cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumhuriyet'e Yol Açan Düşüncenin Kökenleri


Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde batıcılığı savunanların başında Abdullah Cevdet gelir. Padişaha baş kaldıran Genç Türk (Jön Türk) hareketinin öncülerinden olan Abdullah Cevdet, o dönemin en kültürlü insanlarından biriydi. Tam 28 yıl çıkardığı İçtihat dergisi, yazdığı yazı ve çevirdiği kitaplardaki ilerici düşünceleriyle son derece etkili oldu. Birçok siyasal hareketin içinde bulundu.

Abdullah Cevdet geri kalmış Osmanlı toplumunun kurtuluş yolunu batılılaşmada görüyordu. Ona göre Avrupa bizi yeniyor ve sömürüyor diye Batıya düşman olmanın anlamı yoktu. Avrupa'ya değil, asıl kendimize kızmalıydık. Zira geri kalışımızın nedeni Asyalı kafamız, yozlaşmış geleneklerimizdi. Biz din ve devlet bileşimi bir yönetimle yönetildikçe hep geri kalacak ve ezilecektik.

Batılılaşma Avrupa'nın yalnız tekniğini almak da değildi.
İnsanın özgürleşmesi idi batılılaşmak, doğal hakların kazanılması, aklın ve bilimin zaferi idi.
Avrupa'yı Avrupa yapan bu ögelerdi zaten, din değildi.

Abdullah Cevdet İçtihat'ta şöyle yazıyordu: Darwin kuramının okutulmasını küfür sayan bir ülke hâlâ ortaçağlarda yaşıyor demektir. Böyle bir ülkenin 20. yüzyıl dünyasında yaşamaya hakkı yoktur. Sarıklı sarıksız, ezilmek istemeyen her kafa, bunu artık anlamalıdır.

İlk yıllardaki muhalefetinde dinden yararlandı Abdullah Cevdet. Ona göre din, aslında doğru düşünceleri içermektir. Ama ne yazık ki bu düşünceler, birtakım yalan yanlış hikâyelerle işe yaramaz duruma düşmüştür. O nedenle bu boş inançlardan sıyrılıp dinin özüne yönelindiği ölçüde toplumun sorunları çözümlenecektir. Bilim aydınların dini, din halkın bilimidir. Bu savsöz o zamanın aydınları arasında geniş ölçüde yayılmıştı.

Onun din yoluyla yaptığı eleştiriler kimi zaman o derece şiddetli oldu ki, Sultan 2. Abdülhamit'i dahi dinsizlikle ve kafirlikle suçladı.

Bir süre sonra dinden yararlanmaktan vazgeçti Abdullah Cevdet. Açıkça maddeci felsefe safında yer aldı. Onun bu yeni görüşü “biyolojik maddecilik” ve “toplumsal Darwin'cilik” olarak nitelendirilebilir. Buchner, Vogt gibi maddeci filozofların etkisinde kaldı. Fakat aynı zamanda J.J. Rousseau'dan ve Batının bütün devrimci düşünürlerinden yararlandı. İlginç olan, onun aynı zamanda Gustave Le Bon gibi hiç de devrimci olmayan bir Fransız toplumbilimcisine hayran olmasıydı. Gustave Le Bon seçkinler yönetiminden yana tutumuyla tanınır. Abdullah Cevdet de bu görüşte idi. Yalnız yönetimde değil, toplumun tüm alanlarında seçkin gruplar oluşturulmalıydı.

O dönemdeki basın yayın hayatıyla eğitime de karşı çıkan Abdullah Cevdet, toplumda bir ekin birikimi sağlanabilmesi amacıyla başta edebiyat klasikleri olmak üzere Batı'da ve Doğu'da yayımlanan tüm eserlerin çevrilerek halka ulaştırılmasını istemekteydi. O da Tevfik Fikret gibi her çeşit bağnazlığa karşı idi.

İşte böyle önemli bir düşünür ve siyaset adamı olan Abdullah Cevdet konusunda geniş bir inceleme ve araştırma kitabı uzun süreden beri bekleniyordu. Genç bilim adamı Şükrü Hanioğlu'nun yeni yayımlanan doktora tezini bu bakımdan sevinçle karşıladık. Tez, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi adını taşıyor.

Prof. İlter Turan'ın, sunuş yazısında dediği gibi, Türkiye Cumhuriyeti düşünce bakımından köksüz, kendiliğinden oluvermiş bir yönetim değildir. Onun kökenlerini Osmanlı İmparatorluğu'nda aramamız gerekmektedir. Gerçekten de Hanioğlu'nun kitabını okurken iki kültür arasındaki bağı hemen kurabiliyoruz. Abdullah Cevdet ve arkadaşlarının düşüncelerinin Atatürk ve arkadaşlarının düşüncelerine büyük benzerlik gösterdiğini gördükçe şaşırıyoruz. Yazar kitabında bu benzerlikleri iyice vurgulayıp meydana çıkarmış. Birçok kavramlarda içerik yakınlıkları görülüyor. Örneğin Abdullah Cevdet’in bir “üstünlük” olarak gördüğü Batı uygarlığı ile Atatürk'ün ulaşılması gereken bir amaç olarak ele aldığı “çağdaş uygarlık” kavramlar birbirine çok benzeyen şeyler.

Kitabın “giriş”inde şu satırları okuyoruz:Yakın döneme ait düşünce tarihimiz incelenmiş olmaktan çok uzaktır. Yazar böyle söylemekle haklı. Edebiyat fakültelerinin son yıllardaki yayınlarını elbette unutmuyoruz. Zira edebiyat tarihiyle siyasi düşünce tarihinin çoğu yerde yakın ilişkileri vardır ve birbirini tamamlarlar. Burada bir kitabı örnek vereceğim: İstanbul Edebiyat Fakültesi'nin yayımladığı Mizancı Murat (1979). Öyle bir eser doğrusu az hizmet değildi. Prof. Tarık Zafer Tunaya ile Prof. Şerif Mardin'in daha önce yaptıkları siyasi düşünce tarihi çalışmaları bakış ve yöntem açısından iyi başlangıçlardır. Fakat o tür çalışmaların, Şükrü Hanioğlu'nun araştırması türünden monografilerle beslenmesi zorunludur.

Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi iyi bir inceleme örneği. Yazar belge bulmak için İsviçre Polis Arşivi, İngiltere Arşivi ve Başbakanlık Arşivi'ni baştan başa taramış. Abdullah Cevdet'in kızının elindekileri görmüş. Yani iğneyle kuyu kazılmış. Belge niteliği taşıyan her şey çok iyi değerlendirilmiş. Çoğu yeni aydınlığa çıkan bu belgeler kitabın yarısından çoğunu oluşturuyor. Gerçekten de yalnız bir düşünür değil, bir dönem bütün boyutlarıyla ortaya çıkıyor. İyi düzenlenmiş bir “dizin”, kitaptan yararlanmayı kolaylaştırıyor. Hepsi de önemli ve ilgi çekici 19 bölümden oluşan kitapta zengin bir kaynakça (bibliyografya) var. Genç yazar eski yazı ve yabancı dil bütün metinleri sabırla gözden geçirip değerlendirmiş.

Eleştiri değil ama bir düşünce olarak şunu söylemek istiyorum:

Araştırmanın önemli kaynaklarından biri olan İçtihat dergisindeki yazılardan sık sık söz ediliyor, alıntılar yapılıyor. Böyle bir dergi kitabın içinde özel bir bölüm halinde incelenip değerlendirilebilir, içeriğinin bir sınıflaması yapılabilirdi. Gene bu bağlam içinde içtihat yayınlarıyla Abdullah Cevdet'in öteki yayınlarının ayrı bir listesi verilebilirdi.

Dr. Abdullah Cevdet ve Dönemi, 1981'in üzerinde en çok durulması gereken kitaplardan biri.
Hanioğlu’ndan siyasi tarihimizle ilgili yeni çalışmalar bekliyoruz.
O daha ilk kitabıyla yetenekli bir yazar, iyi bir bilim adamı olduğunu kanıtladı.



Arslan Kaynardağ | sanat olayı - Sayı: 13 - Ocak 1982
____________________________________________________________________



“Yarın Cumhuriyeti İlan Ediyoruz”


Cumhuriyet’le Atatürk konusunda, bir günler, ileri geri konuşur, sırası düştükçe de yazardım, yazılar bizim oraların bir iki sayfalık gazetelerinde çıkardı. Törenden törene çiğnenen, kalıptan dökülmüş görüşler dışında bir iki söz gevelemeye kalkıştım mı, ya kimse dönüp bakmaz, ya da okusalar bile “anlamazlıktan” gelirlerdi. Epeydir özel olarak bu konularda yazmaktan uzak durmaya çalışıyor, başka şeyler yazarken, yeri gelirse onlara da değinip geçiyorum. İki yönlü, ne yanlış, ne sığ şeyler söylenip yazılıyor! Bu kalabalıktan, bu kargaşadan uzak durmak en iyisi diye düşünüyorum... Öncelikle şunu açıklamam gerek: Ben Cumhuriyet’i tutarım, Atatürk’ü de beğenirim, ama Nadir Nadi benzeri, epeydir “Atatürkçü olmak” içimden gelmiyor. Öte yandan “Atatürk’e karşı olmak” da gitgide boy atıp serpiliyor. Önceleri aritmetik olarak artarlardı, sonra geometrik olarak arttılar, şimdileri ise nerdeyse üstel olarak çoğalıyorlar. Ne yapalım, biz Cumhuriyet’le büyüdük, dilimizin döndüğünü söylemek boynumuzun borcu... Bu borcu şu günlerde ödemezsek bizlerle birlikte gidebilir.

Şurdan başlayalım. Nadir Nadi gibi kırgınlıkla değil, ama bambaşka gerekçelerle “Ben Kemalist değilim” Çünkü, bana göre Kemalizm diye bir öğreti yoktur. Elbette o günlerin olguları, tarihsel konumu bağlamında düşünsel yaklaşımla ele alınır, yorumlanır, tartışılır. Bunu yapmak kaçınılmazdır. Bu yapılmalıdır. Ne var ki bu zorunluk, sonuç ne olursa olsun Cumhuriyet’le, Atatürk’ün “yapmak istedikleri”ne bir öğreti niteliği veremez. Gerçekte Kemalizm "adlandırması" (yaftası) salt bize özgü koşullardan doğmamıştır. iki büyük savaş arasında bu işler böyle idi... Odak’ları Avrupa’da olan sert, hızlı akımların önünde durmak kolay değildi. İtalya’dan başlayan, Portekiz, Almanya, ispanya, hatta Japonya’ya kadar şöyle bir göz atın... Herkesin, doğru yanlış bir “namı” var, bize de Kemalizm düşmüş... Bu yer alışı abartmanın da, küçük görmenin de anlamı, yararı yoktur. Daha doğrusu "Kemalizm”den ve uzantılarından arınmış, takıları çıkarılmış bir Cumhuriyet değerinden yitirmez, giderek daha değerli, anlamlı olabilir.

Gerçekte Cumhuriyet’ten sonra yapılmak istenenler hiç de öyle anlaşılması, yorumlanması güç, karmaşık işler değildir.
Nelerdir bunlar?
Bağımsız bir devlet kurup yaşatmak, bir.
Bu devlet içinde yaşayanlar, yeryuvarlağında sözü geçen canlı, verimli ürün verebilen bir uygarlığın üyesi yapmak, iki...

Bunlar yalın, apaçık işlerdir...
Belki anlaşılması çok kolay, ama uygulanması güç işler.

Bana göre, Atatürk’le yol arkadaşlarının yapmak istedikleri yapılabileceklerin “en iyisi” değildir, yapılacak “tek şey”dir. Bunun böyle olduğunu azçok anlamak için karşıtlarına bir göz atmak gerekir; kimlerdir bunlar? Kalın çizgileri ile şunlar İslam’a uygun bir devlet ve toplum yapısı isteyenler... Komünist’ler...Kürt’ler... Bunlara ek olarak da çok cılız sesleri, bedenleri ile Saltanat isteyenler ve Yayılmacı Irklar. Şu günlerde bunları söylemek dile kolay... O günlerde bunlardan birini ucundan kıyısından uygulamaya kalkışmak Anadolu halkını (halklarını da diyebilirsiniz) nerelere sürüklerdi? Ben bunları tartışmayı bile gereksiz sayıyorum... ama isteyenlerin canı bilir, eski düşüncelerinde, özlemlerinde ayak sürür... Bunları sözün akışı yüzünden değindim, asıl ele almak istediğim bunların dışında, ötesinde duran “yeni Cumhuriyet ve Atatürk” karşıtlığı... Güncel olan tartışmaları bilmeyen kalmadı, çünkü yeni kuramlar günlük gazete sayfalarına kadar yansıdı. Bir ölçüde belirli bir siyasal akımın kaynağı haline dönüştü. En büyük bayrak belli: İkinci Cumhuriyet, sonra derinlere doğru gittikçe “sivil toplum”, çağdaşlaşma, Güney’e (Üçüncü Dünya’ya) sırt çevirme, tam bağımsızlık yerine “karşılıklı bağımlılık”... yalan yanlış çarşı pazar ekonomisi...

Tartışmanın başında şunu arı duru görmek gerekir: Cumhuriyet -Atatürk karşıtlarının elinde taş gibi sağlam bir kanıt vardır... Tek Parti- parti’li Devlet, yurttaşı ezen, onu adamdan saymayan bir devlet... Soyut olarak ele alınırlarsa bu savlar doğrudur. Ne var ki, belirli tarihsel koşullar içinde değerlendirilirlerse doğruluk paylarının büyük oranda silinip gittiği kolaylıkla görülür. Bir örnekle anlatmak istiyorum.

Levent Boyacıoğlu’nun “İnkilap Temsilleri” başlığı ile bir yazı dizisi çıktı. (Tarih ve Toplum, Haziran-Eylül 1992) Bu yazıları büyük ilgi ile okudum. Benim bildiğim kadarı ile içinde bir tek yanlışı olmayan, gerçek bir bilim adamı titizliği, özeni ile kaleme alınan inceleme sonuç olarak Tek Partinin de, Cumhuriyet’in de, Mustafa Kemal’in de canına okuyor. Yazar’a göre o günler kana bulanmış, yerli yersiz adam sallandıran, astığı astık kestiği kestik bir tiranlık dönemi idi... Mustafa Kemal tartışmasız bir PUT idi.. O da buna inanır, tadını çıkarırdı. Akla gelen ilk soru şu: Atatürk hep topu 1923 - 1938 on beş yıl “hükümran” oldu... 1920’den başlarsanız, onu da ağır hasta olduğu günlere sayarsınız. On iki yıllık İnönü dönemi, çok partiye geçme çabaları, on yıllık DP dönemi, on yıllık AP dönemi, darbeler, ortak hükümetler... Bunca zaman geçmesine karşın hâlâ Atatürk’ün çok zararlı, kötü bulaşığı sürüp gidiyorsa bunun bir hikmeti olmak gerekir... İç kaynaklı ya da dış kaynaklı... Buraya geleceğim.

Boyacıoğlu, tiyatro değeri bakımından “İnkilap Temsilleri”ni yerden yere çalıyor. Doğru söylüyor... Ben araştırmacı olarak değil de o günlerde yaşamış biri olarak bir iki şey eklemek istiyorum. Ben bir taşra kentinde doğup büyüdüm. Gösteri sanat’ı bağlamında belli başlı eğlencemiz ayda yılda bir Karagöz’e gitmekti. Binde bir az çok nitelikli Orta Oyunu, Tuluat kumpanyası gelirse sevinçten uçardık. Sonra, Darülbedayi, Raşit Ruza, Ertuğrul Sadi Tek gelirdi, bunlar seçkin tiyatro yaparlardı. Bilmem, nereden başlasam? 1925-30 arasında anam elimden tutar Kadınlar Matinesine götürürdü; sonra arkadaşlarla Darülbedayi’de Musahipzade (buyrun bakalım), Rey Operetleri, Vodviller, Bulvar güldürüleri, bunların uyarlamaları... Siz hiç taşra’da Shakespeare izlediniz mi? Hamlet, Othello... belki Fırtına, Kral Lear, Macbeth de vardır. Sayın Boyacıoğlu “İnkılap Temsilleri”nin iler tutar yerini bırakmamış.. Bunlardan bazılarını gördüm, arada bir figüran olarak görev de aldım... Tiyatro değeri ölçüsü ile bunlarla temsiller arasında göze batar bir ayrım göremiyorum. Bunlar çok düzeysizdi. Saltanat günlerinde bizde tiyatronun boy ölçüsü neydi? Burhanettin Tepsi Avrupa’dan döndükten sonra onu dinlemeye gittik. Ağzım açık kalmıştı, böylesine kötü bir oyuncu nasıl olup da “büyük” sayılıyordu? Ülkemizde birçok alan gibi, kesim gibi, tiyatro da Cumhuriyet’le düzeyli olabildi. Ertuğrul Muhsin ile başlayan, Devlet Tiyatrosu ile yükselen gelişme çizgisi gün gibi ortadadır... Bu yükseliş bir süre sürdü, sonra hem biçimde, hem özde düşüş başladı... Nedenlerini burda ele alamayız. Şunu söylemek istiyorum: Cumhuriyet’e “İnkılap Temsilleri” faturası çıkaranlar Ertuğrul Muhsin ve Devlet Tiyatrosunu da hesaba katmak zorundadırlar.

O günlerde neden tek parti yönetimi varmış? Bunu söyleyenlere çok şaşıyorum. Kim bilir belki çok iyi tarih bilmek tam sonuç vermiyor... Evinizin kırk elli adım ötesinde Serbest Fırka binası olması, orda konuşulanları, sekiz on yaşlarında bile anlayacak açıklıkta, katılıkta dinlemeniz gerekir.

Tek Parti döneminde bir de Avrupa’ya bakalım: İtalya, Almanya, Portekiz, sonraları İspanya..
1938’de Ali Fuat Başgil’den (evet ondan) olanca açıklığı, sadeliği ile dinlediklerimi, okuduklarımı anımsıyorum...

Yalnız iki söz ekleyeceğim: Çağdaş Burjuva Uygarlığı’nın iki ana temelinden biri Yeniden Doğuş... Ana kaynağı İtalya... İkinci temel; Dinde Reform, kaynağı Almanya... Geçenlerde öğrendim. Şu günlerde ağızlardan düşmeyen Aydınlanma deyiminin kökeni Almanca imiş (aufklärung olmalı). Böyle bir geçmişten hız alan iki ülkede TEK ULUS-TEK DEVLET-TEK ÖNDER çığlıkları yeri göğü tutuyor. Yüz yıllık kırık dökük demokrasi -insan hakları- kuldan yurttaşa umutsuz geçiş çabaları içinde debelenen biz, Tek Partinin hesabını vereceğiz... hem de kırk elli yıllık “demokrat” yöneticilerin üzerinden atlayarak vereceğiz... Doğru olur mu?

Bütün bunları hiç anlamadığımı, açıklayamadığımı söylemesine söyledim, ama tümü ile yorumlayamadığımı, bana kapalı kaldıklarını da ileri süremem. Kendime göre bazı çözümlemelerim var; çünkü, sanıyorum, hiçbir toplu olgu gökten zembille düşmez, bir kaynağı olmak gerekir. Üstelik bu “tehevvür ve şikayet” çok düzenli olarak, ustalıkla, beceri ile kotarılıyor, kamuoyuna aşılanıyor. Elli altmış yıl sonra (hem de bunca işimiz varken) neden Cumhuriyet’ten, Atatürk’ten hesap soruluyor? Sanıyorum, Atatürk’ün güncel olan suçu, günahı “bağımsızlık” düşüncesidir, üstelik buna “mazlum milletler” kavramını da katmasıdır. Gerçek sosyalizm iyice yana yattıktan sonra, Yeryüzü Büyüklerini en çok Üçüncü Dünya -Ulusal Kurtuluş- Bağımsızlık kavramları tedirgin etmeye başlamıştır. Bunların da görüldükleri yerde ezilmeleri gerekir. Elbette Cumhuriyet’e, Atatürk’e karşı olan herkes bu dürtü ile devinmez. Ama bu da vardır. Özel olarak bazı ağızlara iyice bakın, bu kokuyu, bu havayı sezeceksiniz. İlginç olan şu: bir yandan çok ufak parçalarına bölmek, öte yandan büyükçe bölümleri bastırıp sindirmek...

Bir sorunda yer alırken çevrenize şöyle bir bakmak sağlıklı bir yöntemdir. Geçenlerde İlhan Selçuk yazdı, burada yineleyeceğim. Atatürk’ü savunmak, yüceltmek amacı ile yaygın olan tutum Nazım Hikmet’in Destan’daki sekiz on dizelik geçişine başvurmaktır... Oysa başka ozanlar da var: Bu konuda Fazıl Hüsnü ile, Melih Cevdet ile, Cahit Sıtkı ile, Cahit Külebi ile, Ceyhun Atuf ile, Behçet Necatigil ile, Sabahattin Kudret ile başka ozanlarımızla birlikte olmak bana kıvanç veriyor... Göğsüm kabararak, bundan onur duyduğumu belirterek yakınlarıma anlatıyorum. Bunlar seçkin sanatçılar; bunlar iki paralık dünya nimeti için onun bunun önünde iki büklüm eğilmemişler... işte size benim gönlüme göre belirteç, benim seçtiğim sağlam denek taşı...

Peki, başlık?
Yarın cumhuriyet’i kimler ilan edecek?
Olanak bulursam, ona da gelecek yazıda geleceğim. □



Orhan Barlas | ADAM SANAT - SAYI: 84 - KASIM 1992

Cumhuriyetin Kuruluşu Üzerine Bir Not



Atatürk’ün doğumunun 100. yılı dolayısıyla yayımlanmış bir kitabın girişinde, yazar, bu yapıtı hazırlarken, “kesinlikle objektif kaldığını” belirtmekle söze başlıyor. Yazarın bu sözüne güvenilebilir mi? Bu soruyu yazarın içtenliğinden duyduğum bir kuşkuyu dile getirmek için sormuyorum. Sorumun nedeni ise şu: Olguları saptamak, birbiriyle bağlantısını göstermek ve yan tutmadan açıklamaktan ibaret olan “Nesnellik” ile, çözümlemeye, değerlendirmeye, yorumlamaya ve sonuçta yargılamaya ulaşan bir inceleme yöntemi ne ölçüde bağdaşabilir? Üstelik, böyle bir nesnellik savı, yeni bir devlet kuran reformist ya da devrimci bir eylem adamını, tarih içindeki yeri bakımından “durugan bir olgu” Saymak ve onu sadece yaşamını çevreleyen koşullara hapsederek algılamak olmaz mı?

Söze başlarken yönteme ilişkin bu noktayı içtenlikle açıklamakta yarar görüyorum: Söylemek istediklerimin “nesnel gerçekler” ile sınırlı olmasına özel bir özen göstermiyorum. Buna gerek olmadığı kanısındayım. Bu tür bir nesnellik yöntemini ve savını biyografi yazarlarına bırakmanın uygun olduğunu düşünüyorum.

Türlü yönleriyle anlatılan Atatürk ve Atatürkçülük konusuna yeni bir şeyler katmanın zorluğunu biliyorum. Ama, bu zorluğu bile bile, söze bir savla başlayacağım: Mustafa Kemal’in önderi olduğu Türk bağımsızlık hareketi, daha 1920’lerin başında “cumhuriyetçilik” içeriğine kavuşmuş bulunuyordu. Bu savın da “yeni” birşey olmadığını biliyorum. Mustafa Kemal’in daha Anadolu’ya geçmeden önceki sözlerinden ve davranışlarından kanıtlar getirilerek, cumhuriyet "fikri"nin onun kafasında olgunlaştığı; Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasındaki oluşumlar içinde bunun birçok belirtilerine rastlandığı; özellikle saltanatın kaldırılması kararında yer alan açık sözlerle bunun vurgulanmış olduğu çok kez söylenmiştir. Bunları yadsımıyorum, ama benim ileri sürmek istediğim, bunları biraz geçen ya da olaya başka bir açıdan bakılarak yapılan bir gözleme dayanıyor. Benim ileri sürdüğüm, kısaca, siyasal içerikli değişimin TBMM’nin kuruluşuyla kesinkes gerçekleştiği savı. “Türkiye Büyük Millet Meclisinin Sureti Teşekkülü Hakkında Heyeti Umumiyye Kararı” başlıklı, 23 Nisan 1920 tarihli belge de bunun somut ve “nesnel” ilk kanıtını oluşturuyor. İlk toplantıya başkanlık eden Şerif Beyin Milletimizin dahili ve harici istiklâl-i tam dahilinde mukadderatını bizzat deruhte ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilan ederek Büyük Millet Meclisini açtığını açıklaması da bu yönden önem taşıyor. Bu açılıştan sonra, Ankara’da oluşan yeni siyasal odağın ardarda gerçekleştirdiği “tasarruflar” dizisini dikkatle gözlemek ve izlemek gerekiyor. Bu tasarruflarda belirgin olarak göze çarpan nokta, sözünü ettiğim siyasal değişimle yakından ilgili bulunuyor.

Bu değişimi şöyle özetleyebiliriz: TBMM adını taşıyan siyasal güç, yurt düzeyinde var olan biricik iktidardır. Bu iktidar, yetkilerini ulustan almıştır ve onun dışında kimseye hesap verme yükümlülüğü yoktur. Bu iktidar kendisine karşı çıkanları ya da tanımak istemeyenleri yok etmek kararındadır Hıyaneti Vataniyye Kanunundan başlayarak (29 Nisan 1920), TBMM tarafından çıkarılan yasalarda ve alınan kararlarda sık sık ortaya konan bu düşünceyi örnekleyerek açıklamak istiyorum:

O TBMM’nin meşruiyyetine isyanı mutazammın kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet veya ifsadatta bulunan kesan (kimseler) hain-i vatan addolunur. (29 Nisan 1920).

O İstanbul’daki gayrimeşru kabinenin yaptığı gayrikanuni terfiler vesaire keenlemyekûndur (geçersizdir).” (24 Mayıs 1920).

O 16 Mart 1336 tarihinden itibaren İstanbul hükümetince akdedilen bilcümle mukavelât, ukudat (akitler) keenlemyekûndur. (7 Haziran 1920).

O Şurayı saltanatta Sevr Muahedesinin imza edilmesine karar ve rey verenlerle, muahedeyi imzalayanların vatan haini sayılmaları hakkında karar. (19 Ağustos 1920).

O “TBBM’nin âmal ve maksadına aykırı hareket edenleri” yargılamak üzere İstiklal Mahkemelerinin kurulmasına ilişkin yasalar. (11 Eylül 1920 ve 26 Eylül 1920).

O Hakimiyyet bila kaydüşart milletindir. Türkiye devleti BMM tarafından idare olunur ve hükümeti BMM Hükümeti unvanını taşır. (7 Şubat 1921).

Rasgele seçtiğim örneklerden oluşan bu süreç, Osmanlı İmparatorluğunun inkıraz bulup TBMM Hükümetinin teşekkül ettiğine dair Heyet-i Umumiyye Kararı (30 Ekim 1922) ve TBMM’nin hukuku hakimiyyet ve hükümranının muümessili hakikisi olduğuna dair Heyeti Umumiyye Kararı (1/2 Kasım 1922) ile noktalanmaktadır.

Bilindiği gibi, “Cumhuriyetin İlanı” olarak anılan siyasal olay, biçimsel olarak, yukarda belirlediğim tarih kesitinden tam bir yıl sonra gerçekleşmiştir. Ne var ki, yine yukarda belirttiğim gibi, 1920’nin Nisan ayından başlayarak 1922’nin son aylarına kadar devam eden süre içinde meydana gelmiş olan siyasal yapı değişikliği, özünde, cumhuriyet adı ile anılan bir yönetim düzeninin eylemsel olarak gerçekleştiğini göstermektedir. Ankara’da oluşan iktidar, daha en baştan itibaren, kendisinin yurt yönetiminde biricik güç olduğunu, halka dayanan bu güç karşısında başka bir odağın ya da kişinin iktidarının bulunamayacağını birçok kez vurgulayarak ve bu savını çeşitli tasarruf ve eylemlerle somutlayarak, egemen olan yönetim biçiminin, Hanedan temeline dayalı “Osmanlı idaresi” değil, özünde “Cumhuriyetçilik” yatan “Halk Yönetimi” olduğunu belirlemiştir.

Bu çözümlemenin (TBMM’nin kurulmasından itibaren Türkiye’de, özü bakımından, cumhuriyet esasına dayanan bir siyasal yapı değişikliğinin gerçekleştiği savının) yararı şudur: Daha sonraki olaylar dizisi içinde Cumhuriyet’in ilanına sıra geldiğinde, olan-biteni kavrayamayan bazı kişiler, hareketin başlangıç noktasında siyasal içerikli metinlere geçirilenmakamı muallâ’yı hilafet ve saltanatı ve memaliki mahrusayı şahaneyi yed-i ecanipten tahlis gerekçesini kullanarak, buna karşı durmaya kalkmışlardır. Oysa, yeterince olgunlaşmış ve özü bakımından gerçekleşmiş bir yönetim biçimi, o tarihte, zaten eylemsel olarak yürürlükte bulunuyordu. Bu nedenle, cumhuriyetin ilanına karşı çıkanların sesi hiçbir ciddi yankı uyandırmamıştır. Öte yandan, bu çözümleme, cumhuriyetin ilanını adeta bir sürpriz sayan ve Mustafa Kemal’in kendi kafasında uzun yıllar bir sır gibi sakladığı bu düşünceyi, sırası gelince birdenbire gündeme getirdiği şeklindeki savlara da bir yanıt getirmektedir. Gerçekten, Mustafa Kemal’in, daha gençlik yıllarından beri, doğrudan halka dayanan bir yönetim biçimi olarak cumhuriyet fikrini benimsediği ve bunun özlemini duyduğu saptanabilmektedir. Daha sonraki dönemlerde, örneğin Anadolu’ya gitme kararını vermeden önce İstanbul’da, bir süre sonra da Erzurum’da bu düşüncelerini kendisine yakın saydığı kişilere açıklamış olduğu da bir gerçektir. Ama onu soyut düşünceleriyle düş kuran ve fırsat belirince bunları uygulamaya geçiriveren bir kişi olarak kabul edemeyiz. Cumhuriyetin ilanı olayı, bazı kimselerin sandığı ve anlattığı gibi, yıllarca kurnazca gizlenmiş, “hilafet ve saltanatın kurtarılması” ödünü ile maskelenmiş ve fırsat zuhur edince, verilen sözlere karşın, birdenbire ortaya çıkarılmış bir olay değildir. Siyasal olgu’yu sadece sözlere ve birtakım soyut mantık çözümlemelerine dayandırarak kavramaya çalışanların bu tür yanılgılara düşmesi kaçınılmazdır. Bunun için, kimi yazarlar, Atatürk’ün cumhuriyetin ilanı kararını gündeme getirmesi olayı karşısında, daha önceki söz ve davranışlarına (bu kararıyla çeliştiği sanısıyla) mazeretler bulmaya çalışmaktadırlar. Bence bu gereksiz bir çabadır. Somut siyasal gerçek gözönünde tutulursa, cumhuriyetin ilanı olarak tanıdığımız olay, Mustafa Kemal’in önderliğinde, daha üç yıl öncesinden kurulmuş bir siyasal yapının adlandırılması olayıdır.



Aydın Aybay | sanat olayı - Sayı: 11 - Kasım 1981