Mayıs ayı içinde UNESCO’nun Genel Yönetmeni Amadou Muhtar M’Bow, İstanbul’a geldi. Geliş nedeni “insanlığın ortak kültür mirasını kurtarmak ve korumak amacıyla”, İstanbul ve Göreme’yle ilgili uluslararası bir kampanya açmak ve bu kampanyaya katılmak için tüm dünyaya çağrıda bulunmaktı. Nitekim Atatürk Kültür Merkezi’ndeki bir törende, Amadou Muhtar M’Bow, “...manevi duygulara açık olan herkesi kampanyaya katılmaya davet ederek” Göreme ve İstanbul için uluslararası yardım kampanyasını başlatmış oldu.
Şu yukarıdaki paragrafta kullandığım çeşitli sözcükler, cümlecikler var ya, bunları duydukça,
basın bültenlerinde, gazete sütunlarında yazılı gördükçe, hepsi bana soyut, biraz havalarda, ayakları yere basmayan çalışmalar gibi geliyordu.
“İnsanlığın ortak kültür mirasına sahip çıkmak”...
“bir yöreyi korumak ya da kurtarmak”...
“tüm dünyaya seslenmek” ...
“manevi değerlere açık olan herkes” vb...
Bütün bunlar iyi hoş da, neyi, kimi, nereden, neden, kim, kimler, ne zaman, nasıl kurtarıyor ya da kurtaracaktı kafamda hiç açık seçik değildi.
İstanbul’da Amadou Muhtar M’Bow’yla karşılıklı konuşmak olanağını bulunca, kafamdaki bir sürü soruya yanıt almaya başlayınca, önüme sürülen belgeleri inceledikçe kısacası konuyla ilgili çeşitli şeyler öğrendikçe, bütün bu konuşulanlar, söylenenler, yazılanlar daha bir netleşmeye, açık seçiklik kazanmaya ve tasarının ayakları yere basmaya başladı.
Muhtar M’Bow’yla konuşuyoruz: Evet, Göreme’de İstanbul’un çeşitli yöreleri de tehdit ediliyor: Doğa tarafından, insanlar tarafından yaşama biçimleri, yaşama hızı tarafından tehdit ediliyor. “Kurtarmak”, bir yana şimdiye dek gördükleri zararı onarmak, bundan böyle de korumak bile bir düş, koca bir düş değil mi? Hele hele bu onarım ve koruma işine 109 milyon dolarlık bir bütçenin gerektiği düşünülecek olursa...
Bu bütçeyi gerektiren onarım ve koruma tasarısı özetle şunları içeriyor:
İstanbul’da:
- Kenti çevreleyen tüm surların onarılması Süleymaniye Külliyesi’nin ve çevresindeki ahşap evlerin onarılması,
- burada yerleşim merkezleri, öğrenci yurtları ve bir otelin kurulması,
- Topkapı ve Yıldız saraylarının onarılması,
- Haliç’in kirlenmesinin denetim altına alınması ve daha çok kapanmasının, dolmasının önlenmesi...
Göreme’de:
Teknik açıdan onarım ve koruma için olağanüstü güçlükler yaratan bu yörede şöyle bir plan uygulanacak:
- Bellibaşlı yapıtlar belirlenecek,
- bu yapıtların tüm ayrıntıları saptanacak, aşınma hızı ve gücü bulunacak,
- ilk elde iç ve dış yüzeyleri onaracak zenaatkâr ve sanatçılar oluşturulacak,
- iklim ve doğa koşullar saptanacak.
Bütün bunlardan sonra Göreme’de onarıma geçilecek...
Bütün bunların ne kadarı düş, ne kadarı gerçek olabilir?
“Ben, düş sözcüğünün yerine serüven sözcüğünü kullanmayı yeğliyorum” diyor Amadou Muhtar M’Bow.
“Başlangıçta bir serüven, çünkü bilinmeyen yanları o kadar çok ki, sorup da yanıtlayamadığımız sorularla işe başlıyoruz. Sonra yavaş yavaş çeşitli elemanlar, çeşitli etkenler bir araya gelerek, adım adım tasarı somutluk kazanmaya başlıyor. Maddi güç, yetenek, yaratıcılık, inanç, çalışma gücü gibi öğeler bir araya geliyor. Bir şey diyeyim mi, bütün bu öğeler arasında biraz da düş gücü şart. Büyük tasarıların her biri başlangıçta biraz da düş gücüyle beslenir. Onun için düşlerden, düşlemekten korkmamak gerek... Nitekim şimdiye dek geçirdiğimiz deney. dek geçirdiğimiz deney, bu gibi tasarıların sonuna dek bir düş olarak kalmadığını gösterdi... Daha önce yaşadıklarımı, daha önceki tasarıları yaşamasaydım, ben de sizin gibi İstanbul ve Göreme tasarıları yalnız bir düş mü diyebilirdim ama şimdi diyemem...”
Burada biraz duralım.
İLK ÖRNEKLER
“Her şey” bundan 20 yıl önce başladı.
Nil nehri 100 bin yıldır akar da akardı. Aktıkça da yaşam verirdi, yaşama katılırdı, kıyılarında gelişen uygarlıklara el verirdi, omuz verirdi. 20. yüzyılda Nil nehri hâlâ akıyor. Ancak 1959’da Asuan barajının yapımıyla birlikte Nil’in suları bir yandan 20. yüzyılın insanının gereksinimlerine karşılık verirken bir yandan da geçmişin izlerini silmeye başladı. Nubia, Philae tapınakları, artık eski kitaplarda anlatıldığı gibi “gökyüzüne, güneşe doğru fışkırıyor” olmaktan çıkmış, sular içinde yüzer olmuştu.
1959 yılında Mısır ve Sudan hükümetleri “bir şeyler yapmak gerek” diyerek UNESCO’ya başvurdu. UNESCO Yönetim Kurulu yöreyi, yörenin kültürel değerini, oluşan ve oluşmakta olan zararı, önlem alınmazsa kaybın nerelere varacağını, koruma için ne yapılması gerektiğini uzmanlara araştırttı, incelettirdi. Arkeolojik, teknik ve mali raporlar oluşturdu. 8 Mart 1960’da UNESCO, tüm devletlere, hükümetlere, uluslararası ve ulusal kuruluşlara, eğitim kurumlarına, özel ya da resmi vakıflara bir çağrı yaptı. Nubia tapınaklarını tanıtan ve yardım etmezlerse bunların yok olacağını vurgulayan bir kampanya başladı. Dünyanın dört bir yanından çok geçmeden yanıt gelmeye başladı. Nubia’daki 22 dev tapınak (ki bunlar arasında mutlak resimlerini görmüş olduğunuz, hani iki çift dev boyutlu oturan firavunun kapısını beklediği Abu Simbel tapınağı da vardı) tek tek, taş taş yerinden sökülüp başka bir yere taşınmaya başlandı. İlk elde 30 milyon dolar toplandı.
Birkaç yıl sonra bir kampanya da Mısır’daki Philae tapınakları için başlatıldı. Philae tapınakları 300 metre ilerideki çok daha yüksek bir adaya Agilkia adasına taşınacaktı. Philae 1972 yılında yerinden sökülmeye başlandı 29 Mart 1977’de Agilkia adasına tapınağın ilk taşı yerleştirildiğinde, yalnız bu tapınak için 14 milyon dolar toplanmıştı bile. 23 ülke parasal yardım yapmıştı. Mısır hükümeti, “Mısır Uygarlığı” başlıklı dev bir sergi hazırlamış, dünyanın sanat merkezlerine yolladığı bu sergiyle kampanyaya 15 milyon dolar kazandırmıştı.
1980 yılında Nubia, Philae “kurtarılmış”, bir serüven sona ermişti.
İlginizi çekebilir diye yalnız bu kampanyanın biraz ayrıntısına giriyorum: Para yardımında bulunan devletler şöyleydi:
En yüksekten başlayalım:
- Amerika Birleşik Devletleri 4 milyon dolar,
- Sovyetler Birliği 1 milyon 602 bin dolar,
- İngiltere 1 milyon 600 bin dolar,
- Federal Almanya 1 milyon 207 bin dolar.
500 bin doların altına düşen ve giderek küçülen yardımlar sırayla şu ülkelerden:
İtalya,
Fransa,
İspanya,
Japonya,
Nijerya,
Hollanda,
Belçika,
Avusturya,
Lübnan,
Kuveyt,
Katar,
Gana,
Kıbrıs Rum kesimi,
Sudan,
Lüksemburg,
Malta.
27 KAMPANYA
Amadou Muhtar M. Bow’ya soruyorum:
“Bu uluslararası kampanyalarda, parasal güçlerin toplanmasında devletlerin, hükümetlerin politik durumları, politik ilişkileri nasıl bir rol oynuyor?”
UNESCO Genel Yönetmeni’nin yanıtı hiç tereddütsüz geliyor:
”Kesinlikle politik ilişkilerin hiçbir rolü olmuyor. Önemli olan kültürel ilişkiler ve kampanyayı açtığımız yörenin kültürel değerlerini yeterince tanıtabilmek ve duyurabilmek. Önemli olan dünyanın bu değerleri kavrayıp, insanlığın bu ortak kültür mirasına sahip çıkması, bunları paylaşabilmesi...”
“İstanbul ve Göreme kampanyaları da başladı. 109 milyon dolar gerekliymiş. Çağrınızı yaptınız. Nasıl toplanacak bu paralar, umutlu musunuz?”
“Elbet umutluyum. Deneylerimize dayanarak söylüyorum bunu. Bugüne dek 27 kampanya açtık. Her biri olumlu bir biçimde yürüyor... 109 milyon doların 30 milyonunu Türk hükümeti sağlayacak. Gerisini... Şöyle diyeyim: Uluslararası herhangi bir kuruluştan, en ücra bir köydeki ilkokul çocuğunun harçlığından artırıp vereceği paranın bile büyük bir değeri var bizim için.”
Sayın Amadou Muhtar, M’Bow’ya, “İşimiz ilkokul çocuklarının harçlarına kaldıysa yandık”,
ya da “Damlaya damlaya göl olmaz” gibi şeyler demedim elbet ki.
Hatta, “Sizin dergi kampanyaya katılmaz mı?” önerisini de düşüneceğimizi belirttim.
TÜRKİYE’NİN KATILDIĞI KAMPANYA
Elimdeki belgelere bakıyorum.
Türkiye’nin herhangi bir kampanyaya katılıp katılmadığını bulmaya çalışıyorum.
UNESCO’nun Dünya Kültür Dergisi’nde bilgi var: Türkiye, Pakistan’da Moenjodaro için açılan kampanyaya katılmış. Pakistan hükümetine 5 bin dolar yardım yapmış. Bu kampanyaya, Amerika Birleşik Devletleri 960 bin dolar, Japonya 400 bin dolar, Federal Almanya 375 bin dolarla katilmiş. Malta’nın tutumu ilginç, hemen hemen her kampanyaya karınca kararınca katılıyor. Bu tasarıya da 275 dolar yardım yapmış.) Moenjodaro, Pakistan’ın güneyinde bir yöre. Bundan 5 bin yıl öncesinden kalma, olağanüstü bir şehircilik anlayışı sergileyen, yapıları toprak tuğladan bir kent. Yüzyıllardır toprak altında hiç bozulmadan, dokunulmadan kendini mükemmel bir biçimde korumuş olan bu kent, 1922’de keşfedilip, kazılarla yer yüzüne çıkarılmaya başlanınca olan olmuş. Zamanın yıpratamadığını doğa koşulları, sıcak havayla, güneşle temas yıpratmaya başlamış. İndus vadisinin yoğun nemi, topraktan yapılara geçerken, topraktaki tuzlar da tuğlaların arasına zorlanmış, burada kızgın güneşte kristalleşip yapıları çatlatmaya başlamış. Pakistan hükümeti buranın kurtarılması için 1960’da UNESCO’ya başvurmuş. Ön çalışmalar yapıldıktan sonra kampanya 1972’de açılmış. Halen çalışmalar sürdürülüyor.
Herhangi bir ülkenin herhangi bir kültürel, tarihi yöresine ilişkin kampanya açılması için, o ülkenin UNESCO’ya başvurması gerekiyor. UNESCO’nun Genel Kurul toplantısında başvuru tartışıyor ve kabul edilirse ön çalışmalarla bir çalışma planı ve bütçe tasarısı hazırlanıyor. Bunlar UNESCO Yönetim Kurulu’nun onayını aldıktan sonra genel yönetmen uluslararası kampanya için çağrısını yapıyor. (Göreme ve İstanbul tasarısı, UNESCO’nun 21. Genel Kurul toplantısında, 1980 Ekiminde kabul edilmişti.)
Yazımın basında, bugüne dek 27 yörenin korunması için uluslararası kampanya açıldığını ve tasarı oluşturulduğunu belirtmiştim. Bugüne dek bunlardan, şimdilik yalnızca ikisi tamamlandı. Ötekilerde çalışmalar çeşitli aşamalarda sürüyor. Bitenler daha önce sözünü ettiğim Mısır’da Nubia, Philae tapınakları. İkincisi bu yıl tamamlanan Endonezya’daki Borobudur tapınağıydı.
Borobudur, Endonezya’da bir tapınak. Her kenarı 123 metre uzunluğundaki dört köşe bir temel üzerinde dört kat yükseliyor. Her kat, sayısız kubbeyle, sayısız kabartmayla ve 432 dev boyutlu oturan Buda heykeliyle donatılmış. Kral Samaratunga tarafından 800 yılında yaptırılmış. Bu tapınağın zamanla üstünün yosun kaplaması, temel taşlarının zayıflığı ve yetersizliği yüzünden çeşitli yönlere kaymaya başlaması üzerine Endonezya hükümeti UNESCO’ya çağrıda bulunmuş. 1973’te uluslararası kampanya açılmış, 1975’te çalışmalar başlamış. Gerekli 15 milyon dolar toplanmış ve tasarıda öngörüldüğü gibi 1983’te iş sonuçlanmış. Bugün Borobudur olanca görkemiyle ziyaretçilere kapılarını açmış durumda.
DİĞER KAMPANYALAR
Bir başka kampanya: Venedik’i batmaktan kurtarmak için açılmış. UNESCO konuyla 1966’da ilgilenmeye, 1967’de de üzerinde çalışmaya başlamış. Şimdiye dek başarılan işler arasında çeşitli yapıların onarılması, kanal sularının taşmalarının önlenmesi, kanal sularının temizlenmesi, kimi alanların onarılması, çeşitli kiliselerdeki fresk ya da sanat eserlerinin onarılması var, çalışmalar halen sürmekte. Kesin olan Venedik’i tehdit eden suların denetim altına alınmış olması.
Kurtarılan, korunan, geliştirilen bir başka yöre de Katmandu vadisi. Nepal’de, ülkeyi bir baştan öteki başa kesen Katmandu vadisinde 800’ü aşkın tapınak ya da tapınak dışı önemli yapı bulunuyor. Yüzyıllardır Nepalliler bu yapılarla, bu tapınaklarla sarmaş dolaş yaşamış. 1950’lerden sonra toplu turist akımı bir yandan, gelişen yaşama biçimini karşılayacak bir altyapının bulunmaması öte yandan Nepal halkını bu tarihi yapılardan koparmaya, dolayısıyla bu yapıları bakımsızlığa, çürümeye zorlamış. 1975’ten beri UNESCO burada onarım ve altyapı geliştirme planı uyguluyor. 1980 yılında Katmandu’ya gittiğimde bu çalışmaları yakından izlemiş, bu binlerce yıllık yapılara kanalizasyon, su şebekesi döşenmesini izlemiş, yerli halkın, bu yapılara, üstelik bu kez daha geniş olanaklarla yeniden yerleşmesine tanık olmuştum.
Amadou Muhtar M’Bow ile konuşurken bu konuya da değiniyoruz.
Bugün “koruma ya da onarım” denince iki tutum, iki farklı yaklaşım uygulanabiliyor:
- Tarihsel ya da kültürel yöreyi eskisinin tıpkısı gibi, müze yaklaşımı içinde korumak ya da
- o yöreye zamanın ve toplumun gereksinmelerini karşılayacak biçimde, yeni işlevler de vererek korumak.
“Siz hangi görüşü benimsiyorsunuz?” diye soruyorum:
“Kesinlikle ikinci yaklaşımı. Koruma bir gereksinimi karşılamak için yapılır. İnsanlığın ortak mirasına sahip çıkmaktan söz ederken, korumayı ve onarımı yalnız kültürel değil toplumsal işleviyle de ele alıyoruz. Bir yöreyi toplumsal ilişkiler dışında değerlendirecek olursak, o yöre halkı hele az gelişmiş ülke insanları, oradan kaçar, o kültürel değerlere yaklaşacağına o değerlerden uzaklaşır. Biz bir yapıyı, bir yöreyi onarırken, çevresindeki ya da içindeki insanların yaşama biçimlerini de kolaylaştırmayı, geliştirmeyi amaçlıyoruz.”
Amadou Muhtar M’Bow’nun vurguladığı bu ilke korundukça, yörelerin ya da yapıların da korunabileceğine dair bir umut var kanımca.
İster Katmandu’da olsun, ister Havana’da.
Yazıyı bitirmeden, ilgililer için bir de liste: UNESCO’nun koruma çalışmalarını sürdürdüğü ülkeler şöyle:
Afrika’da:
Moritanya,
Senegal,
Etiyopya.
Latin Amerika’da:
Küba,
Peru,
Arjantin,
Brezilya,
Haiti,
Guatemala.
Asya’da:
Vietnam,
Tayland,
Afganistan,
Nepal,
Pakistan,
Hindistan.
Arap ülkelerinde:
Yemen,
Fas,
Tunus,
Mısır,
Sudan.
Avrupa’da:
Yunanistan (Akropol’ün onarılması),
Yugoslavya,
Malta ve
Venedik.
Şimdi bunlara Göreme ve İstanbul da eklendi.
Zeynep Oral | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 73 - 1 Haziran 1983
Türkiye’deki gelişmeleri ümitle karşılamak o kadar zor değil. Bunu en iyi gazetelere bakarak anlayabilirsiniz. Eskiden kültür varlıkları ile, anıtlarla ve bunların korunmasıyla ilgili yazılar yok gibiydi. Halbuki bugün beş-altı Türk gazetesini açın, en azından bir tanesinde, korumayla ilgili olumlu olumsuz bir yazı mutlak buluyorsunuz. Basının konuya ilgisinin artmış olması, dönemeç noktalarından biri işte. Bunun dışında üniversitelerdeki durum var. Gelişmiş ülkelerdekilerle karşılaştırdığınız zaman, düzenli eğitim programlarını en iyi veren ülke olarak Türkiye karşınıza çıkıyor. ODTÜ’de kurulan programın yanı sıra, İstanbul ve İzmir’deki üniversiteler de kültürel korumayla ilgili diplomaya dönük bölümler kurmuşlar, mezunların sayısı da aşağı yukarı 100’u bulmuştur. İnsan gücü ve teknik alanda bu bir üstünlüktür. Yalnız bu çocukların yarısı şimdi Arap ülkeleri tarafından kullanılıyor. Bir diğer sevindirici gelişim de, belediyelerin bu konudaki faaliyetlerini artırmış olmaları. Bursa Belediyesi’nin girişimi mesela. İnsan bunlar sevgiyle, zevkle izlerken, Türkiye’nin büyük sorunlarının içindeki küçüklüğü, insanı hüzne boğuyor. Bu gelişimi hızlandırmak için de neler yapmak gerektiğini gösteriyor. Söz ettiğiniz süreç içinde çözümü bulunması gereken noktalardan birisi de bu...
Avniye Tansuğ | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 121 - 1 Haziran 1985
___________________________________________________________________________________________________________________________
1984’ün ilk günlerinde TRT Televizyonu’nun reklam kuşakları, pek alışık olunmayan bir dizi filmi konuk ediyordu. Ekranda tipik bir Türk mahallesi... Küçük ahşap evleri, camii, çeşmesiyle sessiz. Derken kocaman kaba bir çift el evleri birer birer koparıp, yerlerine büyük gümbürtülerle beton bloklar oturtuyor. Mahalle kısa sürede tanınmaz duruma girmek üzereyken, uygarlığı simgeleyen eller “kaba” elleri durduruyor. S.O.S., S.O.S. İstanbul-Göreme... yazılarının üstüne “Milliyet’in Kültür Mirasımızı Koruma Kampanyası’na siz de katılın. Ekleriyle, posterleriyle...” çağrısı duyuluyordu.
“Kampanya” böyle başladı. Milliyet’le Başbakanlık Tanıtma Müsteşarlığı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı arasında imzalanan, UNESCO’nun uluslararası İstanbul-Göreme koruma projelerine canlılık kazandırılması amacına yönelik kampanya, yayımlanan ek ve posterlerle, kamuoyunda belli bir kıpırtı uyandırdı. Ancak, konuyu geniş halk kitlelerine “koruma-değerlendirme-yaşatma” bilinci biçiminde yaygınlaştırmak için daha değişik düzlemde, geniş kapsamlı bir tartışma ortamı yaratılması zorunluydu. “Bilim-Kültür” çevrelerinin yönlendirdiği devlet yetkilileri ve uygulamacıların “halk”la birlikte somut sorunlar ve çözüm önerilerini tartışabilecekleri bir ortam. İşte, “Kültür Mirasımızı Koruma Semineri” bu temelden yola çıkılarak düzenlendi.
Hazırlık aşamasında 78 çağrılının 54’ü çok kısa bir süre içinde bildiri özetlerini yazılı olarak gönderdiler ve bildiri özetleri basılarak, tüm katılanlara seminer öncesinde iletildi. Bu aşamada Prof. Metin Sözen’in, tartışmaların akıcı bir biçimde geçebilmesi için önerdiği konu dağılımı ve gruplama uygulanarak, seminerin üç ayrı gruptan oluşan “yuvarlak masa” düzeninde gerçekleşmesi planlandı.
Bir yandan Halkla İlişkiler Bölümü’nde bir “Seminer Ekibi” örgütleniyordu.
- Nezih Başgelen, bildiri özetlerinin sağlıklı biçimde toplanıp basılmasından,
- Han Tümertekin, Reşit Soley ve Zehra Uçar seminerin yapılacağı üç salonun dekorasyonundan, yakalara takılacak rozet türlerine varana dek “görsel-biçimsel” ayrıntılardan,
- Sabahat Minnetoğlu ise katılanlarla haberleşme ve sekreteryadan sorumlu oldular.
- Bülent Erkmen’in seminer için yarattığı amblem, bir modül olarak, değişik boyutlarda her yerde kullanıldı.
16 Şubat 1984 Perşembe sabahı, Etap-Marmara Oteli’nin Balo Salonu’nda oturacak yer yoktu.
Prof. Orhan Alsaç’ın oturum başkanı olarak başlattığı seminerin açılış konuşmalarını, sırasıyla;
Genel Koordinatör Tarhan Erdem,
Milliyet adına; Büyükelçi Candemir Önhon,
Başkanlık Tanıtma Müsteşarlığı adına, Avni Akyol, İstanbul Kültür Sanat Vakfı adına yaptılar.
Açılışta Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu,
İstanbul Valisi Nevzat Ayaz,
İstanbul ve Göreme Belediye Başkanları,
TRT Genel Müdürü (son üçü seminerde tartışmacı olarak) hazır bulundular.
Semineri açış konuşmasında, Tarhan Erdem; bu tür kampanyaların etkili olabilmesi için temel koşulun “halkın doğrudan katılımı”nın sağlanması olduğunu vurgulayarak, Milliyet’in yayın etkinliklerinin yanı sıra, lise ve dengi okullararası kültür mirasımızın korunması konulu yazı ve resim yarışmaları gibi yan etkinliklerle de bu amaca hizmet edildiğini belirtti ve “Koruma-değerlendirme-yaşatma üçlüsünde halkın ve devletin rollerinin doğru belirlenmesi ve somut çözümler önerilmesini” bekledikleri bu seminere başarılar diledi. Candemir Önhon ve Avni Akyol ise, Milliyet’e teşekkürlerini sunarak, bu ulusal kampanyanın kısa sürede bir uluslararası kampanyaya dönüşmesini dilediler.
Konuşmaların ardından Süha Arın’ın “Kula’da Üç Gün” belgeseli gösterildi. Film uzun süren alkışlarla tepki gördü.
Kamuoyuna ilk kez gösterilen “Kula’da Üç Gün”e BBC hemen alıcı oldu.
Filmin ardından, katılımcılar üç gruba ayrılarak çalışmalara geçtiler.
Grup A: “İnsan Malzemesi ve Eğitim”,
Grup B: “Kültürel ve Bilimsel Birikim”,
Grup C ise “Teknik, Hukuki, Mali Sorunlar ve Bürokratik Örgütlenme” konularını tartışıyordu.
Grup A’da 20,
Grup B’de 27,
Grup C’de 32 kişi ertesi gün (17 Şubat Cuma) saat 13.00’e dek süren grup çalışmaları sonucunda şu ortak bildirilere ulaştılar:
GRUP A - “İnsan Malzemesi ve Eğitim”
Saptanabilen en eski kültür ürününden en sonuncusuna kadar yurdumuzda ne varsa öz malımızdır.
Bu bağlamda;
- Bir “Kültür Mirasımızı Koruma Vakfı” kurulmalıdır.
- Her önemli yerleşmede, eski kent çekirdeği içinde anıt niteliğindeki bir ev ya da yapı kamulaştırılarak, belediye aracılığı ile bir “KÜLTÜR MİRASIMIZI KORUMA MERKEZİ” olarak çalıştırılmalıdır.
Bu merkezlerde;
- Okul öncesi eğitimle koruma bilinci oyuncak, resimli eğitici kitaplar, çocuk oyunları ile aşılanırken, hemşehrilik bilincinin de uyandırılmasına çalışılmalıdır.
- Çağdaş onarım ustaları yetiştirilmelidir.
- Halka koruma ve bakım konusunda danışmanlık yapılmalıdır.
- Kimi bürokratik engelleri aşmada halka yol göstericilik yapılmalıdır.
- Yöredeki taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarının saptanması ve envanterinde, yayınında çalışacak bir birim oluşturulmalıdır.
- Kültür mirasımızı koruma bilincinin aşılanması için eğitim ve öğretim planlarına kimi yeni uygulamalı dersler konulmalıdır. İlkokul bahçesinin bir bölümünün müze olarak ayrılması, konu ile ilgili açık hava derslerinin, gezilerin, gösterilerin, konferansların örgütlenmesi, ilkokul öğretmenlerinin bu konuda yetiştirilmeleri, kimi yönetici, kamu görevlisi vb. yetiştiren yüksek öğrenim kurumlarında kültür tarihi dersleri konulması ve konu ile doğrudan ilgili yüksek okullarda kimi konuların staj da gerektiren zorunlu dersleri konularak, ilkokuldan yüksek okula kadar, koruma bilinci eğitim sisteminde etkin olarak işlenmelidir.
- Devlet kurumlarında öğreticiler, yöneticiler, ilgililer için meslek içi eğitim yapılarak, konunun işlenmesi ve mevcut kadroların en verimli yolda kullanılması sağlanmalıdır.
- Korunacak kültür varlığımızı önce yurt içi, sonra da yurt dışında tanıtma amacıyla filmler yaptırılmalı ve sık sık gezici sergiler düzenlenerek, yurt içinde dolaştırılmalıdır.
- Konunun basında kamuoyunun tartışma gündemini oluşturacak biçimde yeralması ve uzmanların denetiminde gerçekleştirilecek programların televizyonda gösterilmesi sağlanmalıdır.
- Türkiye’deki tüm arşivlerin malzeme listeleri yayınlanmalıdır ve konu ile ilgili bugüne dek gerçekleştirilmiş yayınların çoğaltımı ve yayını sağlanmalıdır.
- Hemşehriliğin bugün de varolduğu ya da yok olma sürecine girdiği kimi yörelerde bu bilincin güçlenerek sürmesine katkı olanakları araştırılmalıdır.
- Bu konuda araştırma yapmak disiplinine sahip devlet görevlilerine ve kimi özel girişimcilere devlet olanaklar ve kolaylıklar sağlamalıdır.
- Çevre koruma bilincine sahip bir “Taşınmaz Eserler Muhafızlığı” oluşturulmalıdır.
- İnsangücünün verimli kullanılması açısından konu, kimi uzmanlık dallarına uygun olarak ana bölümlerine ayrılacak biçimde ele alınmalıdır.
- Her düzeyden kişinin anlayabileceği resimli bir “Kültür Tarihi Haritası” yaptırılarak, bütün okullara yollanmalıdır.
GRUP - B “Kültürel ve Bilimsel Birikim”
- Değişme faktörünün göz önüne alınmadığı bir koruma sözkonusu olamaz.
- Koruma stratejilerinin bir bileşeni de tarih boyutunu içeren bir doğru çevre imajının yaratılmasıdır.
- Korumaya dönük planlamada halkın katılma süresini de özellikle vurgulamak gereklidir.
- Korumada tesbit çalışmaları ve envanterin doğrudan koruma kadar önemli olduğunun anlaşılması ve ona göre bir örgütlenme ile mali olanakların sağlanması da önem taşır.
- Korumaya alınan bölgelerde normal imar yönetmeliklerinden çok daha farklı yönetmelikler hazırlanmalıdır.
- Bütün bu öneriler ve gözlemlerin uygun dillerle halka ve yöneticilere ayrı ayrı iletilmesi gereklidir. Bu iletişimin sağlanmasında başta TRT olmak üzere tüm iletişim araçlarının önemli sorumluluğu vardır.
GRUP - C “Teknik, Hukuki, Mali Sorunlar ve Bürokratik Örgütlenme”
- Kültür mirasının korunmasında yasaklamalardan çok, özendirici önlemlerin getirilmesi, korumanın toplumsal bir boyut kazanmasına önemli katkıda bulunacaktır.
- Halkın korumaya daha fazla katılımını sağlayabilme yolunda eğitsel çalışmalar yapılırken, kamu kuruluşlarının kaynak kullanımlarını birleştirici bir işbirliğinin sağlanması ve korumada devlet katılımının artırılması ana hedeflerden biri olmalıdır.
- Koruma ve onarmaya dönük çalışmalarda, ülkede varolan tüm potansiyelin tam randımanla kullanılmasını sağlamak örneğin, konu ile ilgili ve yönetiminde devletin temsil edildiği vakıfların oluşturacağı bir “Vakıflar Birliği” için gerekli yasal ve yönetimsel olanaklar araştırılmalıdır.
Yukarıdaki ortak grup bildirilerinin okunmasından ve tartışılmasından sonra söz alan Tarhan Erdem, “başlangıçta çok iddialı” yola çıkmadıkları halde “bu seminerden anlaşıldığı kadarıyla kampanyanın geniş boyutlar ve süreklilik kazanmakta” olduğunu, belirterek, “her ilde bir Kültür Mirasımızı Koruma Merkezi” projesini gerçekleştirmek için Milliyet’in üzerine düşen sorumluluğu sürdürmenin ilk hedefleri olduğunu söyledi.
Toplu Oturum, Ozan Sağdıç tarafından hazırlanmış İstanbul ve Göreme konulu dia gösterisi ile kapanırken, genel kanı, Türkiye’de bu konuda ilk kez bu denli geniş perspektifle düzenlenmiş bir seminerin ağır basan özelliğinin “olumluluğundan” yana idi.
Seminer süresince, tüm konuşmalar Yılmaz Zenger tarafından banda alındı ve yakında kitaplaştırılacak.
Avniye Tansuğ | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 91 - 1 Mart 1984
________________________________________________________________________________________
“Prof. Cevat Erder” denildiğinde, yoğun iş trafiği yüzünden kendisine ulaşılması çok güç, bir meşgul kişi gelir hep aklıma. Bu yüzden olacak, Nisan başında İstanbul’da yapılan “İslam Mimari Mirasını Koruma Konferansı”nda onu da görünce, gökte ararken yerde bulmuşların telaşı içinde, bir sürü şey sormak istiyorum. Prof. Erder, UNESCO’nun 1959’da Roma’da kurduğu ICCROM’un (Kültür Varlığını Koruma ve Restorasyon için Uluslararası Araştırma Merkezi) 4 yıldan beri yöneticiliğini yapıyor.
Roma’dan Türkiye nasıl görünüyor?
Kültürün korunması gibi bir bilinçlenme sürecinin bizdeki dönemeç noktaları hakkında neler söylenebilir?
Türkiye’deki gelişmeleri ümitle karşılamak o kadar zor değil. Bunu en iyi gazetelere bakarak anlayabilirsiniz. Eskiden kültür varlıkları ile, anıtlarla ve bunların korunmasıyla ilgili yazılar yok gibiydi. Halbuki bugün beş-altı Türk gazetesini açın, en azından bir tanesinde, korumayla ilgili olumlu olumsuz bir yazı mutlak buluyorsunuz. Basının konuya ilgisinin artmış olması, dönemeç noktalarından biri işte. Bunun dışında üniversitelerdeki durum var. Gelişmiş ülkelerdekilerle karşılaştırdığınız zaman, düzenli eğitim programlarını en iyi veren ülke olarak Türkiye karşınıza çıkıyor. ODTÜ’de kurulan programın yanı sıra, İstanbul ve İzmir’deki üniversiteler de kültürel korumayla ilgili diplomaya dönük bölümler kurmuşlar, mezunların sayısı da aşağı yukarı 100’u bulmuştur. İnsan gücü ve teknik alanda bu bir üstünlüktür. Yalnız bu çocukların yarısı şimdi Arap ülkeleri tarafından kullanılıyor. Bir diğer sevindirici gelişim de, belediyelerin bu konudaki faaliyetlerini artırmış olmaları. Bursa Belediyesi’nin girişimi mesela. İnsan bunlar sevgiyle, zevkle izlerken, Türkiye’nin büyük sorunlarının içindeki küçüklüğü, insanı hüzne boğuyor. Bu gelişimi hızlandırmak için de neler yapmak gerektiğini gösteriyor. Söz ettiğiniz süreç içinde çözümü bulunması gereken noktalardan birisi de bu...
Ve siz burada basına önemli rol veriyorsunuz.
Kesinlikle. Zaten ben basını halkın ilgilendiği konulara eğilen bir medya olarak görüyorum. Basın halk ilgilenirse konuya sahip çıkar. Ama halkın ilgisini artıracak araçlar da onun elindedir. Aslında tek çözüm bu değil elbette. İlkokullardaki eğitim programlarından başlayan daha geniş bir program içinde görmek lazım konuyu. Bursa Belediyesi’nin düzenlediği etkinliklerin bir anda Türkiye’nin her yerinde yapıldığını düşünün. O zaman yayılmanın hızını düşünebiliyor musunuz?
Güzel de, hızlanması önemli işte. Acaba devletin kültür politikası...
Bizim gibi rejimlerde, devletin kültür politikası için de gene o basında söylediğimiz şey geçerli. Politikacı, halkın bu konuyu önemsediğini çalışmalarıyla onun oyunu alabileceğini görürse, politikasını çizerken bu konulara ağırlık verir. Devletin politikasını gene halk tayin ediyor.
Galiba gene basının rolüne geldik. Halkın bu konuyu önemsediğini belirtebilecek tek araç basın. Bu kez bir kısır döngüye giriyoruz. Halk ilgilenmiyor diye basın eğilmiyor, basın iletemediği için, politikalar biçimleyecek itici güç yok. Ufak-tefek çıkış noktaları oluyorsa da, bunun yaygın olduğunu söylemek güç bence. Ama siz dışarıdan gözlemlediğiniz için daha iyimser bakabiliyorsunuz galiba.
Tabii, göreceli bir şey bu biraz da. Bizden ileridekilere bakınca üzülüp bizden geridekilere bakınca hayli ileri aşamada olduğumuzu görüyoruz.
Şimdi biraz da UNESCO’nun “İstanbul ve Göreme”yle ilgili koruma projelerinden söz edebilir miyiz?
Bu iki projeden birincisinde çok nedenli bir duraklama var. Ama Göreme projesinde çok ilerlemiş durumdayız. Teknik uzmanlar ihtiyaç saptamalarını yapmışlar, raporlarını vermişler, bunları karşılamak için ekipler oluşturulmuş. Bunlar bu yaz faaliyete geçiyorlar.
Göreme’de mi?
Evet. Zaten bir grup şu anda Göreme’de çalışmakta. Eylül’de daha büyük bir ekip olarak, Türkiye’deki elemanların da verilecek metodolojiyi gerçekleştirebilecek biçimde katılımıyla çalışmalar sürdürülecek sanıyorum. Yıl sonunda epey yol alınmış olacak. Son 8 ay içinde genel bir duraklama safhası geçirdik, ama iki aydır kıpırdanma çok iyi.
Bu duraklamaların UNESCO’nun kendi içindeki çalkantıyla ilişkisi var mı?
Bu çalkantı bizim projeleri ne ölçüde olumsuz etkiliyor?
Aslında bu çalkantı henüz bütün yönleriyle ortaya çıkmış değil. Bir duraklama söz konusu. Herkes, Amerika’nın çekilmesiyle büyük bir para kaybı olacağına inanıyor ama olay henüz bu duruma gelmiş değil. Şu anda UNESCO, mevcut programını mevcut bütçesiyle yürütme durumunda. ileride -ki bu Mayıs’ta toplanıyorlar- belirlenecek politik çizgi ile biz de etkileneceğiz muhakkak. Olumlu ya da olumsuzluk ancak bu çizgiden sonra ortaya çıkacak. Ancak, UNESCO’yu, kendi gerçekleriyle değerlendirmek durumu var. Biz Türkiye olarak, son üç-dört yıl dışında bu konuya ciddi eğilemedik. Yani, UNESCO’nun gerçek potansiyelini, sorunlarımıza paralel götüremedik..
Bunu düzeltme olanağı var mı?
Tabii, tabii var. Bu iki kampanya bir kere UNESCO ile Türkiye’yi biraz daha birbirine yaklaştırdı. Bizim şimdi yapacağımız şey, buradaki dağınık güçlerimizi bir araya getirip, bu ilişkiyi bir kanal içinde yoğunlaştırmaktır. Bunun için Kültür Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve sorunla ilgili belediyelerimizin, ilgililerin bir araya daha sık gelerek, kendi aralarında bir uyuşum sağladıktan sonra bunu yansıtabilme alışkanlığını kurmalarında yarar var. İki bakanlık da bu amaçla
kadroların güçlendirip, faaliyetlerini hızlandırmış durumdalar. Bu bize de yansıyor, çünkü sık sık temaslarımız oluyor.
kadroların güçlendirip, faaliyetlerini hızlandırmış durumdalar. Bu bize de yansıyor, çünkü sık sık temaslarımız oluyor.
“Bize” derken, ICCROM’u mu kastediyorsunuz?
Evet. Biz bu genel politika içinde teknik yön yansıtıldığında derhal devreye giriyoruz.
Bu yansımada sizin bir Türk oluşunuzun da etkisi var mı?
Onun da etkisi var tabii. Bir kere ben bizim projelere daha çok ilgi göstermeye kendimi zorunlu hissediyorum. UNESCO’ya her gidişimde, zaten beni görünce ben sormadan da bilgi veriyorlar. Bu durum uluslararası düzeyde Türk görevlilerin önemi konusunu akla getiriyor bu arada.
Bu tür görevlere diplomatik açıdan Dışişleri Bakanlığı kanalıyla mı geliniyor?
Benim durumum öyle değil. Tamamen teknik nitelikli bir görev olduğu için, kişisel yeteneklerle ilgili olarak seçilmiş bulunuyorum.
Ama birileri farketti sizi...
Birileri farketti ve hem yöneticilik hem de teknik bakımdan yararlı olacağımı düşündüler.
Siz de ODTÜ’deki öğretim üyeliğinizi bıraktınız, bunun üzerine galiba.
Hayır, izinli olarak gittim. Bağlantı sürüyor ODTÜ ile. Buna çok memnunum. Ayrıca, elçilik kanalıyla birtakım ilişkilerin yürütülmesinde hükümet bana çok yardımcı oluyor. Bu da bulunduğunuz mevkiin birtakım kolaylıklarının ister istemez ülkenize yayılmasını kolaylaştırıyor.
Kaç yıl sürecek ICCROM yöneticiliğiniz?
4 yıldır görevdeyim, 2 yılım daha var. Bundan sonra bu görev tekrar uluslararası ihaleye açılıyor.
Ama sizin aynı işi sürdürmeniz için bir yasal engel yok, değil mi?
Yok, benim talip olmam gerekiyor yeniden.
Roma’daki Cevat Erder olarak Türkiye’ye iletmek istediğiniz mesaj var mı?
Tarihi ve kültürel değerler açısından Türkiye çok zengin bir ülke. Bu “çok zengin”liğin de doğurduğu bir sorumluluk var. Her ne kadar ekonomik darboğazlardan geçiliyorsa da, etrafımıza bakmayı, bu zenginlikleri daha iyi değerlendirmeyi öğrenirsek, bu sıkıntıları daha kolay atlatacağımıza inanıyorum. Mesela şu çeşme kampanyası [“İstanbul’un çeşmelerini kurtaralım”] ]beni çok mutlu etti. Büyük anıtları halkın sahiplenmesi çok zor. Halbuki, çeşme bire bir ölçeğinde olduğu için, halkın ona dokunması, onu sevmesi ve sahiplenmesi daha kolay. Bunu ilkokullara yayabilseniz, her ilkokul, çevresindeki bir çeşmeye sahip çıksa -bu yaşlardaki bilinçlendirmenin önemine inanırım ben hep- olayın ölçeği birdenbire büyüyebilir.
Galata Köprüsü için ne düşünülüyor?
Galata Köprüsü’nü şu anda ne yapmayı düşündüklerini doğrusu bilmiyorum. Bu ara yeni bir köprü ihalesinden söz edildi. Belediye bunu yaşayan bir yer olarak yayalara açmalı bence. Zaten yayalar o kadar çok geziyorlar ki, araçlara yer kalmıyor. Yıkıp atmamak, korumak, belki ekonomik yükü ağır olan bir sorun ama, bir de bundan on-yirmi yıl sonra İstanbul’da iki yakayı birbirine bağlayan, bunca tarihi olaya sahne olan bir yerde gezmenin zevkini düşünün. köprü, meyhaneleri, balıkçıları, satıcıları ile hem üzerinden geçilen, hem de 24 saat içinde yaşanan ender bir yer. Bir de oranın temizlendiğini, boyandığını, güzelleştiğini düşünün. Altında yine meyhaneler, güzel butikler olsa. İnsanlara balık tutmaları için yer ayrılsa. Bir mezeciye oturuyorsunuz, gülen insanlar, nargile içenler, biraz müzik... Bir yanda Galata Kulesi’ne bir yanda Topkapı Sarayı’na bağlanıyorsunuz. daha ne istersiniz? Elimizde zarif mimarisi ile böyle zengin bir yer var, inanın oraya ne zaman baksam, bu zenginliğin yok olacağını düşünüp, yüreğim parça parça oluyor.
Ne diyelim “çıkmadık candan ümit varmış” teşekkür ediyoruz Sayın Erder.
Avniye Tansuğ | Milliyet Sanat Dergisi - Yeni Dizi: 121 - 1 Haziran 1985












