrencilerin” aslında kendilerine “söylenenleri” değil, “gördüklerini” yapacaklarını bilmenin getirdiği bir “uyarıdır”.
Bu çerçevede YÖK’ün “ne olduğu” ve “ne yaptığı”, büyük ölçüde Türkiye’deki YÖK gençliğinin “nasıl yetiştiği” konusunda bizlere önemli ipuçları verecektir.
YÖK’ün genel özelliklerinden kaynaklanan ugyulamalar, yani YÖK Gençliği’nin eğitim ilkeleri şöyle sıralanabilir:
Hayatta esas olan, gerçekleri saptırmaktır.
Bir makama gelebilmek ve orada tutunabilmek için her türlü saptırma yapılabilir.
Örneğin sürekli öğretim üyesi kaybı olurken, devlet memurlarını ve enstitü hocalarını “öğretim üyesi” yapıp, azalan öğretim üyesi sayısı için “artıyor” denebilir.
Başarının sırrı haklı ve doğru olmakta değil, güçlü olmakta ya da güçlü insanlara dayanmaktadır.
Önemli olan, Türkiye için iyiyi, doğruyu, güzeli yaratmak, bilim ve araştırma yapmak, yeni ufuklar açmak, yeni buluşlar ortaya koymak, kitap yazmak ya da bunların yapılmasını teşvik etmek değildir. Ne pahasına olursa olsun, elde edilen makam korunmalıdır. Üniversitelerde hoca kalmasa da, araştırma ve yayın yapılmasa da, aşağıdan gençler asistan olarak gelmese ve Türk bilim yaşamı tümüyle kurumakta olsa da, siz sırtınızı sağlam yerlere dayayıp, kulaklarınızı eleştirilere tıkamalısınız. Önemli olan “güçlü olmak” ve “gücünü korumaktır”. Her şey ondan sonra gelir.
Gücünü korumanın birinci koşulu “Hainler edebiyatı”na sığınmaktır.
İnsan gücünü iş yaparak, doğru ve güzel şeyler yaratarak değil, tüm muhaliflerini “hain” ilan ederek koruyabilir.
Hainler dört gruba ayrılır:
a) Ülkeyi çökertmek için size karşı olanlar,
b) YÖK’ü çökertmek için size karşı olanlar,
c) Bizzat sizi çökertmek için size karşı olanlar,
d) Doğrudan kişisel menfaatleri zarar gördüğü için her üç gruba da destek verenler.
Bunların dışında kalan muhalifler ise zaten “aptaldırlar”. Hain bile olamazlar.
Gücü korumanın ikinci sırrı, haksızlık ve adaletsizliği tüm sistemin mantığı haline getirmektir.
Özellikle “müktesep hakları” mutlaka zedeleyin.
Örneğin “profesör” gibi ünvanlara hak kazanmış olanlara bu ünvanları katiyen vermeyin. Vermek için yeni yeni koşullar ileri sürün. Bir kısmına da hiç vermeyin. Öğrencilerin okula girdikleri sırada geçerli olan yönetmelikleri uygulamayın. Onların yerine yeni ve değişik yönetmelikleri sonradan çıkarın. Herkesin bunlara uymasını isteyin.
Bu arada, ilgisiz kişileri “dışardan” “profesör” yapın. Yapın ki, “kariyer” (eğer o zamana dek yıkılmamışsa) tümüyle çöksün.
“Dışardan” öğrenci kabul edin. “Denklik” işlemleri ile diploma dağıtın.
Ayrıca “yüksekokullara”, hatta “enstitülere” “üniversite” statüsü verin.
Üniversite öğrencilerini üniversiteden atın, bu arada enstitü mezunlarına da üniversite diploması dağıtın.
Konuşmak kötü, eleştirmek ise ihanettir.
Başarının en önemli yollarından biri, her türlü eleştiriye kesinlikle karşı olmaktır. Yalnız düşman eleştirir. Sizi eleştirenler ancak hainler ve aptallardır. Bu nedenle, eleştiriyi hukuken de yasaklayın. Konuşanlara sürgün gibi, görevden alma gibi ağır cezalar verin. Bu cezaları tereddütsüz uygulayın. Sonra da “Bakın, sistemimiz ne iyi, kimse şikâyet etmiyor” deyin.
Kitap okumak aklı karıştırır, tartışmak ihaneti getirir.
Dersler birörnek, kitaplar her fakülte ve yüksekokulda aynı olmalıdır. Tüm ders kitapları tek merkezden tüm fakülte ve yüksekokullar için saptanmalı, bunlar dışında kitap okumak yasaklanmalıdır. Yurtlarda zaman zaman yapılan aramalarda, örneğin Yunan klasikleri (diyelim ki Eflatun gibi bir düşünürün Devlet adlı kitabı) toplatılmalı, bulunduranlar cezalandırılmalıdır.
Farklılık kötüdür, birörneklik iyidir.
Yalnız, derslerde, programlarda ve kitaplarda birörneklik yetmez. Kılık kıyafet de birörnek olmalıdır. İnsanlar ne denli birbirine benzerse, toplum o denli mutlu olur. Olanaklı olduğu ölçüde insanları robotlaştırmak gerekir. Mutluluğun sırrı buradadır.
Demokrasi ve seçim kötüdür, otorite ve tayin iyidir.
Öğretim üyeleri yöneticileri, öğrenciler temsilcilerini seçmemelidirler. Öğretim üyeleri kendilerini yönetmekten aciz oldukları için, yöneticiler YÖK tarafından atanmalıdır. Öğrenciler ise doğrudan anarşist eğilimli olduklarından örgütlenmemeli, temsilci seçmemelidirler. Temsilcileri üniversite yöneticileri tarafından atanmalıdır.
Yaratıcılık kötüdür, takipçilik iyidir.
Gerek öğretim üyeleri, gerekse öğrenciler, araştırma, keşif, icat gibi yeniliklerin peşinde koşmamalı, ancak “büyüklerinin” gösterdiği yolları izleyerek, kendilerine emredilen çizgiler içinde kalmalıdırlar. Her yaratıcı çaba düzen bozucudur. Kesinlikle engellenmelidir.
SONUÇ
Şaka bir yana, bugünkü “YÖK Gençliği” demokratik bir toplum için değil, totaliter bir toplum için yetiştirilir gibi bir eğitim almaktadır.
12 Eylül öncesi demokrasiyi koruyamayan, otoriter ve totaliter eğilimler yüzünden silaha sarılan ve cinayet işleyen gençler acaba bu tür “otoriter” bir eğitim ile toplumda bundan sonra nasıl davranacaklardır?
Acaba en küçük bir düşünce ayrılığını derhal “faşizm” ya da “komünizm” olarak niteleyip, vatanı “hainlerden” kurtarmak için yeniden silaha sarılmayacaklar mıdır?
Türkiye’yi 12 Eylül 1980 öncesindeki anarşi ve cinayet karabasanından korumanın yolu “YÖKSEL”bir eğitimden mi, yoksa ciddi bir “bilim-felsefe” temeline dayalı “demokratik” bir eğitimden mi geçer?
Bugün “üniversiteler” (ya da onlardan geri kalan “şey”) gerek öğretim kadroları boşaldığı, gerek aşağıdan adam gelmediği, gerekse enstitülerden, yüksekokullardan ve tümüyle dışardan niteliksiz insanlarla doldurulduğu için tam bir “bilimsel yetersizlik” içine düşmüştür.
Nitekim, otoriter ve totaliter eğitimin bir nedeni de bu “yetersizlik”tir. Öğrenci ile tartışabilecek nitelik ve yetenekte hoca sayısı parmakla sayılacak kadar azalmıştır.
YÖK’teki gençler istesek de istemesek de “yarının yöneticileri” olacaklardır.
Dört yıllık uygulama sonunda iflası kanıtlanmış olan YÖK sistemindeki ısrar nedir?
Üniversitedeki çöküşün ülkeye sirayet etmesi mi beklenmektedir?
Demokrasi, tartışma ve uzlaşma rejimidir. Üniversite, insanları bu rejime en iyi hazırlayan kurum olmalıdır. Bu hazırlama hem bilgi, hem de davranış düzeyinde gerçekleştirilmelidir. Demokrasi yerine tartışmasız itaatin ve suskunluğun öğretildiği bilgisiz bir gençlik kesimi, Atatürk’ün kendisine emanet ettiği cumhuriyeti nasıl koruyacaktır?
Emre Kongar | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 140 - 15 Mart 1986